Ekim 2016Misafir Sandalyesi

Yiğit Sertdemir / “Hatitipatiti yapacağız, geçecek. Hayat böyle paşam”

tomi4Tommy…
Sana bir şey diyeceğim, benimle bir ilgilen, bırak o işleri şimdi.
Teyzem… Annem… Sevgilim… Çocuğum… Öğrencim… Hocam… Partnerim… Soytarım… Kralım… Bir tanem… Her şeyim…
Biraz dramatiğim şimdi, sakın beni azarlamaya kalkma sulugözlülük yapıyorum diye, bir kerecik yapayım ne var. Yeterince dik duruyorum, senin öğrettiğin gibi. Valla bak.
‘Hakimiyeti Milliye Aşevi’ oyununda tanışmıştık ya seninle. Yönetmen yardımcısıydın. Çekinmiştim senden. Sonra bir provada yüzüm asıktı. “Ne oldu?” dedin. Annem bendeydi o günlerde, dişleri çok acıyordu, gece uyuyamamıştı ben de takmıştım kafama. Söyledim sana bu sebebi. “Bu mu yani?” dedin. Bozuldum. “Annemin canı yanıyor, tabii üzüleceğim” dedim. “Ay çocuk” diye güldün bana. Provaya devam ettik. Ertesi gün geldiğinde, yanıma yanıştın. Üç tane ilaç çıkardın. “Annen bunları kullansın” dedin. Getirmişsin yanında. Şaşırdım. Dün dalga geçmiştin benimle halbuki. Daha 24 yaşındaydım. Güzel bir tokat atmıştın bana.
Günler geçti. Kerem Ağabey’i kaybettik. Yerine benim çıkmam istendi. Kulisteydin. Cenazesinden iki gün sonra onun kostümüyle sahnedeydim. Sen hazırladın, giydirdin, makyajımı yaptın. Birinci perdenin sonunda ağlamaya başladım, hafif bir kriz. Kolumdan tutup kulise getirdiler beni. Sen teslim aldın. Makyajımı tazeledin. Ruhumu da. Ağlıyordun ama sahneye beni ittin tekrar. “Hayat böyle paşam” dedin. Böyleydi sahiden.
Sonra amma da hızlı yakınlaştık değil mi? Önce OBEB oldun, sesini verdin oyuna. Kayıt yaptıktan sonra, ben o kadar salakça bir ifadeyle sana, “Şey, bizim pek paramız yok ama yemek ısmarlasam ödeşir miyiz?” dedim. Sen bayağı kahkaha attın, “Ay gerizekalı bu çocuk” deyip, bana yemek ısmarladın. Aman iyi gerizekalıyım. Gülme öyle içine içine.
‘Leonce ile Lena’yı yönetirken genç günlerde, içinde olmak istedin. Senin tabirinle her tuz gösterene, hıyarım diye koşarsın ya. Ben de senin gibi. İki hıyar yaptık o oyunu da. Broşüre ‘Hem Büchner, Hem Yiğit… Tabii ki gencim. Yaşasın vitaminler!’ yazdın. Oyunun açılış sahnesinde maskeyle bütün arkadaşlar koro bir sahne canlandırıyordu. “Ben de olacağım?” diye tutturdun. “Yorulursun, niye giriyorsun bu sahneye?” dedim. “Niye, ben ekipten değil miyim?” dedin. İyi bok yedin. Ekip olmak ne demekmiş, onu da öğrettin kaşla göz arasında.
Sonra Kumbaracı50 açıldı. İlk çiviyi sen çaktın. Her şeyinle emeğini ruhunu verdin. İnşaat halinden itibaren. “Burası senin, biliyorsun değil mi?” dedim. “İyi iyi, ben dikiş de dikerim ağabey, şu köşede bir masa ver bana kurbanın olayım” dedin. Kolonları senin üstüne yaptık. Bilmezler ki, mekanda 4 değil 5 kolon vardır. Biri sen. Hep dik durmamızı sağladın. Hakkını yemeyeyim, kolon rolünü de iyi oynadın. İnsanı insana kolonla anlatan tiyatromuzun, biricik kolonu sensin. Aferin kız sana.
Artık neredeyse birlikte yaşamaya başladık ya seninle. Lear’ın ŞT’deki provalarında, herkesten çok çalıştın. Sesini, bedenini öyle çalıştırdın ki, hani sanki ihtiyacın varmış gibi. Ne doymaz kadınsın. Ne tükenmez bir öğrencisin. Ne büyük bir oyuncusun. Ne sınırsız bir insansın. Aman be indirme gözlerini öyle utangaç utangaç. Öylesin, ne var? Ben malum hastalığı geçirince provaların sonuna doğru, elbette yanımdaydın yine. 1 hafta sonrasında Foça’da senin yanında almıştık soluğu. Atladın uzaktan bizi görünce arabanın önüne. Sonra saatlerce konuştuk falan. Zaten hep saatlerce konuşuruz ya. Yine bir güzel ıslatmıştın beni. Hastalık geçti. Sen gözlerini bir an ayırmadın üstümden.
tomi1Emekli oldun. Üzgündün. Mutsuz. Korkuyordun. İkimize bir oyun yazayım istedim. Bitirmek üzereyken seni aradım, “Sabah gelsene, bir oyun var” dedim. “Peki” diye mızmızlandın. Sabaha karşı bitirdim oyunu. ‘Gerçek Hayattan Alınmıştır’ işte. Uyuyordum. Gelmişsin. Candan‘ın odasında Gülhan’la Candan’la konuşmuşsun. Ağlamışsın. “Ay içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor, kötüyüm, ilk kez psikoloğa gitmek istiyorum, oynayamam oyun falan, nasıl söyleyeceğim kuzucuğuma?” demişsin. Sonra ben uyandım. Seslendim “Gelsene teyzem” diye. Hayrettir bu kez pek kendini toparlayamadan geldin yanıma. “İkimize bir oyun yazdım, okumak ister misin?” dedim. Ağladın, “Peki ama çok kötüyüm gerçekten, içimden gelmiyor hiçbir şey” dedin. “Tamam” dedim, “sen bir oku, kötü hissedersen oynamazsın, belki de iyi gelir dur bakalım.” “Aman iyi” dedin. Verdim teksti. Okuyasın diye odadan çıkmaya yeltenmiştim ki yüksek sesle okumaya başladın. “İçinden okusana, niye yüksek sesle okuyorsun?” dedim. “E birlikte oynamayacak mıymışız, sen de kendi rolünü oku işte” dedin. Çaresiz oturdum karşına. Karşılıklı okumaya başladık. 5-6 kez ağlama molası verdik oyuna. Bitirdik. “Evet, ne zaman prova?” dedin. “Yarın” dedim. “Arif mi yönetse?” dedin. “Ben de onu düşündüm” dedim. “Tamam o zaman, bak kostüm şöyle olabilir…” diye başladın lafa, yarım saat kadar detaylı bir şekilde anlattın. “Oldu o zaman, buseler şekerim” deyip bayağı dans ederek kızların yanına döndün. Kızlar şaşkın tabii, az önce odadan çıkan kadınla alakan yok. “Ay boşuna psikoloğa para verecektim görüyor musun, Yiğit hallediverdi” deyip şarkı söylemeye başladın. Komiksin kabul et. Zaten bu ilk okuma günümüzü herkese aynen de o şekilde anlattın. Oyuna kim gelse, kimle karşılaşsak.
Oyundan çok bahsedemem şimdi. Zaten son iki ay da hiç bahsetmedik ikimiz de. Akciğer kanserine yakalanmış bir adam ve annesi. Bütün hesaplaşmalar. O oyunda söylediğimiz, yaşadığımız ne varsa, çoğunu hissettik, konuştuk seninle son iki aydır. Ama hiç oyundan bahsetmeden. ‘Bir daha hiç geri gelmeyecek bir şeye bakar gibi’ baktık her seferinde birbirimize. Neyse geçiyorum. Buna takılırsam kaldıramam başımı. Sen de azarlarsın. Sustum aman.
Oyunlar boyunca terimi sildin, her oyun makyajımı yaptın, her başlama anından önce 1 dakika elele tutuştuk merdivenlerde beklerken. Her oyun sonrası oturmaya devam etttik. Konuştuk. Çoğunda bir kadeh yuvarladık. Çok seviyorsun oyunu biliyorum. “Oyunda ağlama” dedi ya sana Arif, rol icabı tabii, sen de her oyun sonrası “Ay boğazım ağrıyor ağlamamı tutmaktan, yeter of!” deyip mızıldandın. Sulugöz, ne olacak.
Sonra başka oyunlar da yaptık işte. Herkesten genç, herkesten disiplinli, herkesten ahlaklı, herkesten çok sevgi dolu sürdürdün oyunları. Oyun olduğunu bilerek. Soytarı senin mezuniyet rolündü. Öyle diyordun. Ödülünü aldığında bana ithaf ettin ya. Şapşal. Sonra bir de yanıma gelip “Ağladın mı sana ithaf ettiğimde?” diye sordun. “Ee biraz gözyaşı döktüm, öküz değilim ya” dedim. “Ha iyi o zaman” deyip girdin koluma. Yürüdük. Boşverelim oyunları şimdi.
Evimi birlikte döşedik. Ay tamam sen döşedin. Bütün ev senin zevkine ait şekerim. Yeni evlenen karı koca gibi eşya kavgası yaptık seninle. “Bu olmaz, salak bu perdeyle rahat etmezsin dinle beni, bu koltuk güzel işte, bak bu halı iyi oldu” diye diye güzelleştirdin evi. Zaten ev arkadaşı gibi olduk. Hadi kahvaltı, hadi kahve diyerek. Her geldiğinde yeni bir şey ekleyerek. Son geldiğinde, çalışma odamdaki kara tahtanın üzerine yaklaşık bir sene önce çizdiğin soytarı duruyordu. Ben dokunmaya kıyamamıştım. Kahveleri koymaya giderken, “Bak silemedim elim gitmedi, görüyor musun?” dedim. Kahvelerle döndüğümde tahta silinmişti. “Ne yaptın sen?” dedim. “Ee silememişsin, sildim işte” diye kıkırdadın. “Ya sen çizdin diye silemiyorum deli mi ne?” dedim, “E iyi yeni bir şey çiziyorum işte” dedin. Çizdin tahtanın sol alt köşesine. “Bu ne?” dedim. “İşte bütün tahtayı gösteriyor yaz diye. Daha ne istiyorsun kuzucuğum” dedin. “Ay ne kadınsın vallahi öldüreceksin beni” dedim. Kahvelerimizi içtik.
Yazı bitmesin istiyorum. Yuvarlıyorum lafları. O anı geciktirmeye çalışıyorum. Sen farkındasın tabii. Ama yapacak bir şey yok.
tomii3Temmuz’un son haftası Foça’da yanına geldik her sene olduğu gibi. Diyetteyim ya, bütün malzemeleri almışsın, ona göre yemekler yapmışsın. Tabii ki şaşıramadım bunu bile düşünmüş olmana. Bir zamandır istediğin akıllı telefonu almıştım sana hediye diye. Görünce zıplamaya başlayıp üstüme atladın sevinçle. Çocuk musun nesin? 3 gece oradaydık. Okey oynadık ya, eşliydik seninle.
Yenildik senin yüzünden. Vallahi senin yüzünden, konuşma. Öksürüyordun, halsizdin. “Doktora gitsene” dedik. Her zamanki gibi “Ay ne yapacak doktor, ilaç verecek ne gerek var” dedin. Daha önceleri bilmem kaç kez kolundan tutup başkaca sebeplerle hastaneye sürüklediğim için biliyorum malımı tabii. Yeni oyunu konuşuyorduk. Müzikhol’de ısrarla oynamak istiyordun. Ben “Yorulacaksın bak, bir oyun daha olacak, ayda 15 oyun oynayabilecek misin?” dedim. “Oynarım ne var, allah allah” dedin. “Aman iyi” dedim. “Dişsiz olacağım işte. Tuvaletçi kadın. Otururum masaya. Oyun sırasında da peçeteden çiçek yapar satarım seyirciye. Para vermezlerse şöyle bir bakarım” deyip, o anı oynadın. Güldürdün bizi. “Aman iyi oyna, peki” dedim. “Diğer oyunda olacak” dedim. “İyi yaz işte” dedin. Oradayken, senin yanında yazmaya başladım. Sana konusunu anlatmadım. Dedim ki “15 Ağustos’ta gel, provaya başlıyoruz.” “Hocam bir hafta daha kalayım ama yaaaa” dedin. “Olmaz” dedim. Çünkü niyetimiz, seni Gülhan’la kandırıp istanbul’da hastaneye götürmek, şu öksürüğüne bir baktırmak. Neyse. Vedalaştık. Biz döndük İstanbul’a. Sonra.
Sonra “Ablam doktora götürecek yarın, hafif ateşlendim” dedin. “Peki” dedim. Ertesi gün aradım açmadın. Ertesi gün de. Benim telefonlarıma bakmadın önce. Gülhan arayıp söyledi. “Üzülür şimdi o salak” demişsin. Sonra. Atladık geldik. “Dayanamadın değil mi salak, dramatiksin dramatik” dedin. “Çok konuşma” dedim. Oturduk yemeğimizi yedik. Hiç göz göze gelmedin benimle ilk 3 saat. Benimle konuştun ama gözlerime bakmadın. Sonra artık vedalaşırken uzunca sarıldık. Kapının önünde konuştuk. Ama dramatik değildik. Değildik. Süreç başladı. İstanbul’a gelecektin 3 günlüğüne, kemoya pardon kemoşa girmeden önce. “Mavi Melek’te içelim bak” dedin. En son oturduğumuzda 15 senedir ilk kez punduna getirip hesabı nihayet ben ödeyebilmiştim bak sen ondan bir sevdin orayı. Ayırttık yer. Akşam uçağının gelmesini bekledik. Gelmedin. Arıyoruz. Açmadı kimse. Nihayet haber geldi ki sancılanmış, hastaneye yatırılmışsın. Atladık geldik. Gülhan, ben, Eraslan, Tuğba, Seçkin Hoca. Keyifliydin. “Vallahi numara yapmıyorum, iyi hissediyorum” dedin. Ben oğlan çocuğu gibi sana soytarılık ediyordum. Sonra herkes aramaya, gelmeye başladı. Bu kadar sevildiğini bilmiyormuşsun meğer. Salaksın işte. Asıl sen salaksın. Yine düzene koymakla, her şeyi hazırlamakla ilgiliydin. Yaptın da. Dinlemedin bizi.
Sonra her hafta geldim sana. Her geldiğimde konuştuk uzun uzun. Şarkılar dinledik. Fotoğraflara baktık. Provaları anlattırdın. Cyrano için burun düşünmüşsün tarif ettin, yetmedi çizdin. Müzikhol için bir şeyler düşünmüşsün kostümle ilgili. Onları konuştuk. 2 ay boyunca her telefon konuşmamızda güldük. Her yanına geldiğimde hemen tuttuk ellerimizi, uzandım yanına sarıldık. Sana şarkı söyledim. “Her hafta niye geliyorsun?” dedin bak şöyle yap diye bana yolculuk tarifleri verdin. Bir hafta hastayım diye gelemedim sana bulaştırmayayım diye, konuştuğumuz halde her gün, takmışsın kafana. Bana bir şey oldu sanmışsın. Geldiğimde rahatladın. Son görüştüğümüz ana kadar sevginle sevgimle sarılmaya devam ettik işte. Ne diyeyim. Son geldiğimde sana müzikholü anlattım. “İkimiz üzerine kurdum oyunu” dedim, “Dişsiz Nene sen, patron ben. Böyle böyle bir şeyler var, bunlar oluyor” falan diye. “Oynuyorsun oyunda yani, bayağı da iyi oynuyorsun ha söyleyeyim” dedim. Güldün. “Şarkı da söylüyorlar mı?” dedin. Söyledim sana söylenen şarkıları. Daha çok güldün. Artık kalkarken yanından, “Var mı istediğin bir şey?” dedim. “Bir buse ver bakayım” dedin. Verdim. Ayrıldım yanından.
Haberin geldi. Gece 2. Telefonu kapattım. Güldüm. Dans etmeye başladım. Gülhan geldi. Ben gülüyordum hâlâ. “Bak” dedim, “gördün mü. İki ay. Tam iki ay sürdü. Yine yaptı yapacağını. İki ay provasını yaptı. Nihayet de premier. Bunu bile düşündü eşek.” Güldüm. Sonra ilaç verdi Gülhan. Uyutuldum.
Ne güzel uğurlandın. Herkes gelmiş. Yanına gelip son kez gördüm seni. Güzeldin, öyle güzeldin ki. Ablan da öyle dedi zaten. Kuş gibiydin. Kuş. Hep olduğun gibi. Çok alkışlandın. Biz Eros’la cenaze arabasının önünde otururken aynı anda dedik, “Hah, çok da sever ya alkışı. Şimdi utanıp kaçmıştır geri, ikimizi kolumuzdan tutup öne atmıştır alkışı biz alalım diye.” Elimde fotoğrafın, Eros titriyor. Önde otururken. Arkada sen. Güldük. Dedim ki, “O kadar gerçekçi öldü ki, insanlar dayanamayıp ayakta alkışladı.” Güldük. İyi numara Tommy. Çok iyi numara.
Toprağın pek güzel. Çiçekler de. Manzaraya sırtın dönük. Ama sen zaten karşında oturan manzaraya baksın diye hep döndürürsün sırtını. Mesele yok.
Şimdi. Sen… Şimdi sen benim her şeyimdin. Her şeyim. Her şey bir arada. Anne, sevgili, çocuk; ne istersen. Her şey. Ben her şeyimi kaybettim. Şimdi kocaman bir hiçim. Hep öğütlediğin gibi. Kocaman bir hiç.
tomi2Güzelim benim. Müzikhol geçen perşembe başladı. Sen gelemedin. İlk kez Kumbaracı’da bir premier göremedin. Aradım seni uyuyordun. Konuşamadık, ama olsun. Oradaydın, oyunun başrolü sensin. Bütün Kumbaracı öyle güzel sahip çıkıyor ki sana. Öyle güzel taşıyorlar ki. Bir sürü çocuğun bir arada. İçin rahat olsun. Çıkışında Mavi Melek’e de gittik içtik. Sen rahat ol.
Bir tanem benim. Bu akşam premier var. Cyrano. Her saniyesinde seni düşündüğüm, her özelliğini sana adadığım, her anı her özelliğiyle sen olan bir masal kahramanı. Onun Roxanne’ı 14 sene her cumartesi ziyarete gelişi gibi, ben de her hafta geldim ya sana. Hep sen. Burnu merak ediyordun, fotoğrafını da göremedin. Cyrano sensin o kadar. Bu akşam başlıyor oyun. İlk kez oynadığım bir oyunun premierine gelmeyeceksin 10 küsur senedir. Kulise şarap ya da viski bırakmayacaksın üstünde ‘buseler’ yazılı bir notla. Oyun sonrası ne düşündüysen hiç sansürlemeden paylaşamayacaksın benimle, kötüysem azarlayamayacaksın beni. Çıkışında gidip içemeyeceğiz bir yerde. Bugün makyajımı başkası yapacak, sen değil. Ola ki fenalaşacağım, başkası sakinleştirecek sen değil. Güzelim… Sözüm olsun, dik duracağım. Oyun bu. Hep dediğin gibi. “Hatitipatiti yapacağız, geçecek. Hayat böyle paşam” diyeceğim. Senin sarıldığın gibi ekibe sarılacağım; ne olur gözün kalmasın arkada, yanımda çok iyi insanlar var. Hepsi nasıl sahip çıktı bir bilsen. “İstifa etme” diyordun ya, “ailedir burası, kıymeti başkadır.” Bu süreçte daha iyi anladım ne dediğini. Ne olur kalmasın aklın bende. Zaten hep yanımdasın ki. çıkışta da gideceğim Mavi Melek’e. Bir kadeh de sana söyleyip içeceğim. Güzelce bir sarhoş olalım, değil mi ama.
Ama ne çok ağladım yazarken of. Salak. Şimdi annem gelecek birazdan. Yalnız değilim. Sonra prova falan. Seni öpüyorum hep öptüğümden de çok. Sarılıyorum her zamankinden sıkı. Benimlesin, yemin ederim ömrümün sonuna kadar benimle olacaksın. Seni çok seviyorum. Biliyorum acayip dalga geçiyorsun şu halimle. İçinden ağlayarak. Ben de geçeceğim dalgamı. Az sabret.
Kokun, sırlarımız, anılarımız, bağımız baki.
Görüşürüz.
Kuzucuğun…
030515668473-afis_gercekhayattanalinmistirposter2

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı