Köşe Yazarları

Yeşim Özsoy / Türkiye Tiyatrosunda Yazar Yönetmen İlişkisi Üzerine

Yönetmenlik meselesi aslında pek çoklarımızın bildiği gibi tarihte çok da eskilere dayanmıyor. Bu Batı Tiyatrosu’nda
böyleyken Türkiye Tiyatrosu’nda daha da yakın tarihte ivme almış. Aslında değerli tiyatro tarihçisi Özdemir Nutku’nun Türk Tiyatrosundaki ilk “Türk” oyuncuyu araması gibi bu alanda da bir araştırma ve tespit yapmaya çok ihtiyaç var.
Metin And hocamızın yazılarından ve incelemelerinden geleneksel tiyatromuzda yani ortaoyunu, gölge oyunu ve meddah geleneğinde baskın bir oyuncu geleneği olduğunu görüyoruz ve bu denklem içinde yönetmen aslında oyuncunun kendisi olarak yer alıyor. Ortaoyununda oyunu kuran Pişekâr’ken, gölge oyununda gölgeleri yöneten ve seslendiren, oynayan kişi aynı ve tabii Meddah geleneğinde de bir dış göz ya da yönetmenden söz etmek mümkün değil. Oyuncunun anlatıcının kendi hikayesini kendi yönlendirmesi yani kendi kendini yönetmesi söz konusu.
Kim bilir, belki de bu yüzden yakın tarihe kadar pek çok yönetmen aynı zamanda oyuncudur, oyunculuktan gelir. Bunun yanı sıra tabii üniversitelerde oyunculuk okulları bolken yönetmenlik neredeyse hiç yok. Sanırım bir tek Bilkent Üniversitesi’nde var. Oyun yazarlığı ise birkaç değerli üniversitede Dramatik Yazarlık ve Dramaturji bölümü olarak var olmakta. Yönetmenlikten önce tabii oyun yazarlığı geleneğimizin de kısa tarihi neredeyse paralel gider. Fakat tabii sözel gelenekten yazılı ve belirli bir “Batılı” forma oturan oyun yazarlığı alanının nasıl değişip dönüştüğü, tarihsel saptamaları ve detayları özel bir tez konusu olacak kadar detaylıdır. Keza yönetmenlik de öyle. Bu yazının konusu da aslında tarihsel saptamalarla ilgili değildir.
creative-writing-festival-1024x8162000’lerden itibaren gelişen ve oyun yazarlığı alanında yeni yazarların çıkmasına imkân veren bir dalga içinde yol alıyoruz. Artık yeni kurulan gruplar olsun bazı yerleşmiş tiyatrolar ve kurumlar bile yeni yazar arayışı içinde ve bu çok değerli. Umarım aynı arayış ileride genç ve yeni yönetmenler konusunda da olur. Genç derken 20’leri kastediyorum tabii, zira bizde 40’larında bir yönetmen “genç” sayılıyor, ki bu gerçekten yaratıcı düşüncenin, enerjinin tiyatro alanında ölümünün ilânıdır bana göre. Yanlış anlamayın, olgunlaşmış ve kariyerinde ilerlemiş ya da ortasında olan yönetmenlere de saygım sonsuz ama tiyatroya yeni başlayan yönetmenler için çok fazla alanın açılmadığını düşünüyorum.
Yurt dışındaki şehir tiyatrolarında gencecik yönetmenlerin büyük bütçelerle yaptıkları yenilikçi işleri gördükçe, bizdeki devlet kurumlarının neden hep hamasi kaldığını anlamak çok da güç değil.
Temel sorun bana göre kesinlikle genç ve yenilikçi olana yer açılmamasıdır. Başka detaylar bunu izleyebilir, tartışılır muhakkak ama Türkiye Tiyatrosu’nun dünyada belli bir noktaya gelememesinin sebeplerinden biri, devletin elindeki tüm imkânları döktüğü bu tür kurumlarda genç ve yeni olana yer açmamasıdır.
Tabii bunun yanı sıra bir kopya ve taklit kültürümüz vardır ki, artık onu da başka bir yazıda işlemek gerekir. Ben tekrar hedeflediğim konulara dönmek isterim.
Bir süredir Yeni Metin Yeni Tiyatro projemiz dahilinde yazarlarla çalışıyoruz. Ve sonra onların tabiri caizse “piyasaya atılma” aşamalarını gözlemliyoruz. Aklıma gelen pek çok örnek var şu anda ama özellikle isim belirtmeden birkaç araza değinmek istiyorum naçizane. Öncelikle yeni oyunlarla ilgili bir arayış olsa da bu yeni yazarlarla ne yapacaklarını bilemeyen bir tiyatro alanını gözlemliyorum maalesef. Bir yandan yazar yok derken bir yandan da bu yeni metinleri yönetecek, anlayacak vizyon sahibi, esnek, yenilikçi yönetmenlerin de olmadığını hayretle fark ediyorum. Bu nedenle yönetmenler ya güncel ve ‘sağlam’ metinlerle ilerliyorlar ya da klasikleri tercih ediyorlar. İkinci bir dalga ise yazarla beraber çalışıp metni kendi isteğine göre yoğurmak isteyen yönetmenler. Böyle çalışan yazar ve yönetmenleri de ayrı bir problem bekliyor, ki bu yaptığımız okumalardan tutun oyunu prodüksiyon aşamasına gelen yazarlarda da hissediliyor.
Kimi zaman yönetmenin çizgiyi aşıp yazarı bulmuşken çok fazla müdahale ettiği oyunlar oluyor, kimi zaman da oyun yazarının kendi duruşunu kaybettiği ve sırf oyunu sahnelensin diye oyununu haddinden fazla değiştirdiği oyunlar oluyor. Bunun dışında en çok duyduğumuz laflar “Canım o oyun çok değişti, atölyeden çıktığından beri bambaşka bir oyun oldu” lafı ya da “Yönetmen çok değiştirmiş metni neredeyse yeniden yazmış” lakırdıları. Şimdi bu noktada iki authorsneedgreateditorswherewriterswinşeye açıklık getirmek istiyorum. Birincisi siz bir yazarın metnini ele alırken istediğiniz kadar onu eğip bükün o metin, o karakterler o yazara aittir. Buna saygı duyan kurum ve yönetmenler var, yok değil; ama bir yandan da duyduğumuz şeyler iç burkucu. Bir oyunu tamamen silip hikaye, karakter ve metni değiştirmediğiniz sürece istediğiniz kadar öyle ya da böyle yapın o metin o yazara aittir ve yukarıdaki gibi lakırdılar da sadece densizlikten ibarettir. İkinci konu ise metninin değiştirilmesine izin veremeyen yazarlarla ilgili. Deneyim ve zaman insana bu denklemde kendince bir denge bulmayı sağlıyor ama yeni bir yazarsanız ve baştan metninizin değiştirileceğini bilerek o masaya oturuyorsanız o zaman beraber çalışmaya açık olmalı ve hattâ yönetmen oyuncu yazar ilişkisinden zevk almanız gerekir. Bundan yararlanmak ve bununla büyümek sizin işiniz olmalıdır. Amma velakin işler çığırından çıkarsa ve bu ilişki düzleminde dengeyi bulamayacağınızı hissederseniz, ki bu da bazen yönetmenin deneyimsizliğinden kaynaklanabilir, o zaman da nerede bu ilişkiden çıkacağınızı nerede duracağınızı iyi tespit etmeniz gerekir.
Dünyada yazar yönetmen ilişkisi çok farklı şekillerde yeniden kurgulandığını görüyoruz. Geçen sene atölyelerimize gelen yönetmen David Bobee ve yazar Ronan Cheneau buna çok net bir örnek. Artık çağdaş yazıma doyan Fransız Tiyatrosu’nda sahne üstü yazımı üzerinde çalışan ikili, yazarın tanrısallaştırılması konusuna vurgu yaptı hep. Robert Wilson’ın “Einstein on the Beach” (Sahildeki Einstein) oyununda dekorun ve müziğin sahne üzerinde yaratılması gibi her şeyin süreç içinde sahne üzerinde oyuncu yönetmen ve yazar ilişkisi alışverişiyle şekillendiği bir yaratım söz konusu. Aslında çok daha yakın tarihe bakmaya gerek yok. Shakespeare de döneminde oyuncu olduğu için sahne üzerinde bir sürü şey öğrendiği ve yazdığı, hatta başka yazarlarla birlikte dönemin gereğinden dolayı yazdığı rivayet olunur. Her şey bir yana, o dönemde yönetmen mevhumu olmadığı için zaten bildiğimiz paradigmalar zannettiğimizin çok dışında ve farklı gelişiyordu.
Metni sadece kağıt üzerindeki kelimeler olarak algılamak tiyatroda mümkün değildir. Üç boyutlu ete kana ve alana bürünen bir organizmadır metin. Bu sebeple oyuncunun bedeninde sahne plastiğinde bambaşka şekillerde tekrar tekrar yorumlanır. Kanımca tiyatronun esnekliği ve güzelliği de buradan gelir.
Bu zamanda yeni yazarlarla çalışma cesareti gösteren yürekli yönetmenler ve kurumlar bulmak epey zor olsa da mümkündür. Her ne kadar çoğu yazar bu sıkıntıdan dolayı doğal olarak “auteur” olmayı, yani hem yazıp hem yönetmeyi tercih etse de yine de bu dönem 90’lara ya da eskisine nazaran çok daha avantajlıdır. Yazan, yöneten ve oynayan yazarlar ekolü de bence ayrı bir inceleme konusudur. Tiyatromuzda bu alanın aslında eski fikirlerden uzaklaşıp kendini olduğu gibi kabul etmesi ve bu belirsizleşen sınırlar içinde daha rahat hareket etmesi bambaşka bir yenilik ve rahatlama yaratacaktır diye düşünüyorum.
Son olarak değinmek istediğim bir diğer konu, oyun yazarlarının haklarıyla ilgili. Bir süredir çevirdiğimiz ve beraber atölyede çalıştığımız yazarların sahneleme ve yayın haklarını savunmak ve korumak için yola çıktık. Yine bu aşamada fark ettiğimiz şey büyük kurumların bile sözleşmelerinin yetersiz olması, yönetmenlerin bir metni ele alırken o metnin yazarına ve varsa çevirmenine emeğinin karşılığı bir ücret ödeyeceği bilincine hiç sahip olmaması. Yurt dışında Fransa’da, İspanya’da ya da İngiltere’de yazar hakları ve temsiliyeti üzerine çalışan çok büyük kurumlar olmasına rağmen bizde çeviri metinlerin hakları dışında bu konuda çalışan hiç kimse olmadığı için çoğu yaratıcı ekip böyle bir taleple karşılaşmayı beklemiyor ve zaten özel tiyatrolar da zorluklarla boğuştuğu için bu konuyu en son ve hattâ hiç düşünmüyor. Bu alanda bir bilincin gelişmesi ve oyun yazarlarının haklarının tanınması çok önemli bir konu. Bu konuda biz yine Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi olarak ve GalataPerform olarak elimizden geldiğince bir denge ve hak hukuk gözetmeye çalışıyoruz. Yeni metinleri sahnelemek ne kadar zor olsa da, yeni, genç ya da Türkiyeli yazar olduğu için bu konular göz ardı edilmemeli.
Şu kısacık yazar ve yönetmenlik tarihimizde geldiğimiz noktada tüm bunları düşünmek, ona göre bilinç oluşturmak ve belki de saygı ve sevgi sınırları içinde beraber çalışırken yenilikçi ve çağdaş tiyatroyu daha güçlendirmek için elimizden geleni yapma cesaretinde olan nice tiyatro kişilerinin önü, yolu açık olsun dileğiyle.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı