Köşe YazarlarıYurttan Haberler

Yeşim Özsoy / Tiyatroda Rapsodik Dil, Fransa Tiyatrosu ve Samuel Gallet Üzerine…

1981 yılında doğan Samuel Gallet, oyunlar ve dramatik şiirler yazmaktadır. Aynı zamanda yönetmen olan Gallet, oyunlarında kendi de yer almakta. Beş oyunu France Culture tarafından yayınlandı ve oyunlarının bir çoğu Fransa’da ve Avrupa’nın değişik tiyatrolarında sahnelenmektedir. 2014 yılında Şili çağdaş politik tiyatrosu üzerine yaptığı çalışmasıyla Villa Medicis Hors le Murs (Fransız Enstitüsü) ödülünü aldı. 2015 yılından beri Enzo Cormann ile birlikte ENSATT’ta oyun yazarlığı bölümünün başındadır. Theatre du Preau (Centre Dramatique de Vire – Normandie) bünyesinde sanatçı olarak ve Scenes du Jura (Scene Nationale) bünyesinde ise oyun yazarı olarak yer almaktadır. “La Batille d’Eskandar” (Türkçe’ye Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi kapsamında Reyhan Özdilek çevirisiyle İskandar Savaşı olarak çevrildi) , “Issues”, “Oswald de Nuit” ve “Communique n’10” gibi oyunları Editions Espaces 34 tarafından yayınlanmıştır.
 
Yazarlığın değişik alanlarında çalışıyorsun. Hem şiirle uğraşıyorsun hem oyun yazarlığıyla. Sahnelediğin oyunlara dramatik şiirler diyorsun. Sahnede şiirsellikten bahsediyorsun. Sadece bunlar mı var hayatında? Yoksa başka yazı tarzlarıyla da ilgileniyor musun dramatik şiirler ve oyunlar dışında?
 
Hayır. İlgilenmiyorum. Sadece tiyatro için yazıyorum. Şiirsellik taşıyabilir ama sonuçta sahne için yazıyorum.
 
Şiirleri sadece tiyatro için mi yazıyorsun peki?
 
Evet.
 

  • Kendini şair olarak tanımlıyor musun? Ayrıca tiyatro olmayacak bir şiir düşünüyor musun hiç?

 
Ben bir oyun yazarıyım. Şiirselliği tiyatroya taşıyorum. Dramatik şiirler yazıyorum.
 

  • Ayrıca bir şiir kitabın yok yani?

 
İsterim tabii ama sahne için yazdığım şiirler basılır o zaman. Aslında yaptığıma sadece şiir diyemeyiz. Onun oyunla, oyunsallıkla, tiyatroyla olan ilgisi önemli benim için. Belki ileride olabilir ama şu an için sadece tiyatro için yazıyorum.
 

  • Sözel bir gelenekten bahsediyoruz o zaman. Şiir ve müzikle beraber çalıştığını biliyorum. Bunu nasıl formüle ediyorsun? Yani sözün ritmi mi önemli senin için mesela? Müzisyenlerle çalışırken nasıl bir yol izliyorsun?

 
Anlatı geleneğini kullanıyoruz. Bir anlatıcı üzerinden müzisyenlerle buluşuyoruz. Yani bir anlatıcı var. Hikayeyi sürdüren. Müzik de burada giriyor. Bir sene boyunca çalışmaya başlamadan önce ne anlatmak istediğimizi tartışıyoruz beraber. Bir sene sürüyor. Müzik, şarkılar ve yazılarla doğaçlama yapıyoruz. Metnimi okuyoruz ve tartışıyoruz. Ortak çalışacağımız materyaller çıkarıyoruz. Ortak referanslar, ortak politik sorular, şiir, müzik… Tüm bunlar organik bir noktadan metinle buluşmaya başlıyor. Provalara bir sene sonra başladığımızda aslında aynı yerde yani başlangıç noktasında oluyoruz. Sanki hikayeyi takip eden bir müzik oluşuyor. Bazen sözlerin yerine de geçiyor müzik. Teatral bir müzikal ortam yaratıyoruz diyebilirim. Şiirsellikten bahsederken onun birleşenleri arasında hikayeler var anlatılan hikaye var. Ayrıca karakterler de var. Diğer tarafta da müzikalite. Hepsini bir araya getiren bir yaşamsallık yaratıyoruz.
 

  • Yani önceden yazdığın bir metin yok ama yol üzerinde doğaçlama olarak mı oluşuyor metin?

 
Hayır. Birlikte çalışma sürecimiz aslında ortak soruları sormakla ilgili ama ben sahnede yazmayı sevmiyorum. Ben evde kendim yazıp getiriyorum. Sahne sadece metni nasıl sahneleriz konusuna ait oluyor. Tabii ki sahneye geçtiğimizde bazı şeyler değişir ama tekst tamamlanmış bir haldeyken ben provaya giriyorum.
 

  • Peki sence tiyatro şiir midir? Şiirsel mi olmalıdır?

 
Buna cevap vermek biraz zor. Tiyatro sadece şiirdir diyemem. Hepsinin karışımı olmalı aslında. Müzik, şiir, anlatı, metin… Ama şunu fark ettim ben kendi yazımda. Genelde yazdığım karakterlerdeki ortak nokta çıkmaz sokaktaki biri gibi, yani orada sıkışmış kalmış biri gibiler ve oradan çıkmak için bir çaba gösteriyorlar. Bütün yazdıklarım bunu anlatıyor benim. Bazen bu çıkış yolu var olmayan bir şiirsel dünya oluyor. Bazen de hikayeyle müzikle tamamlayarak yeni bir yer oluşturmak önemli oluyor. Rüyayla mesela yeniden bir şeye başlatmak gibi…
 

  • Sahnede yarattıklarını seyirci nasıl algılıyor? Onlar için kolay mı? Yoksa entelektüel bir bakış mı lazım?

 
Jean Pierre Baro ile çalışıyordum mesela. Orada çok ilginç bir deneyim yaşadım. Metni çok beğenmişler ve metnin üzerinde çalışıyorlardı. Ama sahnelemenin çok zor olacağını düşünüyorlardı. Anlatmak gerekirse metin birbirini tanımayan ve aynı şehirde yaşayan üç kadınla ilgiliydi. Her birinin bir çıkmaz sokağı vardı. Uyuduklarında gece rüyada bu üç kadın aynı yerde buluşuyordu. Bir toplama kampıydı buluştukları yer ve sonunda kampı yöneten lideri üçü bir olup öldürüyorlardı. Böylece bir sürü tema oluşuyor; hikaye, rüya  ve karakterler… Jean Pierre de dedi ki insanlar anlamayacak bunu çok karışık bu. Ama hikayesel bir dil olduğu için yani anlatıcı üzerinden gittiğim için bir şekilde insanlar takip edebiliyorlar ve çok basit bir şekilde karşıya geçiyor hikaye. Rüya ve gerçek ilişkisi çok akışkan bir şekilde geçti. Türkçe’ye çevrilecek olan “Bataille d’Eskandar” (İskandar Savaşı) adlı oyunumda ise genç bir grup seyirci karşısına geçip durmadan hikayeyi anlatıyorlar. Oyuncular seyircinin karşısına geçip ne olacağını hangi karakteri oynayacaklarını, hikayenin nasıl gelişeceğini anlatıyorlar. Bazen koro oluyorlar bazen karaktere bürünüyorlar. Epik bir form olarak buluşuyor oyun seyirciyle.
 

  • Oyuncular hem anlatı hem de karakterleri çalışıyorlar o zaman epik tiyatroda olduğu gibi?

 
Evet. Aynı dediğiniz gibi. Tabii zor olan kısımlar. Anlatıcıyla karakter ve oyuncu arasında geçişler. Söylenen ama her zaman için seyirciye söyleniyor yani açık biçimde.
 

  • Seyirciyle etkileşim var mı peki oyunlarında?

 
Yönetmene göre değişen bir şey bu. Ben şahsen tercih etmiyorum ama yönetmen tercih edebilir tabii.
 
Sen de yönetmenlik yapıyorsun. Bunu yaparken sadece kendi metinlerini mi yönetiyorsun? Yoksa başka metinleri yönettiğin oluyor mu?
 
Ben sadece kendi metinlerimi yönetiyorum. Ve hep müzisyenlerle çalışıyorum. Müzisyenlerin olduğu, anlatımın olduğu bir form oluşturmayı hedefliyorum sahnede. Daha evvel yazdığım dramatik metinler var ama onları kendim sahnelemiyorum. Başkalarının metinlerini de sahnelemiyorum.
 
Hep böyle mi devam edeceksin? Kendini artistik olarak tamamladın mı? Bu benim dilimdir ve bu doğru olandır şeklinde düşünüyor musun? Çok spesifik bir tarzın olduğu için soruyorum bunu.
 
Emin değilim tabii. Bu yüzden devam ediyoruz. Yönetmen olarak seçtiğim dilde eksiklik olarak düşündüğüm şey oyuncuların çalışma biçiminde belki daha fazla çalışmak olabilir. Karakter ve anlatı konusunda. İkinci eksik olarak düşündüğüm şey de video kullanımı olurdu. Bu çalışma dilim; benim geliştirdiğim dil yani rapsodik çalışma zaten en sevdiğim, tercih ettiğim kullanım şekli. Yani işte sözlerin, ışığın, müziğin bir arada olduğu. Yeni kreasyonumda “İskandar Savaşı”nda sonra “İskandar’ın Vizyonu” adında bir çalışma yapacağım. Bu oyunda üç oyuncu olacak. Sahnede hareket eden sahne tasarımcıları olacak. Kendimi aslında hep yenilemeye çalışıyorum.
 

  • Oyunlarını sahnelemek konusunda zorluk çekiyor musun?

 
Yeni yazarların metinlerinin sahnelenmesi çok sıkıntılı bir konu Fransa’da da. Ama ben şanslıyım. Birkaç yıldır beni kendi ekibinde yazar olarak tutan, beni destekleyen bir oluşumun içindeyim Normandi’de bir tiyatroda. Aynı zaman Fransa’da oyun yazarlarının dahil olduğu kooperatifler kuruyoruz onların bir parçasıyım. Böylece birileri oyun isteğinde bulunabiliyor. Oyunlarım basılabiliyor, oynanıyor. Ama benim için en zor olanı oyunu devam ettirmek. “İskandar Savaşı” mesela Normandi’de yapıldı ama Fransa’daki sezon için çok geçti. Geçen sezon Mart’ta oynandı ve bu senenin sezon başvuruları için geçti bu tarih bu sezon koyamadık. Gelecek sezonu beklemek zorunda. Fransa’da bir de yönetmenler çok etkin. Yönetmen tiyatrosu daha çok. Yazar olarak belki de Avrupa’da en çok yardımların alındığı ülke Fransa. Çok iyi uygulamalar var. Yazıyoruz ama yine de en iyi ihtimalle okunuyor oyunumuz. Belki iyi olanaklarla basımı yapılabilir metnin ama onu oynayacak alanı bulmak büyük mesele.
 

  • Yine de Türkiye’ye göre çok avantajlı olmalı. Mesela biz buradan bakınca Fransa bize göre oyun yazarlarının çok etkin olduğu bir ülke tiyatrosu.

 
Ben az önce konuşurken Fransa’yı yönetmen tiyatrosu olarak tanımladım. Ama belki de ben öncelikle yazar olduğum için yazar olarak eksik gördüğüm şeyleri söyledim. Yönetmen tiyatrosu daha etkin yine de. Yönetmenler sonuçta yazarsız ya da yazıyı kendi yazarak oyun sahneleyebiliyor. Bu tür yazım biçimine karşı değilim ama bu durumda yazarın tiyatrosu daha geri planda kalıyor. Son postmodern dönemde sahnede yönetmenin oyuncularla konuşup metin oluşturabiliyor ama bu yöntem de olabilir ama bu yazarın konumunu da zorluyor ve kaybettiriyor. Evde oturup yazan birini yani oyuna başlamadan önce tekstle geldim meselesini ortadan kaldıran bir şey olabilir mi diye endişe ediyorum.  
 

  • Türkiye tiyatrosuyla ilgili ne gibi bir algın var? Hem senin için hem de Fransa’dan bakınca soruyorum.  

 
Yeni geldiğim için pek bir şey bilmiyorum. Yeteri kadar bilgim yok. Sedef Ecer’i biliyorum. Bir de Troisieme Bureau adında bir mekan var farklı ülkelerden gelen oyun yazarlarıyla çalışıyorduk, okumalar yapıyorduk. Orada Berkun Oya’nın bir metninin okumasını yapmıştık. Farklı ülkelerden gelen yazarlar yoluyla o ülkenin tiyatrosu hakkında bilgi alabiliyorsunuz. Bu çok yararlı bir şey oluyor.
 
Aynen öyle. Biz de bu sebeple okumalara devam ediyoruz Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi ve Atölyeleri kapsamında. Çok teşekkürler cevapların ve paylaşımın için.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu