Köşe YazarlarıYurttan Haberler

Yeşim Özsoy – Nisan ile Şubat arasında

Sylvia Plath soğuk bir Şubat ayı sabah erken bir saatte intihar ettiğinde çocuklarının kahvaltısını hazırlamış, mutfaktan odalara gaz sızmaması için kapının altını havlularla kaplamayı unutmamış ve onu bulması muhtemel olan kişinin doktoru araması için bir not bırakmıştı. Sabah saat 4.30 civarıydı ve sanırım genelde bu saatlerde uyanıp gündelik işlerinin dışında şiirlerini yazardı şair. Eşi Ted Hughes ile ayrılalı olmuştu, iki çocuğuyla tek başına yaşıyordu.

Seneler evvel bir başka kadın yazar da (kadın yazar, kadın sanatçı lafını ara ara eleştirsem de bu yazıda kullanmayı tercih ediyorum) sabahın bu saatlerinde kalkıp yazmayı tercih ettiğini söylediğinde çok şaşırmamıştım. Kendimi sabah 6.30 itibariyle başlayan hayatımda tek başına bir anne, sanatçı ve yazar olarak bu saatlerde durup dururken uyanır hâllerde bulduğum olmuştur tabii ama genelde şafak vakti ve sonrasını yani sabah erken saatlerini tercih ederim ki tiyatro hayatımız Allahtan buna el verir; 12’den evvel kimseyle işiniz olmaz, zaten olsa bulamazsınız kimseyi ve dolayısıyla sabah saatleri koca bir gün gibi gelir bana ve değerlidir. Yine de daha erken saatler daha gün ağarmadan evvelki saatler psikolojik literatürde de kritiktir denir. Örneğin Sarah Kane, bir başka kadın yazar, bu sefer geride “4.48 Psikoz” oyununu bırakarak intihar etmiştir ve hatta oyunda da bu süreci yazmıştır. 4.48, 4.30 sabahın şafak çakmadan evvelki bu saatleri böylece literatürdeki hüzünlü yerini alır.

Anlatmak istediğim tabii ki bu kadın yazarların sabah intiharları ve sadece intiharları değil. Benim ilgilendiğim konu, kontrol ve pratik yaşamın bir kadın yaratıcının hayatındaki yeri. Plath özelinde bir kadının ölümü seçerken bile bu kadar kontrollü ve düşünceli olması beni her zaman etkilemiştir. Çünkü belki de kadınların en büyük avantajı ve dezavantajı da budur. Gecenin köründe de bitse işiniz ya da yazmanız gereken şeyler için sabahlasanız da sabah çocuklarınız için asker gibi kalkarsınız. ‘Asker’ terimi sanırım epey ironik oldu burada. Olsun. Aslında bir anne ve bir kadın hayatının hiçbir döneminde bir erkek sanatçı kadar kendini kaybedecek bir esriklik ya da bohem bir hâl yaşamaz, yaşayamaz. Çoğunlukla tabii. Her zaman için istisnalar vardır…

Sanki o sanatçı hâlleri, pratik hayata adapte olamayan, kafası uçup uçup giden (ki genelde arkasından biri toplar bu tanrısal sanatçıyı ve bu da genelde kadın olur), delilikle gerçek arasında gidip gidip gelen beyinsel varoluş sadece erkeklere aittir. Bir kadın sabaha karşı şiirler yazarken ve intihar ederken bile bebek arabasının üstüne, gelen kişinin doktoru aramasını tembihleyen bir not bırakabilir. Ve bunu gayet doğal bir şekilde yapar. Bu bana göre müthiş hüzünlü, gerçek ve aynı zamanda da üstün bir durumdur. Ama ne yazık ki sanat tarihinde kadınların aleyhine işlemiştir. Plath gibileri gerçek birer istisnadır. Belki de diğer hemcinslerine göre on kat daha yetenekli, disiplinli ve tutkulu olmak durumundadırlar dünya tarihine adı kazınmış bir şair olabilmek için.

Sanatı, kontrollü delilik olarak adlandırırsak eğer, ki bazen ben böyle olduğunu düşünüyorum, farklı bir bilinç akışına, gerçekliğe geçmenizin şart olduğu bir durum bu. Belki sadece bu terimle ifade etmek yanlış ama bu yazıda ben bu şekilde ifade etmek istedim; yazarlara baktığımızda örneğin T. S. Elliot’ın karısı Vivien’in akıl hastalığı olmasa belki de Elliot hiçbir zaman “Çorak Ülke” gibi bir baş yapıtı yazamayacaktı. Ya da Tennessee Williams, hayatı bir akıl hastanesinde son bulan ve giderek çöküşünü izlediği kız kardeşi olmasaydı “Sırça Kümes” başta olmak üzere “Arzu Tramvayı” ve diğer oyunlarındaki tüm o akli dengesini ayakta tutmakta zorlanan kırılgan kadın karakterleri yazabilecek miydi? Belki de bahsettiğim, kimi zaman, tırnak içinde deliliği yaşamak değil tanık olmak, bir yazarın beyninin süzgecinden bu deliliği geçirmesi ve kontrollü bir şekilde kağıda dökmesidir?

Ve kadınlar, kadınlarımız, dünya sanat ve edebiyat tarihine baktığımızda tam da bu yüzden belki çoğu zaman özne değil işlenen nesneler olarak dünya tarihinde yerlerini almışlardır. Misal, Tomris Uyar gibi usta bir yazarın ardından bile hala Turgut Uyar’ın eski eşi, Edip Cansever’in aşkı, Cemal Süreya’nın sevgilisi olarak bahsedilmesi haksızlık değil de nedir? Evet “bir bozuk saattir yüreği” Turgut Uyar’ın ve “hep sende (onda) durur” ya da Edip Cansever her doğum gününde bir şiir yazardı onun için ve Cemal Süreya “En sonunda kaynağından öptü(m) onu (seni)” ama yine de…

Bir yandan da aynı anda çoklu düşünme kapasitesine sahip olan varlıklardır kadınlar. Yani aynı anda paralel olarak pek çok şeyi düşünebilir ve yapabilirler. Sanırım bu erkeklerde daha çok belirli bir alana odaklanınca o alanın içindeki çoklu düşünmeyle çeşitleniyor. Odaklanma ve çeşitlenme çok daha yoğun bir yaratıcılık alanı açabiliyor. Oysa bir kadın Dario Fo’nun “Uyanış” adlı oyunundaki gibi örneğin bir sabah işe gitmek üzere gündelik kaosunu yaşarken aynı anda 30 değişik işi bir arada düşünmek zorundadır ve bunlar hayatın farklı katmanlarından gelir. O an her şeyi bırakıp kendini bir şiirin, oyunun, bestenin ya da sanat eserinin içinde kaybetmek hiçbir zaman tam anlamıyla mümkün olmayacaktır Dario Fo’nun karakteri gibi kadınlar için. Bir yandan da belki de kadının yaratıcılığı tam da buradadır? Bu durumla barışması gerekir? Aslında düşününce bu açıdan örneğin yönetmenlik konusunda başarılı olabileceğini düşünüyorum bu kapasitenin. Tabii toplumsal norm, yaptırım ve paçalarımızdan tutup aşağı çekmeye çalışan her türlü faktörü alt edebildiğimiz sürece…

Yine de tüm bunları düşündüğümüzde aslında deliliği ve kontrolü aynı anda yaşamak belki de en fazla kadınların yapabileceği bir şeydir. Yani az önce bahsetmeye çalıştığım barışma hâllerimiz…Kendimizle ve doğamızla… Misal doğum da kontrollü müthiş bir hayat dehlizidir. Bir kadını doğum anında seyrederseniz aynı anda hem korkunç hem güzel hem deli hem de müthiş derecede bilinçli olduğunu görürsünüz. Tüm bunları ancak bir kadın aynı anda yaşayabilir. Belki asıl sorun bu aynı andalık hâli değildir yani aslında bunu yaşamak gerekir ve ancak bir kadın bu şekilde yaşayabilir. Asıl sorun evlilik ve anne olmakla gelen yaptırımlar ve toplumsal baskılardır. Kadının kendi vahşi, doğal, pratik, bilinçli ve deli hâlini yaşayabilmesi, tüm bunlarla barışabilmesi için toprakla ve dünyayla birleşerek var olabileceğini kabul etmesi gerekir. Belki de bu yüzden Yusuf Eradam “Susma Cesareti” başlıklı yazısında “Plath gibi birinin en büyük hatası evlenmek olmuştur” demiştir. Kim bilir?

T. S. Elliot’ın da dediği gibi “aylardan en zalimidir Nisan” ama Şubat sevgili Sylvia Plath’ın hayatı terk ettiği aydır ve benim doğum ayımdır. Zalimliği, sertliği ve umudu bir arada taşır. Akıllı deliliklerimizle barışmak ümidiyle…

ARIEL


Ariel karanlıkta duran.
Sonra kayalardan, uzaklardan,
Akar maddesiz mavi
Tanrının dişi aslanı,
Nasıl bir olduk böyle
Topukların, dizlerin mili!—sabahın izi
Yarılır ve geçer, tutamadığım
Boynun kahverengi
Kıvrımına benzer,
Zenci – gözü gibi
Çalı dutları kara
Kancalar atar—
Ağız doldu kara tatlı kan,
Gölgeler.
Başka bir şey
Çeker beni havaya—
Kalçalar, saçlar;
Topuklarımdan kar taneleri.
Beyaz
Tanrıça, giyindiğim—
Cansız eller, cansız katı kurallar.
Ve ben şimdi
Buğdaya köpürüyorum, bir deniz ışıltısına.
Çocuğun çığlığı
Duvarda eriyor.
Ve ben
Okum,
Ben uçan kırağı
Kendine kıyası,
Sabahın kazanı, kızıl göze
Göçme dürtüsüyle bir.


Sylvia Plath
Çeviren: Yusuf Eradam

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu