Ayın KonuğuAyın Konuğu

Sevinç Erbulak sordu, Barış Atay cevapladı; “Çok kutsadığımız, uğruna mücadele ettiğimiz şey, emek, tiyatronun özü emek. ”

IMG_6163Röportaj günü annem (Füsun Erbulak) de benimle, çıkışta okula gideceğiz beraber; arabaya binerken soruyor bana “Asi bebeği görebilecek miyim?” “Yok” diyorum “Emek Sahne’ye gidiyoruz biz.” Kavin’in çocukluğundaki gibi büzüyor dudaklarını… “Ama söz, başka sefere…” Varıyoruz sahneye, Barış dersten çıkmış gelmiş, biraz kestiriyormuş; uyandırmıyoruz, Güney gelince beraber gideriz yanına diye… Oysa Güney de bizim gibi erkenci, geliyor hemen; Barış yukarıdan sesimizi duymuş bile, çıkıyoruz kulise… Asi‘nin Emek Sahne‘ye geleceğini öğrenen annem çok mutlu oluyor, “Röportaj sonrası kalırız o zaman” diyorum. Güney uyarmasa dersimi kaçıracağım kadar güzel zaman geçiriyoruz Asi, annem, Güney ve tekir kedi… Bu güzel zamanları geçirirken bilmiyoruz ne kadar güzel olduklarını çünkü ‘mutluluk anımsamaktır’ diyor ustaların ustası Yıldız Kenter otobiyografisinde…
Birazdan, emeği her şeyin üstünde tutan, ilkçağlara ışınlanmak isteyen, her daim umut eden, sonucu değil süreci seven Barış Atay ve tüm söyledikleri, sizlerle….
– Sevinç ERBULAK: Müstehakımıza hoşgeldin Barış‘ım!
Gerçekten Asi Baran‘la başlayacağım ben. Bu gündemde hem de… Çünkü benim gündemimin tek güzel maddesi o, ikincisi de Kavin. 
Asi Baran‘dan sonra değişenler, yani Barış‘ın Beste‘nin hayatında değişenler neler?

– Barış ATAY:
 Oo, zor soru aslında (gülüşmeler)… Hiçbir şey değişmemiş gibi görünüyor da, böyle tabi müthiş bir değişim hissettiğimiz bir gerçek. Bir kere, demin Güney‘in de dediği gibi; büyüyorsun… Gerçi Güney yaşlanıyorsun dedi ama (gülüşmeler), ben olgunlaşıyorsun diyorum. Böyle çocuk doğduktan sonra birden üzerine babalık çöküyormuş mesela… (Gülüşmeler)
Çöküyor mu? 


  • Tabii tabii çöküyor, birden baba oluyorsun falan. Bir kere, her zaman baktığın dünyaya başka bir gözle bakıyorsun. Çok klişe gibi geliyor olabilir ama bu sefer bir sürü şeyi analiz etmeye başlıyorsun, birçok perspektif yaratıyorsun kendine, birçok bakış açısı geliştiriyorsun. Tam bir matematik formülüne dönüyor. Şunu şöyle yaparsam şöyle olur, bunu buraya koyarsam buradan böyle bir sonuç çıkar gibi… Ama sonuçta, yaratmak istediğin şey hep onun geleceğiyle ilgili olumlu bir tasarı. Ben artık şunu şöyle tanımlıyorum: Mesela, Türkiye’nin reel konjonktürü açısından değerlendirirsek ben 35 yaşındayım ve hasbelkader bu ülkede nasıl yaşanabileceğine dair bir deneyimim, bir öngörüm var. Hayatta kalmayı biliyorum bir şekilde ama o, (Asi Baran) daha çok küçük, o daha yeni başlıyor. O yüzden onun hayatta kalabilmesi için gereken tecrübeleri edinebileceği bir hayat yaratmam lazım. Olaya öyle bakınca işte, neler değişiyor? Başka bir insan oluyorsun. Aslında her şey değişiyor.

Değil mi? Ben de buna “Ne mi değişti? Her şey” cevabını veriyorum hep.

  • Tek tek madde madde sıralayamasak da… Her şey değişiyor.

Peki, bu ülkede, yine Asi Baran‘dan devam ediyorum; hem de sen ‘gelecek’ dediğin için sorum şu… Bu ülkede, onun için hayal ettiğin gelecekle öngördüğün gelecek arasındaki fark ya da farklar neler?

  • Bu soruya farklı farklı zamanlarda sorsan, farklı farklı cevaplar vermek mümkün tabi. Mesela bunu bana bir ay önce sorsaydın başka bir cevap verebilirdim ama…

Bir ay ne kadar kısa bir süre!
IMG_6128Evet. Görünen aslında bir uçurum. Yani, hayal ettiğimle öngördüğüm arasında… Fakat olaya sadece öngörülerim üzerinden yaklaştığım sürece bir umutsuzluk hissi kaplıyor ki, ona şiddetle karşı durmaya çalışıyorum. Çünkü hayal ettiğimi yaratabilmek için umutlu da olmak zorundayım, mücadeleci olmalıyım… Bu yüzden de ben ikisini hemen hemen aynı eksen üzerinde buluşturmaya çalışıyorum. O yüzden Asi‘nin, Türkiye’de yaşayamayacak bir çocuk olduğunu hayal etmiyorum mesela. Israrla burada yaşayacağını umut ederek, onun için mücadele ederek yürüyorum ailemle beraber. Çünkü “Evet yahu, bu ülkede yaşanmaz aetık” dediğin an, onun için, aslında ona hiçbir zaman kabul etmeyeceği bir hayat sunmuş oluyorsun. 1980’den sonra iltica etmek zorunda olanların çocuklarına yaşattığı şey gibi. Mesela hep bunun pişmanlığıyla yaşayan bir sürü insan tanıyorum ben. İstemediği bir hayatı kurmak zorunda kalan. O yüzden, ben, evet, bu ülkede daha güzel, çok daha bizim gibi bir hayat yaşayacağını düşünerek, hissederek….
Umut ediyorsun…

  • Evet. Umut etmeyi tercih ediyorum.

Peki. Sadece Diktatör, bir-iki saat sonra da oynayacaksın. Ben seyreden şanslılardanım. Kim bu diktatör? Diktatörü neden bu kadar iyi oynuyorsun? Nasıl bu kadar iyi oynayabiliyorsun ve diktatör nasıl çıktı?

  • Önce nasıl çıktıyla başlayalım. İki sezondur tek kişilik bir oyun oynama niyetimiz vardı. İşte ben oynayım, Caner (Erdem) yönetsin gibi bir plan… Sonra o süreçte dedim ki; Onur Orhan diye bir arkadaşım var. Caner‘ler henüz tanımıyorlardı. Tanışırdım. Onur‘a fikrimizden bahsettik. Yani, dünyayı günümüz anlamında yakalayabilecek ama sadece Türkiye’nin siyasi durumu, politik durumu üzerine hamasi bir şey söylemeyeceğimiz bir şey. Onur da dedi ki; “Olaya genel bakmak lazım. Tek kişiyi işaret etmek bize hiçbir şey kazandırmaz ve hatta seyircinin beklentisinin de tersi bir şey de koymak lazım” ve bu metni yazdı. Aslında seyirciye bir nevi ayna tutma görevi edinen bir metin. Caner de sahneledi. Tabi seyirci tarafından çok başarılı bulunuyor çünkü; aslında yaşadığımızı görüyor, yaşadığımız şeyleri görüyor. Fakat bir yerde de böyle bir mahcubiyet, bir rahatsızlık hissi oluşmaya başlıyor. Çünkü yaşadığımız ortama, aslında bilinçli ya da bilinçsiz, dolaylı ya da dolaysız ne kadar katkısı olduğunu görüyor oyunun içinde. Bu bir insan için en tehlikeli şey. Yaptığı şeyle yüzleşme hâli ve buna nasıl çözüm bulacağını bilememe hâli. Kimi ve neyi anlatıyor dersen ya da nerenin diktatörü dersen, belirgin bir cevabım yok. Türkiye’nin de diktatörü, Avrupa’daki herhangi bir ülkenin de diktatörü, dünyadaki herhangi bir dönemin de diktatörü. Çünkü diktatörlük müessesesi dediğimiz şeyin kodlarını ortaya koymaya çalışıyoruz. Ve ne yazık ki, binlerce yıldır hiç değişmiyor. Monarşik düzenlerde de aynı şekilde ilerliyor, demokratik düzenlerde de aynı şekilde ilerliyor. Din üzerinden de aynı şekilde ilerliyor, milliyetçilik üzerinden de aynı şekilde ilerliyor. Belli propaganda taktikleri, halkı buna inandırmak ya da inanmaya hazır kitleleri kendine payanda yapmak ve bunun üzerinden bir yeni bir rejim inşa etmek. Ama bunu fiilen uygulamak veya sanki uygulamıyormuş gibi görünüp bunun içinde yaşıyor olmanı sağlamak. O yüzden de diyorum ya, hiç değişmiyor. Biz de o yüzden, 14. Louis’den de renkler var, Erdoğan’dan da örnekler var. Çünkü, birbirlerine çok benziyorlar, her anlamda benziyorlar. Sadece günün şartları değiştiriyor bazı ufak tefek şeyleri. Böyle olunca da insanlar bir yandan sahiplendiler. Bir yandan nefret ederken koyulmasını olumlu buldular. Nefret ettikleri bir şeyi izlerken ne yazık ki haklı buldukları noktalar var. Çünkü, gerçekten bunu yaptık. Hep birlikte inşa ettik aslında.


Ben de böyle seyrettim.

  • Elbette. Hepimizin destek ya da engel olamama hâli farklılıklar gösterebiliyor, oransal olarak…

Hıhı.

  • Ama hiç konuşmayan birini de bulup göstermek mümkün. Muhalif olduğunu iddia ederken bile hiç tepki göstermeyen… Önce yandaşı olup sonra vazgeçeni de bulmak mümkün… Bunlar bir şekilde buna destek verdiler. Ben nasıl bu kadar iyi oynuyorum? İyi oynuyor muyum, bilmiyorum.

    Çok iyi oynuyorsun.
  • Teşekkür ederim, öyle düşündüğün için.

Nasıl oluyor?

  • Çok içinde yaşıyorum çünkü. (Gülüyor) O kadar içinde yaşıyorum ki, sanırım bu kadar iyi analiz etmekten başka çıkar yol bırakmadı. O yüzden olabilir yani.

Peki. Müstehak‘la ilgili bir sorum var. Çok iyi takip ettiğini zaten biliyorum da, işte bu fotoğrafları çeken deli de (Güney Zeki Göker), bunları benden yapmamı isteyen deli de, bir yazılı kayıt bırakmak istiyor, biliyorsun. Sen ne düşünüyorsun? Müstehak deyince senin aklına ne geliyor?

  • IMG_6098Şu geliyor, Güney geliyor (gülüşmeler), sonra Iraz (Yöntem) geliyor. Müstehak, benim için şöyle bir eksikliği dolduruyor aslında; tiyatro, tiyatro, tiyatro diyoruz, çok güzel de, ama tiyatronun aslında mücadele aracı olması konusundaki eksikliğinin ne kadar büyük bir boşluk yarattığını da görüyoruz mesela.

Çok güzel bir şey söylüyorsun.

  • Müstehak, evet bir dergi, bir tiyatro dergisi. İçinde sanata dair her şeyi bulabiliyorsun. Günümüzde aynı dili konuştuğunuz, aynı eksende yürüdüğünüz bir sürü sanatçıyı görme fırsatı buluyorsun. Ama tiyatronun aslında ne kadar güçlü bir muhalefet aracı, ne kadar güçlü bir mücadele aracı olduğu hissiyatını şimdi hissetmeye başlıyorsun, Müstehak sayesinde… Bu yoktu. Çok uzun süredir böyle bir şey yoktu.

Galiba!

  • Bunu gerçekten, çok içimden gelerek söylüyorum; sürekli tiyatro yapmanın gerekliliği ne kadar büyükse, tiyatro yapanların bir şekilde kendi içindeki hissiyatını aktarabilecekleri bir yazım aracı bırakmak, yaratmak da o kadar önemli. Müstehak bu boşluğu dolduruyor ve bu çok önemli…

Bence de… Peki… Sokakta Sanat! Artık böyle pıtrak gibi çıkmaya başladı, her an her her yerde… Resmen röportajımın soruları değişmeye başladı, gündemle ilgili… Sen sokakta sanat yaptın mı? Yapmayı düşünüyor musun? Nasıl buluyorsun? Peki niye sokağa çıkıyoruz? Niye sokak performanslarının sayısı bu kadar arttı ve böyle bir hayalin var mı kişisel olarak?

  • Ben tiyatroya ilk başladığımda sokak tiyatrosu yapıyordum.

Aa! İşte hiç bilmediğimiz bir şey öğreniyoruz!

  • Bayağı 14, 15 yaşımdayken filan. Çok enteresandır; o sokak tiyatrolarının yapıldığı dönemin siyasi konjonktürü bundan çok farklı değildi. 90’ların ortasıydı mesela. O yüzden yaşadığınız ortamın, erkin sizin üzerinizde yarattığı baskılar aslında, eğer sanatla uğraşıyorsanız bunu her mecraya yaymanıza sebep oluyor. Bunu zorunlu kılıyor aslında. Tiyatro mu yapamıyorsunuz? Bir tiyatro salonunun veya kültür merkezinin işletmecisi, yöneticisi, sahibi, size bunun için alan mı açmıyor? O yüzden sokağa çıkıp oynarsınız. Şu an yaşadığımız durum da çok farklı değil. Böyle ufacık alanlara, Emek Sahnesi gibi, eski tekstil atölyelerine, başka tiyatrolar gibi apartman dairelerine falan mı sıkıştınız, artık sığmıyor musunuz? Sokağa çıkarsınız. Çünkü aslında buradaki asıl mesele şudur: Hiçbir şekilde engellemez bir şey yapıyoruz biz. Siz kendiniz dahi engellemek isteseniz engelleyemeyeceğiniz bir şey yapıyoruz. O yüzden de bizim için her yer bunu icra etmenin yeri, yani bir mekan… Haa, şu an ben kişisel olarak bütün bu performanslarımı, sokak performansı üzerinden yapar mıyım? Hayır, yapmam! Yani benim tercihen farklı bir bakış açım var, sanatsal olarak; ama mesela bunu her platformda desteklerim. Buna her platformda destek olurum.

Destekliyorsun da…

  • Tabii, tabii… Bunun için dayanışırım, bunun artması için çaba gösteririm. Kendim ne kadar kendi mekânımda üretmeye çalışırsam, bunu yapmaya çalışan herkese de aynı derecede katkı sunmaya çalışırım mesela. Böylece zaten olay sokaklardan taşar. İşte, Gezi’de gördüğümüz gibi… Ama AKM’nin çatısında semazen gösterisine döner iş; ama aşağıda bir belediye otobüsünün önünde, ama…

… Ama meydanda bir piyanoyla…

  • … meydanda bir piyanoyla, parkın içinde bir konserle, Caferağa Dayanışması’nın işgal evini kurtarmaya çalışırken bir bale gösterisine döner bir ara sokakta… Ama döner. Ve sizin buna karşı, yani iktidarın buna karşı verebileceği tek bir reaksiyon vardır, gözaltına alıp tutuklamak. Çünkü mekanizması böyle işler. Ama biz her defasında farklı bir şey bulabiliriz. O yüzden de biz daha güçlüyüz zaten. O yüzden de bir avuç gibi görünüyorken baskı kurulmaya çalışıyor üzerimizde. Aslında sayısal olarak baktığınızda bir avucuz. Ama daha tehlikeliyiz (gülüşmeler).

Bence de! Emek Sahne dedin, demin. Emek Sahnesi nasıl oldu?

  • Emek Sahnesi nasıl oldu? Aslında şöyle bir şeyin ürünü; biz işte 2005 ile 2009 arası Yeditepe’de okuyan aynı sınıftaki bir grup arkadaştık. İşte Pınar (Yıldırım), Caner (Erdem), ben ve birkaç arkadaşımız daha. Mezun olmaya yakın bir dönem Güney’lerle tanışmış Pınar. Ve bizim aslında o dönem konuşmalarımız arasında beraber sahne kurmak üzerineydi. Çok da enteresandır mesela Güney‘le bir gün tanıştığımızda; ben tiyatroya nasıl başladığımı anlatırken şeyi anlatıyordum: “Ya ben 96’da bir oyun izlemiştim, işte Ankara Birlik Tiyatrosu vardı, Zeki Göker, ‘Bir Güzel Çirkin Kral’ diye bir oyun izledim, ben dedim, o gün konservatuar öğrencisi olmaya karar verdim, sahnede görünce.”

Vayy!

  • Güney de karşımda oturuyor. O da dedi ki; “Evet abi, o oyundaki küçük çocuk da bendim”. Sonra işte, beraber kuralım, Birlik Tiyatrosu olur mu adı falan, hem “Birlik Sahnesi”, hem Ankara Birlik Tiyatrosu’na bir saygı duruşu, hem de beraber yapacağımız işin adı olur. Sonra o sürecin nasıl geliştiğini tam hatırlamıyorum ama Güney‘ler Tiyatro(Hâl)’i kurdu, Pınar da burayı kuracaktı. İşte mekanı buldu, bizi aradı, “Ben mekan buldum” dedi. Geldik buraya, ismini arıyor, annesi de şey demiş: “Yahu adı niye Emek Sahnesi olmasın?” O sırada Emek Sineması protestoları çok üst düzeyde… Sürekli giden insanlar gazlanıyor falan filan. Çok kutsadığımız, uğruna mücadele ettiğimiz şey, emek, tiyatronun özü emek. Derken Emek Sahnesi oldu. Sonra Tiyatro(Hâl)’le kardeş oldu. Adı Birlik olmadı ama özü birlik oldu.

IMG_6129Peki. Bu benim çok sevdiğim bir soru. Bir tane hayali sofra kurmanı istiyorum. Bu senin sofran. Yemeklerini sen yapacaksın. Ne içileceğine filan, her türlü şeye sen karar vereceksin. Şu an yaşamayanlardan da oluşabilir. Sayı sınırlaman da yok, bir kişiyle de paylaşabilirsin. Kiminle ya da kimlerle bir akşam oturup sabaha kadar ya da Metin Ağabey (Akpınar) gibi ne kadar gidebiliyorsan sohbet…

  • Metin ağabey gibi gidemeyiz ya… (Gülüşmeler)

Kimlerle şu anda sohbet etmek ve onları dinlemek, onlara bir şeyler söylemek isterdin? Barış’ın sofrası gibi yani.

  • Çok kalabalık bir sofra olurdu da, böyle şimdi ilk aklıma gelenleri söyleyim. Herhalde Yılmaz Güney kesin olurdu. Çok isterdim yani. Böyle içeyim. O da iyi içiyormuş. Mesela Marlon Brando’yla oturmak isterdim.

Vayy, hiç gelmemişti bu cevap. Marlon Brando ve Yılmaz Güney de çok güzel oldular bu arada.

  • Acayip, acayipler… Ortak şeyleri bile var, Elia Kazan Marlon Brando’nun yönetmenidir, ama Yılmaz Güney’in setini ziyaret etmiştir. Çok saygı duyar, bak böyle bir ortaklıkları vardır. Şimdi sorunca, insan böyle hakikaten bir düşünüyormuş. Kiminle oturmak isterdim acaba?

Güney Zeki GÖKER: Ali Taygun dinlemek ister misin?

  • Valla iyi hatırlattın. Ali Taygun.

Ali Ağabey, Yılmaz Güney, Marlon!

  • Güzel ekip kuruyorum (gülüşmeler). Lenin, Stalin, Rosa Lüksemburg. O kadını çok merak ediyorum mesela…

Ya, çok nefis bir sofra oluyor şu anda.

  • Rosa Lüksemburg masada olsun isterdim. Bu tarihsel ayrışmanın nereden başladığını anlatabilirlerdi masada… Başka kim olabilirdi o dönemlerden? Ya tabii bir sürü isim ama hepsi… Verilmiş isimler vardır, o yüzden gerçekten..

Şu an hiç verilmemiş isimlerden oluşan bir sofran var.

  • Acayip bir sofra olsun istiyorum bak şimdi.

Füsun ERBULAK: Cahide Sonku.

  • Olabilir ama ben sanırım daha böyle siyasete yakın bir insanım… (gülüşmeler) Metin Akpınar olsun isterdim, hâlâ olsun isterim.

Eğer olursa çoook uzun gidersiniz.

  • Tabii tabii uzun olabilir, o yüzden masa kalabalık olabilir. Erkan Yücel olsun, Zeki Göker olsun isterdim hakikaten…

(Güney’e) O zaman sen de kapı aralığından bakabiliyor olurdun ya da servis yapıyor olurdun belki (gülüyor).

  • Biz sakilik yapıyor olurduk. Erdal Eren olsun isterdim. Yani diyorum ya, çok çok isim var yahu… Yani bir de şeyi düşünüyorsun; o kadar olmasını hayal ettiğin ama birlikte zaman geçirememiş insan tanıdık ki, ismen ya da siyaseten ya da sanatsal açıdan ve bazıları senin tanıyamaman için yaratılmış ortamlarda yok olup gittiler mesela… O yüzden şimdi bahsedince, acı verici de bir masa oluyor. Ama bir sürü isim var.

Bir yanıyla çok güzel bir masa oldu.
F. E.: Haldun Taner.

  • Yani, kimler, kimler…

Peki. Yazarlarını merak ediyorum; yani onlar olmasaydı, ben zaten neden bu dünyadayım ki diye soracağın yazarlar, ama oyun yazarların değil.

  • Mesela Dostoyevski ile Gorki. Yani hakikaten, hiç okumasaymışım…

Başka biri mi olurmuşsun?

  • Kesinlikle! Ben Gorki ve Dostoyevski okumamış birinin başka bir insan olduğuna inanıyorum zaten. O insanları okumadan, insan hayatının gerçekliğine dair öğrenebileceğin şeyler çok eksik kalıyor. Ama sosyalist gerçekçilik akımının bütün temsilcilerinden bahsetmiyorum. Dostoyevski ve Maksim Gorki’yi çok ayrı bir yerde tutuyorum. Mesela, tiyatroyla tanıştıktan sonra, Brecht okumasaydım, bir yanım çok eksik kalırdı hakikaten. Bu adamların benim hayatıma kattığı şeyler; sanırım 25 yaşında fark ettiğini 35 yaşında fark ettiğinde çok değişiyor. Tabi bunda şeyin etkisi var; okumaya çok küçük yaşta başladım. Öykü okumaya, roman okumaya falan… Birinci sınıftayken bütün çocuk klasiklerini, ilkokul, ortaokul bitmeye yakın, neredeyse tüm dünya klasiklerini okumuştum. İşte Tolstoy’lar, Balzac’lar… Çok şey anladığını zannedip, aslında hiçbir şey anlamadığın dönemler. O yüzden hep dünya klasikleri 3-4 defa okunur ya… Hayatının her döneminde başka bir şey anlarsın çünkü. Ama senin bir bütün olmana yol açıyor, bunu sağlıyor aslında. Fakat dediğim gibi, Dostoyevski ve Gorki’nin insanın yaradılışına ve insanın varoluşuna ve hattâ insanın bütün öz benliğine dair çok büyük bir katkı sunduğunu düşünüyorum. Bütün dünyaya dair… O yüzden o ikisini çok ayrı tutabilirim.

Bu, sanat ve siyasetle ilgisi olmayan bir soru. Barış’ta çok sevdiklerin ve hiç sevmediklerin? Bunlar bende olmasaydı ya da iyi ki böyle bir adamım dediklerin?

  • Çok sevdiklerim ve hiç sevmediklerim? Şu hiç sevmediğimi söyleyim.

Aa, ilk defa biri sevmediğinden başlıyor.

  • Bir kere, bazı konularda çok inatçı ve eğer haklı çıkmam gerekiyorsa manipülatör olabilirim. Yani bunu özellikle, son 5 yılda…

Ne kadar dürüst kendine karşı…

  • …evlendikten sonra daha iyi anlamaya başladım. Çok haklı olduğumu düşünerek başladığım bir tartışmaya haklı olmadığımı fark ettiğim noktada haklı çıkmak için manipülasyon yaparak devam ediyorum. Bu tehlikeli bir şey. Bunu biraz törpülemek gerekiyor. Ama bunun yanında, bununla çok bağlantılı olarak, sevdiğim özelliklerimden biri de, özür dilemekten hiç çekinmem mesela. Ve özür dilemenin artık anlamsızlaştığını hissettiğim yerde bunun hâlâ bir anlamı olduğunu göstermek için de haddinden fazla mücadele ederim. Çünkü, benim için bir anlamı vardır ama karşı tarafın bunun artık bir anlamı olduğunu anlaması için biraz çaba sarf etmem gerekiyordur mesela. Mücadeleci yanımı seviyorum, her anlamda… Onun dışında sevmediğim özelliğim, eskiden şeydi, normalde duygusal bir adamım ama çok duygusallaştığım anlarda mücadeleci yanımın biraz aşağı çekildiğini düşünüyordum. Şimdi yaşadığımız şeylerle beraber bu özellik ortadan kalktı. Hâlâ çok duygusalım, bazı şeylere çok takılıyorum, ama o mücadele azmini hiç azaltmıyorum. Üzerine koyarak artıyor. Öyle üzerine çok uzun uzun düşünmemiştim.

Böyle bir soru yoktu ama, özellikle evlendikten sonra dediğin için… Bunu ilk defa, seninle olan yakınlığımızla da ilgili sormak istedim. Beste’yle ilgili soracağım. O senin sadece yaşam ortağın, eşin olmanın dışında da Asi’nin annesi ya, mesela Beste’yi tanımasaydın ne olurdu?

  • Zor soru. Şöyle zor soru. Hayatta hiçbir ikilinin birbirini IMG_6094tanımasaydı hayatının nasıl gideceğine dair bir öngörü sahibi olamayacağı gerçeğini biliyorum. Ama büyük bir güzellikten mahrum kalabilirmişim. Hakikaten yani… Kendi hayatıma kattıkları açısından da müthiş bir paylaşımı, müthiş şeyleri beraber paylaşabileceğim bir insanı tanıyamamış olmaktan… Çünkü, biz dönemsel olarak, her şey oraya bağlanıyor ama, çok zor bir evlilik geçirdik. Yani biz evlendik, Gezi oldu, ülke gittikçe kaosa doğru sürüklendi. Gözaltılar, baskılar, yanında tanıdığın insanların öldürülmesi, tutuklanması vs vs… Yani psikolojik olarak kendimiz dışında gelişen ve kendimizin de içinde olduğu birçok durumdan etkilene etkilene bir dört sene geçirdik aslında beraber… Ve onunla bunları paylaşmış olmak ve onun bunları ne kadar rahat paylaşabileceğim bir insan olduğunu bilerek paylaşmış olmak hayatımdaki en büyük kazançlardan biri. Ben ona hep dedim ki, gerçekten, doğru insan dediğin şey aslında buymuş. Hayatında bazı boşluklar varmış, böyle yaşadıkça fark ettiğin ve biri geliyor ona mümkün olan en fazla şekilde, tamamen, hiçbir zaman tam olamayabilir ama mümkün olan en fazla şekilde tamamlıyor.Yani senin bir şekilde, bir gün yıkılmana sebep olacak bazı boşluklar varsa o dinamiğinde, statiğinde, o tamamlıyor ve böylece daha sağlam duruyorsun. Sen çökecek gibi olduğunda o seni tutuyor, onun çöktüğünü hissettiğin yerde sen onu tutuyorsun ve bunu hep omuz vererek yapıyorsun. O yüzden de başka biriyle bunu yaşar mıydım bunu hiçbir zaman bilmeyeceğim, o da bilmeyecek. Ama şu an şunu söyleyeyim, başka biriyle yaşamak istemezdim noktasındayım mesela… Bu hissiyat güzel.

Pekiiii… Bu sorumuzu Güney de çok seviyor, ben de çok seviyorum. Mesela bir daha dünyaya gelmek mümkün olsa, bu reenkarnasyon denen şey doğru olsa, ben çok istiyorum da olmasını…

  • Bizim oralarda var (gülüşmeler)

    …bu sefer her şey senin istediğin gibi şekillenecek olsa, bunun maestrosu, yönetmeni sen olacak olsan, şu an bildiğimiz tek gezegen burası olduğu için yani üzerinde yaşam olan; sen neredesin, kimsin ve ne yapıyorsun?
  • Gerçekten, hiç dallandırıp budaklandırmaya gerek yok. Bayağı, ilk çağda komün düzendeyim ya!

F. E.: Ohhh! İşte bu kadar.

  • Gerçekten hiç çekemem. Öyle medenileşme, devlet, iktidar filan, yok. İlk çağ, komün yaşam, bayağı avcılık toplayıcılık. Çok basit.

Canımsın sen benim ya! Peki mesela, Müstehak’ın bu röportajının sonunda benim böyle bir gücüm olsa ve sana sihirli bir değnek armağan edebiliyor olsam, tabi önce yaşadığımız ülkeyle ilgili soruyorum ama sen dünyaya da dönüştürebilirsin, o değnekle nereye dokunup, neyi değiştirerek başlıyorsun işe? Değneğin de öyle bir gücü olsa…

  • Buna hiç ideolojik bir cevap vermeyeceğim, sadece, başka birinin bana “Bir değneğin olsa dünyada neyi değiştirmek isterdin?” demeyeceği bir dünya olacağını umut ederdim. Böyle bir dünya yaratırdım…

Eğitmenlik? Okuldan çıktın geldin, ben bilmiyordum Marmara Üniversitesi olduğunu. Onu biraz anlatır mısın Müstehak okurlarına? Ne dersi veriyorsun?
Sinema-Televizyon bölümünde, Oyunculuk Yönetimi Atölyesi dersi veriyorum. Bu da şeyden kaynaklandı, ben yüksek lisansımı sinema-televizyon’da yaptım. İşte filmi çektiğim dönem Semir Aslanyürek’le çok görüştük ettik falan, o da orada profesör. Benim ders vermeyi sevdiğimi biliyor. O dönem böyle bir açık oluşmuş derste. “Vermek ister misiniz?” dediler bölüm başkanlığından… Ben de sektördeki en büyük sorunun oyuncuyla yönetmen arasında, birbirlerinin ne istediklerine dair, o iletişimin zayıf olduğunu hissettiğimden böyle bir dersin gerekliliğini düşünüyorum kendimce zaten… Aslında bunu ders verme, ders alma şeklinde değerlendirmemek lazım. Orada benden birkaç yaş küçük insanlarla, belki de yaşıtım olan insanlarla, sektörel olarak onlardan birkaç yıl önce başladığım için, kendimce edindiğim deneyimlerimi paylaşıyorum. Beraber güzel çalışmalar yapıyoruz. Genelde oyunculuğun bir duygu işi olmasından yola çıkarak, aslında bir yönetmenin bir duyguyu nasıl ön plana çıkaracağını araştırdığımız işler yapıyoruz. Geçen dönem başladık. Bu ikinci dönem. Umarım bu yoğunluğun içinde devam eder. Fırsat bulmaya devam ederim de önümüzdeki senelerde bu dersi vermeye devam ederim. Şu an güzel gidiyor yani.
Peki, Eksik filmin. Şimdi bahsettin tam. Ben onun sürecine, biraz da başka bir yerden seninle, senin vasıtanla tanıklık etmiştim. O nasıl oldu, onu nasıl düşündün, nasıl gerçek oldu yani?

  • Aslında, insan yaratıcılığını ya da yaptığı işin daha nerelerine ulaşabileceğini o hiçbir şey yapamadığı dönemlerde fark ediyor ya… Mesela, bu, Gezi’den sonra özellikle girdiği her ortamda konuşmaya çabalayan bazı oyuncuların, işte işsiz bırakılma süreci, televizyonlarda iş bulamayışı vs… Ben de gözaltından çıktıktan sonra ayyuka çıktı. Artık Gezi’ye katılanlar iş bulabiliyordu ama ben sanırım gözaltından çıktıktan sonra yaptığım konuşma yüzünden olsa gerek… Çünkü orada hedef direkt medya patronlarıydı. Yani bir insan müstakbel işverenlerine laf ederse, büyük ihtimalle iş bulamaz. İşte onu orada anladım.

    Büyük ihtimalle.
  • O süreçten sonra başladı… Ben, depresyon hâli demeyelim ama bir ne yapacağını bilememe hâli içindeydim yani, işte eşim çalışıyor. Bir de sektörümüz çok ağır, günde 16 saatlere varan bir çalışma temposu ama ben hiçbir şey yapmıyorum, falan filan… Bir öyküm vardı, bir öykü yazmıştım. Beste de dedi ki, “Bunu film olarak çeksene”. Yahu işte sinema filmi çekeceğiz, çok para filan derken, “Yahu bir girişin” dedi. Ben de Mehmet Kala ile Şeref Akkaya’ya “Yazar mısınız?” dedim. Onlar senaryo yazdı ve ben para aramaya koyuldum. Bayağı imece usulü, kumbara gibi… Böyle, kimi 100 lira verdi, kimi 200 lira verdi ve biz çok cüzzi bir para topladık ve Antakya’ya gittik, çektik filmi. Çok samimi oldu. Çünkü, yaşadığımız şeyler de vardı içinde, şahit olduğumuz şeyler de… 80’e dair başka bir şey söylemek istiyorduk, yani hep 80’in olduğu an, yaşadıklarımız değil de, 30 yıl boyunca neler yaşamış olabileceğimiz üzerinden… Sonra festivallere kabul oldu. Bazı yerlerden güzel ödüller aldı. İnsanlara en azından şeyi gösterebildik; yani biz evet, böyle, işsiz kaldık, sinema filmi yapıyoruz derdinde olan insanlar değiliz. Sinemayı seviyoruz, bak yüksek lisans da yaptık, görüntü yönetmenim 88 doğumlu bir arkadaşım ve yıllar sonra ben sinema okuyacağım diye o da girdi okula okudu falan. Biz bu işi yapmak için bir mücadele veriyoruz hakikaten. Fena da yapmıyoruz aslında. Yani daha güzel yapmamız için önümüzde çok uzun bir yol var biliyoruz ama en azından bir ışık var dedirtebildik. Benim için en önemli kısmı oydu. Ya işte, para bulmuş çekmiş ama ne kadar kötü film çekmiş yerine…

Bunu hep söylüyordun zaten.

  • Evet, bu adamlar, biraz daha fırsat olup kendilerini geliştirdiklerinde, daha da iyi filmler çekebilecekler diye eleştiriler aldık, olumlu eleştiriler… Bu çok mutluluk vericiydi. Şimdi ikinci film için hazırlanıyoruz.

Onu soracaktım, var mı?

  • Var…

IMG_6106Devamı niteliğinde mi yoksa…

  • Yok. Şu an Onur Orhan üzerinde çalışıyor.

    Vayy, geliyor bir şey…
  • Evet. Sadece Diktatör’ün yazarı yazacak senaryoyu. Şu an sinopsisini filan bitirdi. Mayıs gibi senaryo da biter ama biz senaryo bittikten sonra kendimize 10 aylık bir ön çalışma süreci koyduk. Hiç acele etmeyeceğiz. Yani yavaş yavaş, 2017 mayısta…

Ha, o kadar uzun yani, sonraki mayıs…

  • Tabii, tabii… Sadece Diktatör’ün ikinci sezonu bittikten sonra gireceğiz sete, bakacağız sonuçlarına…

Harika, çok yeni bir haber. Peki, önce yaptığına şaşırdıkların, sonra da hâlâ yapamadığına şaşırdıkların var mı?

(cep telefonu çalıyor) Beste arıyor.
Çok selam söyle benden, ne? Tiyatroya mı geliyorlar? Şahane 

  • Valla herhalde, bunu nasıl yaptım dediğim şey; 2004’de biyolojiyi bırakıp, gelip konservatuvar sınavını kazanmak. Yani nasıl yaptığımı gerçekten bilmiyorum. Nasıl bir gazla girdiysem o sınava, babam okutamam deyince, ben gerekirse burs da kazanırım falan deyip… Nasıl yapamadım dediğim şeyse; ben niye gidip biyoloji okudum da (kahkahalar) liseden mezun olur olmaz konservatuvar okumadım. Yani aslında hayatımın eksenini değiştiren şey, birbiriyle bağlantılı. Çünkü, ailem konservatuvar okumamı destekliyordu da.

    Ha, desteklerken sen biyoloji…
  • Tabii tabii, mevzu tamamen onunla ilgili. Ben tiyatro hocamla kavga ettim diye bıraktım tiyatroyu miyatroyu, gittim biyoloji okudum. Ailem bana şey diyordu, “Oğlum hayatın boyunca tiyatro yaptın, konservatuvar istiyorsan…” “Yok” dedim “ben okumayacağım” falan… Sonra döndük, son sınıfa geldik, ben konservatuvar okuyacağım. “Yahu oğlum, 5 yıldır okutuyoruz seni” falan, “Yok, konservatuvar okuyacağım, okulu bırakacağım ben”… O yüzden bu, nasıl yaptım dediğim şey kazanmak, nasıl yapmadım dediğim şey, neden hemen girmedim o sınava?

    Başka bir film çeksen, ben ikinci bir film projen olduğunu bilmediğim için hazırlamıştım, yine de soracağım, çünkü bu öyle bir röportaj  Geleceğin filmini çekme işini sana verseler ve deseler ki parası, pulu her şeyi var, bütçemiz kısıtlı değil yani; gelecekte olacakların, olmasını istediklerinin bir filmini çekecek olsan, yönetmeni sensin, istersen de oyna, nasıl bir film çekersin?
  • Yani aslında çekmeyi planladıklarımdan çok farklı bir şey değil. Genelde insanların mücadelesi ve bulundukları karanlıktan çıkışı üzerine bir film çekerdim. Çünkü, sanki hiçbir mücadeleye sahne olmamış bir dünya bana çok gerçekçi gelmiyor filmlerde. Hayal ettiğimi direkt çekmeyi de sevmiyorum. Benim için önemli olan, hayal ettiğim şey gerçekleşecekse de gerçekleşmeyecekse de mücadele. Yani yine emek kısmına geliyoruz. Bir şeye ne kadar emek verdiğin hikayenin aslı. Sonucuyla çok ilgilenmiyorum. Bir arkadaşım çok güzel bir şey söylemişti. Bu benim kendimi tanımlamadığım ama arkadaşım söyleyince farkına vardığım şey: “Olsun, gerekirse yenilelim ama güzel yenilelim.”

Beckett! Arkadaşın Beckett’i okumuş.

  • E tabi  bana söylerken söyledi. Ondan referans değil ama, evet güzel yenilelim. Belki yine yenileceğiz.

    Ama güzel yenilelim.
  • Aynen öyle. Denedin, yenildin.

Hep denedin hep yenildin, olsun bir daha bir daha yenil, daha iyi yenil.

  • Daha iyi yenil. Arkadaşım dedi ki, daha güzel yenilelim. Ben de diyorum ki, eğer bir şey kazanmışsak da, yenilmişsek de biz o noktaya gelirken verdiğimiz emeğin, mücadelenin işlerini yapalım. Yani bunu Sadece Diktatör’de yaptığımız gibi de yapalım. Bunu Eksik’te yaptığımız gibi yapalım.

İkincisini yapacağınız gibi…

– İkincisinde, üçüncüsünde, beşincisinde yapmaya çalışacağımız gibi yapalım. Çünkü insanı var eden, aslolanın kendisi, hakikaten verdiği mücadele ve başka hiçbir şey değil. Bu her yerde böyle. Bir konfeksiyon atölyesinde de böyle, bir holdingin içinde bir çalışanken de böyle. İnsanların hepsi kendi içinde bir mücadele veriyor. Ha, bizim derdimiz, bu kadar farklılıkların arasında sadece şu; bu kadar sermayeye, bu iktidara, bu kadar faşizan güce rağmen aslında verdiğimiz mücadelenin birbirinden farkı yok. Ortaklaşmak zorundasınız dedirtmek. Hani hep şeyden referans veriyoruz ya, sokağa çıktık ve herkes oradaydı. Evet, ama herkes, orada olmasının sınıf eksenli bir şey olduğunun bilincine vardığı zaman herkesin orada olması bir işe yarar. Farkında değilken hiçbir işe yaramıyor çok kalabalık olmak.
Beraber oynamak istediğin oyuncular kimler?

– Ah, beraber oynamak istediğim oyuncular… Var. Karşılıklı oynayamasak da aynı projenin içinde olduğumuz, ama belki bir gün umarım karşılıklı oynayabileceğimiz Sermet Yeşil ile Nadir Sarıbacak. Çok, çok, çok beğeniyorum. Ercan Kesal ile de karşılıklı oynamak isterdim. Hakikaten. Müthiş bir oyuncu olduğunu düşünüyorum. O ısrarla oyuncu olduğunu kabul etmiyor. Bence müthiş bir oyuncu.
F. E.: Doktor 

  • Evet, o doktor. Hayatın çeşitli dönemlerinde mutlaka olsa da karşı karşıya oynayalım dediğim bir sürü insan olmuştur. Ama dediğim gibi, Türkiye’de hemen karşı karşıya gelsek, abi ne olur oynasak diyeceğim bu üç isim var.

Sermet, Nadir, Ercan Kesal.

  • Evet, yani umarım, belki bir projede yan yana geliriz, bilmiyorum.

Onlar bizim okurlarımız. Nasıl olsa okuyacaklar. Bence gelirsiniz… Peki son soru. Oynamak istediğin bir oyun var mı?

– Oynamak istediğim çok oyun var. Mesela, ben Artur Miller çok severim. Çok eski bir metin olduğu için çok rağbet görmese de Oyun Atölyesi yapmış. Köprüden Görünüş’te Carbone’yi oynamak isterdim. Othello oynamak isterim mesela… Ama klasik yorumuyla değil.
Yaptılar, ben çok yeni izledim National Tiyatro’da.

  • Ondan sonra, tam günümüz konjonktürüne uygun, her ne kadar yaklaşık 60 sene önce yazılmış olsa da, Cadı Kazanı oynamak isterdim, John Proctor oynamak isterdim, falan filan. Oynamak isteyeceğim çok fazla rol var.

Çok güzel bir üçlü saydın.

  • Böyle say say bitmez, o kadar iyi metinler var ki. Keşke son 20 yılda da bu kadar iyi metinler yazılmış olsa, onlardan bahsedebilsek. Ama sanırım o, 1910 ile 1945 arası, yani Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesiyle İkinci Dünya Savaşı’nın bitişi arası dünyanın yaşadığı kaos ve o sıkışmışlık duygusunun yarattığı çok yaratıcı bir dönem var ya; Othello’yu bunun dışında tutarak söylüyorum. Ama bu bir açıdan şunu da doğuruyor. Bu yeni yüzyılda yaşayacaklarımız ya da yaşadıklarımız böyle metinlerin oluşmasına fırsat verecek. Çünkü çok benzer bir dönemin başlangıcında gibiyiz ne yazık ki. Bunu sadece Türkiye üzerinden söylemiyorum. Çok sık yurtdışına turneye gidiyorum. Mesela, işte Avrupa Birliği’nin, Amerika’nın veya Rusya’nın içinde olduğu bir vekalet savaşının yürütüldüğü Libya, Suriye, Yemen gibi topraklardan akın akın gitmeye çalışan insanların, oradaki, Avrupa’daki, Amerika’daki insanların dinamiğini, yaşam tarzını, kendileri açısından söylüyorum, ne kadar tehdit ettiğini ve aslında müsebbibi oldukları savaşın bir şekilde bir bumerang usulü kendilerine nasıl döneceğini yeni yeni fark etmeye başladıklarını… Ve aslında dünyanın binlerce kilometre uzaklığındaki ülkelerin birbirilerine hiç de uzak olmadığını ve onun yarattığı psikolojiyi görünce, şimdi o 30 yıllık süreci daha iyi anlayabiliyorum. Bir önceki yüzyılın başındaki 30 yıllık süreci. Tam da başındayız işte. 2016. O yüzden, ben bu kaosun, bu depresif hâlin, bu bizim artık psikolojimizi zorlayan sürecin, eğer sağlam kalabilirsek; ki sanırım sağlam kalmak biraz bizim işimiz, sağlam kalmak zorunluluğumuz var… Bunun bizim yaratıcılığımıza etkisi olacağını ve bir sonraki zamanlarda okunabilecek, oynanabilecek, üzerine konuşulabilecek üretimler ortaya koyabileceğimizi gösteriyor bana. Bütün mücadele de onun için değil mi işte?

Kaldı mı söylemek istediğin bir şey?

  • Çok teşekkür ederim, emeğinize sağlık!

    Biz çok teşekkür ederiz canım…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı