Ayın KonuğuGenelKöşe Yazarları

Sevinç Erbulak / Nurkan Erpulat; "Klişeler yanlıştır ve toplumları hiçbir yere götürmez."

Geçen sene BBT’de (Bakırköy Belediye Tiyatrosu) izlemiştim, galiba üçüncü oyunlarıydı. Dünyamın en güzel oyunlarından biri oldu. Ne zaman aklıma gelse, hep aynı his. O, bu oyunun yönetmeni. Sezonun son sohbetini onunla yapmak istedim ama aramızda ülkeler var, biliyordum. “Yapalım tabii, Skype üzerinden konuşalım” demiş Alican’a (Yücesoy).” O ne?” dedim 😉
Babamın bilgisayar programlarını hatırlıyorum, hani şu televizyondaki. Onunla sohbet etmek için Skype yükledim bilgisayarıma. Her şeyden konuştuk. Babamdan, şehirlerden, boş duvarlardan, sınırlardan, sınırsızlıktan, kitaplardan, kahvaltılardan ve Berlin’den.
 
Bir şeyden konuşurken yüzde bin emin olsa bile kırk kere düşünenlerden. O yüzden bazı şeyleri anlayamıyor. Ben de öyle. Yaşadığımız çağın tüm baskılarına rağmen mesleğimizin güzelliğinden bahsediyor hep. Bir arkadaş kasabası olsun istiyor. “Orada herkes olsun ama” diyor. Seneler önce aslında Fransa’ya gidecekken kendini Almanya’da buluyor. Klişelere çok gülüyor, kendine de…
 
Ben şimdi bu satırları yazarken, “Belki bir gün bir oyunun masa başında beraber olacağız” diyorum içimden, içtenlikle. Yönettiği Vişne Bahçesi’ni izlemek için sabrımı zorluyorum. Bu sohbette ben İstanbul’da çalışma odamdayım, Nurkan Erpulat da Berlin’deki evinde. Berlin’de fırtınalı bir gece, İstanbul sakin. Nurkan Erpulat da öyle.
 
Sevinç Erbulak: Şimdi önce ilk sorum Müstehak okurları için, Nurkan Erpulat kimdir?  

Nurkan Erpulat: Ben Türkiye’de doğdum büyüdüm, 24 yaşımda 9 Eylül Üniversitesi Oyunculuk Bölümü’nden mezun olduktan sonra Almanya’ya geldim.

Yönetmenlik okumaya?

Evet, yönetmenlik okuma fikriyle geldim, önce Almanca öğrendim ama; sonra, Tiyatro Pedagojisi diye çeviriyoruz ama aslında doğru çevirmiyoruz sanırım, Tiyatro Eğitmenliği-Tiyatro Öğretmenliği diye çevrilebilir Türkçe’ye; işte bu bölümü okudum. Almanlar bunu sadece öğretmenlik olarak değil de, daha geniş kapsamlı görüyorlar. Hem biraz eğitmenlik var içerisinde hem de tiyatroda profesyonel olmayanlara oyun hazırlama var, işte buna Tiyatro Pedagojisi diyorlar; bir master programı bu Berlin’de. Bitirince bırakacaktım, okumayacaktım fakat bir hocamın zoruyla baştaki düşüncem olan Reji bölümüne de başvurdum. Başvurmamıştım o zamana kadar. Sonra orada da rejiyi bitirmiş oldum. Bunları başından bu yana hesaplamamıştım aslında, tamamen tesadüf. Sahne Sanatlari Üniversitesi Ernst Busch’ta okurken başladım yönetmenlik yapmaya… Aslında daha önce gençlerle yaptığım işler vardı ama profesyonellerle hiç çalışmamıştım ve okulla beraber profesyonel oyuncularla çalışmaya başladım.

Okurken mi reji yapmaya başladın? Yani yüksek lisans programının içindeyken rejisörlük mü yapmaya başladın profesyonellerle?

Yüksek lisans programında gençlerle çalışıyordum, gençlerle zaten hep çalıştım; yani profesyonel olmayanlarla diyelim. Master yaparken yani. Yönetmenlik okurken, yönetmenliği masterdan sonra okudum, profesyonellerle çalışmaya başladım.

Peki o zaman, bir dakika sözünü balla kesiyorum, şu oyunları çok merak ettim,  ‘Kafamdaki Bir Memleket’,  ‘Aile Hikâyesi’, ‘Clash’, ‘I like to move it move it’; bunlar profesyonellerle mi öğrencilerle mi yaptıkların?

Hepsi gençlerle yaptıklarım.

Hepsi gençlerle… Ne güzel…

Bu oyunların hepsi, reji bölümünde okuduktan sonra gençlerle yaptığım çalışmalar. Ondan sonra devam ettim gençlerle olan çalışmalara ama profesyonellerle de çalışmaya başladım dediğim gibi. Bu saydığın oyunlarımın üçü Almanya’da, biri Avusturya’da yapılmış çalışmalardır. Almanya’da Devlet Tiyatroları’nda yaptığım çalışmalar, daha önce gençlerle yaptığım küçük çaplı işlerin yanında, Devlet Tiyatrosu imkanlarıyla yaptığım, beni dört ay boyunca çalıştırırken bu dört ay boyunca işime konsantre olacak şekilde maddi destek alarak yaptığım çalışmalardı. O nedenle de büyük sahnede çıkan çalışmalardı.

Ben dün gece seninle ilgili biraz dersime çalışırken Jens Hillje adı çok geçti. Delikanlı mı Delikan mı tam emin olamadım ikisi de çıktı karşıma çünkü aramalarımda, bu 2011’deki En İyi Almanca Oyun ve Yılın Genç Yönetmeni seçildiğin oyununuz. Bu oyunu merak ettim çünkü bu oyundan önce yaptığın bir röportajında “Ben başarımı Almanya Tiyatro camiasındaki bütün önyargılara borçluyum” demişsin, o çok ilgimi çekti. Yani kökenle mi ilgili bir şey bu? Çünkü sonra şöyle de demişsin “Almanya’da göçmen kökenli oyuncu sayısı da azdır, yönetmen sayısı da azdır.” Aynı röportajda bu sayının yüzde bir civarında olduğunu söylüyorsun. Hâlâ %1 mi mesela? Ben bunu bir oyuncu olarak çok merak ediyorum. O sırada böyle ise sonra ne değişti? Ya da değişti mi? Mesela bu ‘Delikan’ oyunundan öncesi ve sonrası diyebileceğin  bir şey oldu mu  hayatında?

Jens Hillje, bu sorduğun “Delikanlı” oyununu beraber oluşturduğum dramaturg. Jens oyunun dramaturgu ve aynı zamanda teksti de birlikte oluşturduğumuz arkadaşım. Oyunun adına “Delikanlı” diyoruz Türkçe’de. Aslında kelime oyunu var biraz, Almanca’da özellikle esprisi olan bir şey yaptık (deli ve kan kelimelerinin bire bir çevirisi: Verrücktes Blut) çünkü gençler üzerinden yürüyen bir oyundu. Oyunda yedi tane genç var. Aynı zamanda sınıfta bir öğretmen var. Bir Fransız filmden uyarlama aslında bu. Başlangıç noktası aynı, gelişimi farklı bir oyun. Tamamen oyuncularla geliştirilmiş, fikri bize ait olan; nasıl geliştirileceği, hangi sahnelerin olacağı, nasıl tepe noktasına ulaşacağı, nasıl sonlanacağı bana ve dramaturga ait olan ama oyuncularla geliştirilerek, bunun üzerinden düzeltilmiş bir metindir. Oyun dediğiniz gibi yılın oyunu seçildi, rejisiyle de, yılın genç yönetmeni ödülünü aldı. 36 yaşımdaydım o sırada, yani çok da genç sayılmam 😉
 
36 mı?

Ya 😉 O yüzden işte o genç  yönetmen anlamında değil aslında 😉

Ha anlıyorum, o zaman yeni-gelen / şimdi onun zamanı gibi bir şey olabilir belki 😉 Peki fikrin değişti mi Yılın Alman Oyunu ve Yılın Yönetmeni  😉 olduğun zaman? Hani şu söylediğin, “Başarımı tiyatro camiasındaki önyargılara borçluyum” fikrin değişti mi?

O tamamen, tabii acıklı bir ironisi olan bir şeydi. Özellikle söyledim çünkü bence hâlâ Alman toplumu, yani genel olarak Orta Avrupa, bir tür bakış açısı; bir norm belirler ve hep o norm üzerinden konuşur. Siz ona uyum sağlaması gereken ilkelsiniz aslında. Hep bu alfabe üzerinden konuşur, böyle görür hâlâ… Bu konuda yapılan iyi niyetli politikalar dahi hep bunu baz alır. “Eksik olan yanlış olan sensin, senin bana uyman gerekiyor” üzerinden yürür ve bu da tabii çeşitli klişelerle bezenmiştir. Bu klişelerin bir çoğu Türk ya da Müslüman kimliğinde olduğu gibi hep negatif klişelerdir. Aralarında pozitif olanları da vardır . Oysa klişeler yanlıştır ve toplumları hiçbir yere götürmez. Ben o cümleyi bunun üzerine tekrar basmak için söyledim. Çünkü ‘Delikanlı’ oyunu bunların üzerinden yürüyen, o eti o klişe alevinde çevirip çevirip yakmadık yer bırakmayan bir oyundu ve o oyunla bana ödül verdikleri için söyledim. Demek ki bu klişeleri anlattığım için bu konuya ilgi duyuldu. Başka yerlerde de, başka şekillerde de; hep böyle. Her zaman toplumun ya da sanat çevresinin yönelimi bu bakış açısıyladır. Yani bir yönetmen olarak mesela “Bizim bir Alman klasiğimizi al bir de sen anlat, görelim bakalım nasıl anlatacaksın” derler. Yahu nasıl anlatacağım işte, senin gibi anlatacağım. Belki biraz aşağı biraz yukarı, biraz sağa biraz da sola işte. İronik olan, bana gelen teklifler içerisinde benim duyduğum aşağı yukarı hep bu oldu. Şimdi eskiye nazaran bu azaldı ama hâlâ var. Biraz daha yumuşadı diyelim. En son Dresden Devlet Tiyatrosu’nda bir oyun yapmam istenildiğinde, Yahudi bir ailenin hikâyesini anlatıyor oyun, çok önemli bir Alman roman; bir Yahudi ailesinin Amerika’ya göçü ve dağılmasını anlatıyor. Hani sadece Türk teması değil ama yine kardeş temalar falan filan… Ben burada 12 yıldır bilfiil yönetmen olarak çalışmama ve yılda üç-dört tane iş yapmama rağmen hâlâ bu bakış açıları sürmekte.


Orada olmaktan memnun musun peki? Almanca bilmeden gitmişsin. Dokuz Eylül’ü bitirdikten sonra niye oraya gittin?

Aslında buraya gelmem tamamen tesadüf. Ben Fransa’ya gitmek istiyordum; onun hikâyesi uzun, Fransa olmadı sonra bir arkadaşım dedi ki “Haydi ben Almanya’ya gidiyorum sen de gel”. Ben de “Tamam” dedim öyle geldim. Fakat Almanya’ya geldiğime özellikle Berlin’e geldiğime çok memnunum. Berlin’i bu alanda çok tanımıyordum, daha doğrusu Almanya’ya gelmek istemiyordum çünkü Almanya’ya gelen göçmenlere, Türk işçilere, Almancı’lara Türkiye’de olan negatif bakış açısı, ezberlenmiş olan bakış açısına sahiptim ve buraya geldikten sonra bunun ne kadar korkunç ve saçma olduğunu anladım. Bunu gelince görüyorsunuz. Şimdi gençliğime vererek söylüyorum, gerçekten tamamen klişe şeylermiş, ben de aynen o klişedeki gibi, “Almancı’lar şöyle böyle” dediğimiz bir bakış açısına sahiptim ve gelmek istemiyordum. Sanki Fransa daha iyiymiş gibi geliyordu bana ama geldikten sonra görüyorsunuz ki sorunlar hep aynı, ayrımcılıklar aynı; isterseniz üniversite mezunu isterseniz işçi olun, bakış açıları değişmiyor.

Şu an çok iyi anlıyorum ne demek istediğini… Ben dersimi çalışırken bir şey daha buldum. Tuncay Kulaoğlu ile Berlin’de yaşayan 14 Türk eşcinselle söyleşiler yapmışsınız ve sonra galiba bu söyleşiler “Öte taraf” diye adlandırdığınız bir oyuna dönüşmüş -ben böyle bir oyun bilgisine ulaştım. Sonra zaman zaman burada yaptığın atölye çalışmalarında izlediğin yola bakınca bana şöyle geldi, bunu da İkinci Kat’ta yaptığın çalışmanda gördüm; ortada bir metin olmadan, bazen bir fotoğraftan, bazen kısacık bir andan-durumdan yola çıkarak metin oluşturmak ve sonra bunu sahneleme fikirleriyle donatmak, sonra da sahnelemek gibi… Nasıl bir şey bu? Önce kafanda ”Öte taraf” diye bir fikir mi oluşuyor? Daha sonra bunu yaratıcı bir takımla geliştiriyor musun?

Ben her iki şekilde de çalışıyorum. Hem Anton Çehov’un Vişne Bahçesi’ni alıp, ya da klasik ya da modern metinleri sahnelemeyi de çok seviyorum ama bir tema bir oyun fikrinden çıkıp bir kolaj oluşturmayı da çok seviyorum.

Çok merak ediyorum Vişne Bahçesi’ni, mutlaka gelip izleyeceğim. “Öte taraf” oyunundan önce, söyleşi yaptığın insanlar bunun sonra bir oyuna dönüşeceğini biliyor muydu? Sen biliyor muydun?

Tabii biliyordum çünkü baştan bir fikirle gittim oraya, o fikir de şu; şöyle bir koku aldım. Alman toplumu Türk eşcinsellerine, Türklerden biraz daha iyi davranıyor. Yani azınlığın azınlığı olma durumu. Çoğunluk toplumu azınlığın azınlığını daha bir sempatik buluyor tek azınlıktan. Böyle bir teorim var benim, böyle bir sav. Bu savı tek doğru olarak ortaya atmıyorum elbette. Bu konu beni teatral olarak işlemek adına ilgilendiriyor. Almanya’da bir Türk eşcinsel, bir Türk’ten ya da bir eşcinselden daha çok çoğunluk toplumuna yakın. Bu fikirle ortaya çıktık. Biz aslında ilk röportajlara Tuncay’la başlamadık. Ben başka bir arkadaşımla başladım. Koray Yılmaz-Günay. Ondan sonra, iki tanesini galiba beraber yaptık; kalanını ben yaptım. Bu fikir aslında ikimizin geliştirdiği bir fikirdi. Bu fenomeni işlemeye karar verdik. Bakalım iki eksi bir yarım artı ediyor mu diye. O nedenle Berlin’deki Türk kökenli eşcinsellerle röportaj yaptık. Yaparken ilk fikrimiz, kitap hâline getirip sonra oyun hâline getirmekti, bunu söyleyerek yaptık röportajları. Sonra on dört röportajdan beşini seçip tekst olarak uğraştık üzerinde, aslında yarı belgesel bir oyundur o. Röportajların içeriği değil ama isimler değiştirilmiştir. Biz bunların bir kısmını monolog bir kısmını diyalog olarak sahneler hâline getirdik. Bir de bu beş hikâyeyi içine alan bir çerçeve kurduk elbette oyunsal olarak ve tekrar tekrar oynanabilir bir oyun hâline geldi. Demek istediğim teksti bu gün alıp başka biri oynayabilir; yani o hâle geldi sonunda. Büyük çoğunluğu belgesel olan oyunlar da çıkartıyorum ben, “Kafamdaki Memleket” öyle bir oyun mesela, gençlerle yaptığım; kendi hikâyelerini anlatıyorlar ve oynuyorlar. Bazen hikâyeleri değiştirip başkalarına veriyoruz, mesela o daha belgesele yakın bir oyundur.

Bu “Kafamdaki Bir Memleket”  “Öte taraf” gibi oynanabilecek bir metin hâlinde mi şu an?

O daha az, tabii o da bir metin hâlinde ama orada gerçekten o kişilerin hayatlarını anlatan, onların fotoğraflarını gösteren şeyler var; tekrar oynanabilir olmakla birlikte aslında tekrar oynaması tercih edilebilir bir şey değil. Oysa “Öte taraf” bir oyun metni hâline geldi.

Gorki Tiyatrosu’nu soracağım ama yönettiğin oyun isimlerine bakarken, aralarında Kasimir ve Karoline’i görüyorum. Bu oyun burada Kadir Has Üniversitesi mezunlarının Lunapark olarak oynadıkları şahane oyun mu yoksa?

Evet o. Aynı oyun. Onu Lunapark olarak Serdar Biliş sahneye koydu.

Evet ben o oyunu yeni izledim, çok beğendim. Aşık oldum oyuna ve oyunculara. Senin de bu oyunu niye seçtiğini ve nerede yönettiğini çok merak ediyorum. Kadir Has’ta bir uyarlama yapmışlar. Ben yazarı da çok merak ediyorum. Sevdiğin bir yazar mı?

Çok sevdiğim bir yazar. Almanya’nın Altın döneminin yazarlarından bir tanesi o. Hani bu “Ah küçük adam ne oldu sana” ile aynı dönem. Ödon Von Horvarth bu oyunun yazarı, sonra Brecht; bunlar aynı zamanda Almanya’nın Altın çağı olarak görünen zamandan ve sosyal gerçeklik döneminden: “Ben ballandıra ballandıra uzun tanımlarla anlatmıyorum, ne görüyorsam onu anlatıyorum” üzerinden yürüyen oyunların ve romanların dönemi. 1920’ler 30’lar, hani şu en güzel işlerin çıktığı dönem. Horvart da bu dönemden benim çok sevdiğim bir yazar, maalesef 37 yaşında ölüyor. Nazi’lerden kaçıp gittiği Paris’te kafasına büyük bir dal düşüyor ve öyle ölüyor. Çok güzel bir romanı vardır, Türkçesi “Tanrısız Gençlik”; mesela ben ilerleyen zamanlarda Türkiye’de sahneye koymayı düşünüyorum onu. 1938’de ölüyor  Horvarth, düşün ki 1939’da başladı savaş ama  savaşın ayak seslerinin duyulduğu, toplumun faşistleştiği bir dönemi anlatıyor o romanında ve gençlerin nasıl yavaş yavaş savaşa hazırlandığını… Daha savaş falan yok ortada ama Horvart kokusunu almış işte, tam onu anlatıyor. Çok değerli bir yazardır. Oyun normalde Münih’te, ekim-bira festivalinde geçer, orada gerçekten bir lunapark kurulur filan. Bizim yapmamızın sebebi şu, Düsseldorf’ta yaptım ben onu; ben orada 3 yıl kadar çalıştım kadrolu eleman olarak. Düsseldorf’un da bir kermesi vardır Oktober Fest gibi. Ana konusu Horvart’ın, işsizlik. Bugün de aktüalitesini koruyan, göz göre göre oluşan sosyal çöküşü anlatan bir oyundur. Düsseldorf gibi zengin şehirlerde çok daha hızlı bir şekilde aşağı iniyorsunuz uçurumdan. Fakat Düsseldorf sürekli kendini süsleyen, böyle şeyleri görmezlikten gelen, kendini bu gerçekliğe kapatan bir şehirdir. Özellikle o oyunu yaptık orada, biraz da seyirciyle sürtüşerek yaptık. Seyirciyle özellikle iletişime geçen yerleri de vardı. Bir arkadaşımın tekrar yazdığı bir oyun oldu Kasimir ve Karoline.

Hem klasik metinleri çalışmaktan keyif alıyorsun, hem de profesyonellerle birlikte metin oluşturduğun atölyeleri seviyorsun. Şimdi böyle bir atölyen var mı, olacak mı yakınlarda? Nasıl çalıştığını merak eden, seninle çalışmak, tanışmak isteyen oyuncular veya yönetmenler olduğunda onlara yönelik bir atölyen olacak mı İstanbul’da?

Olacak ama tarihi netleştiremedik. En son Ağustos gibi demiştik ama net değil hâlâ.
 
Böyle bir şey olursa Cihangir Akademi’de olacak, değil mi?

Evet.

Ben şimdi Gülünç Karanlık’a gelmek istiyorum. Yani hayatımın en güzel oyunlarından birine. Gülünç Karanlık’ın yazarına, sonra Alican’larla (Yücesoy –Bakırköy Belediye Tiyatrosu) nasıl bir araya geldiğine? Onların sana nasıl ulaştıklarını çok merak ediyorum.

Ben bir bursla İstanbul’a geldim. 2014’te Almanya Dışişleri Bakanlığı tarafından finanse edilen, Goethe Enstitüsü’nün  yürüttüğü bir akademi, bir burs program açtı aslında. Bu program, öğrencilere yönelik değil profesyonellere yönelik bir burs. Yani onlar İtalya’da ve birçok yerde olduğu gibi size kalacak bir yer veriyor ve maddi destek sağlıyor; siz orada 3-5 ay kalıp işlerinizi devam ettirebilesiniz diye. Daha çok görsel sanatçılara ya da yazarlara verilir. Oturup 6 ay başka bir şey yapmak zorunda kalma, hem belki bu şehir sana ilham verir; belki  bu şehirle ilgili de bir şey yazmak istersin diye… Dediğim gibi yazarlara, ressamlara, fotoğrafçılara verilen bir burstur. Ben de bu bursla 2014’te geldim İstanbul’a, 2 ay kaldım; sonra 4 ay daha kalmak üzere geldim çünkü 6 aylık bir burstu, ben onu ikiye böldüm. Geldiğimde birkaç yerle görüşmeye başlamıştım, sadece Bakırköy Belediye Tiyatrosu (BBT) değildi. Fakat sonra BBT bana en doğru adres gibi geldi, onlar da benimle çalışmak istediler ve birbirimizin peşinde kaldık, olan bu; öyle diyelim. 2015-2016 sezonunda tekrar gelmeden önce bir çalışma yapmak için Skype üzerinden görüştük (Hayatımın ilk Skype deneyimini yaptım ben de bu röportajla) ve o dönem, Alican’ların yeni seçildiği dönemdi. Konuştuğumuz oyunlardan biri Kasimir ve Karolina idi, biliyor musun? Ben onun orijinalini Türkiye’de yapmayı çok istiyorum hâlâ. Başka birkaç oyun daha konuştuk. Daha çeşitli sosyal-ekonomik sınıfları anlatan oyunlardı. Daha geniş, büyük oyunlardı. Sonra ilk oyun için daha küçük, daha derli toplu bir oyunla başlayalım dedik. Ben Alican’lara bu metni önerdiğimde, onlar çok hızlı bir şekilde iki öğrenciye çevirttiler önce kaba bir şekilde, sonra tabii ben normal çevirdim. Onlar da bu oyuna yükseldi. Benim zaten çok sevdiğim bir metindi, yeni bir metindi. 2014’te yazılıp 2015’te ödül alan bir metindi. 2016’da da Türkiye’de yapmış olduk, taze bir şekilde Türkiye’ye geldi.  Wolfram Lotz benim sevdiğim bir yazar, aslında genç bir yazar . Bu oyun üçüncü tanınan oyunu oldu daha 35 yaşında. Bence çok akıllı bir gözü var, kendini eleştiren-Batı Avrupa’yı iyi okuyan, iğneleyen bir dili var.

Yani o da mı süslemeden yazıyor?

Bence Wolfram süslüyor arada, daha doğrusu seyirciye ‘yabancı’yı gösterirken, aslında kendinin zavallılığını, bencilliğini; iki yüzlülüğünü anlatmak bu. Hatırla, mesela oyunda Afganistan’a gönderirken askerleri, Orta Avrupa’yı, Almanya’yı, Avrupa’nın iki yüzlülüğünü anlatmak. İğneyi başkasına batırırken, çuvaldızı kendine batırmak. 

Bundan önceki iki oyunda da bunu mu anlatıyor?

Belki Orta Avrupa’yı anlatmıyor ama yine bunlara değinen şeyler var. Dili oldukça ironik ve zaman zaman da kırıyor, yani bir şeye “A” derken onu birdenbire “B”ye çevirebiliyor. Özellikle Elif’in oynadığı monologda çok belirgin bu dediğim, hem bir şey kastediyor ve anlatıyor o siyahi korsan tarafından, öte yandan da sürekli Batı’ ya ayna tutuyor. İronik replikler var mesela, “Ne yapacağım diye düşünürken balıkçı olamadığım için, balıkçılıktan para kazanamadığım için; çünkü bütün Avrupa ve Amerika ve Çin balıklarımızı sahilimizden büyük gemileriyle çekmişken ben de gidip üniversite okuyayım dedim ve korsanlık okumaya karar verdim” diyor. Bu ironik taraf çok hoşuma gidiyor, kendime yakın buluyorum. Bir şeye doğru derken 3 kere düşünüyoruz doğru mu değil mi diye; oysa karşı cephede olanlar, hiç düşünmeden ellerinde baltayla bu doğrudur diyerek ormana giriyorlar. Biz daha çok düşünsek ve daha akıllı hissetsek de kendimizi, daha eylemsiziz. Karşımızdaki insanlara nazaran eylemsiziz.

Peki bekliyor muydun -uz- oyunun bu kadar ödül alacağını? BBT ödül üstüne ödül aldıkça ben almışım gibi bir his oluştu bende bu oyunla ilgili 😉

;))) Yani prova sürecinde iyi bir şeyler olduğunu, olacağını hissediyorduk ama oyun başladıktan sonra gelen tepkilerden seyircilerin de bizimle ortak bir şey paylaştığını hissettik. Bu gece şunlar gelmiş şöyle demiş, şöyle tweet atmış; burada (Almanya’da) öyle değil çünkü, bizde daha çok eleştiri üzerinden yürür oyunlar. Eleştiriler iyiyse seyirci oyuna gelir, kötüyse de gelmez. Türkiye’de Almanya’ya nazaran çok daha fazla ağızdan ağıza yayılan bir şey var, bu da çok ilginç bir şey; yani bu oyunun reklamı ne gazetede çıkan eleştiriyle oldu ne reklamıyla, bu “ağız propagandası” dediğimiz şekilde oldu ve o zaman insanlardan duyduğumuz tepkilerden bizim düşündüğümüz, yapmak istediğimiz, söylemediğimiz ama kastettiğimiz şeyleri tekrar duymak tabii çok hoşumuza gitti. Ama bütün bunlar, ödüller filan bambaşka hikâye, onları düşünmedik…

Hayal ettiğin oyunlar var mı? Yani böyle düşününce kalbinin atışının değiştiği oyunlar?

Var var, bir sürü hem de… Ben aslında mümkün olsa bir konudan bir konuya koşmak istiyorum, istiyorum ama ara sıra fark ediyorum ki bedenim de dur diyor. Hani yaşımızı da alıyoruz artık yavaş yavaş; yani yaşlanmak değil ama…

Evet, anlıyorum.

O kadar çok yapmak istediğim oyun var ki, birinden birine gideceğim bir sürü oyun var. Çehov çok yapmak istiyorum, birkaç tane yaptım ama yine yapmak istiyorum. 

Ah Çehov… Shakespeare yaptın mı hiç? 

Hayır hiç yapmadım, önümüzdeki sezona düşünüyordum ama erteleyeceğim galiba…

Peki yönetmenlerin var mı? 

Var tabii, hatta oyunda da adı geçiyor ama bilmeyen anlayamaz; Christoph Marthaler. Bu adam aslında müzisyen, sonradan yönetmen olmuş. Daha çok kolaj işler yapıyor, ben onu çok severim.

Sana benziyor o zaman?

Yooook, o bayağı bütün kuralları kırıyor. Onun, sahnede bir şey olmamasına rağmen seni sahneye bakmak zorunda hissettiren oyunları var. Bizim oyundaki hep yarım nota yukarıdan söyleme esprisi onun bir oyunundan alıntıdır. En sonunda ismini de anarlar “Marthaler” diye, ama tabii dikkatinizi çekmemiş olabilir. 

Vayy, selam gönderiyorsun yani Marthaler’a… Haberi var mı peki onun bunu yaptığından?

Zannetmiyorum.

Aa, tanıştığın biri değil yani? Onun yönettiği oyunları nerede izleyebiliyoruz?

Birçok yerde oynuyor; İsviçre-Almanya-Berlin…

Peki Gorki Tiyatrosu? Gorki’nin başrejisörlüğüne nasıl geldin?

Onu da Türkçe’ye çevirince baş rejisör dendi ama kadrolu rejisör anlamında aslında. Biz orada üç yönetmeniz, kadrolu olan benim. O yüzden baş rejisör diye çevrilmiş.

Böyle bir şeyin çok kolay olduğunu düşünmüyorum, birden bire olduğunu da düşünmüyorum; bu büyük bir şey bence…

Almanya için büyük bir adım, evet 😉 Onlar kendi geçmişleriyle, kendi demografik yapılarıyla yeni yeni barışmaya başladılar (Türkiye hiçbir zaman barışmadı, orası ayrı) ama Almanya kendini daha modern, daha aydınlanmacı bir yere koyduğu için ve her şeyi doğru yaptığını iddia eden bir yere koyduğu için tuhaf yani… Sokaktaki her dört kişiden biri göçmen kökenli olmasına rağmen sahnedekiler hep sarışındı… Şu son on yılda değişim rüzgarları esmeye başladı, o kadar. Maksim Gorki Tiyatrosu bu konuda parmakla gösterilen örneklerden biri. Hâlâ büyük şehirlerde göçmen kökenli oyuncuları kadroya alma konusunda el freni çekik bir şekilde gaza basıyorlar; aslında gaza da basmıyorlar, el frenini çekip öyle duruyorlar. On yıl önce bunu bir kültür politikası olarak başlattılar, yani hükümetin aldığı bir karardır bu. Tiyatrolar yapmadı yani, çok ilginç. Hükümet dedi ki “Biz sana bu kadar para veriyoruz, sen de kültürel olarak açıl.” Demokratik olarak daha çok toplum içindeki yapıyı kucaklayın diye. Böyle olmasına rağmen hâlâ el freni çekik gidiyoruz; bazen istisnalar oluyor, mesela benim kadrolu rejisör olmam gibi 😉  Şunu söylemek istemiyorum yani “Ben buraya geldim ve bunu başardım” konusu değil bu aslında. Almanya’nın kendiyle ve demografik yapısıyla barışma süreci içerisindeki bir adım olarak görüyorum ben bunu fakat korkarım ki bu adımın devamının gelip gelmeyeceğinden çok emin değilim. Asıl konu bu bence, benim orada olmam çok önemli değil, benim bir yol açabilmem önemli.

Sadece mesleki anlamda değil, başka aşık olduğun yazarların kimler, kimleri okuyorsun? 

Tiyatro yazarı olarak Jean Genet’i çok severim fakat bir şey yapamadım onunla ilgili hâlâ. Tabii ki Shakespeare’i çok severim. Gorki’yi seviyorum. Çehov’u seviyorum, genel olarak Rus yazarlara ilgim var. Dostoyevski okumayı çok seviyorum. Almanların altın dönem yazarlarını seviyorum Horvarth gibi, Brecht gibi…

Almanca mı okuyorsun kitapları? 

İkisini de okuyorum. Hangisi denk gelirse. Kafka’yı da seviyorum bu arada, hatta bir uyarlamasını yaptım onun: “Şato”. Onu Berlin’de Deutsches Theater’da büyük bir festivalde yaptım. 5-6 yıl oldu…

Peki tiyatro oyunu yazmayan yazarların?

Almanlardan Kafka’yı, Güney’den Grass’ı, Thommas Mann’ı severim; ben iyi bir roman okuyucusu değilim maalesef, tabii ki Yaşar Kemal’i severim. Murathan Mungan’ı çok severim, hâlâ okuduğum yazarlardan biri.

Şimdi benim Müstehak röportajlarımda sormayı çok sevdiğim ve her defasında cevaplarını da çok merak ettiğim iki soru var. Acaba sen ne diyeceksin? Hayal buymuş ki yepyeni bir hayat şansın olsaydı ve her şeyini de seçebilme özgürlüğün olsaydı, nerede, kim olarak dünyaya gelmek ve ne yapmak isterdin?

Ooooo, şimdi Mısır’da bir prens gibi bir şey olmak gelmiyor aklıma, şaka bir yana şimdi biraz daha materyalist düşünüyorum, hayal ediyor olmak güzel bir şey aslında ama bu konuyla ilgili o kadar çok, bize öğretilen; gözümüzde şekil ve fotoğraf var ki… Yani Elizabeth dönemine de ait yarım yamalak bilgimiz var, Eski Mısır’a da… Sanrım beni onlar çekmiyor. Benim farklı bir hayalim var, ben; sınıfsal ayrımların kalktığı, insanların dinsel-ırksal-cinsel farklılıklarının olmadığı bir yere gitmek isterdim galiba. Daha bir ütopya – şimdi şu anda olmayan bir şey ama olmayacak şey de değil.

Sen nasıl biri olmak, nerede olmak istediğinle çok ilgilenmedin. Gitmek istediğin dünyayı tarif ediyorsun.

Evet, bundan sonraki yaşamımda böyle bir şey tercih ederdim.
 
O zaman belki Kızılderililer’le yaşıyor olabilirsin dünyanda.

Çok hayalperest cevap veremedim ama…

Olur mu canım, bu senin hayalin… Benim bir tane daha hayali sorum var. Yemek yapıyor musun? Soru bu değil ama 😉
 
Yok yapamıyorum ama arkadaşlarımı çağırdığımda hep kahvaltı hazırlıyorum.

Kahvaltı, ne güzelmiş. Tamam o zaman, sorumu dönüştürüyorum. Nurkan’ın kahvaltı sofrasında (şimdi sen bir kişinin adını da söyleyebilirsin, yüz kişinin de) hayali bir sofra bu, kaybettiğin insanlar da olabilir sofranda, hiç tanıma fırsatı bulamadığın insanlar da olabilir; arkadaşların, eşin, dostun da olabilir. Böyle bir kahvaltıda Nurkan kimleri davet ediyor sofrasına?

 Bak bu biraz daha çarpan bir soru oldu beni. Belki de bir yarama dokunduğu için… Ben hayatım boyunca hep taşındım babamın memur olmasından kaynaklı. 19 yaşımda İzmir’e okumaya gittiğimde; orası taşındığım 9. yerdi artık. Hep şunun özlemini çektim ben, tanıdığım sevdiğim insanlar bir arada olsun istedim ama o kadar çok şehre dağılmıştık ki, zaten Boşnak göçmeniydik. Yani çok parçalanmış aileler, arkadaşlar, dostlar ve düşmanlar… Bu benim eksikliğini hâlâ hissettiğim bir şey. Bugün bile çocukluğumdan kalma şeyler var, mesela duvarlarım boştur benim. Çünkü 2 yılda bir taşındığımız için babam yasaklamıştı duvara bir şey yapıştırmayı ya da asmayı. Hâlâ yapamıyorum bunu bugün. Bavulumu alıp çıkabileceğim bir şekilde yaşıyorum, bu evde 10 yıldır yaşamama rağmen. Yani ben o hayali kahvaltıda isterim ki, sevdiğim bütün insanlar; ailem bir araya gelsin… Hayatımın büyük bir kısmına ailem şahit olmadı, o yüzden isterim ki yeni-eski arkadaşlarım, ailem bir arada olsun… Hatta şöyle ütopik bir şey istiyorum “Bir kasabada yaşayayım ve tanıdığım herkes orada olsun”; dostum düşmanım dahil. Öyle bir sofra geliyor gözümün önüne…

Bu harika bir cevaptı… 10 yıldır oradasın, aynı evde ve alışkanlığın kuvvetine bakar mısın lütfen, bir şekilde duvarına hiçbir şey asmıyorsun… Benim evimde de duvarlarım görünmez mesela, sevdiklerim duvarlarımdadır; tablolar, fotoğraflar…

Yani sabit bir şey fikri tuhaf geliyor bana ama aslında böyle bir isteğim de var…

Umarım bir şeyler asarsın duvarına… Ne güzeldi seninle ilk skype deneyimi ;))) Eklemek istediğin bir şey var mı? 

Şunu söyleyebilirim; Türkiye’de, başımıza gelen bütün facialara rağmen hâlâ sanatın birleştirici bir rol oynayabileceğini düşünüyorum. Tiyatroda kostüm giyip, zil takıp birilerinin tekstlerini ağzımızda gevelemekten fazla bir şey yaptığımızı düşünüyorum. Tiyatronun çok etkili bir iletişim aracı olduğu ve bu iletişimin özellikle şu anda Türkiye’de daha da birleştirici olması gerektiği kanısındayım. Tüm engellemelere, sansürlere, yasaklara rağmen tiyatronun çok önemli bir rol oynayabileceğini; bu bağlamda kurum tiyatrolarının da çok daha önemli bir rol oynayabileceğini düşünüyorum. Bence Türkiye’de tiyatro sanatı ile ilgili bir yanlış anlama var. Tiyatro olması gerekeni mi gösterir? Yoksa olanı mı? Yani sanat denince ne anlıyor insanlar? Tiyatro, günümüzü oyunsal olarak beraberce düşünmek için alan sağlar. Her şeye rağmen, yasaklara-sansüre rağmen, tiyatronun her zaman çok önemli bir rol oynayacağından eminim ve bu iletişimi sürdürmek için bugün bize her zamankinden daha fazla rol düşüyor. Belki biraz daha aklımızı kullanarak, bütün bu sansürlerin arasından sıyrılarak bu iletişimi sürdürmeyi becerebiliriz. Bu iletişimi sürdürmek için çaba sarf etmeliyiz ve sürdürmeliyiz de. Bunun bir yolu olduğunu düşünüyorum, tüm bu taslar arasında suyun akıp yolunu bulacağından eminim.
 
Kendi deyimiyle söylediği her şeye kuşku ile yaklaşan, bir şey söylemeden evvel “’Doğru mu, değil mi acaba?’ diye kırk bin kere düşünmüyor muyuz Sevinç?” diyen Nurkan Erpulat’ın bu son dediklerinden emin olması bana güç ve aşk veriyor. Mesleğime sımsıkı sarılıyorum. Ve hayatımın ilk ve en güzel sanal röportajı maalesef burada bitiyor…
 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı