Ayın KonuğuAyın KonuğuKöşe YazarlarıYurttan Haberler

Sevinç Erbulak ile Ayın Konukları Nezaket Erden ve Hakan Emre Ünal

“Kadın Olmak Her Yerde Aynı Galiba!”

Bomboş sahne... Salon tıklım tıklım… Geçen seneden beri görmek istediğim bir oyunun seyirci koltuklarında az sonra kalbimin başına geleceklerden habersiz oturuyorum.
Sevgili Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm” adlı nefis romanı sahneye çıkacak birazdan. Işıklar kararıyor. Bir ses duyuyorum. Bir fısıltı. Usul usul.  Dinliyorum. Yavaş yavaş aydınlanıyor sahne.
Yerinde duramayan Dirmit ile göz göze geliyoruz. Daha doğrusu ben onun gözlerine çakılıp kalıyorum. O kimsenin farkında değil. Kepçe’siye konuşuyor. Kepçe, oyun sonuna kadar onunla birlikte olan en yakın arkadaşı Dirmit’in. Dirmit’in arkadaşı olur da durur mu hiç? Durmuyor elbette. Uçuyorlar, konuyorlar, soluklanıp yine uçuyorlar.
Onlarla birlikte yollara düşüyoruz... Şehirden köye göçüyoruz bu kez her şeye inat. Ne iyi yapıyoruz. Zaman nasıl geçiyor anlamıyorum. Yavaşça yanan ışıklar aynı şekilde kapanıyor. Usul usul, fısıldayarak… Alkışlama zamanının geldiğini hatırlıyorum. Alkışlamayı hatırlıyorum çünkü oyunda olduğumu unutturuyor bana bu Dirmit.

Artık adı Nezaket Erden. Emre’nin (Hakan Emre Ünal) deyişiyle Nezo ama henüz ona böyle seslenmiyorum.
Ve yanımdaki arkadaşıma diyorum ki, “Ben bu oyuncuyla tanışmadan şuradan şuraya gitmem…” Tanışıp, birlikte sohbet etmeye gidiyoruz.
Romanı, oyunlaştırılmasını, süreci dinliyorum Nezo ve Emre’den ve sonra diyorum ki “Bana bu anlattıklarınızı Müstehak okurlarına anlatmam lazım, yoksa sizi hayatta bırakmam”.
Ve sonra, karşınızdayız işte…
 
Sevinç Erbulak: O kadar başından başlayacağız ki şimdi siz bile inanamayacaksınız… Önce Nezaket ve Emre kimdir? Sonrası malum, nasıl tanıştınız? 

Nezaket Erden: Ben Mersin’de doğdum, 27 yaşındayım. İstanbul’a üniversite okumak için geldim. Galatasaray Üniversitesi Felsefe bölümünde okudum, orada tiyatro kulübüne girdim -insanlarla ilişki kurmaktan çekinen birisiydim o zamanlar, sanırım bunu yenmek için dahil oldum kulübe. Ama İstanbul’a gelirken hep tiyatro ile ilgilenmek istediğimi biliyordum çünkü Mersin’de çok fazla şansım yoktu… Lise 2’de bir tiyatro kursuna gitmiş ve orada çok mutsuz olmuştum, çok çekingen olduğum için olmalı. Mesela doğaçlama yaptırıyorlardı, ben yapamıyordum… Sonra dedim ki ben bunu yapacağım ama burada değil galiba ve araştırırken üniversite kulüpleri neler yapıyor diye bir baktım. Boğaziçi Üniversitesi çok aktifti, sınava girdim ama puanım yetmedi. 2. sırada GS Üniversitesi vardı, ben de ona girdim. Girdikten sonra kulüpte tiyatro yapmaya başladım; orada işler fena gitmedi, açıldım, arkadaşlar edindim, sahne üzerinde de bir şeyler yapabildiğimi keşfettim. Sınıf arkadaşlarımdan Eylül ve annesi Uğur Demirpehlivan ile tanıştım. O Akademi 35.5’ta ders veriyordu, beni derslerine davet etti ve orada bana başka kapılar açıldı. Eğitimlere başladım ve GS Üniversitesi 3. sınıfta okulu bırakmaya karar verdim. Sıra konservatuvar sınavlarına geldi. En son Kadir Has Üniversitesi’nde sınava girdiğimde Çetin Sarıkartal ile tanıştım, o bana “Saçmalama, git önce okulunu bitir” dedi 🙂 

Lafını balla kesiyorum ama Ceren’e seni oyunda izledikten sonra  “Yahu biz bu gece ne izledik böyle?” dediğimde bana, “Sevinç, Çetin Hoca’nın -ayak bileklerine kadar oynuyorsun- dediği bir öğrencisini izledik” demişti bana…
E.: Çetin Hoca bana “Yüksek lisans derslerine misafir olarak gel” dedi ve beni oradaki hocalarla tanıştırdı. Sonra okulum bitti ve yine sınavlara girerek yüksek lisanstan devam ettim. İyi ki tanışmışım Çetin Hoca’yla, bence böylesi daha güzel oldu.. 

Peki ikiniz nasıl tanıştınız? 

N. E.: Çetin Hoca beni yüksek lisans sınavına çağırdığında, yani 4 sene önce; o sırada Emre de sınava giriyordu benden önce… İkimiz de heyecanlıyız, bekliyoruz. O girdi içeri, sesi geliyor dışarıya; çok güzel deyişler söylüyordu. “Eyvah” diyorum ben, “insanlar neler yapıyor! Peki ben ne yapacağım?” 🙂 Sonra o çıkıyor ben giriyorum, bir daha görmüyoruz birbirimizi… Sonra okul başlıyor, birbirimizi görmeye başlıyoruz yeniden, ben sınıfta misafir öğrenci olduğum için onlardan bana sıra kalırsa çıkıyorum sahneye…
Hakan Emre Ünal: Şimdi ben sınavda bir kız gördüm ama o kız sen miydin diye başkasına sordum, sınav sırasında bekleyen sessiz kendi halinde bir kız vardı; aklımda kalmış ama sonra dersler başlayınca emin olamadım, yüzünü çok hatırlamıyordum çünkü… Sınav haziranda olmuş, dersler eylülde başlamış tabii… Nezo yüksek lisansa 1 sene sonra girdi ben hâlâ okul bitirme arifesinde olduğum için, okula daha sık gelmeye başladım onun vesilesiyle 🙂  Orada tanıştık… Ben biraz adım attım tabi 🙂 Anlayacağın okulda başladı bir şeyler… 

Flört okulda başladı yani? 

H. E. Ü.: Evet 3 senedir birlikteydik, şimdi 6-7 aydır da evliyiz.

Oyuna çalışırken hâlâ flört ediyordunuz yani? 

H. E. Ü.: Yani ben flörtü ilk 1 ay olarak görüyorum, sanırım oyunda flört değildik artık ;)))

Ahahah 🙂 Dirmit’e kadar hikâyeniz bu demek… Peki Nezaket bu anlattıklarını yaparken sen neler yapıyorsun hayatında? Seni de tanıyalım.

H. E. Ü.: Ben Bursalıyım, 20 yaşıma kadar futbolcu olma hayalim vardı, yarı profesyonel olarak Bursaspor’da oynuyordum ve liseyi bile zor bitirdim 🙂 
Sonra iki kere sakatlandım, derken Bilgi Üniversitesi’ne geldim, işletme okuyordum; orada tiyatro ile tanıştım ben de, kulüpte. Yaklaşık 6 sene çeşitli çalışmalarda bulundum ve bir şekilde kendimi yazarlık-yönetmenlik-oyunculuk yaparken buldum. Futbola da çok yakın buldum hep takım çalışmasını. Küçüklüğümden beri yapmak istediğim şey oyun oynamak aslında sanırım. Kendimi bir oyuna bırakmak…

Sonucu etkileyecek bir parça olmak…

H. E. Ü.: Aynen öyle. Sonra Tiyatro Medresesi ve Seyyar Sahne girdi hayatıma…
Ben okuldayken de gelirdi Seyyar Sahne, bir şekilde oradakilerle iletişimde kaldım hep. Bundan 5-6 sene önce Tiyatro Medresesi’ne gittim, gidiş o gidiş; oradakilere bir şekilde yardımcı olmaya başladım, inşaat yaptık, çalıştık, ürettik.
Benim hayatımdaki en önemli karşılaşmalardan biridir Tiyatro Medresesi ve Seyyar Sahne. Adalet Ağaoğlu’nun bir çocuk oyunuyla başladık önce, derken kendimi birden Medrese ve Seyyar Sahne’nin içinde buldum. Bir de benim bir bitirme projem vardı: “Trom”. Sahne üzerinde ‘kendi olmayı amaçlayan’ bir oyuncunun bunu nasıl başarabileceği üzerinden çalıştığım bir projeydi. Onu oynadım, insanlar bunu profesyonelleştirin dedi, dışarıda da oynamaya başladım; öyle öyle derken 99. oyun olacak şimdi… 4 sezondur oynuyor. Sonra da Nezaket böyle bir romanla gelince…
 
Nezaket? Önce senin hayatına mı giriyor Latife Tekin’in bu nefis romanı? 

N. E.: Evet, şöyle oldu: 35.5 Akademi’de, Vahide Gördüm romandan sahneye diye bir atölye yaptı, bir romandan bir tirat seçip, onu oynayacaktık; ben de bu atölye için kitap bakıyordum ama içime sinen bir şey bulamamıştım bir türlü. Bir gün kitapçıda şöyle bir kitap gördüm “Sevgili Arsız Ölüm”. Adı çok hoşuma gitti diye aldım ve hemen eve gelip okuyup çok sevdim. Dirmit’e bir tirat yazdım, sonra oynadık ve kaldı öyle. Ama o roman bir şekilde hep aklımda kaldı. Dönüp dönüp okuyordum. Bitirme projesi zamanı gelince de tekrar aklıma geldi ama tek başıma yapacak cesaretim yoktu.

Ben oyunu izledikten sonra bana yolladığınız metni okudum ve içinde birbirinize yazdığınız küçük notlarınızı gördüm “Ya burada oyun biraz düşüyor tekrar bakmak lazım” gibi, inanın çok güzeldi ;))) Kendimi özel hissettim…

N. E.: O konularda Emre daha deneyimli olduğu için hemen bir çerçeve çizmişti.

H. E. Ü.: Anlatıcının bir derdi olduğuna karar vermek -seyirciyi nereye koyuyoruz? Şahit mi olacaklar yoksa bire bir temas mı kuracağız? Bütün bunları uzun uzun tartıştıktan sonra bir iskelet çıkarttık.

Mesela ben tek kişilik oyun oynama konusunda sıkıntılı biriyim, bilmiyorum belki de çok keyiflidir ama istemem. Bu seçtiğiniz metnin mesela, çok zor bir metin olduğunu düşünüyorum. Bu kadar karakteri sahneye getirirken oyuncunun onları gerçek kılması lazım, korktun mu çalışırken? Ben korkardım 😉

N. E.: Aslında ilk başta bu kadar değildi oyun, izlediğin kadar yani; önce 30 dakikalık bir Dirmit vardı.

Nezaket’i salt bir pijama altı, bir tişört ve tek bir saksıyla oynatma kararını ne zaman aldın peki? Bu gerçekten çok oyuncaklı bir metin, mesela başka bir tercihte istersen sahneyi oyuncaklarla donatabilirsin ama yapmamışsın. Bayıldım. Hakikaten bayıldım, merakımdan soruyorum.

H. E. Ü.: Dirmit hep uyuyamıyor ya, sürekli yatakta ve sayıklıyor. Latife Tekin “Yoksulluğun sesi sayıklamaktır aslında” diyor, biz de dedik ki bu kız sayıklayarak mı başlasa acaba? Bu sırada Çetin Hoca’yla, Zeynep Günsur’la ve birçok kişiyle iletişim hâlindeydik, aşama aşama danışıyorduk… Zeynep Günsur’un çok emeği vardır bu oyunda, konuştuk konuştuk ve radikal bir kararla oyunun tek gecede geçeceğine karar verdik. Başka türlü başa çıkamıyorduk çünkü ve düşünüp taşınıp dedik ki tek bir gecede sayıklayarak başlasın… Biz bu fikre tutunduk Sevinç ve süreç başladı.

Zaten fikri bulunca sen de oyuncu olarak biraz rahatlıyorsun, değil mi? 

N. E.: Evet..

H. E. Ü.: Yapıyı kurmak çok önemli, yapıyı kuramazsak çuvallarız.

Latife Tekin’e ne zaman ulaşıp, böyle bir hayal kurduğunuzu söylediniz? 

N. E.: Oyunu bitirme projesi olarak oynadıktan sonra hocalarım bana dedi ki “Bunun iznini alıp çalışın ve profesyonel bir şekilde oynayın.” Biz de bunun için adım atmaya başladık, Zeynep Hoca iletişim kurdu Latife Hanım’la ama o başta bizim niyetimizin ciddi olduğunu bilmediği için çok ilgilenmedi. Sonra ben tezi gönderince okuyup romana yaklaşma biçimimizi beğendiği söyleyip bizi evine davet etti, biz de kurabiyelerimizi alıp Dirmit’in dediği gibi yüreğimizi tuta tuta gittik 🙂 Ben oynadım, oyun bittiğinde Latife Hanım ağlıyordu… Böyle bir şey getireceğimizi tahmin etmediğini söyledi, çok dürüst bir kadın zaten…
E. Ü.: “Siz bana biraz zaman verin, ben bunu biraz sindireyim sonra size döneceğim” dedi. “Belki romanın ismini kullanmazsınız ama siz bunu ben oynama desem de oynarsınız çünkü oyunu sahiplenmişsiniz zaten” dedi 🙂 

N. E.: Çok tatlı ayrıldık. Sonra bir hafta sonra Zeynep Hoca’yı aramış, “Ben o çocukları arayamadım ama arada kalarak hayır demek zorundayım” demiş…

Neeeee ?????

H. E. Ü.: Evet, bizim sonra 3 aylık bunalım sürecimiz de başlamış oldu. Nezaket depresyon geçiriyor, ben onu sakinleştiriyorum. 3 ay çok kötüydük, kendimizle ve çevremizle ilgili çok şey keşfettik o süreçte… Dünyamız yıkıldı Sevinç, sanki dünyada bir tek bu oyun varmış gibi. Sonra dedik ki, Latife Hanım da açık kapı bıraktığı için, üniversite projesi olarak oynayalım biz. “Dirmit” ismiyle hazırlandık ve okulda (Kadir Has) 7-8 oyun oynadık. Her oyuna 120 kişi falan geldi, Latife Hanım’ı da davet ettik, o son oyuna geldi kızıyla (kızı Yasemin çok ısrar etmiş, sonradan öğrendik, bize bu oyunda desteği çok büyüktür ). Sonunda kabul etti oynamamızı 🙂 ve şimdi sık sık görüştüğümüz, bizim için çok önemli biri hâline geldi kendisi… 

Son hâlini izledi mi? 

H. E. Ü.: Evet, 4-5 kere izledi. Anlayacağın bütün o depresyona girdiğimiz süreç birden, iyi ki bunları yaşamışız dediğimiz bir sona dönüştü 🙂 İlk profesyonel oyunumuzu Nisan 2017’de Kumbaracı50’de oynadık, onlar da bize çok yardımcı oldu. Hakkını yiyemeyeceğimiz o kadar çok insan var ki bu hayalde… Gülhan Kadim, Erkan Ağabey. O kadar çok ki… Sayelerinde kendimizi çok iyi hissettik. 

Bu şahane oyun festivallerde oynayacak mı? 

H. E. Ü.: İnşallah…

Oyunun yapısı çok müsait olduğu için soruyorum, iki kişi bir uçağa binip hemen her yere gidebileceğiniz için…

H. E. Ü.: Biz şehirlerarası çok geziyoruz zaten, daha çok doğu turnesi yaptık. Yurt dışında nasıl olur bilemiyorum çok, Medrese’de uluslararası bir festivalde oynadık mesela; yabancı konuklar vardı.

Üst yazıyla mı oynadı? 

H. E. Ü.: Evet , çevirisini de 3-4 kişi yaptık 🙂 İki İngiliz kız ağlayarak gelmişti Nezaket’e, çok güzeldi; çok enteresandı.

Onlara herhalde başka bir coğrafyanın hikâyesi olduğu için de oldukça etkileyici geliyordur. Ben olsam ben de giderdim Nezo’nun yanına 😉
E. Ü.: Evet, sanırım kadın olmak her yerde aynı galiba. 

N. E.: Bu denli olmasa da benzer şeyler hissediyor kadınlar galiba.

H. E. Ü.: Oyun her kesimde bir etki yaratıyor; en entelektüel yerlerde de, sosyoekonomik seviyesi en düşük yerlerde de.

N. E.: Evet, mesela ben başta şey zannediyordum nedense, sanki şehirli kadınlar oradaki meseleyi anlayamayacak 🙂 Niye öyle hissediyordum bilmiyorum şimdi.

H. E. Ü.: Ama birçok yerde kadınların da erkeklerin de bize gelip sarıldığı, kendimi gördüm dediği, uzun uzun yazılar yazdığı oluyor. Kadınlara çok daha fazla dokunacak sanıyorsun ama…

Kim bilir, belki oyunu seyreden erkek seyircilerin de “terbiye verdiği” birileri oluyor hayatında ve oyunda hiç beklemediği bir anda kendiyle yüzleşiyor…

H. E. Ü.: Haklısın. Mesela Mahmut karakteri var ya, o Dirmit’in dünyasında bana hep ikinci Dirmit gibi geliyor. Dirmit kadar görünen bir direnişi yok ama erkeklerde tuhaf bir etki yaratıyor.

Genelde hep bizim seyrettiğimiz gibi mi oluyor sonunda? Ben bir oyuncu olarak sabaha kadar da beklerdim Nezo’yu. Seyirci gitmiyor mu evine sizi görmeden? 

H. E. Ü.: Evet genelde bekliyorlar ama şey diyen de oldu “Ben görmek istemedim”.

A bak bu da bir tercih. Bunu anlayabiliyorum. Ben dayanamazdım görmemeye ama anlıyorum 😉

N. E.: Ya da bazıları “Bir sarılabilir miyim?” diyor  sadece ve sarılıp evine gidiyor.
Dirmit’e sarılmak istiyorlar bence.

H. E. Ü.: Evine yemeğe davet edenler oldu : )  
Ben bu oyunun zamansız bir oyun olduğunu düşünüyorum. Keşke seni izlerken “Vay be, 30 sene önce neler oluyormuş?…” diyebilseydik. Bu benim kalbimi çok kırdı. Şunu demek istiyorum, Aziz Nesin ve Haldun Taner’in köşe yazıları da bu yüzden her okuduğumda kalbimi çok kırar. 80’lerde yazmışlar, 2000’lerde demişler, 2000’ler 80’lerdeyken çok uzaktadır onlar için, 2000’lerde böyle olmayacak, değişecek bir şeyler, düzelecek. Dirmit de böyle. Keşke yakalamasa bizi bu yakaladığı yerden. Keşke yazıldığı günden bu geceye değilmiş olsa, güzelleşmiş olsa dünya ama nerdeeee!…

H. E. Ü.: Keşke… Dirmit bence umut dolu; önceden çığlık ile bitiyordu ve seyirci ağlayarak çıkıyordu, sonra dedik ki bu doğru değil çünkü bu kız umutsuz değil. 
Bu nefis romanın gücü de burada çünkü Dirmit bu, durur mu, durmayacak.  
Kitabın kendi olduğu kadar, Latife Tekin de bize çok ilham verdi. Çok. 
Önce bizi biraz da açık bir kapı bırakarak reddetmesi, o sırada oyunun içindeyken göremediğimiz şeyleri görmemizi sağladı.

Evet bak, ne yapacağınıza bakmak için bile yapmış olabilir, yani istem dışı olarak; bakalım vazgeçiyor musunuz hemen diye? Peki, yeni kitabı çıktığında kitapçı kuyruğuna girdiğiniz, sizin için yazdığını düşündüğünüz yazarlarınız var mı? 

N. E.: Latife Tekin galiba, gerçekten… Yeni bir şey yazıyormuş galiba, heyecanla bekliyorum onu.

H. E. Ü.: Belki Seyyar Sahne’den çok etkilendiğimiz için Oğuz Atay’ın her yazdığını tekrar tekrar okuyoruz… Sabahattin Ali var hep ama hep oynamayı düşündüğümüz… 

Hayal ettiğiniz oyunlar? Neler dolaşıyor kafanızın içinde? Özellikle Dirmit macerasından sonra, artık hayır cevabına da alıştığınız için 🙂 Başta tabii ;)))

H. E. Ü.: Bizim birlikte iki senedir hayal ettiğimiz şey aslında hep şu, bir roman ya da oyun kişiye dokunduğu yerden ele alınmalı.

Sende kalan yerden başlayarak yaratmak yani.

H. E. Ü.: Evet öyle. Şimdi “Hizmetçiler”i düşünüyoruz. Hizmetçiler’i uyarlamayı düşünüyoruz, Türkiye’de geçen bir hikâye hayal ediyoruz. Böyle bir hayal var aklımda 2 senedir gidip geliyor…

N. E.: “İçimizdeki Şeytan’’ı söyle bir de… O da var. O da hayallerden biri bak.

H. E. Ü.: Evet ama bir de şöyle bir şey var, oyun yapmış olmak için değil; o doğru damarı bulamazsak yapmayız. Yapmamalıyız.

N. E.: O güçlü karşılaşmayı bulamazsak bir anlamı olmuyor çünkü.

H. E. Ü.: İşin aslı, biz iki sene önce Hizmetçiler’i başka bir arkadaşımızın bitirme projesi olarak hazırladık, onlar oynadılar ve şu an zamanı değil galiba diyerek durdurduk. Oynama isteği öne geçse de biz böyle hissedince durdurduk, mutlaka bir gün zamanı gelecek diye düşünüyorum şimdi. İçimizdeki Şeytan’ı düşünüyoruz ama emin değiliz. Korkuyu Beklerken hayalimiz var; emin değiliz ama hep hayal olarak var.

N. E.: Sanırım biraz durulduk Dirmit olduktan sonra, aslında biraz zihinsel olarak dinlenmek istiyoruz gibi geliyor bana.

Peki… Biraz da sizi kızdıran ve sizi mutlu eden şeyleri öğrenmek istiyorum, yüzünüzü güldüren şeyleri merak ediyorum.

H. E. Ü.: Çok garip bence ikimiz de dışarıdan oldukça sakin görünüyoruz ama birbirimizi o kadar çok öfkelendiriyoruz ve kızdırıyoruz ki yani herhalde öfke de mutluluk da birbirimiz üzerinden çıkıyor galiba… Saçma ama kolum kırılmıştı ve bu beni çok sinirlendirmişti mesela, yüzüyorum filan ama benim için toplu bir şeyler yapmak daha önemli oldu her zaman. Sonra, çok beğendiğim bir yönetmenin bir oyununu izlediğimde kötü çıkarsa çok sinirleniyorum.

Bu kadar çok oyun oynarken oyun seyretmeye vaktiniz oluyor mu? Mesela son zamanlarda seyredip de bunun tam tersini söylediğin bir oyun oldu mu? 

H. E. Ü.: Macbeth İki Kişilik Kabus! Çok çok çok iyiydi…  Şato’nun Altındakiler… Gülden ve Pınar’a da çok hayranım…

Nezaket’e hayran mısın? 🙂 

H. E. Ü.: Ona zaten hayranım 🙂 

Seni ne kızdırıyor peki Nezaket? En çok Emre mi? 🙂

N. E.: Beni umursamazlık kızdırıyor biraz, bir de yalnız başıma bir şey yapamama kızdırıyor. Ben yalnız kalamıyorum, çok çocuklu bir aileden geldiğim için galiba garip hissettiriyor bana yalnızlık. Ve evet, şimdi ikimiz yaşıyoruz ya, ona patlıyor her şey 🙂 

H. E. Ü.: Naifin gazabından korkacaksın derler ya, o hesap 🙂 

N. E.: Beni sevindirenlerde de oyunculuk geliyor aklıma, garip bir delilik ya oyunda insanlarla kurduğun iletişim… Bir de Mersin’e ailemin yanına gittiğimde, o aile sofrasının başında çok mutlu oluyorum, o çocukluk hissi.

H. E. Ü.: Bir dakika, geçenlerde bir arkadaşıma çok iyi bir haber verdim ve onun bu haberi duyunca bir tepkisi vardı, tüylerim diken diken oldu. Evet yahu birisinin heyecanını görmek, mutluluğuna vesile olmak kendi yaşadığım mutluluktan daha iyi hissettirdi bana…

Şimdi hayali bir sofra sorusu soracağım ama önce evde kim yemek yapıyor bakalım?

N. E.: İkimiz de yapıyoruz ama daha çok Emre 🙂 

Peki mesela böyle bir yemek yapacak olsanız, hayatınızda hiç tanımadığınız insanları da davet etme şansınız olsa şu an aramızda olmayanlar da, kimlerle akşam yemeğinde oturmak isterdiniz? 

H. E. Ü.: Benim aklıma ilk Kemal Sunal geldi… Futbolcu Sokrates, benim hayatımı etkileyen birisi; o olabilir.
Öyle biri mi var ya? 🙂 

H. E. Ü.: Evet, Brezilya milli takımında. Aklıma daha fazla gelmedi, sen söyle Nezo.

N. E.: Yani benim ünlü biri gelmiyor aklıma ama bir dayım varmış benim, ben doğmadan ölmüş 25 yaşlarında. Anneannem saklardı bizden, şiir defterleri de varmış, çok kötü şiirler ama anneannem hepsini ezberlemiş, onu tanımak isterdim ben. 

Bazen çok kalabalık masalar oluyor bu sorunun cevabı, bazen bir kişilik sofralar; bazen yan yana gelmesi imkansız kişiler bir araya geliyor ve fantastik bir masa oluyor… Düşünüyorum şu an, futbolcu Sokrates ve Kemal Sunal 🙂 Peki ikinize de yeni bir yaşam şansı verilse ya da bundan bir sonraki yaşamınızı seçme ve yönetme şansınız olsa? Dünyanın neresinde ne yapıyor olmak isterdiniz? 

H. E. Ü.: Ben bütün dünyayı gezip insanlarla iletişime geçebilmeyi isterdim, bu meslek oldukça geçerli bunun için ve umarım gelecekte böyle olur. Mümkün olduğu kadar çok insanla temas edebildiğim bir hayatım olsun isterdim. Daha fazla dil öğrenebilmek isterdim, mesela 7-8 dil konuşan insanlara çok özenirim. Keşke bir tuşa basar basmaz o yeni dili hemen öğrenebiliyor olsam…  

Nezaket sen? 

N. E.: Bilemedim, ben memnunum herhalde şu an 🙂 Nedense hayal edemedim kendimi başka bir yerde. Bunlar çok zor sorular yaa 🙂 
Çok oynamak istediğin bir rol var mı? Oyun?  İçindeki sesin “Nezaket bunu oynasan ya” dediği.

N. E.: Ay ben çok kötüyüm bu sorularda ya of… Bir tane film vardı Leonardo DiCaprio’nun, meczup bir çocuğu oynuyordu; onu izleyince istemiştim öyle bir şey oynamayı. O olabilir. 

H. E. Ü.: Benim de dönemsel olarak değişiyor galiba bu soruya cevabım. Mesela bir ara Treplev’i çok yakın hissediyordum kendime.

Yönetmenlik yaparken de böyle misin? Sonuçla ilgilenmekten önce sürecin içinde kaybolan biri? Böyle hissediyorum sen konuştukça…

H. E. Ü.: Sanırım öyleyim Sevinç. Latife Hanım bu oyuna başlamadan önce “Bana niye sormadınız?” demişti; bizim hiç öyle bir niyetimiz yoktu ki oynamak gibi…
Bu arada aklıma sonradan geliyor ama iyi bir yönetmenin bir filminde oynamak isteyebilirim küçük ya da büyük bir rol. Asghar Farhadi’nin herhangi bir filminde…

Oynatmam seni, onun bir filminde herkesten önce ben oynayacağım! 🙂 Dünya çok küçüldü, teknoloji hem hayatımızı elimizden alıyor, bağımlısı olduk; hem de hayallerimizi karşılayacak bir şey. Bak bu röportajımızdan bir tık sonra Farhadi’min bir filminde bu masadakilerden herhangi biri oynayabilir. Ben oynamasam da olur, filmin günlüğünü tutmak isterdim onun yanında çalışıp… Eli ayağı olmak isterdim. Dikkat ediyorum dönüp dolaşıp hep aynı oyuncularla çalışıyor, o da bir takım oyuncusu, böyle hissediyorum. Büyük hayranıyım, büyük… Peki böyle bir başka yönetmenin var mı Farhadi gibi? 
E. Ü.: Nuri Bilge Ceylan filmlerinin çoğu… Ben şu son zamanlarda izlediğim şeylerde umut doluyorum. Beklentim büyük, genç oyuncular olarak şanslı bir dönemdeyiz. Bence çok iyi oyuncular var, çok görünmeyen oyuncular; mesela Nezaket bunlardan biriydi.

Kesinlikle. 

H. E. Ü.: Bilmiyorum, oyuncunun biraz şey olması lazım, her şeyde oynamaması lazım, biraz sabretmesi lazım; doğru oyunu bulması lazım. Bence şanslıyız, çevremiz çok iyi yazarlar ve yönetmenlerle dolmaya başladı.

Dikkat ediyorum da biz, bir şeyi ne kadar beğendiğimizi söylemede o kadar bonkör değiliz de o şeydeki eksikleri ve hataları görmekte oldukça cömertiz. 
H. E. Ü.: Ben samimi ve içten bulduğum herkesin eleştirisine açığım.

Son sorum yine fantastik bir soru 🙂 Hazır mısınız? Size bir süper güç armağan edebilseydim, hangisine sahip olmak isterdiniz? 

H. E. Ü.: Hayatımı istediğim zaman sonlandırabilmenin elimde olmasını çok isterdim diyeceğim ama bu süper bir güç değil galiba.

Bu tam da bir süper güç.

H. E. Ü.: Ya da bir anda gidip başka bir yerde kendini var edebilmek de olabilir…

N. E.: Bu süper güç beni korkutuyor.
H. E. Ü.: Bence yiyip yiyip zayıf kalmak… Hem de kimseye bir zararı yok…

N. E.: A bak işte bu olabilir 🙂 

H. E. Ü.: Şifa veren bir şey de olabilir…

N. E.: Herkesi iyileştirecek misin yani?  

H. E. Ü.: Felsefeci ya… 🙂 Belki bizim farkında olmadığımız süper güçlerimiz vardır… Ayşe Selen’in cenazesinde öyle garip bir şey oldu ki bana, o an sevdiğim ve sevmediğim herkes dengelendi sanki… Bilmiyorum, bu bir güçtür belki, onun yaşarken de öldükten sonra da bu camiada bana en çok dokunan insan olması… Epi topu hayatımda beş kez görmüşümdür belki ama varlığıyla, saçtığı enerjiyle nedense bu soruya böyle bir cevap çıktı içimden.

Ne güzel oldu şu an. Onun güzel adı geçti bu gecenin içinden… İkinize de çok teşekkür ediyorum, en kısa zamanda “Bir Meşrutiyet Faciası” ve “Trom”a da geleceğim. Yerimi ayırın bak…
 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu