Ayın KonuğuAyın KonuğuKöşe YazarlarıYurttan Haberler

Sevinç Erbulak ile Ayın Konuğu Selçuk Yöntem; "Umudu Yeşertmemiz Lazım!"

Çocuğum daha. Aslında çok çocuk değilim de, zannettiğim kadar da büyük değilim hâlâ... Güzel yıllar... İşimizi severek ve inanarak yaptığımız yıllar... Çok öğretmenimizin olduğu, onlarla öğlen yemekleri yediğimiz yıllar.
Dünya henüz “duygulu” bir gezegen…
Müzikler daha coşkulu ve içten…
Tiyatrolar yasaklanmıyor, bilakis iyi geliyor; hepimize.
Okul, ev ve set arasında mekik dokuduğum yıllar... Selçuk Yöntem geliyor bir gün sete. Kendimizce oynadığımız o ‘büyüklük’ oyunu çöküyor; heyecanımızı kontrol edemiyoruz ve anlayıveriyoruz o kadar da büyümediğimizi. Ne iyi!

“Bir öğretmen daha” diyorum içimden…
Şanslıyım, biliyorum.
Sonra yıllar geçiyor, geçerken bunu pek fark etmiyorum ama Halk Eğitim’de o akşam üzeri onunla söyleşirken yine aynı heyecanı hissediyorum içimde. O günlerdeki gibi olanı: ‘Duygulu’, ‘saf’. O konuştukça daha da saflaşıyor dünya, onu dinledikçe şeffaflaşıyor sanki her şey. Hem hatırlıyorum hem de hayranlığım artıyor. Selçuk Ağabey mart sayımıza çok yakışıyor. Tam 7 sene aradan sonra tekrar sahnede şimdi. İzleyin, dinleyin, okuyun onu. Hangisinden başlamak isterseniz işte…
Yeniden o konuştuğumuz günlerin saflığına erişiriz belki, kim bilir…
 
Sevinç Erbulak: Heyecanım büyük ve başlıyorum. Selçuk Ağabey, “Benim Adım Feuerbach” 22 sene sonra yine seyircisiyle buluşuyor, siz de 6 sene sonra ilk defa sahneye çıkıyorsunuz, öyle değil mi?

Selçuk Yöntem: Evet canım, hemen hemen 7 yıl.

Siz bu oyunu oynamaya nasıl ikna oldunuz ve nasıl başladı süreç? Eminim o aradan geçen 7 yıl içinde çok fazla teklif almışsınızdır, o yüzden niye bu oyun, bu kadar aradan sonra sizi cezbeden ne?

Feuerbach oyununun benim için ayrı bir önemi var çünkü 1996 yılında bu oyunu benim sahneye koymam için verdiler bana. Fakat “Okuyunca fikrin değişir, oynamak istersin” dediler, ben de okuyunca gerçekten “Ben bunu niye sahneye koyuyorum? Ben bunu oynamalıyım” dedim ve Ayşenil’e (Şamlıoğlu) götürdüm sahneye koy diye… O da tabii çok beğendi ve ilk rejisi oldu bu oyun. O dönem, biz oyunu gerektiği kadar oynayamadık, Devlet Tiyatrosu’nda bir oyun koyulduğu zaman 2 sezon devam eder, tutan oyun olduğu zaman 100 oyunu görür sen de bilirsin ama biz ancak 30-40 oyun oynayabildik, çünkü benim İstanbul’da dizi serüvenim başladı: ‘Süper Baba’, o dönem  sen bilmezsin tabi onları ;))))

Ah ben bilirim bilirim ;)))

Sonra aradan bunca zaman geçince ve 7 yıl da ara verince, ki ben tekrar oynamak istiyordum zaten; eş dost da öyle söylüyordu bana çünkü evrenselliği olan bir oyun bu Sevinç. Yani bir aktörün her yaşında başına gelebilecek bir oyun, her yaşta oynanması gereken bir rol hani. O zamandan bu zamana geçen tecrübeyi düşün, sonra geçen zamanı, bir daha yapabilir miyim diye düşünürken, eş dost ile de bir daha yapalım mı yapabilir miyiz diye konuşurken, dedik ki yapalım.

Bu gece ben kaçıncı oyunu seyredeceğim peki?

6. oyunu seyredeceksin.

Dolaşıyorsunuz değil mi başladığınızdan bu yana?

Evet dolaşıyoruz, iki tane çok yetenekli genç arkadaşımla birlikte oynuyorum. Toprak (Can Adıgüzel) ve Gülçin’le (Kültür Şahin). Çok güzel bir prova dönemi geçirdik, şimdi hevesle oynuyoruz.

Bu oyundan bir önceki oyununuz hangi oyundu ?

– ‘Vanya Dayı’, Tiyatro Pera’da. 2011-12 sezonunda da oynadım, hemen hemen 7 yıl geçti  aradan.

Artık bırakmazsınız sahneyi.

İnşallah 😉

Oynadığınız bu kadar oyunun içinde (ben hepsini izlemişim bu arada) geri dönmek, tekrar oynamak istediğiniz bir oyun var mı?

Ah ‘Deli Dumrul’u oynamak isterdim bak tekrar ama teknik olarak imkân yok 😉

Onu ne zaman oynamıştınız?

1990-93 yılları arasında.

Yaptığım araştırmaya göre Ankara DT’de ‘Topuzlu’ oyunu ile başlamışsınız , sonra ‘Kurban’ sonra ‘Yaban Ördeği’… Böyle başlamış konservatuvardan mezun olur olmaz.

Okuldan sonra bir yıl İngiltere var, sonra dediğin gibi ‘Topuzlu’da her perdede bir repliğim vardı, köyün delisini oynuyordum. Sonra her yıl bir oyunda yer aldım, ondan sonra 2000 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu’ndan ayrılınca özel tiyatrolardaki serüvenim başladı. Tankred Dorst’un benim hayatımda herhalde farklı bir yeri var ama bak, ‘Fernando Krapp Bana Mektup Yazmış’ı oynamıştım, o da çok güzel bir oyundur.

Ahh biliyorum…

Ve ilginçtir oyunda da bir espri var, bunu akşam göreceksin sen de, “Ben bir oyunu Ulm’de oynadım” diyor. Bizi de Avusturya’ya davet ettiler, biliyor musun? Kasım’da gideceğiz sanırım, Ulm de oraya 15 dakika uzaklıktaymış. Ben çok etkilendim bundan… Bak hep beni bir yere götürüyor bu oyun, böyle ilginç bağlar var, onun için bu oyunun hayatımda farklı bir yeri var. Ben çok güzel roller oynadım, çok güzel yönetmenlerle çalıştım; çok şanslıydım, bir çoğuna da geri dönmek isterdim ama galiba en çok istediğime döndüm.

Harika… Peki ukde bir oyununuz var mı? Kaldı mı? Yani “Sevinç bak ben bu oyunu mutlaka oynayacağım” diyeceğiniz?

Evet var, yıllarca soruldu baba bu soru, hep “Macbeth” demişimdir ama olmadı..

Ama olabilir.

Olabilir, hayatta ne olacağı bilinmez.

Shakespeare oynadınız mı hiç?

Tabii, ‘Beğendiğiniz Gibi’de Soytarı’yı oynadım Ankara DT’de, İngiliz bir yönetmenle çalışmıştım. Onu da sırf dekorundan dolayı başka bir tiyatroda oynayamadık.

Ama ukde Macbeth…

Yani çok hayıflanmak istemiyorum ama öyle 😉

Biraz yönetmenliğinizle ilgili konuşmak istiyorum ama önce şunu sorayım, yönetmek istediğiniz bir oyun var mı? Bu illa bir oyun değil, çalışmak istediğiniz bir oyuncu da olabilir.

“Şu oyuncuyu yönetsem” diye bir düşüncem olmadı ama 4 tane oyun yönettim bugüne kadar. İrfan Yalçın’ın ‘Aşağıdakiler’, Haldun Taner’in ‘Ay Işığında Şamata’ ve ‘Keşanlı Ali Destanı’, Savaş Dinçel’in ‘Gürültülü Patırtılı Bir Hikâye’si.
Birinci perdesini yazıp vermişti bana, ondan sonra ikinci perdesini de yazıp verdi; çok keyifli bir oyunuydu rahmetlinin…

Bir dakika! Gürültü Patırtılı’nın dünya prömiyerini siz mi yaptınız yani?

Evet 😉

Aa, kimler oynamıştı?

Baykal Saran, Zerrin Tekindor ve Mustafa Uğurlu.

Uff…

Evet gerçekten çok güzel bir oyundu, çok etkilenmiştik hepimiz. Sonra baktım ki bu rejisörlük çok fazla sorumluluk gerektiriyor, heyecan da işin içinde; onunla uğraş bununla uğraş çarpıntı çırpıntı… Dedim “Benim daha oyunculuk egom bitmedi, bundan sonra oyun koyamam bir süre” ve bak hâlâ daha o noktaya geri dönme duygusu yok bende. Tabii sonra olabilir neden olmasın da, şu an yok.

Bir gün böyle heyecanlı genç oyuncular gelip rica etse belki olur?

Olabilir tabii, neden olmasın; yönetmenlik çok başka bir şey. Onca şeyi koordine etmek, o disiplini sürekli sağlamak kolay iş değil. Oyuncu olarak kendinle ve başkalarıyla disipline olmak zorundasın evet ama, yönetmen onu böyle tek başına doğururken sancısı çok büyük oluyor. Sancıyla birlikte heyecanı da büyük oluyor, tabii yıpranması da… Sonra bir bakıyorsun oyun senden uçup gidiyor ve bambaşka bir hâle geliyor; e bir şey de diyemiyorsun, ona sinir oluyordum mesela ;))))

Peki, Ankara DT’deki oyunlardan sonra televizyonda önce ‘Sıcak Saatler’le mi başlıyor dizi serüveniniz?

Aslında daha önce, siyah beyaz televizyon varken; ‘Atlı Karınca’ vardı; Zuhal (Olcay), ben ve Levent Ökdem. 1978 yılı…

A bu hemen mezuniyet sonrası oluyor o zaman?

Evet, hemen hemen ve  o zamanın çok popüler bir dizisiydi bak o, orada çocuklara tiyatro öğretiyorduk biz. Değişik yazarları tanıtıyorduk, her hafta başka başka arkadaşlarımız rol alıyordu; gerçekten müthiş bir çalışmaydı.
Sonra ‘Ahmet’in Günlüğü’ 1985’te, iki sezon devam etti. İki kanaldı o zaman televizyon. Siyah beyaz televizyon döneminin belgesellerinin dizileri var, onları da yaptım. İlk galiba özel televizyon dizisi olarak ‘Süper Baba’ ile başladım.

Ah! Evet beraber yaptığımız, paylaştığımız bir şey bu…

Evet, 1996’da. Ben sizin son sezonunuzda gelip, 7 bölüm anlaşıp 36 bölüm oynadım. Bak o benim için unutulmaz bir şeydi. Sonra Sıcak Saatler…

Ne kadar fenomen olmuş bir iş ve ne güzel bir roldü o, değil mi?

Çok. Ben 8 bölüm sonra “Şevket Ağabey ben haftaya gidiyorum” dediğimde, “Hiçbir yere gitmiyorsun” demişti bana. Yıllar boyu devam edebilirdi aslında o iş.

Siz de böyle düşünüyorsunuz değil mi Selçuk Ağabey?

Kesinlikle.

Ama televizyon seyircisinin Selçuk Yöntem’i  ‘Adnan Bey’dir diyebilir miyiz?

Aslında ilk ‘Kurtlar Vadisi’nde ‘Aslan Bey’ vardı, onunla seyirciyle haşır neşir olmaya başladım. Sonra ‘24 Saat’ diye bir dizi yaptım, sonra ‘Aşk-ı Memnu’ başladı. Evet, o da benim için unutulmaz bir buluşmaydı. Arada başka diziler oldu ama en çok yer eden, hatta hâlâ oynayan ‘Aşk-ı Memnu’ oldu. O bayağı bir ses getirdi, dünyanın 80 ülkesinde gösterildi…

Biz sete gelmiştik (Kavin’le ben). Kapıdaki güvenlik bizi içeri almıyordu da siz tesadüf eseri bizi görünce içeri girebilmiştik. Hatırlıyorum, köşkün kapısının önünde okulu kırmış 100-150 öğrenci bekliyordu sizi her gün.

Tabii bunlar çok güzel şeyler, televizyonda dizi yapmak, sinema yapmak ama, tiyatronun yeri çok farklı; tiyatro bizim beslenme noktamız. Buradaki canlı performans, her gece seyirciyle buluşmak, bunun lezzeti, duygusu, aktarımı çok farklı.

Tekrarı olmayışı belki. Belki de sihir burada. Ne bileyim bizi o tavlıyor gibi geliyor bana her seferinde. Her gece aynı şeyi oynamak ama…

Her gece farklı insanlarla buluşmak. Evet… Bence seyirciyi de mutlu eden bir şey oluyor bu.

Hangi gece izliyorsak o geceye özel olduğumuzu düşünüyorum. Şeyi de düşünüyorum bazen, aslında bu kadar tanınan insanların seyirciyi cezbettiğini düşünüyorum. Gelen seyircilerin bazılarının ilk izlediği oyun oluyor, olabilir; yani bu gece Halk Eğitim’e ilk defa tiyatro seyretmeye gelen birileri vardır. Bu bir kişi bile olsa, tiyatro onun için bu akşam Selçuk Yöntem’in oynadığı şeyin ta kendisi olacak. Selçuk Yöntem’in hissettirdiği şeyin adına tiyatro diyecek artık o seyirci, bir daha gitmek isteyecek mi istemeyecek mi bu hep bize bağlıymış gibi geliyor bana. Öyle olunca bir yandan da çok korkutucu geliyor. Çünkü böyle düşününce insanın sorumluluğu çok büyüyor.

Çok doğru.

Biraz da sinemadan konuşalım. Ben biraz baktım filmlerinize; ilk olarak ‘Suyun Öte Yan’ı ile mi başlıyor?

Evet, 1991’de.

Sinema nasıl bir yerinde duruyor hayatınızın?

Ben sinemada öyle bir doyuma ulaştığımı sanmıyorum. Birçok film yaptım evet ama tam karşılığını aldığımı hissetmiyorum, orada bir açlığım var diyebilirim. Hep böyle gümbürtüye giden şeyler oldu hayatımda. Ama ilk film için ‘Suyun Öte Yanı’ çok önemlidir. Sonra ‘Deli Yürek’, ki bak konusu hâlâ geçerlidir onun, sonra Onur’la (Ünlü) yaptığımız ‘Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi’, o ilginç bir filmdi.Banyo’ da öyle ama şimdi daha çok sinema yapıp daha ilginç senaryolarda çalışmak isterim.

Birlikte çalışmak istediğiniz yönetmenler var mı?

Ben onları söylemeyi doğru bulmuyorum, hani sanki beni çağırın dermiş gibi 😉
 Kim uygun buluyorsa çağırsın, ben de seversem neden olmasın?

‘Milyonluk Resim’ haftada ne kadar zamanınızı alıyor?

Ben onu haftada iki gün çekiyorum, çok severek.Milyonluk Resim’ formatı Hollandalı bir şirkete ait, dünyanın 15 ülkesinde gösteriliyor. Görselliği, özellikle soruyla birlikte görsellik çok anlamlı geliyor seyirciye bence. “Big Picture” orijinal ismi, ‘picture’ çok genel bir tanım – resim-fotoğraf- orada da yaptığımız şey aslında dikkat et bak tiyatronun bir kolu. Yarışma programı sunmak -şirkette sunum yapmak- bir düşün, hepsi sahne aldığımız değişik roller aslında. Yarışmada da hep değişik insanlarla tanışıp ona göre, onların ruhuna göre, esprisine göre hemen adapte oluyorsun.

Evet ve bu çok uzun zamandır yapmakta olduğunuz bir şey olduğu için rahat ve iyi hissettiğiniz bir alan bence.

Evet ama yorucu. İnsanın beynini çok yoruyor, o beyin yorgunluğu bedenselliği de etkiliyor; hiç göründüğü gibi değil. Sürekli diri durmalısınız, esnek olmalısınız, yanlış yaparsanız olmaz, hemen eleştiri okları geliverir, o yüzden çok yorucu.

Birinin heyecanına heyecanlandığınız oluyor mu?

Tabii tabii, ben açıkça söylüyorum zaten hep ben sizden yanayım diye.

Muhtemelen sizi tanıma bilgimden dolayı bazen yarışmacıyı nereye yönlendirmek istediğinizi, bunun için seçtiğiniz bütün yolları görüyorum izlerken. İzlemek kolay, ama yarışmacılar çok heyecanlı oluyorlar büyük ihtimalle. O tanıdığımız simalar bile geldiklerinde hiç tanıdığımız gibi olmuyorlar yani 😉 Ben izlerken suratınızdan anlıyorum “Haydi şu seçeneği işaretle” demek istediğinizi 😉Peki, kitaplarınızı merak ediyorum, çok sevdiğiniz kitapları; illa mesleğimizle ilgili olmasına gerek yok, kitaplarınız ve yazarlarınız…

Şimdi şöyle söyleyeyim, açık konuşmak gerekirse insan kitap okumayı ve bundan aldığı zevki, beynine sünger gibi çekmeyi belli yaşlarda yapıyor; bu herkes için geçerli bence. Öğrenciyken kitap okuma alışkanlığı ediniyorsan ne kadar cahil olduğunu anlıyorsun ve birkaç yazardan etkilenip sünger gibi çekmeye başlıyorsun onları içine; okuyorsun, okuyorsun, okuyorsun ve ne kadar boşlukta bir varlık olduğunu hissediyorsun. Ama ondan sonra yapmakta olduğun meslekle, yaşamın gerçekleriyle o eski sirkülasyonunu kaybediyor okuma hâli; kitabı eline alıyorsun, başına ortasına sonuna bakıyorsun; bilgi ediniyorsun ama yarım bırakıyorsun. Bütün temeli bir tik ağacı gibi sağlam attıysan, o bilgileri beynin sağlam tuttuysa edindiğin yeni bilgilerle karakterini oluşturuyorsun. Aydın olmayı yaşamaya başlıyorsun. O yüzden şu an bir kitap sirkülasyonum zamandan dolayı olamıyor ama beni etkileyen yazarları soracak olursan Jack London, Jean Jacques Rousseau, Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, tabii saymakla bitmez bu… Mesela tarih beni çok ilgilendirdi hep. Sonra karakterine göre seçip öyle okuyorsun.

Müziklerden peki? Neler seviyorsunuz? Müziğin hayatınızdaki yeri?

Bak müzik hayatımda çok önemli bir yer tutar, müzik olmadan yaşayamam diyebilirim. Ben her dakika müzik dinlerim, zaten psikolojik olarak kanıtlamışlar, bir insan 6-7 saat müzik dinlemezse psikolojisi gerilemeye başlıyormuş.

Nasıl yani, her gün mü?

Tabii tabii, her gün 6-7 saat müzik dinlemeliymişiz, bunu bilimsel olarak kanıtlamışlar. Benim kendi dönemimden “Beatles” ile başlayan bir müzik bilincim oluşmuştur. Sözlerini anlamadığımız ama melodisini sevdiğimiz müziklerdi onlar. Şimdi geldik 2018’e, ben bugünün müziğine adapte olamıyorum, melodinin olmadığını görüyorum, elektronik olduğunu görüyorum, fazla teknik olduğunu görüyorum ve o akustik lezzeti almadığım an bir zevk alamıyorum. Ondan sonra ne oluyor, yine klasiğe dönüyorsun Bach, Mozart, Debbusy dinliyorsun. Onlarla tekrar ruhuna gıda vermeye çalışıyorsun ve herkes de üretemediği için, şu çağımızda hep eskileri tırtıklamaya başlıyorsun; onların düzenlemesini yapmaya çalışıyor bugünün müziği. Hâlâ o yılların ürettiği duyguların artıklarıyla yaşamaya çalışıyor.

Evet, müzikte de geri dönüyoruz bence bu tırtıklamaya, filmlerde de, tiyatro oyunlarında da.

Yani Sevinç, duygu bitti. 80’li yıllarda elektroniği bulmaya başlamışlardı; bir değişim, bir arama başlamıştı ama yine bir melodi, bir duygu vardı. 90’larda daha da gelişerek duyguyu yakalamışlardı ama 2000’den sonra elektronik ve teknik aletlerin gelişimi müzikte işin kolayına kaçmayı getirdi.

Teknolojinin böyle alanlarda bizi biraz daha yalnızlaştırdığını ve biraz da cahilleştirdiğini düşünüyor musunuz siz de?

Evet, hatta diyorum ki, internet çıktı mertlik bozuldu. Bir altyapı koyuyorsun, ritmik; üstüne beste yapıyorsun. Yahu öyle şey olur mu? Yani aç bakalım bir günümüzün pop müziğini, hep aynı temalar; aynı bilgisayar sisteminin getirdiği şey, o neyse artık teknik kısmını bilmiyorum ben. Peki ama akustik dinlemekten neden bıkmıyoruz?

Sanırım duygu her şeyden gittiği için belki…

Evet, duygulu güzel bir şeyler çıktığı zaman “Aman Allahım” diyoruz ve hemen heyecanlanıyoruz.

2018’de adapte olamadığınız başka neler var? Ya da şöyle sorayım, daha doğrusu 2000’lerde?

2000’li yıllar… Dünya 2013’lere kadar güzel döndü diye düşünüyorum, ondan sonra sanki böyle bir şirazesi bozuldu, duygunun balansı bozuldu yani… Bu ekran denen olay, her şeye çok çabuk ulaşılabilmesi, ölümlerin youtube’da izlenilmesi duyguyu köreltti. O şaşırmama duygusu geliyorsa insana çok kötü bir şeydir bu. Şaşırmamaya başladık biz. “O da mı oldu – ha tamam” deyip devam etmeye başladık. Bence şaşırmalı ve utanmalıyız, çünkü şaşırmayınca utanma da gidiyor. Biz frene basmadan gaza basıyoruz artık, frensiz olduk. Hani Ingmar Bergman demiş ya “Dünyayı utanç kurtaracak”,  o duygu da gitti mi ne kurtaracak peki?

Ülkenin genel gidişatı için konuşuyoruz, değil mi?

Tabii ki… Yurt dışına çıktığınız zaman fark ediyorsunuz, insanlar eski neşesinde değiller ama tabii batıdaki ülkeler daha farklı değerlendiriyorlar hayatı, biz daha farklı yaşıyoruz. Ama dünyanın genelinde böyle mutsuz bir duygu dalgası var ki, işte onu hissetmemek mümkün değil.

Peki umut var mı Selçuk Ağabey?

Umut olmadan yaşayamayız. Ne güzel söylemiş Ömer Seyfettin: “Umut, insanın kalbinde öten geveze bir kuştur.” Bak o kuş susarsa yandık. O umudu yeşertmemiz lazım, umutsuz nasıl sabah kalkıp kahvaltı edilir? Umudumuz var tabii, olmalı da.

Ben şu yasaklarla ilgili de biraz konuşmak istiyorum, tiyatro yasaklarıyla ilgili. Barış Atay’ın oyununun başına geleni biliyoruz, şimdi de bir çocuk oyunu savaş karşıtı olduğu için yasaklanmış. Ben çok tanıdık bir şey olduğunu düşünüyorum yasakların sizin için. Eskiden yaşananlardan dolayı, annemden dinliyorum hep evde, “Sevinç tekrar tekrar tekerrür ediyor tarih” diyor, ne yapacağız bu yasaklarla biz?

21. yüzyılda bir tiyatro oyununun yasaklanmasını aklım ve ruhum almıyor.
Çünkü tarihte şuna bakmak lazım, yasaklar hiçbir işe yaramamış. Yasakların sonunda hep yasakların olmadığı bir dünya baş göstermiş. Yasaklamayla bir takım şeyler hallolsaydı dünyada o zaman hiçbir sorun olmazdı. Her devlet istediği her şeyi yasaklardı; bak bakalım. Cehennemi görürdü herkes ama hele bir tiyatro oyunu yasaklamak; benim aklımın aldığı, kabullenebildiğim bir duygu değil. Bizim bunun olmaması için gereken her şeyi, her türlü çabayı göstermemiz, demokratik hakkımızı kullanmamız gerekiyor. Bunu kabullenmememiz gerekiyor çünkü tiyatro insan içindir ve insana çok iyi gelir. Bu kanıtlanmıştır artık, 2 saatlik bir performans yeri geldiği zaman 8 saatlik de olabilir, insan için yapılan bir şeydir. Yani kitleleri tiyatro ile ayırt edip, ideolojik bir sonuç alınsaydı dünyada her tiyatro yapanın bir ideolojisi olurdu. İnsan seyreder, algılar, özümser ve ona göre davranır. Kabullenir ya da kabullenmez; tiyatro insanı eğitmez yani zorlamaz, düşündürür, farkındalık yaratır.

Zorlamaz…

Katiyen zorlamaz. Sana bırakır, çok demokratiktir. İster seversin ister sevmezsin, ister beğenir ister beğenmezsin.  Sana bırakır her şeyi. Saf bir eylemdir çünkü yaşamın kendisidir. Bunu anlamayan da başka türlü davranıyor demek ki.



Daldım gittim bu sözlere… Peki, bir günlüğüne yerine geçmek istediğiniz biri oldu mu şu hayatta? Şu an çat diye sorsam?

Çat diye söyleyeyim, valla Elvis Presley olmak isterdim. Beatles’in bir üyesi olmak isterdim. ‘Godfather’ filminde bir rolüm olsun isterdim 😉

Peki  diyelim reenkarnasyona inanan birisisiniz, yeni yaşamınızı da seçme hakkınız olsa, bundan sonraki yaşamınızı, bir dahaki seferinizi…
 
 
Ben reenkarnasyona inanan bir insanım ve eğer bana bırakılmış olsaydı çok iyi bir şarkıcı olmak isterdim ya da futbolcu.

Gerçekten mi?

Evet, çünkü aslında aktörlüğümün, mesleğimin getirdiği bir istek bu. Tiyatroda şarkı söylemek yok mu? Beden performansı yok mu? Yine mesleğimin getirdiği bir şey ama reenkarne edileceksem yukarıda bir sağlama yapacaklar tabii ;)))

Bana Shakespeare Globe’un eski genel sanat  yönetmeni bir turnemiz sırasında, oyundan sonra “You are not actor,s you are athlets” demişti ve bu benim çok hoşuma gitmişti, evet biz sahne sportmeniyiz. Son sorulara doğru geliyor of, ama bu biraz hayali bir soru; bir sofra hayal etmenizi istesem, yemekleri sizin hazırladığınız bir masa, bu sofradaki konuklarınızı Müstehak okurlarıyla paylaşmanızı istesem kimler olurdu o sandalyelerde?

Marlon Brando, Churchill, Atatürk…

Sofraya gel.

Sordun söylüyorum 😉 Yani dünyada o kadar değerler var ki aklıma ilk bu isimler geldi; düşünsene böyle bir sofrayı… Ben çoban salata yapmışım, böyle bir de makarna.

Nefis… Peki 20’li yaşlardaki hâliniz, konservatuvar son sınıftaki siz, bu gece ‘Benim Adım Feuerbach’ı izlemeye gelse siz de onu görseniz… Oyun bitiminde yanınıza gelse ona söylemek istediğiniz bir şey olur muydu? Mesela bir şeyler değişsin diye? Yoksa onu kendi hâline mi bırakırdınız?

Ben ona bir şey söylemezdim de o galiba beni görünce gözleri dolardı gibi geliyor bana. Çünkü o ne olacağını görebilirdi o zaman 😉 Belki de sevinç gözyaşları olurdu bu, bilemiyorum tabii. Ben o hâlimi zihinsel olarak görüyorum hep ama o hâlime dönmek istemezdim tecrübe olarak. Ama bak konservatuvardaki 5 yıla dönmek isterdim.

Aa niye?

Çünkü unutulmaz bir  konservatuvar dönemiydi bizim jenerasyonunki. Böyle muhteşem bir okul, muhteşem insanlar, muhteşem eğitmenler, muhteşem bir bina… Hayatım boyunca unutamayacağım. O yüzden o 5 yılı yaşamayı tekrar isterdim.

Bu bilgiyle mi?

Yok o olmaz. Hata yapman lazım. Aynı hataları.

Bu ay mart sayımız olduğu için Dünya Tiyatro Günü’ne denk geleceğiz. Siz ne söylemek istersin bayramımızla ilgili? Şimdi, bugün oyuncu olmak isteyen, bu koşullarda bu işi yapmak isteyen gençlere?

Şimdi klişe olacak ama klişeler çok doğrudur, değişmez; bir kere seveceksin yaptığın işi. Neden yaptığını bilgi olarak olmasa bile, his olarak inanacaksın, bunun için sürekli çaba göstereceksin. Bana hep soruyorlar oyuncu olmak isteyenler, “Bizim ne yapmamız lazım?” diye, bunları yapman lazım. Okuluna gideceksin, kendini eğiteceksin, kendini seveceksin; ailen karşı gelecek onlarla çarpışacaksın, “Hayır ben buna inandım,  bunu yapacağım!” diyeceksin. Önünü kesmek isteyecekler sen çabanla devam edeceksin ama insanlığından, dürüstlüğünden hiçbir zaman vazgeçmeyeceksin. Bu çaba içerisinde bu mesleğe başlarsan, hedefe kilitlenirsen o zaman 12’den vurursun. Şan şöhret para geliyor zaten sen yeter ki hissederek, inanarak yap. Ben hiçbir zaman tanınayım şöhret olayım diye bu işe bulaşmadım, hâlâ da bunun farkında değilim. Sen sadece işini iyi yap gerisi geliyor ama işini yaparken ben bunu şunun için yapıyorum, o da olacak mı bu da olacak mı  dersen hayat asla sana cevap vermiyor. Hayat beklemediğin an sana güzelliklerle cevap veriyor. Çünkü işini yaptığına inanıyor senin; inandığın zaman bu elektriği, bu doğallığı, samimiyeti hayata koyduğun zaman hayat seni kabul ediyor. Bunu bir böbürlenme, kendini bir şey zannetme anlamında söylemiyorum, hayatın bu dengeleri olmasa yani iş şuraya bağlanıyor; Shakespeare’in cümlesini iyi okumak, iyi anlamak lazım: “Bütün dünya bir oyun sahnesidir” demiş ya, herkesin de rolleri var. Evet, terzi olmasa giyemezsin bu elbiseyi, olacak o. Kanalizasyoncu olmasa kanalizasyonu kim tamir edecek? Berberin olmazsa saçını kestiremezsin. Tiyatro bu işte. Biz bütün bunları alıyoruz ve başka bir anlam yükleyerek tekrar bana, sana, ona satıyoruz. Onun için bütün dünyanın bir oyun sahnesi olduğunu hiç unutmadan, benim de bir rolüm var ve o rolümü iyi oynamalıyım diyerek davranmalı hayata. İyi oynamak için de çalışmalıyım, sesimi açmalıyım, antrenman yapmalıyım, insanlara iyi davranmalıyım, onlarla paylaşmalıyım demek gerek. Bunların hepsini bir araya getirmen gerekiyor. Karışık gibi geliyor ama değil, çok basit; sev-hedefine kilitlen-inan-yürü…

Yine de biraz zor galiba, röportajın başında anlattığınız “duygu”nun yittiği bu çağda. Aslında bu teklif çok basit görünüyor olsa da.

Aslında gerçekten çok basit. Hayat zaten basit, sadelik kadar güzel bir kavram yok; daha iyiyi ararken iyiyi de kaybediyorsun, hayır. Çok basit, çok samimi söylüyorum, yürürken şu ayağını şuraya takarsan düşersin ama ayağını şöyle sağ yaparsan düşmezsin, bu basit bir olay. Bunu arkadaşlığa indirge, karı kocalığa indirge, sahnedeki oyuna indirge… Hepsinde bu basit, sade nedenler yatıyor ama kimsenin işine gelmiyor, kusura bakmasınlar. Düşünsene, 6 kişi seyahat ediyor, başlangıç çok güzel, sonra seyahatin tadı kaçıyor. Neden? Nedenler basit. Basit olanı basit algılamadığımız için her şey bozuluyor. Bunun için de hangi meslek olduğu hiç fark etmez, sadece inanarak-hissederek-severek yap. “Ben bunu yapacağım.”

O zaman, sanıyorum bu bozulma çağında basitten yana olmamak, karmaşıklaştırmayı seçerek davranmak her türlü dengeyi bozdu; çünkü ben de bir ahengin yittiğine çok inanıyorum, özellikle 2000’lerden sonra. Muhtemelen o tam tarif ettiğiniz şeyle ilgili “basitte kalmaması insanın”, yalın olanda…

Evet. Dünya çok zenginleşti; görsellikle, televizyonla, ekranlarla. Herkes her şeyi yapmak istiyor, onu da alayım bunu da alayım benim olsun, dağıtıyor; darmadağınık ediyor her şeyi. Amacın ne olduğunu şaşırıyorsun; işsizsin, iş veriliyor ama o işi yaparken onunla yetinmiyorsun, başka bir şey görüyorsun ve ben şimdi bununla ne uğraşacağım diye o başka şeye doğru yürüyorsun.
Halbuki o işte yürüsen, onda iyi olsan; başka işe de sıçrarsın… Evet, bizim çağımız gibi dönmüyor bu çağ kabul ediyorum; biz daha disiplinli, daha saf, daha temiz bir çağdaydık ama bunun matematiğinde de bu yatıyor. Bir şey yapmak istiyorsan sağa sola bakma, kafanı bulandırma, hisset-inan ve yap. Yapan yok mu? Var elbette.

Sev ve hisset… Peki bu yoğun programın içinde genç oyuncuların oyunlarını, alternatif sahneleri izleyebiliyor musunuz, var mı böyle bir vakit?

Ah çok  izlemek istiyorum ama şu an çok zor. Bir ay sonra bu sirkülasyon azalacak, o zaman gerçekten izleyeceğim ama şu an olmuyor.

Çünkü çok ihtiyaçları var sizin gibi ustalar tarafından seyredilmeye…
O kadar çok tiyatro var ki. Gerçekten çok kalabalıklar, elimizden geldiğince tanıtıyoruz Müstehak’ımızda 😉

Çok haklısınız. Bravo, tebrik ediyorum.

Müstehak’ımız hakkında ne düşünüyorsunuz?

Müstehak adıyla, inadıyla, rengiyle herkese ulaşmak için gösterdiği çabayla çok takdire şayan bir gazete.

Çok çok teşekkür ederiz. İyi oyunlar Selçuk Ağabey, artık hiç inmeyin sahneden…

Güney’im bitti, ne yapıyordum şimdi? 
Güney: Tamam, önce kareye bas canım…
Bahar: Hocam hâlâ kapatmayı öğrenemediniz mi? Ay lav yu.
;)))))
 
Deşifre için Bahar Elden’e teşekkür ederiz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı