Ayın KonuğuAyın KonuğuGenelKöşe Yazarları

Sevinç Erbulak ile Ayın Konuğu, Murat Daltaban "Kavga gürültü etmeden oyun çıkar!

Kavinim Dot’taki ilk oyununu karnımdayken izlemişti. O zamanlar birbirimize başka bağlarla bağlıydık, nefis zamanlarıydı ömrümüm; ne kadar etkilendiğimizi çok iyi hatırlıyorum şimdi. Uzun zaman geçmiş üzerinden ve ben ne zaman Dot’ta bir oyuna gitsem hep nefesimi tutmuşum izlerken. Öyle oluyor oradaki oyunlar çünkü, insanın nefesini kesiyor. Sabahları, bir önceki gece seyrettiğim oyunla güne uyanmayı çok seviyorum. İnsana şükür olsun dedirtiyor.
Şey gibi bir his bu, Murat’ın, Özlem’in, Süha’nın arada birbirbirlerine bakıp , “Aa, bizim bir tiyatromuz var” demeleri gibi…
İyiliğin ne zaman kazanacağını, kazanıp kazanamayacağını bilmeden kötülükle savaşmaya devam etmek. Murat Daltaban’ın dediği gibi bu bir misyon belki de…
Kavga etmeden prova yapmanın mümkün olduğu dünyalarda, bu misyonu paylaşabileceğimiz oyun arkadaşlarımızın olması da hayatın bize armağanı…
Başarıyı da başarısızlığı da ekip olarak paylaşanlar için bu sohbet.
İstanbul’dan Edinburgh’a uzanan köprüden bakmak isteyenler için bu satırlar.
Ve o köprü o kadar heyecan verici ki… Yüksek duvarların ardında ne olduğunu, kimlerin yaşadığını merak edenler için bu röportaj. O duvarların üzerinden atlamak ve tanımadığımız insanların kapılarını çalmak için. Birlikte sofraya oturmak için.
Biz o (yabancı) sofraya oturursak sistem ayvayı yiyecek çünkü. Sonunda, sohbet bahanesinin şahaneliğiyle kulisini de kokladığım DotKanyon’dayız şimdi…
 
Sevinç Erbulak: Dün gece dersime çalışırken biraz röportajlarına baktım da, “Bugüne kadar sürdürdüğümüz modelin bir devamı” diyorsun bir yerde; yani şimdi bizim ‘göçebe’ Dot’umuz artık Kanyon’a yerleşti diyebilir miyiz? Bu 5+5 senelik hikâyeyi de okudum aynı röportajda. İlk defa bir mekan senelik anlaşma yerine, böyle 5+5 bir model önermiş. Özlem (Daltaban) anlatıyor… Artık göçebe Dot’un yeni ve son mekanında mıyız, yoksa başka mekan hayalleriniz de var mı? 

Murat Daltaban:
Aslında o işleri Özlem biliyor, çok daha sağlam biliyor hatta. Bir de bunlar hep mecburiyetlerden oldu. Biz misafir gidiyoruz bir yere… Aslında Mısır Apartmanı’nda öyle değildi. Mısır Apartmanı’na misafir gitmemiştik başlangıçta. Ama orada, Beyoğlu’nun zaman içerisinde değişmesi ve içinin boşalmasından sonra ayrılmak istedik. Sonra Gmall’a misafir gittik biliyorsun. Başka projeler üzerinden Koleksiyon’a misafir gittik, Bilsar’a misafir gittik. Sonra Maçka Gmall’da da misafirdik. Sonra, oradan da çıkmak zorunda kaldık. 

Ama GMall’da önce iki sahneniz vardı, sonra  tek sahneye düşürdünüz, sonra çıkmak zorunda kaldınız.

Evet ve tam da o sırada burası, yani Kanyon bize teklifte bulundu ve gerçekten çok kibar ve çok iyi bir ekiple burayı kurduk… O sözleşmeyi de Özlem halletti. 5+5 sene miymiş?
Evet, öyleymiş.
Süper! 😉
Okuduğumda çok sevindiğim için onu not düştüm çünkü…
Özlem çok zor bir şey yaptı. Yedi tane oyun alanı yaptı bu 12 sene içerisinde. Çok külfetli bir iş. Artık müteahhit gibi oldu. Mimari içinse elbette Han sürekli bize destek veriyor, uygulamada.
Hepsinde Han ile mi çalıştınız?

Evet, hepsinde Han ile çalıştık. Ama çok zor, para yokken bir şeyi uygulatmak çok zor. Yani bunlar hep Özlem’in becerisidir ve tabii bizim Süha (Bilal) da çok zekidir. Süha’nın paranın ve prodüksiyonun nasıl yönetileceği üzerine fikirleriyle, Özlem ve Süha’nın başarısıdır bu yedi tane salon. Aslında oyunun ihtiyacına göre bir mekan icat edilirse, tabii ki hareket etmek çok zevkli. Ama kurumsal olarak tek mekan ve yerleşik bir mekan fikrine hep ihtiyaç var gibi geliyor bana. Ben duygusal olarak çok rahat ediyorum. Ama küsmemem lazım mekana. Yaşadığım mekana küsmeye başlayınca bu sefer ayağım kesiliyor. Gelmiyorum. Geçmişte, mesela, Gmall’da öyle bir şey yaşadım. İçim küstü ve ilişkim koptu mekanla. Burada çok güzel bir ekiple çalışıyoruz. Kanyon’un çok kibar bir ekibi var, çok kıymetli buluyorlar yaptığımız işi. Onun için burayla başka türlü bir ilişkim var. Onun için burada yerleşik olmayı seviyorum. Bu duygu bana güven veriyor; hem sanatsal açıdan, hem üretim açısından.  Ama mesela bir oyun vardır ki, Festen mesela, onu ancak Koleksiyon’da…
 
Ah… Rıza’nın (Kocaoğlu) Vosvos’u üstümüze sürdüğü oyun… Unutur muyum hiç?
 
Evet, öyle bir oyunu öyle bir mekanda yapmak işi kıymetlendiriyor tabii.
 
Genellikle şöyle mi gelişiyor? Biliyorsun ben sıkı bir Dot seyircisiyim. Her oyununuzu seyrediyorum. Siz taşınıyorsunuz ben taşınıyorum, siz taşınıyorsunuz seyirci de sizinle birlikte taşınıyor. Koleksiyon mesela, benim hiç unutmadığım mekanlarınızdan biri oldu… Ben Mısır Apartmanı’nda, Kavin’e  hamileyken “Böcek”i seyretmiştim. Hatta sen bana “Bunu seyretme bence bu gec”e dedin. Çünkü sekiz buçuk aylık hamileydim. Bana “Girme” demisting, “Aman Murat, ne olacak ki?” deyip girmiştim, sen de “Doğru ya, oyuncusun sen gir, gir” demiştin. Fakat ben var ya, çok fena olmuştum oyunda. Çıkınca da sana söylemiştim “Ben çok kötü oldum” diye. “Ama ben sana söyledim” demiştin 😉 Of… Ne acayip güzel bir oyundu yahu o! Neyse, şunu merak ediyorum: mesela Koleksiyon’dan bu misafirlik teklifini aldıktan sonra mı Festen oynama fikri geliyor yoksa sen Festen’e aşık oluyorsun ve Koleksiyon mu çıkıyor karşınıza?
 
Bir takım oyunlar var hep, “Ah şunu bir yapabilsek” dediğim. Festen onlardan biriydi. Festen, zaten filminden dolayı çok hayran olduğum bir hikâyeydi. Sonra uyarlamasını filan da internette, orada burada görünce, bir şekilde elime geçti. “Şu oyunu yapabilsek…” diye sürekli konuşuyorduk. O da aslında yine Özlem’in görüşü. Özlem mekanı gördü, Koleksiyon’un dışarıdaki mekanı, “Bak şurada ne güzel olur Festen, değil mi?” dedi. 
 
O zaman hep öngörüyor Özlem…
 
Evet Özlem’in çok güçlüdür görüsü… Mesela, Bilsar’da yaptığımız proje de aslında denk düştü zamanlama olarak. “Vur, Yağmala Yeniden” bütün sezona yayılacak bir işti. Öyle yapmak istiyordum, çok uzundu çünkü. Bütünü 10 saati falan bulacak bir işti. “Yahu biz bunu nasıl gerçekleştiririz?” derken, o sırada Bilsar’la görüşülmeye başlandı. Hemen onun üzerine dedim ki, “Bu metni bütün bir sezona yayayım, bu proje sezonluk bir proje olsun.” Denk düştü; ama dediğim gibi, bir takım oyunlar mekanla tam uyuşunca kafada harekete geçiyor… Bir de Sevinç, özellikle Şehir Tiyatrosu’ndan koptuktan sonra, benim için o kasvetli boğucu atmosferden kurtulduktan sonra, yani o psikolojiden sıyrıldıktan sonra sadece tiyatro düşünebilir hâle geldim. Yani, mücadele etmek zorunda kalmadığın zaman, kendi kişisel mücadelenden silkindiğin zaman dünyaya başka türlü bakmaya başlıyorsun. O zaman gözlemci hâle geçiyorsun ve bir şeyleri daha sağlıklı çözmeye başlıyorsun.
Sen de 13 senedir böyle bakıyorsun…
Bakabiliyorum, evet. Hakikaten öyle. Böyle bir lüksün var. Çünkü “Şimdi tiyatroya gideceğim ve birleriyle mücadele etmem gerekiyor” duygusunda değilim artık. 
 
“Sadece işimi yapmak istiyorum…”
 
– Evet, sadece tiyatro. Hayata drama üzerinden nasıl bakarız ile uğraşıyorsun ve bu gerçekten çok konforlu; ama dediğim gibi, bunda Özlem ve Süha’nın çok büyük etkisi var. İkisi de bana o konforu sağladı hep, zekalarıyla ve yetenekleriyle… Çünkü ben şu anda son 10-13 senedir gidiyorum, dizi çekiyorum, oradan tiyatroya, oradan eve; çekim benim iki-üç günümü alıyor, geriye kalan dört günde ben sadece okuyup tiyatro düşünüyorum. Bu muhteşem bir konfor. Aslında belki de devletin herkese sağlaması gereken bir konfor yani.
 
Şimdi “misafir” kelimesini başka röportajlarında da çok kullandığın için soruyorum: Bilerek mi kullanıyorsun? Kendini mekanlarda bilerek mi misafir kılıyorsun? Bir röportajında şöyle demişsin: “Hiçbir markanın, bayrağın, anlayışın; yani misafir olduğum hiçbir yerin bir parçası olmuyorum. Ben yine kendim kalıyorum.” Misafir kelimesini sen mi söyledin?
 
Evet. Aslında Süha, Özlem ve ben bu projeler üzerine konuşurken böyle bir dil oluştu. Yaptığımız işin, ürünün, eserin bir ticari meta gibi görünmesini istemiyoruz. Bir promosyon malzemesi olmasını istemiyoruz. Her zaman ondan uzak duruyoruz. Markalar öyle bir teklifle geldiğinde de “Yok, kusura bakmayın” diyoruz. Anlaşmalarımız hep centilmenlik boyutlarında oluyor. Saygı gördüğümüz sürece veya eser saygı görecekse anlaşmaya giriyoruz. Yoksa ticari reklam ya da bir takım anlaşmalar üzerinden olmuyor, yapmıyoruz. Yani ticari bir hedefimiz yok tiyatro yaparken. Bu nedenle o tip işlere girmemeyi tercih ettik. Hep o yüzden iyi bir misafir olmak ve yaptığımız işte karşımızdaki ortaklık kurduğumuz, centilmenlik anlaşması yaptığımız insanı mutlu etmek var. Bu kadar.
 
Peki, şu anda sence Özlem, sen söylediğin için soruyorum, bir mekana heyecanlansa, orayı da tiyatroya dönüştürür müsün? Yapar mısın bunu?
 
Yaparım. Çünkü bizi bu taze tutuyor. Mesela ben şuna şaşırıyorum, kendimizde de şaşırıyorum, bu duygunun olmadığı tiyatrolara da şaşırıyorum. Biz neredeyse her gün ya da haftada en az iki üç kere “Aa, bir tiyatromuz var bizim” diye her seferinde…
 
Hatırlayınca…

Evet, evet… Dün ya da bir hafta önce açmışız duygusunu hiç kaybetmedik 12-13 senedir. Bu gerçekten bizim için çok muhteşem bir şey. Belki de bizim jenerasyonun, biz hiçbir şeysizlikten geldiğimiz için; sahip olduğumuz çok kıymetli bir şey olduğu için bu kadar kıymetli ve değerli… Sen mesela, tiyatronun içine doğduğun için belki de onlarla birlikte olmak, bunu yaşamak sana çok sıradan gelebilir. Ben Ankara’da, Özlem Trabzon’da doğmuş memur çocuklarıyız. Bunlar bizim için hem daha uzak ve hem de hayali uzak hedefler. Sen, dediğim gibi, içine doğduğun için bu sende sıradanlaşmış olabilir. Ama bizim için hiçbir zaman sıradan olmadı. Hâlâ “Tiyatromuz var; yaşasın, tiyatromuz var” diyoruz.
 

Arda gibi…
(Röportaja başlamadan evvel tabii ki çocuklarımızdan konuşuyorduk ve Murat, bir sabah uyanıp Arda’nın sebepsiz mutluluğuna tanıklık ettikten sonra, “Şuna bak, adam çok mutlu işte, ama ben değilim; neden? Bu yaşlara gelince ne oluyor da bu adamlar gibi mutlu olamıyoruz biz?” dedikten sonra başlıyor bir sürü değişiklik. Şehir Tiyatrosu’ndan istifası ve Dot’un kuruluşu Arda ile yaşdaş)
 
Evet, Arda gibi; tam o işte. Sabah mutlu kalkıyoruz. O mutluluğu kaybetmemiş olmamız bence mucize…
 
Sabah mutlu kalkıyorsunuz “Tiyatromuz var” diye…
 
Evet, evet…
 

Aynı oyuncuları sıklıkla gördüğümüz bir tiyatro “Dot”.  Ben Köksal Ağabey’i (Engür) döne döne izliyorum. İbrahim’I (Selim), Tuğrul’u (Tülek)… Oyuncu seçimlerinde ve yönetmen seçimlerinde nelere dikkat ediliyor? Dot, kendi yönetmenlerini de yetiştirmeye başladı…

 
Evet.
 
Çünkü en son yönettiğin oyun dışında artık başka genç isimler duyuyoruz sürekli. Bu ne zaman başladı?
 
Uzun zamandır, baştan beri… Ben duygusal biriyim, tiyatroya yaklaşımım böyle… Hayatta da öyleyim, Özlem de öyle. Bir şeyi paylaşmaktan haz duyuyoruz. Yani başarının da paylaşılması, başarısızlığın da paylaşılması bana mutluluk veriyor. Rahatlıyorum. Tek başıma bir şey başarmaktan ya da başarısızlığın yükünü tek başıma taşımaktan mutlu olan bir adam değilim. Özlem de aynı şekilde, Süha da aynı şekilde. Onun için baştan beri zaten burada her gün açılan bir kapı varsa, tiyatronun kapısı; bu tiyatronun kapısından içeri giren herkesin bundan faydalanması gerekir fikrindeyim. Yani kendini yetiştirmesi, birbirine yardım etmesi, birbiriyle iyi alışverişte olması, iyilikle dolu olması fikrindeyim. Hep söylenir ya, “Kavga gürültü etmeden oyun çıkmaz” diye. Ben hep “Kavga gürültü etmeden oyun çıkar” fikrindeyim.
 
Çok güzel bir şey söylüyorsun.
 

İyilikle, mutlulukla çalışılıp oyun çıkarılabilir. Önemli olan çalışmak, çalışmak, çalışmak! Yani yetenekten de fazla çalışmak. Çalıştığın sürece, yetenekliysen başarılı olursun; çalışmazsan yetenek ölüp gider. Hiçbir kıymeti yok. Onun için oyuncu yetiştirirken de, oyuncu da yetişti çünkü burada; yönetmen yetiştirirken de, hep yapsınlar istiyorum, yanlış da yapsınlar. Yanlış yapma hakkı da var herkesin ama yanlışı düzeltirken açık olsun herkes. Birbirine kıskançlık ederek, rekabet duygusuyla yaklaşmadan; birbirine yardım etsin, birbirini düzeltsin fikri her zaman vardı. Onun için de çocuklar, gençler gerçekten birbirlerini yetiştirdiler. Oyunculukta da, yönetmenlikte de… Serkan (Salihoğlu) kaçıncı oyununu yapıyor?  Her yaptığı oyun kapalı gişe oynuyor. Serkan benden daha kapalı gişe oynayan oyunlar yaptı 😉 Serkan’ın oyuncuları hep ödüllere aday oldu yıllardır. Pınar (Töre) çok iyi oyunlar yaptı. Rıza bir oyun yapmıştı zamanında. Mert (Öner) yapıyor, çok çalışıyor. Bir yerde bir şeye emek harcıyorsan, onun sürekliliği üzerine düşünmek lazım. Rıza mesela, bıraktı, uğraşmadı. Pınar bıraktı, Serkan bir süreklilik kazandı. Mert bu konuda bir süreklilik sağlamak istiyor. Tuğrul yaptı, Tuğrul’un merakı var, seviyor yönetmenliği. Dediğim gibi, burada bir tiyatronun bir kapısı varsa ve çalışıyorlarsa, insanların çalışmaya niyetleri varsa hiçbir problem yok. Biri “Yahu şurası şöyle olmuş, burası böyle olmuş” dediği noktada defans koymuyorsa hiçbir problem yok. Ve iyi de, başarılı oyunlar çıkartıyorlar.
 

İçinde hiçbir dahlin olmayan bir şeye şöyle geçip de, karşıdan baktığında bu sana haz veriyor mu? Burada yetişmiş insanların… Yani seyirciden bir tık önce, oyunu sana seyrettirdiklerinde…

 
Çok mutlu oluyorum canım. Bir de şöyle bir şey var; benim içime sinmeyen bir şeyi söylediğim zaman çocuklar defans koymuyor, hemen değiştiriyorlar. Yani bir saygıları var. O saygı ölçüsünde de beni bir ağabey, bir süpervizör gibi hayatlarına geçirmiş durumdalar. Zaten birbirilerine karşı da anlayışlılar, tahammülsüzlükleri yok, çok yumuşaklar. O duyguda olmayan bir süre sonra dışarı atılıyor, kendiliğinden… Yani yürümediğini görüyor ve dışarı atılıyor. Seçmelerde şey oluyor; üç kişi beş kişi, daha fazla kişi alamıyoruz zaten, geliyorlar, onlara zaten bir sene prova seyrettiriyorum sadece. Bir sene prova seyretmeden oynamak, bizim içimizde yer almak zor. Sahnedeki başarısını, performansını etkiliyor. Gençse, biliyorsun, gençken iyice gerilimli oluyorsun, hata yapmak istemiyorsun…
 
Hatayla hiç barışık olmadığımız bir zaman dilimi 😉 Bilmem mi ? 😉
 
Özellikle bütün öğrendiklerini uygulamaya çalışıyorsun, yol bulmaya çalışıyorsun. Çok zorlu bir yol. Onu atmak için seneler geçiyor. Ama burada bunu çözdüm ben, kendim için de, çocuklar için de.
 
Bunu ilk defa öğreniyorum. Çok güzel bir fikirmiş. 
 
O bir senelik süreçte herkes birbirini o kadar iyi tanıyor ve o kadar yumuşuyor ki, anlam olarak…
 
Yeni gelen için de çok iyi bir şey bu. Seçmelerden çıkıp gelen yetenekli bir çocuğu bir anda buraya atmak; çünkü o birden bire atmak gibi olur hakikaten, tanımadığı bir yere… Seyircisi olmakla bir parçası olmak arasında çok fark var. O zaman mesela en son, “Nefesinizi Nasıl Tutarsınız?” oyununda benim daha önce Dot’ta seyretmediğim oyuncuların hepsi burada bir senedir…
 
Evet, evet… Mesela Esra (Ruşan), geçen sene bir sene boyunca burada asistanlık yaptı, düzenli geldi. Oradaki disiplin de çok kıymetli hâle geliyor. “Demek ki bu kız tiyatroyu seviyor kardeşim, tiyatroya tutkusu var ve o zaman burada oynamak zorunda” diyorum yani. Elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorum. Gizem (Güçlü) mesela; senelerdir Gizem geliyor, senelerdir provalara giriyor ve gerçekten çok seviyor tiyatroyu. Televizyona kayma, televizyona kaçma gibi bir derdi yok. Görüyorum bunu, görüyorum ve bu çok zor bir şey. Televizyonda bir konfor var, bir rahatlık var, oyunculuk açısından da; biliyorsun sen de, daha rahat, daha korkulardan uzak, tekrarları olan, ezber derdi olmayan, daha hızlı, parası da iyi olan… Ama oyunculuk değil tabii, o başka bir şey. Buradaki meşakkatli
sanatla uğraşmak, biliyorsun, hepimiz için; çok ağır bir iş aslında oyunculuk. Bizi dışarıdan gören “Oyuncusun, ne kadar rahat adamsın…” diyor ya, hiç öyle bir şey değil işte tiyatro. Özellikle tiyatroda. İşte bir sene boyunca bununla baş edebiliyorsa ve ben onda o tutkuyu görüyorsam “Burada olmalı” diyorum mutlaka. Küçük bir şeyle başlıyor. Bir de zaman içinde şunu gördüm: yetenekli adamlar var, tamam; diyelim biri de yetenekli ama vasat bir oyuncu, o da çok çalışarak çok parlak bir oyuncu hâline gelebiliyor. Ne yazık ki ona fırsat tanınması lazım. Çalışmasına ve anlamasına fırsat tanınması lazım. Herkesin zamanlaması aynı olmuyor. Herkes aynı anda kavramıyor. İşte yetenek orada kendini gösteriyor. Birisi bir kerede çözüyor, birisi sekiz kerede; ona çözmesi için zaman tanımak gerekiyor. O noktada haksızlık etmemek lazım hiçbir oyuncuya. Bir de oyuncu yönetmen ilişkisinde ben her zaman onu söylerim, yönetmenlik yapanlara da söylüyorum; ben de burada çalışıyorum, bana da toleranslı davranın. Lütfen defans koymayın, atak yapmayın oyuncu olarak.
(Eskiden olsa ne demek istediğini anlayamayacağım şeylerden bahsediyor, belki de defans koyacağım için anlayamayacağım şeylerden, gözünü sevdiğimizin mesleğinde zaman kavramı oyuncuyu çok fena olgunlaştırıyor. Şu an bu röportajı çözerken defans kelimesiyle ne zaman karşılaşsam gülümsüyorum) Çünkü bize bunu öğrettiler ya konservatuvarda: yönetmenle sürekli mücadele, kavga gürültü. Yahu bir durun da çalışalım, değil mi yani? Ben de burada çalışıyorum. Yahu beni rahat bırakın 😉 
Benim dediğimi yapın, önce bir deneyin, olmuyorsa görüyorum zaten, değiştiririz. İşte o noktada bir yerden sonra çok güven kazandım oyuncularla ilişkimde. O yüzden artık kavga etmiyorlar benimle.
 
Ataksızlar ;)))
 
Ataksızlar ve çok mutlular, çok rahatlar. Onlara kötü bir şey yaptırmayacağımı biliyorlar. Kötü bir şey yapmayacaklarını bildiklerini için çok dikkatli olmaya ve hızlı olmaya çalışıyorlar. Konsantrasyonlarını sahne üzerinde… Çünkü, çok dağılıyor sohbet şu an belki ama…
 
Yok yok, çok güzel çözeceğim hiç merak etme sen 😉
 
Oyunculuk için önce bu içindeki sesi susturman gerekiyor. Çok tehlikeli bir şey o. Önce içindeki sesi susturacaksın ve ondan sonra yavaş yavaş bedenini öreceksin. O rolü böyle bir şeyle, örümcek inceliğiyle, örümceğin ağını ördüğü gibi, nakış gibi işleyeceksin. Ama o içindeki sesi susturmak çok zor. Onun için karşında güvendiğin bir ağabey, baba, yönetmen olması gerekiyor. Biz bunu becerdiğimiz için hızlı çalışıyoruz. Bir ekip tadında bir şey oluşturduk. Ama dediğim gibi, özel hayatlar o kadar zorluyor ki bazen insanı, tiyatroya bu kadar konsantre olamadıklarında insanlar çok şiddetli mutsuzluklar, gerilimler yaşadıklarında… Bazen bir süreliğine uzaklaşıyorlar.
 
Elbette.
 
Çok dağıttım ama…
 
Hayır, hiç dağıtmadın; ben süper çözeceğim, bak çok şaşıracaksın. 
 
Peki tamam.
 
Bugüne kadar 25 oyun oynadınız mı? Sayısını biliyor musun?  13 senedir yani?
 
Daha fazla oynadık.
 

Vur/Yağmala/Yeniden
“Vur-Yağmala-Yeniden”i ayrı tutuyorum, tek başına oyun anlamında? Böyle arka arkaya baktım, 22 falan saydım, acaba dedim 25 oldu mu? 13 sezon 25 oyun.
 
Bilmiyorum ama çok oyun oynadık.
 
Evet, hızlı prova yapıyoruz dediğin şey; “Biz oradan oraya yerleşirken hızlı karar vermek zorunda kalıyoruz. O da bize çok iyi geliyor. O zaman hikâyeyi en hızlı ve en dürüst şekilde anlatabiliyorum.” O zaman demek ki “hız” da Dot için “misafir” gibi bir kelime. Tanıdık bir kelime.
 
Evet, çok hızlı karar alıyoruz.
 
Hadi çıkıyoruz. Nereye gidiyoruz? Özlem’in, Süha’nın gösterdiği yere. Haydi gidiyoruz!
 
Tabii. Özlem hemen orada koşulları sağlamlaştırıyor, prova koşullarını hazırlıyor. Ondan sonra prodüksiyon koşulları derken… Yani Süha’yla Özlem çok çok…
 
Sanki onlar olmasa bayağı böyle olmayacak… 
 
Yok yok, hiçbir şey olmayacak. Ben yapamam ki.
 
Onlar da eminim aynı şeyi senin için söyleyecekti burada olsalardı.
 
Ama onlar çok önemli bir ayağı, işin uygulaması, realizasyonu… Onların varlıkları olmasa mümkün değil. Ben sadece hayal ediyorum, ben okuyorum.
 
Sen hayal ediyorsun, onlar sağlıyorlar.
 
– Evet. Onlar gerçek hayatla ilişkimi kuruyorlar. 
 
500 destekçiyle ilgili bir soru soracağım. Bu hâlâ geçerli mi? Yani 500 destekçiye ulaşılmasına rağmen destekçi olunabiliyor mu Dot’a?
 
Olunuyor.
 
Nasıl olunuyor?
 
İnternet sayfasına bakabilirler (http://go-dot.org).
 
İnsanlar destek olmaya devam edebiliyorlar yani. 
 
Biliyorsun, tiyatro aslında… Şimdi destek lafı da Türkçe’de ittirmek gibi oluyor ama öyle bir şey değil. Bu sahiplenmek, parçası olmak demek. Özellikle tiyatroda, kültür işlerinde, bir parçası olduğunuz zaman, maddi ve manevi olarak, iş parlıyor ve yürüyor. Yani onun için her zaman buna ihtiyaç oluyor. 
 
Daha burası inşaattayken başlamıştı hatırlıyorum. 
 
Çünkü prodüksiyonu yapabilmemiz için paraya ihtiyaç oluyor, bütçeye ihtiyaç oluyor ve bütçe ne kadar artan ve akan bir şey hâline gelirse biz de o kadar çok üretim yapabiliyoruz. Bu arada şunu da söyleyeyim; bizler zaten para almıyoruz, oyuncular da çok küçük paralarla çalışıyorlar, ticari bir şeyi yok.
 
Zaten en başında çok güzel altını çizmiştin.
 
Tamamen prodüksiyon üzerine gidiliyor gelen bütçeyle, elimizdeki bütçeyle.
 
Peki, “Şeyler ve Şeytanlar” nasıl oluştu? Onu tek başına mı hayal ettin yoksa orada da yine Özlem, Süha…
 
Yok, o benim 😉 Başımızı bir işe soktuk. O şöyle bir şey: Ben Medyascop seyrediyordum. Haber takip ettiğim birkaç yerden biri. Artık twitterdan filan takip ediyorum haberleri. Pek televizyon seyretmiyorum. Başarılı bir iş; hareket alanı açılınca “Ne yapayım, bir şey yapayım ben sizin için” dedim. Bir fikir yoktu ama, bir program fikri filan…
 
Bir şey yapma isteğin vardı sadece.
 
Evet, “Benden bir şey isterseniz buradayım” demekti dert. Sonra “Bir program yapar mısın?” dedi Ruşen (Çakır). “Olur” dedim, “yapayım. Hiçbir şeyim, programcılığım filan yok. Becerebilir miyim bilmiyorum. Öyle bir tecrübem de yok. Ama burası o kadar rahat ve açıksa, böyle bir profesyonelliğe ihtiyaç duymadan yani öyle bir şey isterseniz bir deneyim” dedim. Oturduk çalıştık. Herkesi topladım yine;
oyuncular, dramaturglar, bütün arkadaşlar.

 
Başarıyı ve olur ya, başarısızlığı da paylaştığın herkesi.
 
Evet, herkesi topladım. Onlarla birlikte ne yaparız diye bayağı ciddiye alıp bir program yaptık. On programlık bir liste çıkardık. Neler yapabileceğimiz, konu başlıkları, bir programın neler olması gerektiği üzerine… Hep birlikte başımızı bir şeye soktuk. Biz başımızı soktuk mu dibine doğru gidenlerdeniz. Durmuyoruz. Araştırmalar yapılıyor filan… Kendi kendimize işi büyüttük, ciddiye aldık. Sonra başladık. Başlangıçta ben çok tedirgindim, heyecanlıydım ama sonra değişti…
Biliyorsun, ben sosyal hayatta da çok konuşkan değilimdir. Şimdi vır vır konuşuyorum da, çok sosyal değilimdir. Eve kapalı bir adamımdır. Konu tiyatro olunca bıdır bıdır konuşuyoruz. Çok zevkle konuşuyoruz. Orada da çok zevk aldım. Onları bir belge hâline dönüştürmek istiyorum. Bakalım bugünlerde neler oluyor, neler bitiyor, neler popülermiş. Bir de, bu 8-10 senedir dışarıda çok hareket var. Bunların bir şekilde görsel sohbet formatında belgeleri olsun istedim. Bunun üzerine, buradan çıkışla neler oluyor, neler bitiyor programları gibi oldu.
 
Bir bellek oluşturuyorsun işte aslında.
 
Evet, onun için yaptığımız bir şey aslında, istediğim bir şey…
 
Ve çok zevk alıyorsun…
 
Evet, evet, çok zevk alıyorum. Yani sonuçta, 10-15 senelik, 90’lardan önce neler olmuş fikrini de… Çünkü üzerine çok kitap yazılmış bir konu da değil. Nedense üniversitelerde üzerine çalışmıyorlar. Yeni yeni işler başladı. Genç jenerasyon gelince, daha akademik bir bilgiyle gelince belki onlarda da bu fikir daha gelişti, güçlendi. Yeni yeni kitaplar çıkmaya başladı. Bütün hikâye, bir 5 sene sonrasına belge kalsın. 
 
Oyunlarınızı söylüyorum; “İyi Şeyler Olacak Diye Düşün”, ben daha onu seyretmemişim; “İki Kişilik Yaz,” o şahane oyun devam ediyor; “Nefesinizi Nasıl Tutarsınız?”, benim oyunum; “Bunu Ben de Yaparım” ve “Limon, Limon, Limon, Limon”.
 
Evet, kaç tane oldu?
 
Şu an ben sezondakileri söyledim. 6 tane oyun oynuyorsunuz. “Limon, Limon, Limon, Limon” 5 Nisan’da başlıyor haberin olsun 😉 Şimdi Zinnie Harris’e gelmek istiyorum. Çünkü onun hemen arkasında da Edinburgh köprüsüne gidiyoruz. Ben çok çok heyecanlanarak izlemiştim biliyorsun, “Nefesinizi Nasıl Tutarsınız?” oyununu. Hatta Londra’ya gittiğim bir sefer de Özlem bana yer bile bulmuştu da izleyememiştim ben o gidişimde. Önce biraz Zinnie’yi Müstehak okurlarına anlatalım. Daha doğrusu anlatır mısın? Çünkü bu konuyu belki çok da bilmiyorlar. Zinnie, Zinnie ile tanışmak; çünkü Zinnie ile artık şu anda çok yakın dostluk kurmuş durumdasınız. Sonra da Edinburgh… İnanılmaz bir şey. Edinburgh’a o köprü nasıl uzandı? Bize, seyircilerinize nefis bir armağan veriyorsunuz. Çok heyecan verici bir şey.
 
Çok teşekkür ederim, çok güzel söyledin. Evet, çok heyecan verici. Zinnie’nin çok emeği var.
 
İkinizin adını gördüm. Edinburgh’daki kontağı kurup çekildiğini düşünüyordum ama ikiniz birliktesiniz galiba.
 
Evet, birlikte yapıyoruz. Aslında Zinnie, nasıl desem, seneler önce Zinnie’nin ismiyle çok karşılaşıyordum zaten. Çünkü Zinnie o zaman İskoçya’nın çok gelecek vaadeden yazarlarından biriydi. Çok iyi oyunlar yazıyordu. Birkaç oyununu da seyretmiştim Edinburgh’da o zaman. Hatta Traverse’ın sanat yönetmeni “Seni Zinnie ile tanıştırmam lazım” dedi bana, sekiz sene önce falan. Bir türlü rast gelmedik. Ben Zinnie’nin oyunlarını takip ettim, iki üç tanesini çevirttim; bir bakalım şunlara, ilginç oyunlar diye.
 
O senin hayalinde duruyordu…
 
Evet, evet, duruyordu. Sonra buraya geldi, bir yazarlık atölyesiyle. İki, üç yıl önce miydi? Geldi, orada tanıştık. Ve “Kış Dönümü” oyununu Erdem’e (Avşar) verdi, çevirsin diye.
 
Hiii!!! Kış Dönümü?!?! Benim oyunum. 
 
Ben o oyunu o kadar çok seviyorum ki.
 
Benim oyunum. Kusura bakma, bu kadar oyun seyrettim Dot’ta ama…
 
Aynı şekilde ben de, aynı şekilde benim için de çok kıymetlidir. Çok zor bir oyun. Seyirciyi çok fazla bunaltmış olabilir ama benim en sevdiğim oyunlardandır. Yaparken de, seyrederken de en sevdiğim oyunlardandır. Ama haksızlığa uğradığını düşünüyorum seyirci açısından. 
 
Evet. Biraz çaba gerektiriyordu anlamak, tabii. Hâlâ dün gece izlemiş gibi hatırlıyorum.
 
Zinnie’de bir şey vardı. Zinnie çok enteresan. Onun, yazarlık tekniğinin ötesinde bir büyücülüğü var. Yani kendinin çok farkında mı bilmiyorum ama bir yazma büyüsü var. Büyü yaratan bir yazar o. Birçok yazarda olmayan başka bir şey. Tekniğin ötesine geçen bir şiirselliği var, şiiri var onun.
 
Dürüstlüğü olabilir mi sence?
 
Evet çok haklısın, dürüstlüğü diye tarif edilebilir. Çünkü ne olursa olsun yazdığı şeylerde biyografik bir şeyler var. Görev olarak yazmıyor, iş olarak yazmıyor. Yazdığı şeyi, hayatındaki ufak da olsa herkesin yaşayacağı belki fırtınalı hikâyeleri o bir sanat eserine döndürüyor.
 
Tamamen aynı fikirdeyim.
 
Ve bu bana o kadar etkileyici geliyor ki. Çünkü bir yazarın, metni tamamladıktan sonra bir sürü dolabı kilitleyerek sakladığını düşünüyorum. Ama yönetmenin, hep bize şey derlerdi okulda; oyunu doğru sahnele. Ben orayı geçtim. Kafamda orayı geçmeme sebep olan yazardır Zinnie. Oyunu doğru sahnelemek değil. O kutuları kendi anahtarlarınla açman gerektiğini öğrendim Zinnie ile çalışırken, Zinnie’nin metinlerini çalışırken.
 
Yönetmenle yazar arasında bir oyuna dönüşmüş olabilir bu büyülü şey ikinizin arasında, iki kişilik.
 
Evet! Ve biliyor musun Zinnie de enteresan bir şekilde bundan zevk aldı. Yaptığım bu numaralardan, o kutuları açma numaralarından. Çünkü Zinnie bir şeyi yazıyor, atıyor bir kutuya, kilitliyor. Şimdi onun cümlesini onun gibi doldurmaya çalışmak kadar saçma bir şey yok. Ama o cümle, bana öyle bir anahtar bulduruyor ki kendi kutumu açabiliyorum. Şimdi bu, bir yazarla kolay kolay kurabileceğin bir ilişki değil. 
Ve Zinnie ile böyle metinlerin üzerinden bir aşk yaşıyorum. Şiirsel bir ilişki kurabiliyorum onunla. O başka bir şey yazıyor, ben başka bir şey üretiyorum. Ama o bundan memnun, ben de bundan memnunum. Ve aynı şey bu oyunda da oldu. “Nefesiniz Nasıl Tutarsınız?” oyununda da. Belki farklı coğrafyalarda olmamızdan kaynaklanıyor olabilir, bilmiyorum. Belki onun kadın olması, benim erkek olmamla ilişkili olabilir. Ama ben hep onun metinlerine bir kadının nasıl hissettiğiyle ilgilenerek baktım. Yani çok enteresan bir şeyimiz var yazı üzerinden Zinnie ile. Sonuçta, uzatmayayım, bu konuda çok uzun konuşabilirim çünkü, çok etkileyici bir yazar. 
 
Zinnie ayrı bir röportaj konusu olabilir gibi geldi. 
 
Olabilir, çok özel bir yazar. 
 
Belki yaparız beraber bir röportaj. Zinnie ve sen.
 
Şahane olur bence… Zinnie, kendi ortamı içinde de, işin bu tarafını es geçiyor olabilir. Günlük hayatın koşuşturması içinde yazdığı oyunların şiirselliği ve derinliği üzerine çok üstünden geçiyor olabilir. Çünkü yazdığı şeylerin bu kadar derinlikli olabileceği hakkında emin olduğunu zannetmiyorum. “Yahu ben onu yazmamıştım” falan der, o cümlesi kabuk kabuk açılan bir cümledir mesela. Enteresandır onun metinleriyle çalışmak. Ve son noktada çok da inatçıdır aslında. Çok disiplinlidir, katıdır. Öğretmenliği de olduğu için üniversitede, bana hep “Şimdi seni gıcık edeceğim, seni gıcık edeceğim” der. “Yok yok hiçbir şey olmaz, bana bir şey yapamazsın” derim ben. Tatlı tatlı boğuşarak çalışırız… Lyceum Theatre’ı biliyorsun, çok büyük eski tarz bir mimarinin; dışı modern tarzda kabuk bir mimariyle yapılmış çok şahane bir tiyatro. Elizabeth dönemi tiyatroları gibi, çok güzel bir tiyatro. Altın varaklarla filan böyle şık bir tiyatro; David Greig onun başına getirildi. Edinburg’un en önemli tiyatrolarından biri Lyceum. Zinnie’nin bu festivalde çok işi var. David’e de çok saygı duyuyor, herkes saygı duyuyor zaten. Edinburgh’ta David Greig deyince herkes bir duruyor. Ama çok da mütevazı bir adam. Buraya geldiğinde görebildin mi bilmiyorum, o kadar yumuşacık bir adam ki. Ama çok büyük saygı duyuluyor, çünkü İskoçya’nın en üretken yazarı. Yani bizim kuşağımızın en kral yazarı. Zinnie, “Lyceum’da Murat’la birlikte bir şey yapabilir miyiz?” diyor. David de çok heyecanlanıyor, çünkü onun uluslararası enteresan projeleri de var. Hep bir yerlere gidiyor. Mesela Şam’a gidiyor, Şam’da Damascus diye bir oyun yazıyor filan. Lyceum’da daha önce böyle bir şey yapmamış. “Aa süper olur” filan diyor. Bir de Türkiye tabii. Zinnie’ye dedik ki, “David ile bir toplantı, bir buluşma ayarlasana o zaman, sohbet edelim.” Buluştuk. 
Ne yapıyor, ne ediyor, Lyceum nasıl gidiyor, biz burada neler yapıyoruz filan… O toplantıda David “Gergedanları sahneler misin? İster misin?” dedi. “Evet, tabii, istemez miyim, çok isterim” dedim. “Üzerine düşünelim bunun, bunu bir proje hâline getirelim ama İskoç tiyatrosuyla Türk tiyatrosunun, Türkiye’deki tiyatronun ilişkisi gibi kuralım projeyi. Öyle bir köprü kuralım” dedik. Çünkü biz çok İskoç oyunu yaptık. Bir de onların da hoşuna gidiyor İskoç tiyatrosunun metinlerini seviyor olmamız. Ben çok seviyorum, çok sıcak bir şey var İskoç metinlerinde, İskoç tiyatrosunda. Tamam dedik, sonra biz buraya geldik. İşte sohbetler ediliyor filan, Zinnie dedi ki: “Bunun peşini bırakmayın, heyecanlı olduğunuzu görüyorum. Bunu David’e belli edin, zaten o da heyecanlı. Sönmesin heyecanınız.” Tamam dedik, sönmesin. Özlem mailler yazmaya başladı. David bir buçuk ay sonra “Festivalde yapalım mı bu oyunu? Gidip konuşacağım” dedi. “Nasıl, bu sene mi?” dedik. “Evet” dedi.
 
İlk bunu mu dedin: “Nasıl, bu sene mi?”
 
David’e bunu yazdık da biz kendi kendimize bunu nasıl yapacağız, bu sene mi yapacağız, nasıl, bu yaz mı? David’den cevap geldi: “Konuştum ben Fergus’la, o da çok heyecanlandı. Bu projeyi hayata geçirmeye çalışacağız” dedi. Biz de çok heyecanlandık çünkü Uluslararası Edinburgh Festivali’nde ana programa girmek demek bu. 
 
Onun önemi şu, değil mi: Festivalde 5000 oyun oynasa bile bu ana programda 8 oyun mu oluyor?
 
7-8 oyun oluyor. Ve bunlar da, işte gidip seyrettiğimiz oyunlar da, Ariane Mnouchkine, Robert Wilson filan yani. 
 
Şimdi bir de Dot olacak.
 
Bir de Dot olacak. Büyükler liginin bir listesine giriyor Dot. Uluslararası bir tiyatro oluyor. Bu çok önemli. Yani Türkiye tiyatrosu için, Türkiye’deki tiyatro için çok önemli. Bizim için tabii çok kıymetli ama işte biz, ‘olabiliyormuş’u gördük ve ben şimdi herkese olabileceğini söylemekten büyük bir keyif alıyorum. Bunun için hedefi büyük tutmakta hiçbir sakınca yok. Sadece, çalışmak ve çok iyi konsantre olmak gerekiyor. Senkronize olmak gerekiyor hayatla ve uluslararası sanatçılarla. Hep söylediğim şey oydu. Artık kabuğundan çıkmak gerekiyor. Bu kabuğundan çıkmanın yöntemlerini bulmak, keşfetmek gerekiyor. Şehir Tiyatrosu’ndayken en uzağa gidebildiğimiz yer Makedonya’ydı. Hâlâ Makedonya. Devlet Tiyatrosu’nun en uzak gittiği yer Almanya. Çünkü Türkler çok orada. Hâlbuki benim Mustafa’yla (Avkıran) çalıştığım dönemden de edindiğim gözlemler, aslında Türkiye’deki tiyatronun uluslararası platformda yerinin olabileceği fikriydi. Yani uluslararası bir hâle gelmişti çoktan. Dil yüzünden filan hep problemliydi ya, artık teknolojisi çok ucuzladığı için altyazı, üst yazı filan, ya da tiyatronun biçimleri de daha yazılı metnin dışına çıkabilen biçimde daha rahat kabul görür olduğu için uluslararası bir sanat olarak bakmak gerekiyordu. Ve hakikaten baştan beri hep onu söylüyordum; bir sürü röportajda da, başladığımız ilk günden itibaren, uluslararası bir tiyatro olmak…
 
Oldu.
 
Evet oldu ama şimdi birilerinin bu fikrin arkasında çok sağlam durması lazım. 
 
Iraz Yöntem: Bir şey sorabilir miyim?
 
Tabii.
 
Iraz: İskoç metinlerini çok seviyorum dedin ya, çok sıcacık gelen bir tarafı var dedin. Türkiye zaten, yazınsal olarak tiyatroda çok fazla eser çıkaran bir ülke değil. Ama mesela Murathan Mungan’ın o üçlemesi filan, benim için çok acayiptir. Biz yurt dışında kendimizi metinlerimizle de çok var edemiyoruz aslında.
 
Evet, bak bana çok gelen eleştirilerden biri de “Niye Türk metni yapmıyorsun?” Tiyatro metinden ibaret bir sanat değil. Tiyatro hacim sanatı, yani sen buraya hiç metin yazmadan, sadece bir sinopsis üzerinden de bir eser çıkartabiliyorsun. İngilizler ‘metin konusunda bizden iyisi yok’ diye geziyor. Gerçekten de çok iyi ürünler veriyorlar, çok iyiler. En vasat metin bile iyi metin. En azından kurallara uygun yazdığı zaman çok iyi işliyor. O yüzden biz kendi hikâyelerimizi anlatalım klişesinden bir silkinmek lazım. Ortak hikayeler var çünkü. 
 
Ahh, hem de nasıl var.
 
“Gergedanlar” oyununu sahnelemek fikri çok heyecan verici. Klasik olduğu için ortak bir hikâye değil. Gergedanlar’a bir bakıyorsun, hemen ortak hikâye oluvermesinin sebebi, şu anda dünyanın total olarak bir aşırı sağ ve faşizm tehlikesiyle karşı karşıya olması. Bunu biz çok uzun zamandır yaşıyoruz. Onlarsa şimdi çok yakınlarında hissediyorlar. Avrupa çok şiddetli bir ürkme içerisinde. Amerika diken üzerinde. Şaşkınlar, şok yaşıyorlar. Zaten Gergedanlar’ın ortaya çıkış fikri de Avrupa’nın en batısıyla Avrupa’nın en doğusu arasında bir köprü fikriydi. Gergedanlar’ı anlatmak istememizin sebebi, şu anda faşizm tehdidi altındaki bu coğrafya çok büyük. O zaman İskoçya ile Türkiye arasındaki fikir köprüsü ve hikâye köprüsü buranın üzerinden anlatılmalı. Kendi hikâyemiz diye bir klişeden değil. Sinemada da bu klişe var. 
 
Iraz: Aslında tam tersini şunun için sormuştum ben: Bence bu anlattıkların çok değerli, farklı kültürlerin kendilerinden olmayan metinleri kendi bakış açılarından yorumlamaları zaten bu işi biraz daha evrenselleştiren bir şey bence.
 
Bence de. 
 
Iraz: Aynı şekilde de, mesela, Türkiye’den Hakan Günday ile bir arada olduğunuzu bildiğim için soruyorum: Şu anda siz çok önemli bir köprü hâline geldiniz. Sizin bunu yapmanızdan ziyade onların da buradaki tiyatro yaşantısına dalmaları…
 
Şimdi orada çok enteresan bir şey var. Biz kendimizi kapalı, izole görüyoruz ya, o ada psikolojisi çok acayip. Onlar da kendilerini kapalı hissediyorlar. “Biz de bir türlü uluslararası işler yapamadık, yapmamız lazım, nasıl yapılacağını belki bu sefer öğrenebiliriz, sizden öğrenebiliriz” diyorlar. Çünkü bizim tecrübemiz var; Uluslararası İstanbul Festivali falan filan, ortaklıklar, Avrupa’yla ilişkilerden dolayı… Türkiye’deki, özellikle İstanbul’daki tiyatroların… Onların bu tecrübeleri yok ve onlar da yapmak istiyor. Bu Edinburgh Uluslararası Festivali’nin de, Lyceum’un da ilk işi. Uluslararası ilk ortak prodüksiyonu. 
 
Bir dakika yahu nefesim kesilecek, müthiş bir şey konuşuyoruz.
 
Evet, çünkü onlar da dışarıya doğru kabuklarını kırmak istiyorlar. Bizim farkında olmadığımız şey, onların bir adada yaşadıkları. 
 
Gerçek bu. 
 
Evet. Korkuları… Düşünsenize, ben diyorum ki, bir şey olursa şu tarafa doğru kaçalım. Orada kaçacak yer yok. Naziler, İngiltere’yi adayı bombalamaya başladıklarında kaçacak yerleri yoktu. Böyle izole bir ada psikolojisindeler. Onun için de kapalılar aslında. Ve bunu da şimdi şimdi söylemeye başlıyorlar. 
 
Bize orası janjanlı geliyor ya, ama onlar için de çok büyük bir ilk.
 
Şimdi burada bir de şeyi fark ediyorlar tabii: Biz onları keşfediyoruz… Yahu bize Avrupa hep, özellikle benim kuşağıma uzaktı, o sıralarda daha kapalı olduğumuz için Avrupa’ya, giriş çıkışlar mümkün değildi… Orası bir ütopya gibi anlatıldı. Ama zaman içerisinde Avrupa’ya seyahatler, şunlar bunlar, görüyorsun ki orada da sınıf farkları var, orada da fakir var, orada da zenginle fakirin arasındaki mesafe çok açılmış durumda, orada da ekonomik kriz var. Hatta bakıyorsun, oradaki bir tiyatrocunun İngiltere’de yaşama biçimiyle buradakinin arasında fark yok; hatta biz daha iyiyiz. Hatta bizim televizyon şansımız var. Şöyle bir tiyatrosunun olması mümkün değil, çok zor. O zaman görüyorsun ki, aslında yani insanoğlu çok birbirine benziyor. Hiçbir farkı yok, yaşadığı şeyler çok benzer. 
 
İnsanoğlu benziyor, hikâyeler de birbirine benziyor.
 
Ve bütün problem, bence, üst sistem kademesinde insanların birbirleriyle ilişki kurmasına engel olmak. Ve bütün strateji bunun üzerine kurulmuş. Parçalara böl ve birbiriyle iletişimini kes. Duvarları dik, birbirleriyle görüşemesinler, konuşamasınlar. Gördüğün zaman da…
 
Onu tanıyamasın, kendine benzetemesin…
 
Çünkü yan yana oturduğunda, eğer korkuyorsan yan kapındakinden kapını kilitliyorsun. Ama korkmuyorsan, konuşmaya başladıysan, gidiyorsun beraber yemek yiyorsun, çay içiyorsun, komşuluk yapmaya başlıyorsun. Yani insanoğlunun korkunç ve çirkin tarafları olduğu gibi böyle bir şeyi de var. Kendini güvende hissetmek için tanıma ve yönelme eğilimi de var. Aynı şekilde onlardan da bize doğru var. Bizden de onlara doğru olmaya başladı. Bir de en ılımlı kesim aslında tiyatrocular. Yani en rahat ilişki kurabilen…
 
En hızlı…
 
En hızlı. Sinemada filan daha ticari, ya da mesafe var. Şimdi gidiyorsun “Aa sen bana benziyormuşsun” diyor herif. “Ben de sana benziyorum” diyorum.
 
Daha hızlı yakın arkadaşlık kurabiliyorsun.
 
Evet, arkadaşlık kuruyorsun. Ne bileyim, bir baklava götürüyorsun, o ağız tadı. Bu kültür böyle oluşuyor. Ve gerçi hani, iyi midir, kötü müdür o da tartışılır. Yani bu kadar birbirine yaklaşmak, birbirine benzemeye başlamak iyi midir, kötü müdür, o başka bir konu. Küreselleşme denen hikâye… Ama hayat artık bu. Bunun yaşanabilir hâle gelmesi için bizim tiyatro yapmamız; onlara kendimizi anlatmamız, kendimizi tarif etmemiz, onların da kendini anlatması… Sadece uluslararası değil, memleket içinde de… Bizim ülkemiz de homojen bir ülke değil. Doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi hepsi birbirinden farklı. Hatta her bölge kendi içinde parça parça farklı kültürlere sahip ve çok zor bir ülke aslında. Bunlar birbirlerini tanımadığı sürece, birbiriyle arkadaş, dost olması mümkün değil ki. Her tarafa duvarı diktiğin zaman düşman yaratıyorsun. Düşman yarattığın sürece de kolay idare ediyorsun. (Duvarı yıktığın anda karşındakini bir tanıyorsun, bir seviyorsun, onunla ilişki kurmanı istemeyen üst sistem bütün ayvaları yemeye başlıyor)
 
Biz oyunu, yani Gergedanlar’ı ne zaman gidip izleyebiliyor olacağız? 
 
3 Ağustos’ta başlıyor. Sanırım 12’sine kadar.
 
Kaç oyun oynayacak?
 
12 oyun galiba.
 
Kaç İskoç oyuncu, kaç Türk oyuncu var?
 
7 İskoç oyuncu var, 2 Türk oyuncu var. Onların da geçen hafta seçmelerine gittim, seçmelerini yaptım. Çok şekerlerdi. İngiltere’den de gelen oldu seçmelere girmek isteyen. İskoçlar çok acayip, çok tutkulular. İskoçların çok başka bir şeyleri var.
 
Seçtin, bitti yani.
 
Evet. 7 tane oyuncu seçtim. Çok eğlenceli geçti seçmeler.
 
Ne zaman başlayacaksın?
 

Haziran’ın 26’sı galiba. 
 
Orada çalışacaksın?
 
Evet, Lyceum’da. Müzikleri de Oğuz Kaplangı yapıyor.
 
“Nefesinizi Nasıl Tutarsınız?” oyununda da…
 
Evet, o yapmıştı, yine o yapıyor. Bir de bizim asistanlar ve prodüksiyon ekibi de gelecek, beni yalnız bırakmayacaklar. Dot ekibi orada olacak. 
 
Bu sefer, Dot Edinburgh’da. Bu sefer Edinburgh’da.
 
Çok heyecan verici bizim için. Çok kolay bir şey değil aslında başka bir dilden başka oyuncularla çalışmak ama bu da bir tecrübe.
 
Dili ne yapacaksınız? Üst yazı kullanılacak mı?
 
Yok, orada zaten İngilizce oynayacak.
 
Türkçe bir kelime? 
 
Yok, yok. Bizim oyuncular da İngilizce oynayacak. Buraya gelince herhalde, gelirse…
 
Buraya gelecek mi?
 
Gelecek galiba, yazışıyorlar; umarım olur. Bir problem olmazsa prensipte gelecekler gibi konuşuldu. Ha bir de, biz gelecek sezon içerisinde, Nisan’da Lyceum’un programında oynayacağız oyunu tekrar. Yani festivalde oynayacak. Sonra Lyceum’un sezon programında da oynayacak. İnşallah bundan sonrasında sizler de bunu taşır, sürdürürsünüz. İlişki kurmanız gerekiyor. Kabuklarınızı kırmanız gerekiyor.
 
Gitmek, kapı kilitletmeyecek kadar tanışmak,  yemek yemek, baklava götürmek, onların yemeklerini yemek…
 
Evet, samimi olmak aslında. Zinnie’ye hep şunu söyledim: “Zinnie bak bu muhteşem bir proje. Çok büyük bir proje. Ama inan ki benim için Türkiye’deki tiyatro yapan insanların sizinle ilişki kurması çok daha önemli.” Ben, gerçekten kariyer duygusu açısından çok tatmin olmuş bir adamım. Yani burası bana o kadar mutluluk verdi ki, orada bir oyun yönetmek çok büyük mutluluk ama bir kişisel kazanım gibi gelmiyor. Dot’u toplu hâlde götürüp orada insanlarla tanıştırmak, buradaki insanlarla ilişki kurmalarını sağlamak, bu bana çok daha önemli ve kıymetli geliyor. Zinnie’ye de hep bunu söyledim. Tiyatro ailesi büyük bir aile, bütün dünyaya ait bir aile. Bizler o ailenin parçalarıyız. Yani ne olursa olsun, elimizde binlerce yıllık bir tarih var ve biz onu aktarıyoruz. Bir sonraki jenerasyona aktarıyoruz. Biz iyilik anlatıyoruz. İyiliği taşıyoruz. Sonraki jenerasyonlara iyilik bilgisini devrediyoruz. Bu nedenle buna sahip çıkmak ve birbirimizi çok doğru yerden tanımlamak lazım. Bizler bir misyonla hareket etmeliyiz. Bunun mistik bir tarafı vardır yoktur; ama mistik görmek lazım bazı şeyleri. Bizler birer misyoner gibi iyiliği taşımak zorundayız. Gergedanlar’ı oynamak öyle bir şey. İyiliği tekrar fark edin demek, hatırlatmak demek. Hiçbir zaman iyilik kazanmayacak belki ama kötülükle savaşmak zorunda. O zaman bizim görevimiz de bunu hatırlatmak. Birazcık Star Wars misali oldu ama bu hikâyesiyle tiyatroyu seviyorum ben. Bu görevinin olduğunu düşünerek tiyatroyu kıymetli buluyorum. Hayatımı da değerli kılan şey tiyatro. Zinnie’ye de hep onu söyledim, buradaki çocuklara da hep onu söylüyorum: İyi bir oyuncu olmak sizi çok mutlu edebilir ama önemli olan iyi bir tiyatro adamı olmak. İyilik üzerine proje, fikir geliştirmek; onu daha uzak mesafeye ulaştırmak.
 
Şimdi adaya, sonra belki başka bir kıtaya…
 
Evet, başka bir yere ya da başka bir zamana. Dot olmasaydı, bu tiyatrolar olmasaydı Arda’nın gelip oyun seyredeceği yerleri bulmam zordu. Çocuğumuza, geleceğimize, gelecekteki hayallerimize bir kapı açmak zorundayız.
 
Bir sofra hayal etmeni istiyorum şimdi, Murat’ın sofrası. Sen hazırlıyorsun, pişiriyorsun. Konukların kimler olurdu? Şu anda artık hayatta olmayan insanlar da olabilir. Bir akşam yemeğinde Murat kimlerle beraber, onlara kendi elleriyle pişirip, onlarla birlikte içmek ister? 
 
Daha geçen gün kiminle tanışmak, sohbet etmek isterdim diye düşünüyordum. David Lynch’i kesin tanımak isterdim. Çok kalabalık olursa sohbet de edilmez. Karşılıklı iki kişi.
 
İlk defa bu cevap geliyor. İlk defa iki kişilik bir sofra.
 
Uzun sohbet etmek isterdim onunla. Bir de Arda’yı da koymak isterdim yanına. Ben konuşacağım David ile sabaha kadar, Arda da dinleyecek. Belki onun da çok akıllıca soruları olacak.
 
Şu an önünden senin 20’lerdeki hâlin geçse ona bir şey söyler misin peki? Sen tam o yaşında, her ne yapıyorsan o hâlde yürüyor işte. Belki de söylediğin şey değiştirebilir onun geleceğini.
 
Hiçbir şey söylemezdim. 20 yaşım çok uzak gibi gelmiyor. Yaş ilerledikçe siz de fark edeceksiniz. Yıllar geçmiş gibi gelmiyor. Bir iki hafta öncesi gibi hatırlıyorum o yılları. Ben çok hüzünlü ve mutsuz bir adamdım. Hayatla ilgili temel fikirlerim yüzünden. Hâlâ da öyle huzursuz, mutsuz bir adamımdır ama bu bana her zaman yol gösterici oldu. Hiç kaçmadım o konforlu tarafa, kafa olarak. O bana hep iyi geldi. Orası iyi, hayata bir mesafeden, gerçeklerden bakmak iyi geldi. Bir şey demezdim 20 yaşıma, ne diyeceğim? O beni buraya kadar taşıdı işte. “Dayan aslanım” derdim, “dayan, iyi olacak”…

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı