Ayın KonuğuAyın KonuğuKöşe YazarlarıYurttan Haberler

Sevinç Erbulak ile Ayın Konuğu Feri Baycu Güler; "Seyircinin ayağına gitmemiz çok kıymetli"

Soğuk bir İstanbul öğleden sonrası buluşuyoruz. Kayıt başlamadan önce 3 saat konuşuyoruz zaten. Çünkü Feri de ben de çok konuşuyoruz. Hatta röportajın ilk çözümlemesini yapan biricik öğrencim Bahar şöyle bir mesaj atıyor bana çalışırken: “Hocam? İlk defa birinin sizi susturduğuna tanıklık ediyorum.”
Evet 😉 Çünkü Feri o. Onunla konuşulacaklar hiç bitmiyor.
Dürüst olmak gerekirse (ki bu cümle onun ağzına çok yakışıyor) içindekileri söyleme konusunda bir akarsu kadar hızlı ve berrak. He zamanki gibi yani.

Mam’art’ın kuruluş hikayesinden başlıyoruz. O kadar romantik ki, daha ilk soruda gevşiyoruz karşılıklı. Yüzümüzde saatlerce kalacak bir gülümseme…
 
Feri’nin ağzında hep ekip olmanın, birlikte üretmenin güzelliğinin tadı var. Bir de Tuğrul (Tülek). Onun deyimiyle hayat ortağı. Birlikte nasıl yola çıktıklarını dinliyoruz. Iraz’ım, Güney’im ve ben. Bu sefer üçümüzüz, evet.
 
Özel tiyatro yapmanın, yapmadan evvel anlaşılamayacak zorluklarını konuşuyoruz. Ancak yaşanınca kavranabilecek olanları. Birlikte yola çıktığın insanları yarı yolda bırakırsan mutlaka yarı yolda kalacağını sonra.
Bizi yarı yolda bırakanları da konuşuyoruz bir ara, evet. Ve bu yarıda kalışların insana nasıl öğrettiğini. Öğrenmenin türlü çeşit yolları olduğunu… Öğretenlerin her zaman güler yüzle karşımıza çıkmadığını ve iyi ki de böyle olduğunu. Sihirli değneklerimiz olsa yapacaklarımızın ne olduğunu…
 
Feri’nin sofra konuklarına şahitlik ediyoruz ve ortak üretim alanında yapmayı düşündüğü oyunlara katılıyoruz, gelecekte. Yakın veya uzak, şu an henüz hayal aşamasında olan her şeye birlikte aşkla bakıyoruz. Şu kara dünyada ne kaldı ki aşktan başka? Hiç. Bence.
 
Sevdiği öğretmenimiz Daphne’nin adını koyduğu Mam’art Tiyatro; çok uzun olsun senin bu şık ömrün…
 
Sen çok yaşa olur mu ?
 
Sevinç Erbulak: İlk sorum biraz uzun ama nasıl olsa sen de benim gibi uzun konuşan biri olduğun için bir problem yok bence 😉

Feri Baycu: Yok yahu, hiç uzun konuşur muyum ben  ;)))

İlk sorum Mam’art ile ilgili olacak… Tiyatron. Mam’art bebeği nasıl doğuyor? Kızgın Damdaki Kedi oyunu röportajımızın büyük bir kısmını kapsayacak ama önce Mam’art nasıl doğdu Feri? Daha doğrusu önce seni tanıyalım mı? Mam’art’ın işletmecisini? 

İşletmeci olarak tanınıyor muyum? İyiymiş bu bak… Oyunculuk serüvenimle başlıyorum o zaman. 95-99 İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda okudum, hepimizde de olduğu gibi büyük hayallerle buradan çıkacağım ve inanılmaz şeyler olacak; bütün starlık teklifleri bana gelecek diye başladım ben de ve üçüncü sınıftayken büyük düşüş 😉 Dördüncü sınıfta bir kendime geldim ki hiç hayal etmediğim gibi olduğunu gördüm. Üstelik ben birçok anlamda iş yapan bir oyuncuydum, okuldayken de hem tiyatro yapıyordum hem televizyona bir tarafından girmiştim, sinema yapıyordum. Sonra 2001’de artık o dünyanın bir parçası olmadığıma karar verdim ve bastım gittim. İlk önce Brezilya’ya, bir süre orada kaldım. Arjantin’e gittim, İspanya, İtalya; 2007’ye kadar 60’ın üzerinde ülkeyi gezdin, kendi paramı kazandım ve beş dil öğrendim. Türkçe’nin dışında Fransızca biliyordum ama İngilizce, İspanyolca ve İtalyanca’yı daha iyi öğrendim. Aslında hayatı öğrendim biraz ve 2007’de de evlendim, hemen çocuk yaptım. Sonra çok sevdiğim arkadaşlarım, Olgun Şimşek gibi Güven Kıraç gibi, beni gördüklerine “Sen niye oyunculuğu bıraktın yahu?” gibi sorularla karşılaşınca… Ben galiba biraz beklemek istemiştim, Daphne doğduktan bir iki sene sonra 2009’da ilk önce her şeye yeniden başlayayım diye önce yurtdışında bir iki tane workshopa katıldım, ne oluyor orada bakayım diye… Aslında 5 sene önce bir arkadaşım bana “Oyun yapıyoruz oynar mısın?” demişti. “Aa ne güzel yahu, bak beni unutmamışlar, bana oyun teklif ediyorlar ,tabi oynarım” dedim; ondan sonra girdik biz provaya. 4 ay provaya gidip geldik, diyoruz ‘arkadaş çıkmaz bu oyun’, sonra bir gün o arkadaşlarımız dediler ki bize “Yahu biz bu oyunu çıkartacağız ama siz emin misiniz? Geri dönmeyeceksiniz değil mi? Biz kredi alacağız da, ona göre” dediklerinde, ben 4 ayın sonunda dedim ki “Bir dakika, ne oluyoruz biz? Ne dönüyor burada?” Sonra evime gidip hüngür hüngür ağladım, o sırada Kayhan (kocam ve en yakın arkadaşım) dedi ki “Sen ne yapıyorsun? Maden bunca yıldır işletmecilik yapıyorsun, bu işi neden kendin yapmıyorsun?” 

Bunu Kayhan mı söyledi sana?

Aynen. Sen bunu neden kendin yapmıyorsun? Dedim ki “Yapamam çünkü benim o kadar cesaretim yok. Çünkü bu herhangi bir yer işletmek değil, bakkal açmıyoruz.” “Yahu ne alakası var? Bunca yıldır tanıdığın insanlar var, elbet tutarlar senin elinden” dedi. Ben de “Olur mu acaba?” dedim. 
İki sene önce Tuğrul’la tanışmıştık biz. Kayhan bana bunu söyledikten iki gün sonra Tuğrul’u aradım, “Tuğrul ben böyle bir şey düşünüyorum, acaba yapabilir miyim?” diye sordum ona. “Sen yaparsan ben arkandayım” dedi. İlk cümlesi bu oldu. “Emin misin?” dedim, “Evet” dedi ; “oyun yaparız kadromuzu kurarız” peki dedim. Allah allah hemen başlıyor gibi oldu böyle, hemen oyun bulundu, sonra ekibi oluşturduk fakat tiyatronun bir adı yok. İşte ne yapalım ne edelim arıyorum, asla kendi adımı koymayacağımı biliyorum, o mu olsa bu mu olsa derken kızımı aradım ve dedim ki “Sana bir şey soracağım; hayatındaki en çok sevdiğin süper kahramanın adını söyle bana.” Mickey Mouse olur, Tinkerbell olur, koydum kafaya kızımın ağzından çıkan ilk ismi koyacağım ama tek bir şartım var, lütfen iyi düşün bebekliğinden beri tuttuğun bir kahraman olacak, vazgeçmeyeceksin yani ondan. “Tamam anneciğim” dedi, bir durdu ve “benim bebekliğimden beri tek bir süper kahramanım var, o da sensin” dedi 😉
“O zaman anneciğim biz bunun adını Mama art koyalım mı?” “Koyalım anneciğim” dedi. Ben telefonu kapattım muhasebecimi aradım ve “Tiyatromuzun adı Mam’art  Company’dir, başlayabilirsiniz” dedim.

İnanmıyorum… Mam’art böyle mi…

Evet böyle; Mama art, yani annenin sanatı. Ben çok inanırım isimlerin varlığına, uğuruna. Eşimle turizm şirketi kurarken de F&K falan diyorduk, sonra dedim ki “Daphne koyalım adını, kızımızın adı olsun” ve yarım saatte bitti işlemler. 
Logoyu da ona çizdirdim, oturuyoruz böyle yazın al dedim bu kağıdı, bu Tuğrul’un fikriydi; çocuk el yazısı olsun demişti, Daphne o zamanlar yazmayı bile bilmiyordu, aldı böyle kağıdı kalemi; rengarenk şeylerle Mam’art yazdı reklamcı arkadaşıma fotoğrafını çekip gönderdim dedim “Bu da logosudur, buyrun” 😉

Ah çok romantik ya… Yıl kaç o zaman?

2014.

Ve ilk oyun?

“Özel Kadınlar Listesi” O oyunu Tuğrul buldu bana gönderdi. Bir sürü oyun okuduk ama dürüst olmak gerekirse ben ilk oyunda çok risk almadan bir şeyler yapmak istedim. Yani ilk oyunda  Hamlet’le başlayamazdım ya da çok yüksek sanatsal değeri olan bir oyun da yapmazdım çünkü kendimi de görmek zorundayım bir yandan. Biz Tuğrul’la bir yola çıktık ama bakalım bu yolda birbirimizden memnun kalacak mıyız ? Mam’art  bana ne getirecek? Bize ne getirecek?  Sevinç’im ben adımlarını sağlıklı atmayı seven garantici biriyim aslında. Özel Kadınlar Listesini okuduk, sonra başladık oluşturmaya… Mesela ben Hülya Gülşen’i tanımıyordum, Beste’yi (Bereket) tanımıyordum, Başak’la (Daşman) dolaylı yoldan tanışıyorduk. Bir tek Deniz Karaoğlu’nu ben istedim, çat başladık ve ben o süreçte her şeyi öğrenen taraf olmak istedim. Çünkü neticede bir tiyatronun oyuncusu olmak başka bir şey, yöneticisi ve işletmecisi olmak başka bir şey. Hele bir de sen patron kimliğinle arkadaşlarının yanında oyuncu olarak da var olmak istiyorsan gerçekten üç kat zor bir şey. Çünkü o zaman çizgilerini çok net ayırman gerekiyor bazı yerlerde ve durumlarda, bilirsin. Ben bütün kapılarımı açtım ve dedim ben bunu öğreneceğim, gelin! Kim nereden istiyorsa vurabilir ama ben bu işi öğreneceğim… İlk turnemi de kendim yaptım; uçak biletlerini kendim alarak, organizasyonunu kendim yaparak, gişesini kendim açtırarak… Her şeyini kendim yaptım ama tabii şu çok önemli, ben zaten ticaret yapıyordum, bunun çok büyük bir etkisi var hani; zaten matematik bilerek, hesap bilerek bunu yapmak başka bir şey. Ben 3-0 önde girdim bu işe.

Turizmciliğin tiyatroya katkıları ;))

Yüzde yüz. Ben uçak biletinin de nereden alınacağını biliyorum, en iyi otelin de hangisi olduğunu biliyorum; en ucuz tuvalet kağıdının da nereden alınacağını biliyorum. Dolayısıyla kendimi kimseye çok teslim etmedim bu noktada. Özel Kadınlar Listesi çok iyi oldu. Salon’da oynadık İKSV’de ve birçok sahnede. Biz ilk sezonumuzu 50 oyunla kapattık, en önemlisi de Tuğrul’la birbirimizi tanıdık; bu çok daha başka bir şeydi bizim için. Çok sevdik yaptığımız şeyi…  Sonra bir gün Tuğrul’a dedim ki “Tuğrul, ne hayal ediyorum biliyor musun?  Mam’art  bir  company  olacak.” Çünkü ben yıllar önce Royal Court’un içine girdiğimde demiştim ki, bir gün umarım benim de böyle bir yerim olur. Olsun lütfen. İçinde küçük bir kafesi olan, kendi kütüphanesi olan; kendi yazarları olan bir company idi orası anladın mı, bir birlik yani. Bir arada olma yeri. Benim okuldaki amacım da buydu, kendim oynamak isteseydim en başından beri kendime oyunlar yapardım. Ama bunun doğru olduğunu düşünmüyorum, dürüst olmak gerekirse bir ekip kurmak böyle bir şey. Zaman zaman ekibin arkasında kalmayı tercih edeceksin çünkü ancak öyle olursa bir birlik sağlayabilirsin.
İkinci oyunumuz için 7 kadınla yola çıktık ve hiçbiri hayır demedi bize, biliyor musun? Yahu Sevinç en güzel tarafı bu; Tuğrul da teklif etti, ben de ettim ve büyük bir zevkle kabul ettiler. Bu işin en güzeli ne biliyor musun? Orada ben çok şanslı olduğumu düşünüyorum, yıllarca ne güzel insanlar biriktirmişim. Şimdi de birine bir şey teklif ettiğimde onların bana olan güvenlerini görüyorum ve bu çok hoşuma gidiyor. 
Ben bu tiyatroyu kurduğumda Tuğrul’a dedim ki biz şık bir şeyler, iyi bir şeyler yapacağız; her anlamda. Bak artık şundan vazgeçelim, şu alternatif tiyatrolar fakirdir mantığını sevmiyorum ben. Hayır, gelsin oraya seyirci parasını ödeyip iyi bir şey izlesin istiyorum; alternatif tiyatroya acıyarak bakmasını istemiyorum seyircinin, onların bu yerleşik algısı kırılmak zorunda. Ben bu algıyı oyuncuların değiştirebileceğini düşünüyorum dürüst olmak gerekirse.
Biz bir sahnemiz olmadığı için turne tiyatrosu gibi çalıştık. İlk etapta bizimle çalışan oyuncular buna pek alışkın değildi çünkü hepsi daha önce ya kurumlarda ya da sürekliliği olan sahnelerde oynuyorlardı. Fakat ben onlara bunun böyle olmayacağını, seyircinin ayağına gitmemizin çok kıymetli olduğunu  çünkü  Beylikdüzü’ndeki  birinin hafta içi Kadıköy’e oyun izlemeye gelmesinin mümkün olmadığını, dolayısıyla biz oraya gittiğimiz zaman çok iyi bir seyirci topluluğu yakalayabileceğimize onları ikna ettim. ‘Nereye Gitti Bütün Çiçekler’ oyunumuz geçen sene çok turne yaptı; bu sene İzmir, Ankara, Eskişehir, Adana, Mersin, Tarsus, Antakya ve daha birçok yere gidecek düşün.
Oyundaki oyuncuların çoğu oynamamıştır belki bu şehirlerde, bu oyuncu için de müthiş bir şey; başka şehirlerde başka başka seyircilere oynamak; sen de biliyorsun. Geldik bu seneye… Ben bu sene artık bir klasik yapmak istiyordum, bir gün elimde ‘Kızgın Damdaki Kedi’ metniyle Yedi Bilgeler’e gittim film çekmeye, orada oyunu okudum ve hemen Tuğrul’u aradım dedim ki; “Tuğrul sana yeni oyunumuzu söylüyorum: Kızgın Damdaki Kedi.” Bu arada o önermişti bana zaten ama sonra bakarız makarız demiştik. Dedim ki “Bak ben oyunu tekrar okudum, çok iyi; biz bunu yapacağız.” “Bakarız” dedi bana, dedim ki “Tuğrul ben bu oyunu yapıyorum ve senin de oynamanı istiyorum, oynar mısın?”
Gerçekten Tuğrul’u düşünüyordum, başkası olamazdı benim için… O akşam oyunu tekrar okudu ve hemen  ertesi sabah beni aradı “Ben bu oyunda oynuyorum” dedi. Sonra ekibi kurduk ve başladık. Ben bu sefer ilk defa tamamen arka tarafta olmayı, hem prodüktör olmayı hem de çeviri tarafında olmayı tercih ettim.

Serkan Salihoğlu’nun yönetmenliğinde nasıl bir yolculuk geçirdi ekip?

Serkan’dan önce başka yönetmenleri de düşünmüştüm, daha önce klasik bir oyun yönetmiş olan birileri, bu tarz metinlere hakim olan insanlar üzerinde durmuştum dürüst olmak gerekirse. Serkan’ın yönettiği oyunları çok beğeniyordum ama daha önce hiç klasik bir oyun yapmadığı için ‘acaba’ diyordum içimden. Sonra bir araya geldik ve ben sordum, “Serkan? Klasik bir oyun yapmak ister misin?” Hemen metni okudu ve “Tamam” dedi “ben varım.” Ama bu oyunu birlikte çevirelim” dedim, ona da tamam 😉 İyi ki birlikte çıkmışız yola ben çok çok memnunum ekibimden.

Ne zaman prömiyer yaptı oyun?

13 Ekim. Bugüne kadar da 15 oyunun üstünde oynadık, hatta turne bile yaptılar. Bursa, İzmit, Ankara, İzmir… 

Ben seyrettiğimde, çok iyi hatırlıyorum, enerjileri ve ruh birliktelikleri aynıydı. Güzel olan yanı oyunun oyuncularını tek tek düşündüğümüz zaman, mesela ustalarımız Ünal Ağabey (Silver) ve Ayten Abla (Uncuoğlu), sonra Tuğrul, Sezin (Akbaşoğulları), biraz daha genç olan oyuncular; farklı farklı disiplinlerden insanlar.

Bir kere Ünal tamamen bizim yönetmenin kafasında, ikisi de Alman. Alman mantığındalar; yıllarca orada yaşamışlar, mesleklerini orada icra etmişler vs. Serkan zaten tam bir Alman. Mesela ben onunla konuşuyorum diyelim, bana verdiği tepkilerin hiçbiri bize ait tepkiler değil. Ben müthiş heyecanlı bir şey anlatıyorum adam bana şöyle tepki veriyor: “Evet.” Bu kadar. “Evet”.
Gerçi onun bu sakinliği zaman zaman benim çok işime geliyor, Ünal da öyle ama tabii. Ayten Abla bambaşka bir disiplinden gelmiş, mesela ben Bennur’la (Duyucu) ilk defa çalışıyorum, daha önce çalışmamıştım. Ömür’ü (Kayakırılmaz) hiç tanımıyordum, onunla da burada ilk defa bir araya geldik. Senin de dediğin gibi bence ekip olarak o ortak ruhu yakaladılar, ancak tiyatro yakalatabilirdi bunu onlara. Sezin’le Tuğrul’un uyumunun da çok iyi olduğunu düşünüyorum.

Bir kere çok zevk alarak oynuyorlar, birbirlerini severek. Bu çok önemli, hayır sadece rol bunu gerektirdiği için değil, insan olarak birbirilerini sevmeleri önemli.

Yönetmenlerine çok güvendiler, bize –ekibe- çok güvendiler ve sonuç o yüzden iyi oldu.

Peki sence, özel tiyatro yapmaya başladıktan sonra, Mam’art kuruldu-Daphne Mam’art’ı  kurdu, tamam; yaşadığımız ülkede sahnesiz bir özel tiyatro olmanın en zor tarafının ne olduğunu düşünüyorsun? 

Sana şöyle söyleyeyim, her an 7.4 büyüklüğünde bir deprem bekliyoruz ya biz, tiyatroda da öyle; daha doğrusu bu ülkede herhangi bir iş yapmak öyle. 
Daha doğrusu şöyle; arkamı kollayıp kollayamayacağımdan emin değilim, ben böyle bir sıkıntı yaşıyorum. Sahne açmayı da düşündüm dürüst olmak gerekirse…
1000 kişilik bir sahne açamam belki ama 150 kişilik bir sahne açmak için gerekirse bütün koşullarımı kullanırım da, ülkenin kendi zemininde bulundurduğu birçok sıkıntı beni bu kararımdan bir süre için vazgeçirdi. Şimdilik.

Böyle bir hayalin var mı? Yani Mam’art’ın yerleşik bir mekanı olması? 

Olmaması mümkün mü? Bir sürü tiyatro ekibi sadece bu yüzden iş yapamıyor çünkü salon yok. Salonu olanlar da kendi işlerini yapmayı tercih ediyorlar, buna çok saygı duyuyorum; çok doğal. Tiyatro son dönemde para kazanılabilir bir hâle geldi, ki bu iyi bir şey. Yani eğer bir mekanın varsa ve iyi de oyunlar yapıyorsan buradan oyuncular para kazanabilirler. Ben istiyorum ki oyuncu tabii dizi yapsın ama oyundan çıktığında da zarfını-parasını aldığında o para onun bir şeylerini karşılasın.

Senin kadrondakiler zarfında parasını aldığı gibi ekip evine de bırakılıyor-ben bunu Kızgın Damdaki Kedi’yi izlediğimde, Tuğrul’ların “Buradan çorbacıya gideceğiz, sonra servise binip eve gideceğiz” dediklerinde anladım. Önce bir şaşırdım tabii çünkü ben mesela kurum tiyatrosu sanatçısıyım; çeyrek asırdır bizim servisimizin olması bana tanıdık gelir ama ben özel bir tiyatroda bunu pek görmedim; umarım vardır, sen bunları düşünen biri olduğun için mi acaba şu an Mam’art’ın arka tarafında işletmeci kısmında duruyorsun? 

Bizim bütün oyunlarımızın çıkışında makul toplu taşımanın dışına çıkılıyorsa mutlaka servisle gideriz. Çünkü herkes belli bir saatte evine gitmek istiyor ve ben onları oradan oraya süründüremem. Ekibimin asgari koşullarını sağlayamıyorsam da bu işi yapmayacağım diye kendime bunun sözünü vermiştim zaten. Oyunlara gelirken de öyle yapıyorum, hem geç de kalınmıyor böylece, turnelerde de yapıyorum uçağa gelirken ortak bir yerden servisimiz kalkar ve ben bunun bir şıklık değil gereklilik olduğunu düşünüyorum. Şimdilik bu benim tiyatromdan maddi olarak bir şey götürüyor olabilir ama uzun vadede geri de getirecek, bunu biliyorum.

Mam’art’ın kendi gençleri, çekirdek kadrosu da yetişecek mi günün birinde?

Şimdi bir atölye kurduk kendimize, bu atölyeyi kuruş amacımız ‘dersler yapalım para kazanalım’dan ziyade, bir yaşam alanı olsun orası dedik, okumalar yapalım, tabii ki atölye de yapalım ama aslında biraz insan tanıyalım. Yeni projelerden bir tanesi genç ve dinamik olacak. Bak gençlerin oynadığı demiyorum, dinamiği genç olacak diyorum; dolayısıyla farklı oyuncularla çalışmak istiyoruz ama benim onları tanıyabileceğim bir yer yok ki… O zaman ne yapalım? Bu anlamda yeni oyuncuları, eski ama bizim için yeni olan oyuncuları da tanıyacağımız bir platform oluşturmaya çalışıyoruz. Okumalar yapalım; yazarları atölyemize davet edelim, yeni metinler yazılsın orada. Bir kere bizim çok az yazarımız var, ben istiyorum ki bir şeyler yazsınlar, bize versinler; küçük bütçelerle de olsa biz bunları yapalım istiyorum. Ben hazırım, önümüzdeki zaman diliminde yazsınlar, onların yazdıklarının proje sponsoru olacağım. Yurt dışında da yer almaları için onlara yardım edeceğim. 

Ne düşünüyorum biliyor musun Feri? İnsanlar gerçekten böyle çeşitli görevlerle geliyorsa dünyaya, mesela işte şifacılar, çözümcüler, şakacılar filan; sen de bir köprü, bir birleştirici olarak gelmiş gibisin bu dünyaya. Yaptığın işlere bir bak, farklı disiplinler bir araya geliyor. Sen hayallerinde hep birilerini bir araya getirmek istiyorsun, atölye kelimesini ne çok kullanıyorsun ve buradaki genç çocukları da yönetmen-yazar-oyuncu olarak yine bir araya getirmeye çalışıyorsun. Özel hayatında da böyle misin? Birleştirici biri misin hep?

Bilmem, mutlaka vardır öyle bir tarafım ama daha elzem bir problem var Sevinç, çok yalnız herkes ve yalnız başına bir şey başarılamaz; bu imkansız. Neden Semaver Kumpanya bu kadar başarılı  sence?  Çünkü  hepsi arı gibi çalıştı, yani bunun örnekleri var. Ben yıllarca yurtdışına gidip geldiğim için elimde bir takım anahtarlarım var, belki bugüne kadar o anahtarları kullanmadım ama şimdi kullanıyorum  işte.  Büyük  tabloda zaten ben kazanacağım, dolayısıyla burada Mam’art ismi önemli, Feri Baycu önemli olsun  isteseydim ‘Feri Baycu Tiyatrosu’ koyardım adını, ne kadar başarılı olurdu emin değilim ama ;))) İki hafta önce bir hukuk öğrencisi mail atmış  bana;  Mam’art’ta  oyuncu olmak istediğini, varsa seçmelere gelmek istediğini yazmış. Ben de cevap verdim, ona böyle bir seçme yapmayacağımızı söyledim. Ama o yine de benimle konuşmak istediğini söyleyince çağırdım ve dedim “Sen ne yapmak istiyorsun? Daha doğrusu böyle bir şeye gerçekten hazır mısın? Geleceksin burada koşturacaksın, oyunculara yardımcı olacaksın…”; işte artık asistanlık mı denir ne denirse patır patır her şeyi anlattım ona ve “sonunda hiçbir şey kazanamayabilirsin, yine de yapacak mısın bunu?” “Ben zaten bunu istiyorum” dedi bana.  “O zaman gel” dedim, buranın anahtarı bu; al istediğin zaman gel. Yani şu bana haksızlık gibi geliyor o yüzden atölyeleri yaparken çok dikkat edeceğim, ben o çocukları iki senelik eğitime alıyorsam buraya, onlardan bazılarını projelerimde kullanmak zorundayım. Çünkü görüyoruz etrafımızda bu örnekleri, arkadaşlarıma soruyorum ben, “Yahu siz yıllardır bu çocuklardan para kazanıyorsunuz, eğitim veriyorsunuz tabii ama bu çocuklar sahneye çıkmazsa nerede eğitim alacaklar?” Hele kendi mekanı olanlara ayrıca kızıyorum, kendi yeriniz varsa bir iki çocuğu sahneye çıkarma zorunluluğunuz var sizin, insani sorumluluğunuz bu bir kere. Tamam ben hepsini çıkarın demiyorum ama içlerinde hiç mi iyi yok? Her gün mesaj geliyor “Ne zaman atölye açıyorsunuz?” diye ama yok, adam gibi bir platformumuz olmadığı sürece açmayacağız. 
Geçen Oyuncular Sendikası’ndan mail geldi, oyuncular yüzde 20 indirimli girsin diye. “O ne demek?” dedim; yahu biz bunu yüzde 50 yapalım, sonra da davetiyeyi kaldıralım.

Peki bunu seni biraz da fazla tanıdığım için soruyorum şimdi, yeni bir oyun provaya girdiği an “Evet şimdi ne yapıyoruz arkadaşlar”cı biri misin?

Yeni oyun provaya girdiği an çok uzak bir an benim için, ben bir oyuna karar verildiği an yeni bir oyun bakmaya başlıyorum 😉

Çocuk oyunu yapacak mı Mam’art?

Evet çünkü Daphne çok istiyor ve oynamak da istiyor. Az çok belirlenmiş bir oyunumuz var ama böyle oldukça büyük dünyası olan bir oyun. Çünkü ben şöyle bir şey gördüm, şimdi çocuklara böyle ‘eğitici’ oyunlar yapıyorsun ya, onlar bundan çok sıkılıyorlar, bunu bir kabul edelim. O yüzden ben görsel dünyası büyük olan bir şey yapmak istiyorum. Ondan önce bir proje var ama daha tam kesinleşmedi o da.

İçinde Tuğrul’un oynadığı mı? 😉

Onun içinde Tuğrul olmasa da Tuğrul var çünkü o benim duygu ortağım, yol arkadaşım; ben ona sormadan bir şey yapmıyorum. Yola çıktığın arkadaşlarını yolda bırakırsan bir gün sen de yolda kalırsın; ben buna çok inanıyorum. Tuğrul kalmak istediği sürece bu tiyatronun Genel Sanat Yönetmeni’dir. Sevinç, bizim bir çizgimiz var ve ben umut ediyorum ki çizgimizin dışında işler yapmayacağız. Şimdi sana çok büyük şeyler söylemek istemiyorum ama biz fars da yapsak bu Mam’art çizgisinde olacak. Yani sadece kimliğimizi bozmayalım diye belli işleri yapmayacağız biz, belki müthiş bir komedi oyunu yapacağız ama kendi çizgimizde. Biz bir dilimiz olsun istiyoruz ve çalıştığımız insanlar öncelikle ahlaki değerlerle bize uyum sağlamalı, bence bu çok önemli. 

Müstehak okurlarına vazgeçemediğin yazarlarını söyler misin? Ama şey gibi düşün, yeni bir kitabı çıktığında ertesi sabah toplantından önce kitabevine gittiğin yazarlarını…

Ben hala Çehov okumaya aşığım… Bak bir gün mutlaka bu tiyatroda Shakespeare yapacağım; mesela Hırçın Kız, Bahar Noktası… Dur yahu, sevdiğim bir sürü yazar var benim, Sam Shepard aşığıyım… Sanırım ben biraz ruhu eskilerde kalmış biriyim, ama mesela Moira Buffini yeni keşfettiğim bir yazar, bayıldım ona. Yasmina Reza’ya bayılıyorum. Ayad Akhtar nefis yazar ve dürüst olmak gerekirse uzun zamandır tiyatro oyunu okumaktan çok az roman okur oldum ama mesela Şebnem İşigüzel’in bütün kitaplarına aşığım; hatta evet, yeni kitabı çıkar çıkmaz alıyorum. Fakat ben o kadar çok oyun okumak zorundayım ki roman okumaya zamanım olmuyor.

Peki senin masalları çok seven Daphne’n sana sihirli bir değnek verse, ister yaşadığımız dünyada ister Feri’nin dünyasında, sana sadece bir tek şeyi değiştirme hakkın olduğunu söylese değneğini neye dokundururdun?

Ahh… Kendi ülkem için söyleyeceğim; hikâyeyi başa sarmak isterdim ama şimdiki aklımızla… Sen anladın…

Anladı. .. Peki diyelim Mam’art’ın atölyesini açtın ve 18 yaşındaki Feri Baycu oraya geliverdi, çok da hevesli; hani en az senin 18 yaşındaki hevesli hâlin kadar ve sen bu duyguyu çok iyi tanıyorsun. Ona söylemek istediğin bir şey olur muydu yoksa onu kendi hâline mi bırakırdın?

Valla ben kesinlikle aynı şekilde devam ederdim; eğer bu yaşadıklarımı yaşamasaydım şu an durduğum yerde olamazdım ki. Turizme başlamama izin veren anne babama ne kadar dua etsem azdır çünkü eğer para kazanmamış olsaydım bugün bunları asla yapamazdım ve asla bu bakış açısına sahip olamazdım. Mesele sadece para da değil çünkü bu mesleği yapmak için çok okumak zorundasın çok; kendini geliştirirsen kazanabilirsin. O yüzden inan ki ben hepsini aynı sırayla yapardım herhalde. Sadece bir iki arkadaşımı çıkartırdım hayatımdan çünkü onlar yaşamımdaki lüzumsuz üzüldüklerimdir.

Bende de var öyle bir iki kişi. Peki son sorum, şimdi sana ait bir sofra hayal etmeni istiyorum, etrafında senin  davetlilerin olacak; kaybettiğin, şimdi hayatta olmayan insanları da çağırabilirsin, hiç tanımadıklarını da… Sofranda kimler var, birlikte ne yiyorsunuz ne içiyorsunuz? Kimler birbiriyle sohbet ediyor?

Dürüst olmak gerekirse tanıdığım kimseyi çağırmıyorum hayal ettiğim bir sofra için. Gerçekten tanımadıklarımdan gidiyorum ve hiçbir konuşmayı birbirleriyle yapmalarına izin vermiyorum, hepsini bana anlatmalarını isterim. Mesela çok merak ettiğim Melih Cevdet Anday ile oturmak isterdim, onu dinlemek isterdim uzun uzun… Bedia Muvahhit’le oturmak isterdim mesela, mutlaka Kennedy ailesiyle oturmak isterdim ve onlardan dinlemek isterdim bir sürü şeyi… Hatta Kennedy ve Marilyn Monroe ile birlikte oturtmak isterdim.
 
Bu çok enteresan bir sofra oldu.

Nazım Hikmet’le oturmak isterdim. Mutlaka Atatürk’le oturmak isterdim, kim bilir neler anlatırdı bana… Ve içmek isterdim onlarla, iki kadehten sonra ne olacağını görerek oturmak isterdim. Bazılarını tanıyamazsın da içkiden sonra… Bir dakika, bir de mutlaka Meryl Streep’le oturmak isterdim; derdim ki ona “Ne olur yahu bana anlatsana nasıl oluyor böyle? Bir anlat…” Marlon Brando ile de oturmak isterdim ama onunla ilgili fikirlerim biraz değişti, o ‘Paris’te Son Tango’ filminde kadına yaptıklarından ötürü… Ama yine de çağırıyorum tabii çünkü merak ediyorum. Şimdiki dönemden çok az insan olurdu soframda, dediğim gibi ben geçmişe özlem duyan bir kadınım ve beni en çok geçmiş hikâyelerinin ağlattığını fark ettim. Bir de bu sofraya dedemi almak isterdim, annemin babasını, hiç tanımadım onu ben; çok acayip bir adammış dedem, o sofraya onu alıp ailemi dinlemek isterdim ondan… İşte böyle.

Feri, çok teşekkür ederim, Mam’art’ın ve hayallerinin yolu açık olsun canım benim. Hep böyle şık kalın olur mu? Eklemek istediğin başka bir şey var mı?

Hayır yok, çok teşekkür ederim ama lütfen bak bu gazeteyi basın ve mecburi bir abonelik sistemi yapın olur mu? Ben anlatırım size nasıl olabileceğini…
Bak şimdi bence……
😉
 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu