Ayın KonuğuAyın KonuğuKöşe YazarlarıYurttan Haberler

Sevinç Erbulak ile Ayın Konuğu Erdem Akakçe: "Hayalimi sadece mesleğim için kurmak istiyorum!"

Park aynı park…

Evet, mutlaka dertlerin uyuşması gerekiyor.
Aşkta da böyle. Gerçi biz başka bir şeyden konuşuyorduk o sırada ama olsun… Aşk olsun da…
Dert ortaklığı, mühim.
Evet, birlikte sahneye çıktık. Bir de niye çıkmadık diye soruyorum öyle…
Hem de öyle bir çıktık ki, bir daha hiç çıkmasak da olur. 
Oturalım evde. Valla. Öyle duralım biraz. İyidir durmak.
Hatta kaybolalım. Kaybolmak daha da iyidir.
Bir müddet sonra kendini bulduktan sonra, nerede kaybolduğunu anlamak herkesin yapabileceği bir şey değil.
Evet, Bukowski seviyor; yazarlardan yazarlara yolculuk etmeyi de… O son damlayı “şıp” ettirenle ilgileniyor en çok.
O son şıp, mühim.
Evet, bir daha oynamak istediği bir rol var.
Bir oynasa da izlesem…
Ve size bir sır vereyim mi? Çok yakında atlara fısıldanacak. O lütufkar dostlarına…
Kadıköy’de buluştuk Erdem’le.
Onun söyleyişiyle tuhaf oldu kendini anlatması bana, bence çok güzel oldu…
İntiharın Genel Provasının kapısından girdik, karanlıkta çıktık dışarıya…
Keyifli okumalar Müstehak’çılar…
Sevinç Erbulak: Sezonun son röportajı da seninle. Bakındım bakındım dün gece neler yapmışsın, ben neleri bilmiyorum hakkında diye; Bilkent’ten mezun olup Dostlar Tiyatrosu’nda oynamaya başlıyorsun. “Yalınayak Sokrates”. Doğru mu?

Erdem Akakçe: Doğru. 

Nasıl bir yolculuk bu? Okul ve sonra hemen Dostlar Tiyatrosu, istersen en başından başlayabilirsin anlatmaya…

Okuldan mezun olduğum yıl Ankara Sanat Tiyatrosu “Kayıplar” oynuyordu, biz de Ankara’dan mezun olduğumuz için tabii hemen Kayıplar’a dahil olmak istedik. Gittik ilk okuma provasına girdik, herkes bir şey okudu. Sonra bir telefon geldi bana; bizim oyunumuzu izleyen, Dostlar Tiyatrosu’nun organizatörü, bizim sınıftan 3 kişiyi seçmeye almak istediğini söyledi İstanbul’a; Dostlar Tiyatrosu’nda yeni koyulacak bir oyun için. Hemen atladık, “Kayıplar”a haber vermeden günü birlik kaçamak yapıp geldik. Üçümüz de seçmelere girdik, hep beraber geri döndük. Sonra oyuna beni uygun bulduklarını söylediler. Ben Altan Ağabey (Erkekli) ile ayrı bir toplantı istedim, anlattım durumu ona. Altan Ağabey de şöyle dedi “Erdem tabii ki… Gitmekte son derece haklısın. Ama şunu unutma ne olur; Adapazarı’ndan geçerken kavganı, onurunu, haysiyetini, oyunculuğunu bırakmadan geç” dedi… Ben de bu güne kadar bunu yapmaya devam ediyorum, gayret gösteriyorum… Atladım gittim ben de başladık provaya. Karma bir Eskişehir – Ankara kadrosu vardı oyunun, 149 temsil oynadık; hatta en son AKM’nin küçük sahnesinde bitirdim, bak o da güzel bir anımdı… Böyle gelişti…

Oyun bitince Ankara’ya dönüyorsun.

Evet Ankara’ya dönüyorum. Bu oyun bitiyor soruyoruz biz de “Ee, seneye n’apıyoruz?” 

Kendinden de bu kadar emin olma hâli 😉

Emin olma hâli değil de bir umut diyelim 😉 Çünkü biliyoruz ki Genco Ağabey (Erkal) tek kişilik  oyunlar yapıyor. Bir de biz  yaz turnesindeyken Can Baba (Yücel) ölünce sorma ihtiyacı duyduk “Abi hep beraber ne yapıyoruz?” 
Hep beraber 😉
Topladı bizi “Ben Can yapıyorum çocuklar “ dedi… Ben de döndüm Ankara’ya, e bari askere gideyim derken Ekin Tiyatrosu çıktı önüme, bir sezon da orada oynayıp öyle askere gittim .

Askerden dönünce de tekrar Dostlar Tiyatrosu’na gidiyorsun…

O da şöyle oldu, benim bölüğümün astsubayı “Seninki dizanteri olmuş” dedi bana; o Dostlar’da oynadığımı biliyordu. “Aa hayırdır komutanım ne olmuş?” filan dedim. “Gazetede okudum dizanteri olmuş, oyun iptal olmuş; bir ara istersen” dedi. Ben hemen aradım konuştum “Genco Ağabey nasılsınız?” diye. “Sen ne yapıyorsun, nerelerdesin?” dedi. “Askerdeyim ağabey, sen ne yapıyorsun, seneye ne koyuyorsun?” dedim. “Ben Feuerbach yapıyorum” dedi. “Asistanı kim oynayacak?” diye sordum.

Şaka mı yapıyorsun sen yaa….

Yok, valla böyle; “İstersen sen oynarsın” dedi “Aa isterim tabi abi benim de askerlik bitiyor zaten” dedim.  “Tezkereni alınca gel o zaman İstanbul’a “ dedi. Ben önce Ankara’ya döndüm. Bu arada bizim Bilkent’te bir oluşum yaratma çabamız vardı alt sınıflarla beraber; ben askere giderken tırmalıyorduk, döndüm hâlâ tırmalıyoruz, “Arkadaşlar beni Genco Ağabey çağırıyor, ben gideceğim eğer hâlâ bir şey yapmıyorsak” dedim “Abi git o zaman sen” dediler, ben atladım geldim ve burada başladım tekrar.

Genco Ağabey dizanteri olduğu için yani 😉

Hayır aslında bunu komutanım bana söylediği için oldu, yoksa benim nereden haberim olsun?

Belki de yine seni bulurdu. Bence bulurdu yani… Bu arada ne güzel oyunların var kariyerinde ve ne çok sinema filmi; bu kadar çok film çektiğini bilmiyordum. 15 tane sinema filmin var, ne güzel… Haldun Taner Kabare, III. Richard, bunlar izleyemediklerim; ama çok kısa sürmüş sanırım. 11 oyun mu oynayabildin?


Evet aslında 10 oyun, bir tanesi seyircisizlikten iptal olmuştu. O ara onu (Richard) oynamam gerekiyor gibi hissetmiştim.

İntiharın Genel Provası’na, ekibe gelişini konuşmak istiyorum; ne güzel ekiplerle çalışıyorsun bakınca sana… Kıskanılası be!

Tiyatro Adam’da bir Fatih’i (Koyunoğlu) tanıyordum bir de Emrah’ı (Eren). Emrah benim alt sınıfımdan; beni giydirirdi okul oyunlarında, yardım ederdi hep. Hatta bak bunu da şöyle hatırladım, İntiharın Genel Provası için kostüm provası yaparken eli titriyordu. “Ne oldu ?” dedim, “Ben seni 4. sınıfımken giydiriyordum şimdi yönetmenlik yapıyorum niye titremesin?” dedi. Çok onore edici çok güzel bir andı. Ben de ilk günden itibaren hocam dedim tabii.
Dediğim gibi bir Fatih’i bir Emrah’ı tanıyordum işte, benim kayıp bir zamanım oldu Sevinç; kaybolduğum bir zaman. Her şey üst üste gelmişti, babamın vefatı, işsizlik… Bir gün Fatih aradı beni. Böyle umutsuzluğun tavan yaptığı, “ne yapıyoruz”u en çok sorgulayan adamlardan biriydim o sıra. Fatih o dönemde beni aradı, buluştuk; ben dertlerimi anlattım o dertlerini anlattı ve dertlerimiz uyuştu. Hemen başlayalım dedim, sonra iki buçuk ay prova ettik. 
 
Ya hayır bir dakika oyunu hemen çıkarıp bitirdiğinizi de anlat, bana anlatmıştın ya oyun çıkışı hani şuraya Maşuk’a gitmiştik o gece. Ay ne güzeldi…
 
Haa, evet; Emrah şey diyor “genelde terzi hızlıdır ama burada makas hızlıydı; ben bunları nasıl zaptedeceğimi bilmiyorum, prömiyere 1 ay var oyun çıktı nasıl oyalayacağım ben bu herifleri” ;))) Bazen geliyorduk Kadıköy’e böyle hava güzel filan, haydi abi gidelim bir yere oturalım deyince, herkesten önce Emrah haydi abi diyordu ;)))

Yılın çok konuşulan işlerinden biri oldu, değil mi? Ben seyirciniz olarak söylüyorum bunu.

Evet haklısın, hızlı konuşuldu.

Önümüzdeki sene senin söylediğin kadarıyla ayda 1-2 oyun mu? 

Keyfe keder, dediğim gibi, bu sezonun disipliniyle devam etmeyecek.

Sayamadım ya, senin toplamda kaç rolün var oyunda? ;)))

Dört. Bana önerilen oyuncu 4 rol oynuyor ama beni kesmiyor, kesmedi. Şaka bir yana Emrah’ın tercihiydi bu tabii..  
Müthiş… Müthişti. Benim akordeoncum… Biz oyun çıkışında oturup konuşmuştuk ve “Abi o neydi öyle, nasıl yazmış adam?” dediğim pek çok yerin sizden çıktığını öğrenmiştim.

Evet evet, mesela o ilk gelen adam var ya, o aslında arabayla geçerken konuşup gidiyor. Yok dedik böyle olmasın bu, girsin bu adam sahneye… Emrah’ın önderliğinde hep beraber yaptığımız bir düş oyunu oldu bu sanırım. İyi ki de oldu. 

Kaybolmak ile ilgili değişti mi hissin? 

Tekrar rayıma girdim; hemen girdim. Hatta bu kadar hızlı bir dönüş beklemiyordum kendimden. Bu anlamda da başta Fatih olmak üzere bütün Tiyatro Adam ailesine teşekkür ediyorum.  

Çabuk hatırlatan bir mesleğimiz var eski hâlimizi, daha doğrusu erken hatırlatan bir şey var ama, kimya tutarsa işte; mesele burada. Sadece çok iyi bir metin olması yetmiyor hani, çok parçası var; hepsinin uyumlu olması gerekiyor. 

Aynen. Birilerinin benim adıma karar vermesi ya da benim eyvallah demem değil mesele, o iki kararın aynı anda buluşması.

Zaten “dertlerimiz uyuştu” dediğin an o kadar güzel özetliyorsun ki…

İkimiz de birbirimizin dertlerini anladık. O anlatırken “Bu dert mi ?” demedim mesela, “ yahu aslında bu dert” dedim. Her gece oyuna çıktığımızda 200-300-500 kişiye anlattığımız bir şey var ve bu beni kendi derdimden vazgeçirdi biraz. 
Böylece sıyrılmış oldum farkında olarak, yine orada duruyorlar dertlerim ama ben daha donanımlı bir şekilde dönüp baktığım zaman daha iyi anlayabiliyorum. 
Geçen seneki çaresiz Erdem değilim şu an çünkü bir oyunum var.

Senin çok iyi bir oyunun var…

Çok teşekkür ederiz Sevinç, çok emek verdiğimi bir oyunumuz var.

Seyircinin de izlerken emek vermesi gereken, seyirciyi de mümkünse kendiyle yüzleştiren bir oyun.

Fatih’le ilk buluşmamızdan 4 saat sonra Emrah katıldı aramıza; sarıldık, hasret giderdik. Onunla da dertlerimizi paylaştık ve işte bu samimiyetin geçmesini istedik seyirciye…  

Ben bu anlattıklarını bilen bir seyirci değildim şu ana kadar ama hissettiğim tam olarak buydu oyun sonrası.

Demek ki işimizi doğru yapmışız…

Pekiiii, bütün bu oynadıkların içinde “Şunu bir daha oynardım ya, oynayayım onu ben” dediğin bir oyunun var mı?

III. Richard…

Ah, az oynadığın için mi? Çabuk bittiği için mi? 

Yeterli oynayamadığım için… 16 prova gününde çıkardım ben onu, sonra Zurab (Siharulidze, oyunun yönetmeni) gitti… Zurab’ın anısında bir daha oynamak isterim, çok isterim. Onun reji defteri, bütün notlar; her şey duruyor . 

İnşallah döner oynarsın ve ben de seyrederim seni.

Ben çok keyif alıyordum; iştahla… Hayatımda yükselmediğim kadar çok yükseldim o role.

Uğursuz rollerden mi demiştin Richard için bana? Böyle bir şey hatırlıyorum.

Hahaha ☺ Macbeth, Richard… Uğursuz derler ya… Mesela biz para yatırmıştık, geri dönmedi. Aman en büyük uğursuzluk bu olsun, boş ver… Ben onu bir daha oynayacağım ama çok iyi biliyorum.

İzleyeceğim… Pekiii sinema filmlerini, ki gerçekten saydım 15 tane; sen hangisini anlatmak istiyorsun bilmiyorum şimdi ama ben, benim hayatımda ciddi önemi olan bir filmden konuşmak istiyorum: “Karanlıktakiler” … Final sahnesinde annemle kavga etmiştik; o intihar etmeye, ben de muhallebi yemeye gittiğinizi söylemiştim. Sanki dün izlemişim gibi şimdi ya!

Biz de bu yüzden Çağan (Irmak) ile kavga etmiştik ;))) Ben, annen tarafındayım; bence de intihar etmeye gittiler ama Çağan muhallebi yemeye gittiklerini söylüyordu.
Bilmiyordum bunu, hah işte! Kesin muhallebiciye gittiler diyorum sana!
Çağan’la kavga ha? Ama ne güzel kavga….

Tabii tabii, öyle… Adam senaryosunu yazmış ben daha neyin kavgasını veriyorsam?

Bazı filmler bittiği yerde bitmiyor ya, bu film de bende bitmedi; bence muhallebi yemeye gittiler…

Saygı duyuyorum ama kesinlikle katılmıyorum 😀 

Çağanla röportaj yapmam lazıımm Güney ;))) Yapalım!

Biz ilk buluştuğumuzda 15 sayfa getirdi, “Abi iyi güzel de devamı yok mu?” dedim “Beğenirsen yazacağım” dedi… “Valla yaz bence” dedim. Gerçeken 15-20 gün sonra senaryoyu gönderdi.

Bize de Prensesin Uykusu için bir sahne yollamıştı. “Bu ne?” dedik, “Sahne” dedi… “onu anladık canım benim, önü arkası ne bunun?”  dedik, “ben bilmiyorum onu ama yapalım” dedi. “E tamam sen yaz o zaman” dedik, tamamladı yolladı gerçekten… Canım Çağan… Peki neden bu kadar çok sinema filmi yaptığınla ilgili bir fikrin var mı? ;)))))

Bu kadar iyi bir cevabım yok; sinemayı seviyorum.

Biraz daha uzun kaldığını mı düşünüyorsun onun? Daha ömürlü olduğunu mu?

Olabilir aslında; evet, daha çok kalıyor özellikle dizilere göre daha kalıcı olduğunu düşünüyorum. Oyunlara göre…

‘Çoluk çocuk izleriz ileride’ diye mi acaba, ben öyle oluyorum da hep. Gözümün önüne hep çekmişiz bitmiş evde izliyoruz görüntüleri geliyor… Çcçuklarla 😉

Yani bekarım ama evet öyle düşünüyorum.

Evet yaa, Erdem hâlâ bekar Müstehak’çılar 😉

Ahahaha ☺ Ağabeyimin kızları var ama, onlar büyüyünce filmleri anlayarak izlesinler istiyorum. 98’den beri tiyatro yapıyorum ama bir yapıt bırakmak istiyorum, bu kadar müsrif olmayalım ya ne bileyim… Mesela bir Çehov oynamak buna dahil… 

Oynamadın mı?

Hayır ama çok istiyorum.

Ben de öyle; benim en sevdiğim yazar ama oynamadım.

Özel tiyatroda Çehov oynama ihtimali takdir edersin ki çok düşük.  
 
Ama var; ben izledim, bu sene hem de. Aşık oldum. 

Var ama Çehov’un anlattığı gibi oynama ihtimali daha da düşük. Kimse yanlış anlamasın ama ben Devlet Tiyatrosu’ndan Çehov’un anlattığı gibi bir oyun izleyebilirim çünkü o bir prodüksiyon ya… Onu yaratmak biraz zor. 

Ne oynamak isterdin Çehov’da?

Çok midesizim ama biraz daha yaşlanırsam Vanya Dayı oynamak isterim.

Ama sen Vanya Dayı oynarken ben Sonya olamam ki ya, artık kaçtı gitti benden Sonya 😉 Bak ne garip, ben bu 2017 sezonunun sana iyi geldiğini düşünüyordum hiç bu kaybolmanı filan bilmeden….

Evet iyi bir sezondu; oyunumuz, kısa sürse de dizi…

Evet, kısa sürmesine rağmen dur onu da konuşmak istiyorum çünkü yeni bir şey denediniz sanırım. Böyle okudum hakkında, izleyemedim ben. Yepyeni bir şey denediler ama olmadı dendi. Keşke olsaydı, anlaşılsaydı dendi, aklımda kalmış. Sence niye kalktı? 

Bir Japon uyarlamasıydı, 9 bölümlük bir diziden uyarlama olacak bir işti ve gerçekten topu hiç yere düşürmeyen bir işti. Bizim coğrafyamızın profilinde de bir alışkanlık var ya, 2 saatlik – 5 saatlik dizilerimiz 45 dakikalık reklamlarımız olduğu için, halbuki yanlış. Dizinin en babası 35 dk. Olur, oturur izler ve kalkarsın. Bir sonraki bölümde de aklında kalır. Yurt dışı dizileri gibi.

Sen o zaman yurt dışında olsan dizi yapardın çünkü dizi konusunda oldukça seçicisin? 

Kalıcı işler benim derdim. Ben inanmak istiyorum.

O zaman Tehlikeli Karım’ı çok güzel hatırlayacağını düşünüyorum…

Evet, çok tatlı bir işti. Benim rolüm polis eskisi, alkol sorunu var; ailesini geri almaya çalışıyor, çok kayıp ve güzel bir hikâyesi var. Yüreği temiz bir adamın hikâyesiydi, bunu yeterince oynayamamış olmaktan dolayı da üzgünüm açıkçası.

Şu anda bir film çekiyorsun. Biraz onun hikâyesini anlatır mısın; kim çekiyor, ne oynuyorsun paylaşır mısın bizimle? 

Ay Yapım’ın uzun metrajı, güzel bir hikâye. Atına fısıldayan bir adamın hikayesi; At Aşk’tır ya hani.

Daha önce atlarla bir ilgin yoktu filmin öncesinde, değil mi? 

Hayır, hiç. Oldukça sıkıştırılmış bir ders programından geçirildim. Toplam 6-7 derste öğrendim, at üstüne çıktım. Ama çok sevdim, insana çok şifa veren bir hayvan. Bütün ezberini bozuyor bak, seni anlıyor at. Çok acayip bir hayvan. Ben mesela hiç sevmekten öteye gidemedim ama müthiş hikâyeler duydum.
Ata sert davrananlarla ilgili… Mesela istese at senin boynunu koparır ama lütufkar bir hayvan işte; yani koparmıyor, lütufta bulunan o.

Kalır mı hayatında sence? At binmek?

Kalmak üzere.

Aaa at mı alacaksın? 

Öyle demeyeyim de at bineceğim diyelim. Ekonomim izin verirse de alacağım.

Kim yönetiyor filmi peki? 

Ahmet Katıksız yönetiyor, senaryo da onun. 

Biz ne zaman seyredeceğiz? 

Şubat 2019’da diye düşünülüyor; benim az bir işim kaldı ama kıymetli bir rolüm var. Umarım kafayı gözü yarmadan hakkından gelirim.

Gelirsin sen. Pekiiii, oyun seyredebildin mi bu sene diyeceğim ama…

Bir Kafkas’ı izledim (Kafkas Tebeşir Dairesi) Adam’cıların, o da bizim tiyatro diye; bir de Martı’yı. Biliyorsun oyun öncesi oturduk ya.

Evet. Çok iyi bir seyirci olamadın o zaman bu sene.

Hiç olamadım. 

Merak ettiğin oyunlar var mı? Kalmıştır aklında senin.

Var var: Bir Baba Hamlet, Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin, Şatonun Altındakiler… Bu oyunları çok izlemek istiyorum ama gidemiyorum ki, vaktim yok. 

Peki bütün bunların dışında – hep çok güzel insanlarla oynadığını biliyorum yani senin ekip kısmetin güzel- birlikte oynamak  istediğin oyuncular var mı? 

Ben burada biraz bencilce davranmak istiyorum. Ben dertlerimizin uyuştuğu herkesle kadın-erkek ayırmaksızın çalışmayı çok isterim. Çünkü ancak böyle var olabiliriz. Böyle düşünüyorum.

Hani “Martı” öncesi bir fotoğrafımız var ya, onun altına “Siz birlikte oynasanız ne güzel olur” yazmış birileri, biz birlikte oynayamadık ya… 

Aslında oynadık 
Oynadık mı?
“Gezerken”de… 

Aahh… Tabii oynadık, evet! 

Biz seninle sahnenin kralını paylaştık… Başka hiçbir şey oynamasak bile bunu oynadık işte! 

Evet Erdem haklısın, başka hiçbir oyunda beraber oynamasak da olur.

Birbirimizi görmedik sahne üzerinde ama partnerlik yaptık.

Valla sayenizde ben şeker gibi oynuyordum. Hakikaten geze geze ve gece gece oynuyorduk. Bazen Beylikdüzü bazen Küçükçekmece… Siz üçünüz benden 45 dk önce çıkıp bana hazırlıyordunuz sanki her şeyi… Oynadığımız yerler değişiyordu hep.

Ama park hep aynı parktı; park değişmiyordu.
Senin sevdiğin yazarları ve kitapları merak ediyorum ama bunlar illa mesleğimizi ilgilendiren kitaplar olmak zorunda değil.

Bukowski. Ötelenmiş adam mizahını seviyorum.. Jung’ın , Adler’in teori kitaplarını da seviyorum. Yani böyle soyut bilgiden bahseden kitapları seviyorum. Bunlar böyle bir akıma yön vermiş adamlar olunca bir de…
Batı felsefesine yön vermiş adamları mesela, bulup okumayı seviyorum.
“-izm”ler birbirine nereden gitmiş, nereden sonra patlamış da “izm” olmuş, onların o bir yerde bitip bir yerde başlayan kilit taşlarını arayıp bulup araştırmayı seviyorum. 

Ya evet, ben bu “izm”leri, özellikle resim akımlarında öğrenince çok heyecanlanmıştım. Mesela “Ekspresyonist Ressamlar” afilli değil mi? Ama bu onların kendilerine söyledikleri bir isim değil, onlardan sonra gelenler kendinden bir önceki akıma adını veriyormuş.

Evet, bir de ekleyerek… Kendinden öncekinden ilham alıyor, üstüne bir şey ekleyip kemale erdirince bir “izm” oluyor. Bu aslında tek başında bir ödül verememek gibi bir şey… Bilmiyorum, elime geçen her şeyi okuyorum galiba.
Şu sıralar “Vladimir Makanin” okuyorum Sevinç, bak çok enteresan o.
Çağdaş Rusları tırmalıyorum bir de ayrıca..

Şimdi bir hayal sorusu geliyor… Hani sen çok güzel içiyorsun ya; şimdi bu senin sofran, bu bir hayal. Konuklarını merak ediyorum, hiç tanımadığın insanlar da olabilir… Erdem’in sofrasını anlatır mısın? Sen kimlerle sabahlıyorsun? 

Babam, Can Yücel, Aydın Boysan, Nur Subaşı… Gerçi o masada oturmam çok mümkün değil, sürekli bir şeyler getirip götürüyor olurum ama arada duyduklarım bana yeter diye düşünüyorum…

Ne güzel…

Hisli bir sofra. Bu adamların hepsi de güzel adamlar zaten… 

Reenkarnasyona inanıyor musun bilmiyorum ama Erdem Akakçe’den sonraki yaşamını tamamen sen belirleyebilseydin, dünyanın neresinde kim olarak doğmak isterdin? Böyle bir sihir gerçek olsaydı? 

Böyle bir hayalim yok ya sanırım. Ben burada noktayı koymak isterim. Hiç düşünmedim daha doğrusu, böyle bir hayali hiç kurmadım. Daha kaç yılım var bilmiyorum ama benim hayalim, kaç yıl kaldıysa o kadar yılda oyunculuğa dair hayallerimi gerçekleştirebilmek… Sevinç  bu zalım meslek bizi gerçekçiliğe itiyor ya, o yüzden hayal kurmuyorum ben, üzüyor çünkü. Gerçekçilik daha sağlam bir damar gibi geliyor. Hayalimi sadece mesleğim için kurmak istiyorum.

Yaaa sen böyle değildin ama? Yıllar içinde mi değişti bu? 

Ben hep gerçekçi yaşadım aslında, çok hayal kurmadım. Bir şey hedeflemedim, düşlemedim. Galiba olmayacak hayaller kurmayı sevmiyorum.

Biliyorum çok saçma ama ben kuruyorum.

Hayır bu çok güzel ve imrendiğim bir şey. Çok rahatlatıyor insanı.

Müzik? O nerede duruyor peki?

Ön taraflarda duruyor aslında ama…

Deli gibi oyunculuğundan konuşan bir seyirci potansiyeli var ama en az o kadar da müziğinden konuşanlar var. 

Müzik benim sapıtamadığım zamanı telafi ettiğim bir an oluyor, dolayısıyla süreklilik arz edemiyor.

Bir grubun var galiba, Erdem Akakçe Band. Kimler var o grupta? 

Evrim Tüzün, Meriç, Anıl Çifter, Umut Yıldız bir de ben. İnanılmaz bir grup ama asla buluşamıyoruz :)))) Hepsi çok çalışan insanlar. Ben de nemrut bir herifim, bu adamlardan başkalarıyla müzik yapmak istemiyorum. Hepsini çok seviyorum. Hepsi acayip çalışıyor, arıyorum; işte şu cuma şurada çalalım mı diyorum, abi benim konserim var, abi ben şehirde değilim cuma filan; bir araya gelemiyoruz.
Geçenlerde Hayal Kahvesi’nde çaldık, öyle bir özlemişiz ki birbirimizi, program bitti, oturduk, muhabbet… Çok güzeldi.

Şimdi en merak ettiğim, sona sakladığım bir soru. Şöyle bir şey okudum; ama bence yok böyle bir şey, büyük deden ile alakalı…   

Troll o ya, inanma ona. Ahahaha ☺  Yok öyle bir şey yok. Öyle zengin biri değilim yani 😉
(ekşiye bakın, Erdem’in dedesiyle ilgili bir yazı var, beni gece gece gerçek mi bu diye düşünmeye itmişti. Yahu ne kolay şu internette yazıp çizmek vay halimize yaaaa…) Erdem, çok teşekkür ederim ..

Ben çok teşekkür ederim. Çok acayip oldu benim için de. Sana kendimi anlattım.

Ben böyle tanıdığım ya da tanıdığımı sandığım insanları bu sayede daha da yakından tanıyorum, çok mutlu oluyorum. Mesela Bukowski bana bundan sonra seni hatırlatacak. Kasabanın en güzel kızı…

Sana bir sır vereyim mi? Halil Cibran…

Ayyyy onu Sevil’im de pek sever. Başucu kitabı… Sofraya gelir mi dersin? 

Bakacağız 😉  


YENİ SEZONUN İLK RÖPOTAJINI BAHAR ELDEN İLE YAPMAK DİLEĞİYLE HOŞÇAKALIN…
ESEN KALIN .. 
 

Deşifre için Bahar Elden’e teşekkür ederiz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı