Ayın KonuğuAyın KonuğuGenelKöşe Yazarları

Sevinç Erbulak ile Ayın Konuğu: Arif Akkaya “Sınırlı alanda aslında sınırsız şeyler yapabilirsin…”

“Sınırlı alanda aslında sınırsız şeyler yapabilirsin…”

Beni havaalanından aldığında, “Arif” dedim, “biz seninle kaç senedir tanışıyoruz?” Yıl şuydu yok buydu, işte 92’ydi derken bir baktık ki 25 senedir birbirimizi tanıyoruz. 25 sene birlikte çalışmamayı başarmışız ;))) Bodrum Deneme Sahnesi (BDS), Masal Mekan ve Stefan Zweig’ın ‘Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’ bizi buluşturdu. Geldiğim günün akşam üzeri çok keyifli bir okuma tiyatrosunun ardından Arif’in öğrencileriyle bir hafta sonu geçirdim.
Kelimelerden dünyalar yarattılar sahnede. Bazen tek kelimeden koca bir dünya. Öykülerden an’lar. Öykülerin içindeki oyunları aradık birlikte. Güneş tam tepemizdeydi genellikle, ellerimizden şemsiyeler yapıp, gözlerimizi kısarak sahnede olan bitenleri izledik. Arif, her zamanki gibi kaydetti her saniyeyi. Sonra ben dönüş uçağıma binmeden önce öğrencilerle beraber oturduk bir sofraya, ben sordum Arif cevap verdi..
O konuşurken, neler hatırladım, kızım Kavin daha 10 aylıktı; tiyatronun sezon açılış toplantısından Arif onu kucağımdan alıp sahneye çıkarmıştı, dolaştırmıştı, kulise götürmüştü, her yeri Kavin’e fısır fısır anlatmıştı. Sanki geçen hafta yaşamışız gibi hatırladım o günü. “Çocuğu da sahne tozuna buladın şimdi” demiştim, “Bir şey olmaz bir şey olmaz, Allah Allah zaten ne olacak ki bu çocuk başka” demişti bana…
O gün olduğu kadar mutluydum o hafta sonu Bodrum’da. Sınırlarını görebildiğimiz yerlerdeki sınırsızlığı konuştuk. İnanmanın önemini. Çalışkanlığın ne kadar gerekli olduğunu. Projelerin mutlaka A4’lerle geldiğini 😉 Hata yapabilmenin lüksünü… Ümmet değil birey yetiştirmeyi. BDS sandalyelerini.
Güzel olan her şey için yapabileceğimiz bir şey, sunabileceğimiz bir katkı var.
Kahvehaneler değil, tiyatrolar dolsun istiyorsanız bu röportajı iyi okuyun Müstehak’çılar.
Yapabileceğimiz çok güzel şeyler var.
 
Sevinç Erbulak: Bu röportajı şu an Bodrum’dan gerçekleştiriyoruz sevgili seyirciler 😉 sevgili Müstehak’çılar…. Evet ? Arif Akkaya bu kötü (☺) işlere nasıl bulaştı? Arabada gelirken düşündük kaç senelik arkadaşız diye Şehir Tiyatros’undan, 25 senelik olmuşuz. İlk defa burada, bir okuma tiyatrosunda bir araya geldik ve nihayet Arif, içinde benim olduğum bir okuma tiyatrosu yönetti. Her şey nasıl başladı Arif?

Arif Akkaya: Toz bulutu… Konservatuvara nasıl kendi isteğimle evden kaçarak girdiysem Şehir Tiyatrosu ailesinden inançsızlığım, aidiyet duygumun kaybolması dolayısıyla ayrıldım. Ama meslekten ayrılmadım. Mesleğimi özellikle Bodrum’da yapmak için 5 senedir çabalıyorum. Burada hayat daha da zor.

Öyle görünmüyor ama karşıdan, değil mi? “Bodrum’a gittik, ooh hayat kebap” gibi gözüküyor.

Ama İstanbul’un şartları burada yok yani, buraya geldiğin zaman kimse sana “Aa yönetmensin, oyuncusun” demiyor; hepsini tekrar tekrar  anlatman gerekiyor. Adamın eline cv de versen onu okumuyor. Ben burada ilk başta Nejat’la (İşler) 2016’da bir araya geldim, Ergün (Işıldar) de vardı rahmetli. “Ya ben zaten hastayım siz Nejat’la konuşacaklarınızı konuşun” dedi, bizi baş başa bıraktı. Sonra ben böyle bir ihtiyacım olduğunu, bunun altyapısını nasıl sağlayabileceğimizi, neler yapabileceğimiz üzerine filan Nejat’la konuşmaya başladık ve konuştukça da heyecanımız arttı. Burada Güzel Sanatlar Fakültesi’nden öğrencilerle çalıştığını, hocalık yaptığını anlattı. Bu macera biraz şeyden doğdu; Bodrum Deneme Sahnesi gibi, özellikle Şehir Tiyatrosu’ndan ayrıldıktan sonra bağımsız özerk bir yapı kurmak ve bunu burada yapmak her zaman benim düşümdü. O misyon devam ediyor yani,  ‘ümmet değil birey yetiştirmek.’ Bu anlamda doğru yerde olduğuma inanıyorum. Ya da doğru insanları bulduğuma inanma serüveniyle başladı burada hikaye. Ardından 2016 Şubat’ta hatta 16’sı, çünkü bende kayıtlı her şey…

Çünkü sen bir makinesin ;)))

Tabii tabii, arşiv manyağıyım 😉 16 Şubat’ta başladı, şubatın sonunda Nejat beni bir 14 kişiyle karşılaştırdı, atölyeye çıkmalarla girmelerle….

Her zamanki gibi….

Aynen, her zamanki gibi… Kovulmalarla atmalarla bir çekirdek kadro kaldı geriye, haydi dedik o çekirdek kadroda kalanlarla bir oyun çıkaralım. Ayşe Bayramoğlu’nun “Beyaz Yalanlar”ını çalıştık. Zaten 4 temsil tasarlamıştık, 4 temsil oynadık.

Nerede oynadınız?

Heredot Kültür Merkezi’nde 4 temsil oynadık ama asıl bu Bodrum Deneme Sahnesi’nin fikri olan…
 
Adını neden Bodrum Deneme Sahnesi yaptınız? Ben biliyorum da, Müstehak’çılar için soruyorum ;)))

Her şey sahneye çıkmayabilir, her şey seyirciyle buluşmayabilir ilkesinden yola çıkarak, daha ‘Genç Günler’ zamanında yapmaya çalıştığımız gibi, yazarlık atölyeleri; oyuncuların kendi metinlerini kendileri yazmaları ya da kendi doğaçlamalarından bir oyun çıkarmaları üzerine bunların serbest denenebileceği rahat alanlar, özgür alanlar yaratmak için o ad duruyor. Bu ad bence bir ürünün seyirci karşısına çıkmasını engellemek için değil tam tersi, oradaki oyuncunun ya da  yaratıcının beslenmesi anlamında da bir atölye zinciri doğurdu.

Burada o zaman ‘deneme’ gerçekten kendi kelime anlamında duruyor, değil mi? Deneniyor yani.

Aynen. Yani süreç çok önemli. Birinci dönem içinde Yiğit Sertdemir, Ragıp Yavuz, Okan Patırer, Sinem Özlek, Kemal Yiğitcan, Beyti Engin, Nihal Kaplangı, Cihan Aşar, Sezai Alptekin, Alp Öyken, Tarık Pabuççuoğlu gibi isimler geldi, konuğumuz oldu ve benim derdim de şuydu: Ustalar çıraklarını yetiştiriyor ve o ustalar çıraklarıyla buluşuyor. Bizim Şehir Tiyatrosu’nda yaşadığımız bir şeydi. Bizim kuşağın ya da bizden büyüklerin bize yaşatamadığı bir şeydi aslında ve ben o ilkeyle devam edebilirim diye düşündüm. Bu ilke burada tuttu; yani en azından ilk senesinde öğrencilerin, burada atölyede çalışanların algılarında bir şey değişmiştir belki diye umuyorum. Hâlâ o umma hâli devam ediyor. İkinci yıl Ali Poyrazoğlu ile başladık, ikinci olarak sen geldin sağ ol; bu böyle devam edecek…

Bunu nasıl devam ettireceksin?

Bu benim kendi çabamla, kendi bütçemle hallettiğim bir şey. Konuklarıma rica ediyorum, uçak ya da konaklamayı karşılıyorum onlar geliyor; bu iki günlük atölyeyi yapıyorlar sonra bir daha gelmek istiyorlar senin gibi. Çünkü burada kemikleşmeden, insanların o kemikli oyuncu yapısına kavuşmadan doğru dürüst bir vizyon sahibi olabilmeleri için bu kadar açılmaya ihtiyaçları var. Başka türlü vizyon sahibi olamazlar bence. Sadece ülkeye değil dünyaya da bakmaları gerekiyor. Ya da evrene bakmaları gerekiyor, her şeye bakmaları gerekiyor.  O yüzden bilinçli isimlerin, kendi seçtiğim, konusunda uzman olan, konusunda araştırmacı olan, konusunda isim yapmış arkadaşlarım olan kişileri, rica manasında kıramayacak kişilerden diyalog kurarak getirtiyorum bir şekilde.
Bu onların da beslenmesini  benim de diri kalmamı sağlıyor aslında, bu da insanı heyecanlandırıyor.

Gelenin de diri kalmasını sağlıyor kuşkusuz.

Tabii. Buradaki şunu görüyorlar; burası sadece yazın denize girilen ve sevişilen bir yer değil. Burada bir üniversite var ve burada bu sene mezun vermiş, seneye de mezun verecek bir okul var. Ve İstanbul’la aynı şartlara haiz değil, Ankara’yla İzmir’le aynı şartlara haiz değiller. Burada kitap bile bulmak çok zor, o yüzden zora rağmen inadına tiyatro. Bu insanı daha diri tutuyor, daha dirençli; ben onlardan besleniyorum onlar benden. Bu anlamda nice kapı çaldık diyelim. Mesela Bodrum Belediye Başkanı’nın eşi sağ olsun bizi buraya, Dibeklihan’a yönlendirdi, Uluç Tezer’le tanıştık. Bizim burada ikinci yılımız ve neredeyse bize buranın bütün imkanlarını açtı….

Çocuklara yemek çıkarmaya kadar…
– Aynen, bütün imkanları açarak atölyelerimizde konuk almamızı, ders yapmamızı sağladı. Bu anlamda büyük bir destek. E ben de “Beyaz Yalanlar” oyunundan sonra boş durmadım gene çalıştım, yapmak istediğim bir proje vardı, Mastrosimone’un ‘Uçlar’ oyunu. Ocak ayında Esra (Akkoyunlu) ile karşılaştık; buraya yerleşti dediler, bu arada bizimkisi soyadı benzerliği hiçbir alakamız yok aslında 😉 Buluşunca ben bir buçuk saat Esra’nın yüzüne bakamadım mekana bakmaktan… İşte şuraya ne yaparım buraya ne yaparım diye, “Masal Mekan”dan bahsediyorum. O an düşündüğüm projede bir tarih yoktu aklımda, sadece yapmak istiyordum…

Bilirim, ölmeden önce yönetmek istediğin 100 oyundan…

Bir tanesi… 1’i gitti 99 kaldı. Ondan sonra Esra ile el sıkıştık. Esra ile Elif sağ olsun, öğrencilerle bana mekanı açtılar. Haziran başı provaya girdik biz. Önce seçme yaptık, belli olan iki kişi haricinde herkes eşit şartlarda seçmeye katıldı. Hemen hemen 20 kişi; önce evde okuma provaları yaptık sonra Masal Mekan’da doğaçlama üzerinden provalar yaptık. Ben doğru distribüsyonun bu olduğuna inanıyorum, elinde böyle bir potansiyel varsa bilemezsin çünkü kağıt üzerinde yazarın yazdığı şey hayata geçerken ne oluyor, nasıl soluklanıyor, nasıl tonlanıyor, nasıl yönetiliyor? O önemli bir süreç ve içlerinde iyi olan, bana göre; yönetmene göre iyi olan kimse o seçildi. Bu diğerlerinin kötü olduğu anlamına gelmiyor, sadece o roller için o cast yapılmalıydı. Dediğim gibi sıkı bir prova süreciyle beraber burada kalıcı bir tiyatro yapmaya çabalıyoruz, zaten sıkıntı da o. Bodrum’da çünkü Ferhan Ağabey (Şensoy) ya da Genco Ağabey (Erkal) geldiği zaman bir salonu doldurup gidebiliyorlar ama burada afişinden, broşüründen, web tasarımından facebooktaki reklamın çekilip konmasına kadar sen ve ekip sorumlu olduğun için, bir de hiçbir desteğin yok, o anlamda daha zorlaşıyor iş… Çok proje var ve sanırım hep böyle devam edecek.

‘Uçlar’ oyununuz, benim dün gece izlediğim ve bayıldığım oyun 16. temsilini oynadı. Hafta içi pazartesi akşamları 20:30’da oynuyorlar. Aslında burada çok ciddi bir potansiyel var değil mi kışın? Böyle denemelere de oldukça açlar. Kışın çok fazla turne olduğunu düşünmüyorum buraya, burası yazın yaşayan bir yer gibi, sence oyunlara ilgi nasıl?

Şu anda pek istediğimiz gibi değil çünkü facebook ya da gazete ilanı veriyorsun “Aa ben duymadım-görmedim” deniliyor. Ben Bodrum Deneme Sahnesi için iki yıl veriyorum kendi içimde, temmuzda başladıysak 2 yıl sonraki temmuzda görüşmek üzere diyorum çünkü bu meşakkatli bir şey. Çünkü Gündoğan’daki adamın senin Bitez’deki oyunundan haberi olmayabiliyor burada. Burada sıkıntı şu, sen sıfırdan tiyatro metnini oynarken sıfırdan da kendi seyircini yaratmaya başlıyorsun. Zorluk bu; yerleşik kurumlar olmadığı için, belediyenin ya da özel sektörün böyle bir yatırıma para vermek gibi bir sorunu ya da sorumluluğu olmadığı için de nereden neyi ne kadar koparabilirsen… Yani nice insana, belediyelere gittik destek göremedik. Mobilyacılara gittik destek görmedik, sadece kumaşçılara gittiğimiz zaman, ucuz olduğu için onlar destek veriyor. Burada her şey İstanbul’un 4 katı daha pahalı.

Sandalye kampanyasını bütün bunlardan ötürü mü düşündün?

Evet çünkü ikinci, üçüncü oyunu çıkaracak bütçe yok ve Masal Mekan’da oturulan sandalyeler de öyle bir buçuk iki buçuk saatlik bir konfora sahip değil, o yüzden Çetmen’den aldığımız sandalyeleri kullanmak ve seyircinin de rahat oturacağı, seyircinin kendi sandalyesine sahip çıkacağı tıpkı Kenterler’de başlatılan bütün özel tiyatrolara yayılan bir kampanya gibi…

Şu an İstanbul’daki bazı tiyatrolar bunu yapıyor evet, bir sandalyen oluyor ismine ait ve oyunları da seyretmeye devam ediyorsun. Tamam bu bir bağış ama  aynı zamanda sezonun bütün oyunlarını izleme hakkını kazanıyorsun. Değişiyor tabii tiyatrolara göre. Ben kızıma Tatavla Sahne’den bir koltuk aldım mesela doğum gününde. Sizinkinin koşulları ne? Mesela ben İstanbul’da yaşıyorum  ve benim de bir sandalyem olsun dediğimde ne yapmam gerekiyor?

Telefon edip koşulları konuştuktan sonra  hesap numarasına 250 TL ve üzeri, çünkü 250 TL sandalyenin bedeli, 250 ve üzeri bağış yaptığınızı belirtiyorsunuz. Her çıkan oyunu gelip izleyebiliyorsunuz. Mesela şöyle güzel bir örnek yaşadım ben; Elif hanım diye biri aradı “Ben iki koltuk almak istiyorum” dedi. “Tabii Elif hanım” dedim. Meblağ önemli değil benim için ben 500 TL yatıracağım size ama şöyle bir ricam var” dedi (keşke böyle seyircilerimiz böyle tiyatro severlerimiz olsa) “ben nasıl olsa oraya gelir oyun seyrederim ama benim için önemli olan hiç tiyatro seyretmemiş kişilerin, gençlerin ya da çocukların, özetle sizin belirleyeceğiniz kimselerin benim adıma oyun seyretmesini tercih ederim” dedi…

Elif hanımdan şu an bir tane var, değil mi? ;)))

Elif hanımdan şu an iki tane oldu. Elif hanımların ya da beylerin çoğalmasını istiyoruz ki biz burada denemeye devam edebilelim. Çünkü burası toprak olarak güneşi-denizi zengin bir yer olabilir ama insanların çok yoğun tiyatroya gittikleri bir yer değil, tiyatronun ne olduğunu bile bilmiyor. ‘Uçlar’ bu anlamda sivri-sert bir iş olabilir ama biz buradaki halkı tiyatroya çekmek için de çocuğunu tiyatroya çekmek için de zamanla, seyirciyle buluşa buluşa, deneye deneye göreceğiz her şeyi çünkü başka bir şansımız yok. Biz belki kendi konumuzda – konumumuzda uzman değiliz ama bunlar denememiz gereken, yapmamız gereken, yapıp sonucuna bakmamız gereken alanlar.

Önce bir yapmamız gereken alanlar.

Aynen; mesela ben bir metin yazdığım zaman en azından ya asistanıma söylüyorum ya birine söylüyorum, düzeltiyoruz.

Kaç çocuğun var burada?

22.

22 çocuğun var… Mezun olanları da var, değil mi?

İçlerinden 2 tane mezun var. Biri Özlem Uslu, dün gece Uçlar’da izledin biliyorsun…

Bilmem mi? Bayıldım.

O burada kaldı, Burçin Yel de Kumbaracı50’ye gitti.

Sana “Dideyim mi?” demiş, sen de “Git haydi git!” demişsin; çok güzel bir yere gitmiş ama.

Evet o orada mutlu, Özlem de burada mutlu herhalde. Bakalım yani daha çok iş var. Yalnız Esra ve Elif çok büyük destek verdi Masal Mekan’da bizlere, onlar olmasaydı biz bir yerde duramazdık açıkçası. Buranın kiraları çok yüksek, bir Kültür Merkezi kiralamak, temsil koymak, onun reklamını yapmak emin ol Bitez’de Masal Mekan’ı duyurmaktan daha zor. Billboard asacaksın, onun için ayrı para vereceksin, onu yapacaksın bunu yapacaksın yani o belediye işlerine hiç girmek istemedim çünkü o zaman alım satım müdüründen bilmem ne müdürüne o hiç bilmediğimiz belediye formatının içine hiç girmek istemiyorum; özgür bağımsız istediğimiz gibi oyunları yönetebileceğimiz…
Geri kalan 99 oyunu yönetebileceğin… Peki burada (Dibeklihan) çocukları bir şeyde hayal ediyor musun? Gece, Açıkhava’da? Çünkü ben 2 gündür buradayım ve çok keyifli vakit geçirdim, biliyorsun biz bir ara dersi avluya taşıdık; burada, açık havada bir şey yapmak gibi bir hayalin var mı senin de?

Var var (Bana ilk öğlen yemeğinde anlatmıştı, “Sevinç düşünsene şurada ne güzel ‘İkinci Nöbetçinin Sıkıntıları’ olur” diye) ama onun için zamana ihtiyacımız var ve kadromuzun da artması gerekiyor.

Bütçe, zaman ve desteğin artması gerekiyor.

Yani şu an Kıvanç ve Özlem’in dışında boşta oyuncum yok benim, hepsi okulda okuyor, bu gönüllülerle –İstanbul’dan buraya gelenlerle kadroyu arttırayım derdindeyim.

Yerleşik kadro oluşturmak istiyorsun ki bir repertuvar tiyatrosu hâline gelsin. Belki o zaman pazartesileri bir oyun, salıları başka bir oyun oynanabilsin. Peki festival hayali?

Festival hayali hayata geçmeyecek bir şey değil ama bunun için yine bütçe bulmak gerekiyor, sponsor bulmak gerekiyor.

Bütün kapılar bütçeye mi çıkıyor burada?

E yani… Kimsenin gelip “Hadi alın şu 10000 TL’yi tiyatro yapın” dediği bir ülkede yaşamıyoruz , millet tiyatro kapatırken biz tiyatro açıyoruz ve son zamanlarda  açılan tiyatroların sayısı inanılmaz artıyor; bu güzel bir hareket. İstanbul, İzmir, Ankara… Her yerde artıyor. Bu muhalif olma duygusu çok güzel ama işte bizim gibi muhalif olan kimselerin “Peki ben ne yapabilirim?” diye harekete geçmesi gerekiyor. Mesela adı da “Muhsin Ertuğrul Tatbikat Sınfı” olarak düşündüm, buradaki amaç Masal Mekan’ın içine uyabilecek oyunları  seçmek.

Ama önce hep mekana göre, değil mi? Mesela inanılmaz keyifli bir seyirlikti benim için dün geceki oyun. Daha önce oyuncu olarak da deneyimlediğim bir şeydi mekana göre oyun oynamak (Kumbaracı50 Bekleme Salonu oyunumuzu fuayeyi dönüştürerek yönetmişti Yiğit) ama dün gece oyunu izlerken, mekanın içinde oyun devam ederken dışarıdan gelen seslerin de, dışarıda hayatın devam ediyor olmasının da, üstelik bu oyunu daha önce İtalyan sahnede izlemiş biri olarak beni çok fazla heyecanlandırdı ve hep aklımda yeni oyunları, başka hangi oyunları acaba Masal Mekan’da nasıl oynayabilir’lere çalıştı kafam. Senin de kafan hep böyle çalışıyor, değil mi?

Evet. Bak mesela yapmak istediğim oyunlardan bir tanesinin adı “Demir”. Ben Masal Mekan’ı, orayı hapishaneye çevirmek istiyorum, anladın mı? Orada mesela Kafka’nın Maymunu’nu yapsaydım, ki hâlâ kafamda var; Özlem’i oynatıp, yukarıya ağlardan kafes yapıp maymunu orada oynatmayı düşünüyorum ama işte bunlar parayla, bütçeyle ve inançla olacak şeyler. O yüzden Muhsin Ertuğrul Tatbikat Sınıfı adı. Düşün bir, 105 yıl önceki düşünceyi hayata geçirebilirsek burada güzel olmaz mı? Çünkü insanlar 2-3 kişilik oyunlar oynuyor daha büyük risk almıyorlar, alamıyorlar; o deneyime sahip değiller ve o deneyime sahip olmaları için oyunlar oynamaları gerekiyor. Bunun için de alan gerekiyor, e haydi buyurun size alan, buyurun çalışın o zaman, oyun çıkarın; bunun için Hizmetçiler olabilir, Bankta İki Kişi olabilir. Buyurun çalışın !

Biraz da öğrencilerinden çalışkanlık beklentin var, değil mi? Yani ben hayalini kuruyorum siz de bir zahmet popoları kaldırın diyorsun aslında.

Bence bu sadece Bodrum’la sınırlı değil, böyle bir Tatbikat sınıfı açıldığı zaman İstanbul’dan, İzmir’den, Ankara’dan konservatuvarlardan gelen öğrenci buluşmalarına da dönüşebilir. Çünkü Masal Mekan’a bir tane kapı koyup mekanı kullandığı zaman pat diye “Kapıların Dışında” oynayabilecek hayal gücüne sahip insanlar isterim orada, anladın mı? Çünkü sınırlı alanda aslında sınırsız şeyler yapabilirsin…

Uff, ne kadar güzel bir şey söyledin. Peki bu cuma benim gelmemle başlayan, daha doğrusu ilk defa yapılan okuma tiyatrosu hakkında konuşalım biraz, bu nereden aklına geldi? Çünkü burada genellikle hafta sonu atölyeleri yapılıyor, öğrenciler konuk eğitmenlerle bir araya gelip o hafta sonu atölyeye katılıyor. Oysa okuma tiyatrosunu biz hem öğrencilere hem de Bodrum seyircilerine, yani Bodrum’da yaşayanlara yaptık, nereden aklına geldi ve hangi şartlarda nasıl devam edecek?

O Masal Mekan’ı bir kültür evine getirmek fikrinden çıkıyor çünkü Masal Mekan pek bilinen bir yer değildi. Uçlar oyunuyla da oraya gelip giden yaz seyircisi ve müşterisiyle de zamanla oldukça görünür hâle geldi. Ama bir tiyatroya iki yılı yatırım olarak görmek lazım, orası için çalışmak lazım, oranın bir kültür merkezi gibi görünmesi için çalışmak lazım. O zaman da ya bir söyleşi yapacaksın ya bir etkinlik bir okuma, oradan da seyircinin kültür seviyesini ve potansiyelini öğreneceksin ki neler yapacağını düşüneceksin sonrası için. Bunlar da yapılarak görünecek şeyler. O gün 19-20 kişi vardı sadece Bodrum’dan duyup gelen, demek ki olabiliyor; bu bir başlangıçtı. Şimdi biliyorsun Tijen Hanım (Par) burada, yarın öbür gün Fırat (Tanış) geldiğinde bir okuma yaparsa, ki biraz da seyircinin sinemadan-televizyondan ya da gerçekten tiyatrodan gördüğü kişilerle tanışırsa o mekan işte o zaman büyür. Kültür evi olarak oyun izlemenin dışında da gazeteni okumak, kahveni içmek için gelebilirsin -ki Avrupa’nın bütün tiyatrolarında böyledir çünkü burası seyircinin de yaşam alanıdır. Eğer sen o yaşam alanlarını insanların alışkanlığı hâline getirebilirsen, örneğin buranın zengin bir seyirci potansiyeli var; buraya göç eden insanların kültür seviyesi İstanbul’dakilerden daha yüksek, oradaki fakirlikten buradaki zenginliğe geliyorlar ama buradaki zenginlik ne aradığına bağlı; güneş mi zenginlik yoksa bir tiyatroya gelip oyun öncesi kitap okumak mi zenginlik buna onlar karar verecek tabii.

Çok hoş bir akşamdı; senin “Oyun sonrası gitmek isteyenleri yolcu edelim kalmak isteyenlerle de oyun hakkında konuşalım” dediğinde hiç kimsenin ayağa kalkmaması, offf çok değerli bir andı.

Ben BDS’nin hata yapma yeri olmasını çok istiyorum, seyirci karşısına çıkmadan önce provalarda da bütün oyuncularıma aynı şeyi söylerim: “Sizin sonuna kadar hata yapma şansınız var.” Ama belli bir yerden sonra hata yapma şansınız yok. Aynı şey Bodrum Deneme Sahnesi için de geçerli, hata yapma şansımız var ama yaptığımız bir işe imza atacaksak önce kalitemizin olması lazım; yani marka olmamız lazım. Logosundan, reklamından oyuncusuna kadar marka olmazsan hiçbir şekilde tutunamazsın. Yaptığın atölyenden, duruşundan, dünya görüşünden ödün vermeyeceksin. Ne olursa olsun yaptığın iş eğer kaliteliyse o insan sana gelir, o insan senin okumana da gelir, mekanında gazetesini de okur vs. Seninle buluşur eğer sen kalıcı, devamlı ve kaliteli bir şey yaparsan. O da bu ülkenin topraklarında ne kadar olacak işte bakacağız…

Bakıyorsun zaten… 
Çünkü yani Şehir Tiyatrosu’nda yaptığım işler de belli, dışarıda yaptığım işler de, özel tiyatroya bakış açım da belli. Şimdi önemli olan gelen 20 kişi, sonra gelecek olan 20 kişi, kaç kişi BDS’de kalır. Bir de BDS’nin şöyle bir özelliği var bende, burası evet proje bazlı çalışacak; diyelim ‘Uçlar’ 50 oyun oynadı sonra duracağız ve yeni bir oyun çıkaracağız, seyircimiz bitiyorsa biz de bitiyorsak atacağız o oyunu, yeni oyun çıkaracağız. Çünkü şu Türk aktörünün yaptığı en büyük tembellik ve benim buna sonuna kadar itirazım var; çok konuşup hiçbir şey yapmayan aktörlerimiz var, çok konuşup hiçbir şey okumayan ve izlemeyen yönetmenlerimiz var, çok konuşup hiçbir şey üretmeyen milyonlarca insanımız var. Tıpkı kahvehanelerin dolu olduğu gibi. Biz az konuşup çok şey yaparak bir buçuk ayda oyun çıkardık.

Ne zaman prömiyer yaptı Uçlar?

17 Temmuz.

O günden beri her pazartesi oynadılar.

Evet, iki oyun iptal oldu bir rahatsızlıktan dolayı, onun dışında hep oynadı.

Çok zor bir oyunla başlatmışsın aslında Masal Mekan’da.

E, çıta… Ülkenin kendi gerçeği; çünkü tecavüze yeltenme sadece beden anlamında yok ki, her anlamda var. İlk başta kafana tecavüz etmeye çalışıyorlar yani senin fikrini değiştirmeye çalışıyorlar. Tiyatro muhaliftir ve tiyatro muhalif olacaksa önce kendi ülkesine muhalif olmalı; olmuyorsa tiyatro yapmanın hiçbir anlamı kalmıyor çünkü dünya tiyatrosuna baktığında, gidemiyorum belki ama okuyorum, takip ediyorum; başka bir yerden başka bir evrenden bakıyor ve sen kendi ülkendeki kendi insanını bile hâlâ eleştiremiyorsun, bu çok yazık… Bu ne insani, ne kültür ne edebiyat ne tiyatro hiçbir şeye yakışmıyor. Birey olarak da kimseyi geliştiremezsin zaten. Tiyatro dönüştürmektir, tiyatro muhalif bakış açılı insanların sahnede kendilerini riske atacağı alanları açmaktır bence. Çok büyük cümlelermiş geliyor ama aslında basit. “Niçin tiyatro?” dediğin zaman binlerce cümle vardır, “inandığım için”dir ya da “muhalif olmayı seçtiğim için”dir; onu ister köşende yazarsın, ister gelir oyununu sahneye koyarsın  ya da oyuncu olarak öyle bir oynarsın ki onu, o senin kişi olarak attığın imzadır. Ama bu değerler konuşulmuyor, bu değerler kaybedilmiş. “Kim ne kadar maaş alacak? Benim yevmiyem ne?” Yani geyik muhabbetinden kurtulması lazım tiyatronun.

Zaten ben senin biraz da bu yüzden burada olduğunu düşünüyorum.

Geçiş… Kendime boş alan yaratma… Olabiliyor mu? 5 yıl sonra olabildi. Öğrencilerin kendini riske atacağı alanları açmak zorundayım ki onlar da hata yapsınlar, o yüzden Muhsin Ertuğrul Tatbikat Sınıfı önemli. Hata yap. Hizmetçileri koy sahneye, yanlış oku, yanlış oyna üzerine konuşalım ama “Ben şunu yapmayı düşünüyorum” deme, yap da görelim o zaman. Buyur risk al o zaman…

Öğrencilerine bunu yapmalarını söylediğinde, yani hata yapma teklifiyle geldiğinde nasıl karşıladılar? Hemen anladılar mı yoksa zamanla mı anladılar?

Bence anlamadılar daha.

Daha anlamadılar ;))))

Çünkü anlasalardı proje getirirlerdi bana.

Proje getirmediler mi?  (Öğrenciler yanımızda bu arada, aynı masadayız onlarla, dersimiz bitmiş, ben Arif’le sohbet ediyorum, onlar da dinliyorlar)

Valla yazılı herhangi bir A4 ulaşmadı bana proje olarak.

Çünkü proje öyle bir şeydir.

Bende dünya kadar boş A4 var evde, isteyene verebilirim yani.

Arif farkında mısın kapılar hep desteğe çıkıyor, çalışkanlığa çıkıyor, biraz fark edilmeye çıkıyor ki sen sadece kendi bildiğin işi yapmaya devam et, onun dışında başka şeylerle uğraşma diye. Ben şu an çok fazla şeyle uğraştığını düşünüyorum, daha doğrusu bunu görüyorum.

Başka çarem yok ama Şehir Tiyatrosu’nda çalıştığım zaman da böyleydi, Ankara Sanat’ta oyun yönetirken de böyleydi. Asistanlarla beraber mobilya bakmaya gidiyordum. Değişen bir şey olmuyor ki, sahnede yaşayan dekor kostüm istiyorsan çarşı pazar dolaşman lazım, ben ona inanıyorum.

Ve buna nerede olursan ol inanıyorsun çünkü bunu senin yerine Şehir Tiyatrosu’nda yapacak insanlar vardı.

Ama sen perşembe pazarını dolaşıyorsun yani bir şey yok ki onda, öğrencilerine anlatıyorsun ya da anı olarak; işimi yapıyorum bir şey değil ki… İnancın önüne bence hiçbir şey geçemez, eğer gerçekten yapmayı istiyorsan kimse sana bunu sorgulatamaz.

(Çocuklara dönüyorum ) Duyuyor musunuz? Hah iyi… Peki 18-20 yaşlarındaki Arif şimdi şu anda Dibeklihan’ın önünden geçse, seni böyle burada otururken görse; sen de onu görsen, ona söylemek istediğin bir şey olur muydu?


Ona ilk başta bütün öğrencilere söylediğim şeyi söylerdim “İlk önce dil öğren! Kendini adam et, yurt dışına çık, aradaki farka bak” derdim.

(öğrencilere fısıldıyorum) Size söylüyor hocanız 😉

Çünkü kendini geliştirmek sadece kendi toplumunun içinde olmuyor, dışarıdan bakınca daha net görebilirsin.

Duyumlarla değil de yani gerçekten dışına, dışarı çıkarak.

Evet çünkü orada yerleşik bir kültür ve yaşam var. Avrupa özentisi Amerika’dan bahsetmiyorum, dünya bu kültürü yaşıyor sen sadece bunun dedikodusunu yapıyorsun o öyle yapmış bu böyle yapmış diye.

Kahvehanedesin yani.

Aynen, boşa zaman geçiriyorsun.

Peki… Çok teşekkür ederim Arif, birazdan uçağa binip İstanbul’a döneceğim. Senin de öğrencilerinin de BDS’nin de denemelerinin yolu açık olsun.
Siz de duyun bizi Bodrumlular… Masal Mekan’ı bir kültür merkezi hâline getirelim hep birlikte…
 
Röportajın deşifresi için Bahar Elden’e, fotoğraflar için Hasan Akdemir’e teşekkür ederiz.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı