Köşe YazarlarıYurttan Haberler

Sabahattin Yakut / Ya da Ayşe Selen…

Ya da Ayşe Selen…
Öyle kaybettik demekle olmuyor ki… Öyle kolay kolay dünyaya gelmiyor ki bu kadar kolay kaybedilsin Ayşe Selen…
Hayatımdaki birkaç önemli mihenk taşından biridir Ayşe; eminim daha birçokları için de böyledir bu durum…
Gerek zekası, gerek duruşu ve en önemlisi candan bakışı ve gülümsemesi… Gördüğünde sarılmama ihtimali yoktur insanın… Öyle göğsüne göğsüne bastırırdı sevdiğini… Sevdiği de seveni de çoktu benim bildiğim… Hasılı yüreği gibi bir yüzü vardı…
İşi gücü yaşamak olanlardandı Ayşe… Hatta öyle çocuklarına kalır diye değil, yüzünü bile görmediği çocuklar ve de büyükler için zeytin dikerdi sanki Ayşe Şeyhsuvar’la birlikte… Batılı anlamdaki tiyatroya geleneksel bakış açısını getiren gibiydiler… Belki de geleneksel olanı bu kadar sevmemin bir sebebi de kendileridir…
Hiçbir fikrini bağırarak söylediğini duymadım, hiçbir şeyi kör göze soktuğu da bende yok… Masal anlatırdı hep ve masal anlatır gibi konuşur ve masal dinler gibi dinlerdi karşısındakini pür dikkat… Masal kadar şiirli, masal kadar samimi, masal kadar kendisiydi de başka bir şey değildi…
Mesleği ahlakıyla yapmak ve ahlaklı olmak diye bir şey varsa o durum tam da Ayşe’yi anlatır… Ayşe olmak kolay değil ne de olsa… Yaptığı iş ne olursa olsun kendi olarak kalmak…
Tanıştığımızda henüz 19 yaşındaydım… ‘Midas’ın Kulakları’ oynuyorduk, o da kendi tabiri ile ekiple birlikte yönetiyordu oyunu… Çok çektirdi bana çok konuştuğum ve devamlı sahneden aşağı baktığım için. “Sus Sabo, bakma Sabo” derdi de başka bir şey demezdi prova boyunca… Bir buçuk ay bunu duydum sadece; tabii ki bir heykel olarak… Çünkü oyundaki heykel rolünü vermişti bana… En azından en çok sustuğum ve seyirciyi unuttuğum dönem odur.
İlk defa kendimi dinlememe sebep oldu… Dinleyince insan kendini, cümlelerini seçebiliyor en azından. O zamandan bu zamana hep hayrandım kendisine. Gerek gündelik hayatta, gerekse sahnede… Bir insan kendinden büyük birine, hem de neredeyse 20 yaş büyük birine ismiyle seslenir mi? Asla!!! Böyle bir şey olamaz… Ya abladır yahut da abi. Daha azı olamaz…
Ama o Ayşe idi, Ahmet Avkıran da Ahmet… Ne abla ne de abi, teyze, hala… “Benim adım Ayşe” derdi. Biz de ekipçe Ayşe derdik… Öyle gereksiz saygı cümlelerine, mesafelere gerek duymazlardı ikisi de… Çünkü amaç bizimle oyun oynamaktı… “Bir insan oyun oynarken abi abla der mi partnerine? Demez. Mesafeye gerek yok, oyun arkadaşı olacağız…”
Ve benim ilk yaşça çok büyük oyun arkadaşım Ayşe idi; ve tabii ki bütün ekibin de. Yıllardır bütün öğrencilerime “Benim adım Sabo, hoca değilim oyun arkadaşı olacağız” dememin sebebi de taa o zamanlara değer…
Ne insanları kökten değişime götürdü ve kendine hayran bırakıp onun gibi durmaya, düşünmeye sevketti bir bilseniz… Nilgün, Nihal, Bedir, Tuğrul, Müge, Ebru, Günay, Altuğ… Şimdi bir araya gelsek Ayşe deriz de başka bir şey demeyiz herhalde…
Bir kez olsun mutsuz ve üzgün ve heyecansız gördüğümü hatırlamam… Hep yukarıda hep yukarıda…
Ayşe hastalanmış ve oyun iptal olmuş dediklerinde Eskişehir’deydim ve en fazla sesi kısılmıştır diye düşündüm… O da yorgunluktan… Başka ne olabilirdi ki?! Ayşe hasta bile olamazdı ki o yaşam enerjisi ile… Hasılı sinsi bir hastalığı varmış onun da haberinin olmadığı… Son oyun da yarım kaldı… Ablamı kaybetmiş gibiyim… Şimdi kim bize hangi cemre nereye düştü diye söyleyecek Ayşe Ablam?! Işıklar içinde uyu… Bu arada Midas’ın kulakları bayağı insan kulakları…
 
Leylekler geldi arz ederim…
 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı