Köşe Yazarları

Sabahattin Yakut / Ya da aynı dili konuşmak…

Tiyatro sanatına dair bir yaşam biçimi oluşturmak elbette bir haldir… Eğer çok okursan çok düşünmeye başlarsın ve kendini düşüncenin karanlık dehlizlerinde bulursun… Düşünmek bir sonraki düşünceyi getirir ve düşünme hâlleri bitmek bilmez bir hâl alır… Ki zaten düşünmeyi bırakmak gibi bir düşünceniz de oluşmaz… Bu da bizi mecburi bir istikamete yöneltir; okumak… Okumakla bitmez hiçbir şey… Okudukça yaşamaya yönelmelidir insan aynı zamanda… Çünkü okuduklarımız kişilerin deneyimleri ve düşüncelerinden ibarettir sadece… Bu safhada kendi düşüncelerimizi deneyimlememiz ve dahası yaşayarak görmemiz gerekir… Son olarak da uygulamaya geçme hâli gelir…
Fakat görülüyor ki; oynadığımız oyunları bir zahmet okuyor ve onlar üzerine hasbel kader düşünüyor, sonra da sahnede uygulamaya geçiyoruz… Sonra birbirinden bağımsız oyunculuklar ve başka bir şey anlatan bir metin ve bambaşka bir hülyada gezinen bi reji…
Aynı dili konuşmak gerekiyor sahne üzerinde; iki yahut iki arkadaş gibi… Sustuğunda bile aynı dilden susabilmeli insan… Buna ulaşabilmek için de sürecin de aynı dilde paylaşılması gereklidir… Tiyatro dediğimiz mevzu tam da yaşamın kendi olduğundandır ki tekil değildir ve de yaşam sadece kendimizin hayata bakış açısını içermez…
Bunun için iyi analizler ve iyi gözlemlere ihtiyacımız var… Yoksa gerek hayat üzerine, gerekse tiyatro üzerine kurduğumuz cümleler ve uygulama biçimleri kısır bir “bence” den öteye gitmeyecektir… Ve bu kısır döngü içinde durum “Benim istediğim, benim düşlediğim, benim……” cümlelerinden öteye gitmez… Boşa kürek çekmek bile değildir bu…
Bu eylem 20 kitap okuyup onları birleştiren bir kompozisyon da olmamalıdır… Gerçekten kendi düşünce sürecimizden geçmiş
analizlere ve keşiflere ihtiyaç vardır… Ve sonuca varıldığında bu ayrı buluşlar bir potada eriyebilmelidir… Misal, bir oyuncu çalıştığı oyunun lafları, karakterinin memleketi, yazarın hayatı gibi durumlara hakim olarak rolü çözümlemiş sayılmaz mesela… O rol kişisi için araştırmayı derine indirmek durumundadır… Dolayısıyla karakterin yaşadığı dönemi de, çevresindeki yaşam biçimini de
toplum yapısını da ve hatta okuyorsa karakter, onun gözünden okuduğu kitapları bile bilmelidir kimi zaman… O zaman doğru noktaya yönelecektir belki de…
Bir yazar nasıl ki döneminin eleştirisini yapıyorsasabo yazdığı oyunla, oyuncu da o yazarın gözünden bakabilmelidir hayata. Yazarım diyenin de öncelikle çevresinde süregelen yaşamı iyi okuması gerekmektedir… Bir yönetmen de bir o kadar oyunun geçtiği döneme hakim olmalı ve aynı zamanda tarihin bir yerinde geçen oyunun günümüzde nerelere değdiğine ve değemediğine hakim olması gerekmektedir… İki çılgın fikirle olmuyor ne yazık ki…
İşte kısadan kıyıdan köşeden değinilen bu biçimlere hakim olabilmek adına daha okulda iken hocaların, eğitmenlerin ve liderlik vasfındaki büyüklerin öğrencileri, çırakları doğru yönlendirmeleri gerekmektedir… İyi oyuncudan çok iyi insan yetiştirmek daha doğru gibi geliyor bana… İzlence bir ya da iki saatlik bir süreç olmaz çünkü seyirci için… Oyuncu, yazar yahut yönetmen öncesini de sonrasını da sahneye taşır farkında olmadan…
O nedenle ricamdır eğiten, yol gösterenlerden; rakı masalarında ülke ya da tiyatro hâlâ kurtarılamadı bugüne kadar… Kurtarılsaydı biz de başka şeyler arardık şimdilerde… Rakı da olsun masada ama o masa muhabbet, sohbet olsun… Çağdaşlaşırken yaşadığımız çevrenin, zamanın yabanisi olmayalım… Unutmayalım reddettiğimiz kültür, tiyatro yapmaya çalıştığımız kültürle aynı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu