#NedenAtıldık

Halkın sahnesi, bizim de fabrikamız!

Halkın sahnesi, bizim de fabrikamız!

AKP iktidarının 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Cemaat’i temizleme bahanesi ile sürdürdüğü operasyonlar pek çok alanda muhaliflerin de işlerinden edilmesi ile sürdürülüyor. İBB Şehir Tiyatroları’nda bir taşeron şirketine bağlı olarak istihdam edilen 20 sanatçının da 1 Ağustos’da taşeron şirket tarafından “performans düşüklüğü” gerekçesi ile işten atılması gibi. Biz de işten atılan 20 sanatçıdan Ceren Hacımuratoğlu ve Ümit Bülent Dinçer ile yaşadıkları süreci ve bundan sonra neler yapacaklarını konuştuk.

Bu söyleşinin yapıldğı günden sonra, işten çıkarılan 11 kişiye İstanbul Şehir Tiyatroları Müdürlüğü tarafından işe geri alındıkları sözlü olarak belirtildi.
deneneeeeee Ümit Bülent Dinçer “Sanattan ve bilimden uzaklaşan tüm toplumlar çökmeye ve esaret altında yaşamaya mahkûmdur. Özgür sanatı engellemek kendinizi yavaşça zehirleyerek öldürmek gibidir” derken Ceren Hacımuratoğlu da yaşadıkları süreçte kendilerinin durumunu şöyle tarifliyor: “Biz tiyatrocuyuz ama en nihayetinde biz de bir işçiyiz. Bizim fabrikamız da şehir tiyatrolarıydı ve fabrikamızdan atıldık.”
Sendika.Org: İşten çıkarılma sürecinde yaşadıklarınızı kısaca anlatarak başlayabilir misiniz?
Ceren Hacımuratoğlu: Biz aslında fiilen İ.B.B. Şehir Tiyatroları çalışanıyız ama adı Akay Temizlik Endüstriyel Malzemeleri ve Tanıtım vs. diye uzayan bir şirket üzerinden sigortalandırılıyoruz, maaşlarımız da bu şirket tarafından ödeniyor. Hem temizlik hem de sanat işlerine bakıyor bu şirket (!) 1 Ağustos günü şirket tarafından arandık. Telefonda bize “Performans Düşüklüğü” gerekçesiyle iş akdimizin fesh edildiği sözlü olarak bildirildi. Daha sonra ellerinde 20 kişilik bir liste olduğunu öğrendik. Bu liste taşeron şirkete belediyenin “İnsan Kaynakları”ndan gitmiş. Bu 20 kişilik listede bulunan isimlerin tek tek aranarak performans düşüklüğü sebebiyle işlerine son verilmesi istenmiş. Yalnız hiçbir resmiyeti olmayan sözlü iletilen bir bilgi bu.
İşten çıkarılışımızın haberini aldıktan sonra ilk iş olarak Genel Sanat Yönetmenliği ile görüştük. Genel Sanat Yönetmeni ve yardımcılarıyla konuştuk. Hepsi çok şaşırdı ve bu haberi bizden aldıklarını söylediler. Bu toplu işten çıkarma onların da bilgisi dâhilinde yapılmış bir şey değilmiş. Bu listenin valilikten belediyeye geldiği, belediyeden de şirkete gittiği söylendi bize. Genel Sanat Yönetmenliği de dâhil hiç kimsenin elinde resmi bir belge yok bu konuya dair. Hiç kimsenin net bir bilgisi ve cevabı yok.
Normalde bu tarz kararlar alınırken Genel Sanat Yönetmenliği’nin haberi olur. Bir tiyatroda eğer bir oyuncu çıkarılıyorsa ya da yeni bir oyuncu alınıyorsa bu Genel Sanat Yönetmenliği’nin bilgisi dâhilinde olur. Müdürün de bundan haberi olur. Ama burada biraz daha karışık bir durum var. Onlar müdahil değillermiş yani bu sürece. Konuştuk, anlattık, nedenini sorduk. Onlar da bize nedenini bilmediklerini ve araştırdıklarını söylediler. Hakkımızda tam olarak resmi olmamakla birlikte bir soruşturma olduğunu söylediler. “Nasıl bir soruşturma bu?” dedik, “Sizin geçmişinize, sicilinize ve özellikle sosyal medyadaki paylaşımlarınıza bakılıyor” denildi. Biz de “E hani performans düşüklüğüydü?” dedik. Ülkede malum insanlar OHAL sırasında açığa alınıyorlar, soruşturma görüyorlar, işten atılıyorlar. Biz de bir şekilde bu soruşturmaya resmi olmamakla birlikte, dahil olduğumuzu o görüşmede anlamış olduk.
Sizden önce 6 kişi de kadrolu kontenjanından çıkarılmıştı. Onlara bu suçlama doğrudan yapılmıştı bildiğimiz kadarıyla…
Ceren Hacımuratoğlu: Evet. Onlara valilikten zarf geldi ve o zarfta yazılanlardan KHK gereğince OHAL kapsamında bir soruşturmaya tabi tutuldukları anlaşılıyor ve soruşturma boyunca da görevlerinden uzaklaştırılıyorlar. Kısacası onlar soruşturma sürecinde. Ama biz çok muğlak, saçma ve belirsiz bir sürecin içine atıldık. İşten çıkarılış gerekçemiz sürekli değişiyor. Önce performans düşüklüğü denildi ama İŞKUR’a gittiğimizde, işsizlik maaşından faydalanamayacağımızı, çünkü işten çıkarılış sebebimizin, “kod 22” olduğunu öğrendik.
Nedir bu “Kod 22”?
Ceren Hacımuratoğlu: Kod 22, “diğer nedenler” denilen bir madde. “Haklı fesih” olarak geçiyor. Bu maddede net bir gerekçe yazılı değil. Ama anladığımız kadarıyla bu madde bizim birçok hakkımızı elimizden alıyor; işsizlik maaşı gibi. Altı istenildiği gibi doldurulabilecek, oldukça muğlak bir madde.

Bağlı olduğunuz taşeron şirketin de elini kolaylaştırıcı bir madde gibi. Herhangi bir özel gerekçe göstermeden istediği gibi işten çıkarabiliyor.

Ceren Hacımuratoğlu: Aynen öyle. Herhangi bir durumu kanıtlamak zorunda değil yani. Bir anda hiçbir açıklama yapmadan sizin çalıştığınız kurum ile bütün bağlarınızı koparabiliyor. Zaten OHAL kapsamında işten çıkarılan taşeron işçilerin sözleşmeleri genelde bu madde üzerinden fesh edilmiş. Her türlü işlerine geliyor yani bu madde.
Ümit Bülent Dinçer: Aslında bir sürü çelişkili durum var ortada. Bir kere biz zaten taşeron firmaya bağlı çalıştığımız için tüm sosyal güvencelerimiz zaten gasp ediliyor. Çalıştığımız süre içerisinde, bizi kağıt üzerinde işten çıkarıp hemen ertesi günü bir başka şirket üzerinden işe alarak, aslında kıdem tazminatımızı elimizden almaya yönelik birtakım hukuk dışı uygulamalar da yapılıyor. Zaten taşeron şirketin amacı da budur. Sizin tüm sosyal haklarınızı gasp etmek, tüm sanatsal birikiminizi, profesyonel çalışmalarınızı, emeğinizi sömürmek ve istediği an sizi tazminatsız, beş kuruşsuz kapı dışına koyabilmeyi amaçlayan bir sistemdir taşeron şirket uygulaması. Dolayısıyla buna dayanarak bizi rahatlıkla işten çıkarabildiler.
Bizim, diğer 6 kadrolu memur sanatçı arkadaşlarımızla farkımız şu; onlar memur oldukları için resmi bir gerekçeleri var ellerinde. Bir soruşturma geçiriyorlar. Tamamen memuriyetten ihraç edilmiş değiller. Açığa alınmış durumdalar maaşlarının bir kısmı kesilerek, kenarda bekletiliyorlar. Ama bizim durumumuz öyle değil. Biz sorgusuz sualsiz işten atıldık. Kıdem ve ihbar tazminatlarımızı alamadığımız gibi primleri brüt maaşımızdan kesilen işsizlik sigortasından da yararlanamıyoruz. Bir taraftan halen resmi bir bilgi edinemedik. Tiyatro yetkililerinden bize söylenen şu: “Hakkınızda valilikten dosya bekleniyor. Bu dosyalara göre belki bazılarınızı geri alabiliriz, belki alamayabiliriz.” Fakat bir başka çelişki de şurada. Bu oluşturulan 20 kişilik listeye baktığınızda bu listenin tamamı sosyal medya hesaplarında bir şeyler paylaşan insanlar değil. Paylaşan da var, paylaşmayan da var. Görüş olarak çok apolitik insanlar da var, bu konudaki fikirlerini tamamen kendilerine saklayanlar da. Kaldı ki sosyal medyada görüş paylaşmak yasal olarak suç değil. Neye göre bir kısım geri alınacak, bu kriterleri kim belirliyor?
Sizce bu saldırının sebebi ne? Bu iktidarın sanata, tiyatroya nasıl bir yaklaşımı var ki böyle bir saldırıya ihtiyaç duyuyor? OHAL koşulları, darbe süreci derken bir de “Ben şu Şehir Tiyatroları’nı da bir temizleyeyim” mi diyor?
Ümit Bülent Dinçer: Meseleye sadece tiyatro ya da tiyatrocu olarak bakmamak gerek. Bu sadece bizim başımıza gelmedi. Türkiye’de birçok insan işten çıkarıldı. İşten çıkarılanların sayısı en son 80 bindi ama daha da arttı. Bunların içerisinde bizim gibi haksız yere işten çıkarılan on binlercesinin olduğuna eminim. Dolayısıyla bence bu, aslında OHAL’i fırsat bilip sadece Cemaat bağlantısı olan insanları değil, muhalif olarak görünen ya da “torpil” i sağlam olmayan insanları da temizleme operasyonu. Bu yapılırken sapla saman ayrılmıyor. Kurunun yanında yaş da yanıyor. Masum insanlar da işlerinden oluyor. O kadar acımasızca, o kadar saçma sapan ilerliyor ki bu süreç, kişisel husumete dayalı ihbarlar bile yeterli olabiliyor Şu mantık son derece saçmadır: “Efendim, korkmasınlar, suçları yoksa geri dönerler.” Ama geç kalmış adalet, adalet değildir. Bizim o sırada yaşadığımız maddi-manevi yıpranmanın hesabını kim verecek?
Ve tabii ki bir yandan da tiyatroya vurulan bir darbe. Bu insanların tamamı siyasi görüşlerine göre seçilmiş değil. Başarılı çalışkan nitelikli kişiler. Ve bu insanları çıkardığınızda, seyircilerin en çok ilgi gösterdiği 20 oyun oynanamaz hale geliyor. Yani seyirci de cezalandırılıyor aylar öncesinden biletleri tükettiği, kar kış yağmur çamur demeden salonları doldurduğu alkışlayıp desteklediği için.
Amaçları perde açtırmamak mı yani?
Ümit Bülent Dinçer: Bilemiyorum nihai amaç belki de budur. Ama şu an tamamen iktidarın güdümünde, doğası gereği olan eleştirel ve muhalif vasfını yitirmiş bir repertuar ve icracılarından oluşan bir hale getirilmek isteniyor gibi bir görüntü var.
Ceren Hacımuratoğlu: Şehir Tiyatroları’nın 2012’de ani bir kararla yönetmeliği değiştirildi. Ümit’in söylediklerine ek olarak tiyatroya uygulanan yaptırımlar 2012’den beri sistemli bir şekilde devam ediyor zaten. Bu yönetmeliğin değiştirilmesiyle birlikte tiyatro yönetiminde sanatçıların kapladığı yer azaldı ve bürokrasi bir adım daha öne çıktı.
Ümit Bülent Dinçer: Tiyatroyu sanatçılar yönetmelidir ama bu yönetmelikten sonra belediyenin tahsis ettiği bir memur, örneğin Mezarlıklar Müdürlüğü’nden veya bir başka birimden emirle gelen bir memur, bürokratik olarak kurumda söz sahibi olabilmeye başladı.
Oyunların seçimine vs. de karışılabiliyor değil mi?
Ceren Hacımuratoğlu: Repertuarın oluşması, hangi oyunun ne kadar oynayacağı, ne zaman oynayacağı, turneler, yani tiyatroyla ilgili bütün sanatsal meseleler genel kurulda konuşulur ve kararları verilir. Ama şimdi imza yetkisinde sayısal olarak sanatçılar bir adım daha geride kalınca karar yetkisi de otomatikman daha çok bürokrasiye geçmiş oldu. Dolayısıyla 2012’den beri zaten tiyatronun özerkliği zedelenmeye başladı. Levent Üzümcü’nün çıkarılması, Çimen Baturalp’ın yine aynı taşeron şirket tarafından bir telefonla işine son verilmesi, Özgür Efe Özyeşilpınar ve Cem Yılmazer’in de işlerine son verilmesi bu sürecin devamında yaşandı.
Ümit Bülent Dinçer: Tabi bu kişiler sayı olarak az oldukları için, daha münferit olaylar olarak kaldı ve Levent Üzümcü hariç, çok fazla basına yansımadı. Biz 20 kişi aynı anda çıkarıldığımız için şu an biraz daha basında yer alabildik, ses getirebildik. Bu arkadaşlarımızın bireysel mağduriyetleri hala sürüyor. İnanmak istiyorum ki hala bir hukuk devletiyiz. İnsanları muhalif görüşleri yüzünden işten çıkarmak ancak faşist dikta rejimlerinde olabilecek bir şey. Ama ben hala hukuk devleti olduğumuza inandığım için Levent Üzümcü’nün de memuriyetten ihracının haksız ve hukuk dışı bir uygulama olduğunu düşünüyorum.
Ceren Hacımuratoğlu: Sonuçta bu düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek bir durum. Düşüncelerini ifade etmek herhangi bir insanın işten çıkarılmasına, memuriyetinin bitirilmesine bir gerekçe yapılamaz. Bu insanlar tiyatronun çatısı altında mesleklerini en iyi şekilde icra eden insanlar. Dışarıda istedikleri politik görüşe sahip olabilirler, istedikleri gibi düşüncelerini ifade edebilirler. Kimseye hakaret etme durumu yok, kimseyi hedef göstermek yok. Özgür bir şekilde kendilerini ifade ettikleri için işlerinden olmuş insanlar.
Ümit Bülent Dinçer: Birçoğu da ödüller almış, üç dört oyunda birden oynayan insanlar. Ve çok çalışkan gerek meslek ahlakı gerek liyakatleriyle gerekse performanslarıyla kendilerini kanıtlamış insanlar. Bu insanlara performansı düşük demek çok gülünç. Biz sebebin bu olmadığını zaten biliyoruz. Ancak bu liste neye göre yapıldı, kimler tarafından yapıldı. Burası belli değil.
Tiyatro, oyunculuk bunlar, özgür olması gereken alanlar. Siz isterseniz oraya politik bir tavır da yansıtabilmelisiniz aslında öyle değil mi?
ümit-bulent-dincer Ümit Bülent Dinçer: Sanat doğası gereği muhaliftir zaten. Hele ki tiyatro biz insanoğlunun yarattığı tüm bu çarpıklığı bize en yalın haliyle gösteren dosdoğru bir aynadır. Aynanın üstünü örtseniz de aynayı kırsanız da gerçek değişmez ve yüzleşmediğimiz tüm gerçekler, bir gün gelir celladımız olur. Bir sanatçı oy verdiği parti de iktidar olsa ve yanlış bir şey yapsa ona karşı sesini çıkarmakla yükümlüdür. Biz o yüzden politik bir tavır ya da taraftan önce, insanı merkeze almak durumundayız. Ezilen ya da hakkı çiğnenen kim olursa olsun onun sesi olabilmeliyiz. İnsana ve onun iyiliğe olan evrimine hizmet etmeliyiz. Dolayısıyla sizin baştaki sorunuza dönecek olursam, bu aslında insanların aydınlanmasını engelleyecek bir girişimdir. Yani tiyatroyu perde açamaz hale getirirseniz ya da sadece eğlence amaçlı eleştirel vasfı olmayan oyunlar sergilerseniz, insanların aydınlanmasını engellemiş olursunuz. O zaman sanat üretmekten uzaklaşır ve çarpıklıklara ayna tutmak bir yana bir de daha da çarpıklaşması için hizmet etmiş olursunuz. Sanattan ve bilimden uzaklaşan tüm toplumlar çökmeye ve esaret altında yaşamaya mahkûmdur. Özgür sanatı engellemek kendinizi yavaşça zehirleyerek öldürmek gibidir.
Bir tartışma zemini de yok olmuş oluyor.
Ceren Hacımuratoğlu: Güdümlü bir sanata dönüyor. Belli başlı değerlerin altını çizen, bir şeylere hizmet eden… Hâlbuki tiyatro özgür bir sanattır.
Ümit Bülent Dinçer: Ve siz bunu yasakladığınız anda ya da sadece kendi düşüncelerinizi, fikirlerinizi empoze eden bir sanat güruhu oluşturmaya çalıştığınız anda orada artık sanat olmaz. Orada artık iş borazan çalmaya döner.
Benzer örneklerini geçtiğimiz aylarda akademiye yönelik saldırılarda gördük…
Ümit Bülent Dinçer: Şimdi düşünün; yazarlar, akademisyenler gazeteciler, gözaltına alınıyor. Ülke şu anda KHK’lerle yönetiliyor. 30 gün gibi bir gözaltı süresi var bu nasıl bir saçmalıktır! Yani sorgusuz sualsiz sizi gözaltına alıp sizi 30 gün tutabiliyor. Avukatınızla görüşemiyorsunuz.
Ceren Hacımuratoğlu: Gazeteler basılıyor, yazarlar gözaltına alınıyor…
Görüşmeye giden avukatlar bile gözaltına alınıyor.
Ümit Bület Dinçer: Görüşmeye giden avukat da gözaltına alınıyor. Yani bütün bunlar hukuk devletlerinde olabilecek şeyler değildir. Bunlar ancak zorbalık rejiminde olacak şeylerdir. Biz hala bir hukuk devleti olduğumuzu ve demokrasiyle yönetildiğimizi iddia ettiğimize göre demek ki bu ülkede yanlış hukuk dışı uygulamalar yapılıyor. Ve hakkını aramak isteyen insanın bu hakkı da elinden zorla alınıyor.
“BELEDİYE BİNALARINA GİREMİYORUZ”
Ceren Hacımuratoğlu: Bunu biz bizzat yaşıyoruz işte. Gerçekten çok absürt bir hikayenin içine düştük. Bir telefonla başlayan, hiçbir şekilde açıklama yapacak bir muhatap bulamadığımız, dava sürecini bile sağlıklı bir şekilde yürütemeyeceğimiz, işsizlik maaşını bile alamadığımız, belediye binalarına bile giremediğimiz bir süreç…
Resmi bir yasaklama mı var belediyelere giremememiz için?
Ceren Hacımuratoğlu: Belediyeye durumumuzu anlatan bir dilekçe verelim dedik. Yazdık dilekçelerimizi ve belediyenin insan kaynaklarına vermeye gittik ama bizi binadan içeriye almadılar. Ellerinde bir liste var. İşten çıkarılan insanların kimlik numaraları yazıyor bu listede. Bir şekilde o sakıncalı listesine girmiş olduğumuzu ve bunun bir çeşit fişlemeye dönüştüğünü orada öğrendik. Dilekçelerimizi de veremedik.
Ümit Bülent Dinçer: Bu bizim vatandaşlık hakkımızdır. Biz birer vatandaş olarak gittik, “Biz işten çıkarıldık, sebebini de bilmiyoruz. Derdimiz, şu anda bize gerçek bir sebep söylenmesi. Resmi ve yetkili ağızlardan bize neden çıkarıldığımıza dair bir gerekçe söylenmesini ve bunun yazılı belgelerle de tarafımıza iletilmesini istiyoruz. Bunun için de yazılı talep dilekçelerimizle geldik” dedik ama “güvenlik yardımıyla” dışarı çıkmamız istendi ve “Dilekçelerinizi kabul etmiyoruz” gibi bir cevapla karşılaştık. Yani belediyenin kara listesindeymişiz gibi bir hava yaratıldı. Bir taraftan da bunlar teoriler. Hiçbir yetkili tarafından net ve resmi olarak bilgilendirilmediğimiz için biz de şu an teori geliştiriyoruz.
Size söylenen bir takım gerekçeler de var ama…
Ceren Hacımuratoğlu: Sözlü olarak bize iletilen cümlelerden çözmeye çalışıyoruz…

Ümit Bülent Dinçer:
Bunlardan biri de hakkımızda valilikten dosya beklendiği.
Ceren Hacımuratoğlu: Ama bundan da emin değiliz. Böyle bir şey gerçekten var mı? Gerçekten soruşturuluyor muyuz? Hakkımızda bir dosya oluşturuluyor mu? Yoksa bu bir şekilde bu süreci geçiştirmek ve bizi oyalamak için söylenen bir şey mi? Performans düşüklüğü için de başlangıçta aynı şeyi düşündük. Bu haberi ilk aldığında yönetim de bizim biraz beklememizi, sakin kalmamızı istedi. Çünkü ortada bir yanlışlık vardı ve bu en kısa zamanda çözülecekti. Madem gerekçe performans düşüklüğü, zaten her şey ortada ama bu da bir şekilde bizi sakin tutmak ve olayların büyümemesi sağlamak için söylenmiş bir gerekçe olabilir. Soruşturma da bu sebeple söylenmiş olabilir. Yani tam bir karmaşa içindeyiz.
Ümit Bülent Dinçer: Kimsenin artık iş güvencesi yok memlekette. Memur da olsanız iş güvenceniz yok. Açığa alınan 6 arkadaşımız, her biri birbirinden değerli insanlardır. Ragıp Yavuz, Sevinç Erbulak, Mahberi Mertoğlu, İrem Arslan, Arda Aydın, Kemal Kocatürk bunların hepsi zaten yaptığı işlerle, performanslarıyla kendilerini kanıtlamış insanlardır. Bakıldığında bu insanlar da açığa alınmış durumdalar. Hatta Ragıp Yavuz’un şu an ihraç istemiyle disiplin kuruluna sevk edilmesi söz konusu. Yani memur da olsanız artık iş güvenceniz yok, taşeronun zaten yoktu.
ceren-hacimuratoglu Ceren Hacımuratoğlu: Bu uygulama mevcut iş niteliğini de çok etkileyecek. Biz işimizden olduk ama kalanlar için de durum çok kötü. Çünkü 120’ye yakın taşeron oyuncu var tiyatroda, şimdi 20’si gitti ama kalan 100 kişiyi korkunç bir bekleyiş aldı. Çünkü hala güvencesiz çalışıyorlar. Her an onlar da aranabilirler. Bir anda bütün tiyatro tasfiye edilebilir, aynı şekilde diğer kadrolu sanatçılar da uzaklaştırma alabilirler. Bu haksızlık herkesin başına gelebilir. Korkunun egemen olduğu bir ortamda da ne kadar sağlıklı bir üretim gerçekleşebilir ki?
Çok daha uzun bir projenin parçası da olabilir bu. Az önce konuştuğumuz 2012’den başlayan ve aslında tiyatroyu zaten bir kamu hizmeti olarak değil de maddi-manevi bir külfet olarak gören, varsa eğer böyle bir anlayış, böyle bir anlayışın OHAL’i fırsat bilerek işi vardırdığı nokta da olabilir.
Yeni başlayan bir süreç değil aslında…
Ceren Hacımuratoğlu: Yeni başlayan bir süreç değil evet…
Ümit Bülent Dinçer: Eskiden beri bir yük olarak görülüyor tiyatro ama İstanbul Şehir Tiyatroları zaten kendi maddi yükünü karşıladığı gibi kara da geçen bir kurum. Bizim oynadığımız oyunlar %100 doluluk oranına sahip oyunlar…
Oyunların içeriğinden de bir rahatsızlık olabilir mi?
Ümit Bülent Dinçer: Evet olabilir. Ben 3 oyunda oynuyorum. Üçü de aslında bir sözü bir derdi olan, güldürse de ağlatsa da, yine de zalimliğe, zorbalığa, adaletsizliğe, rüşvete ve kaçak göçmen sorununa değinen oyunlar. Kerbela Şekerpare ve Radyonun İçindekiler bunlar sadece benim oynadıklarım. Ama gerek yerli gerekse yabancı yazarlara ait 20 oyun var oynanamaz hale gelen ve bu oyunların içerikleri rahatsız edici bulunmuş olabilir. Ve doluluk oranları oldukça yüksek seyircilerin çok sevdiği oyunlar bunlar. 102 yıllık tiyatrosuyla gönül bağı kuran bir İstanbul seyircisi var. İstanbul halkına verilmiş de bir cezadır bu aynı zamanda ve tiyatro her zaman gerekli olduğu gibi en çok da böyle dönemlerde gereklidir.
Ezilenlerin hikayesini duymak ve aktarılmasını istememe düşüncesi belki de biraz…
Ümit Bülent Dinçer: Belki de amaç budur bilemiyoruz tabi.
Peki, ne yapılabilir tüm bunlara karşı? Sizler bireysel olarak neler yapıyorsunuz? İkincisi o bahsettiğiniz sizi izleyen yüzlerce insan ne yapabilir, buradan onlara ne söylemek istersiniz? Hem sizin maruz kaldığınız durum için hem de sizden sonra buna maruz kalma ihtimalleri olan insanlar için, tüm bu atmosferi aşmak için şu ortamda ne yapılabilir?
Ümit Bülent Dinçer: Biz şuan 20 tiyatrocu olarak yapabileceğimiz şeyleri zaten yapıyoruz, hukuk kapsamında hakkımızı aramak için bir işe iade davası açacağız. Onun dışında elimizden zorla alınan ihbar ve kıdem tazminatı artı işsizlik maaşı haklarımızı kazanabilmek için ayrı bir dava açacağız. Kemal Kılıçdaroğlu konuyu meclisteki konuşmasında gündeme taşıdı. Birçok gazete ve televizyon kanalı bu konuda haber yaptı. Canlı yayınlarda tartışıldı konu. Ama hiçbir yetkili isimden herhangi bir resmi açıklama gelmedi. Bu konunun da takipçisi olacağız. Bunun dışında sosyal medya yoluyla uğradığımız haksızlığı duyurabildiğimiz kadar çok insana duyurup insanlardan bu konuda daha duyarlı ve tepkili olmalarını bekleyeceğiz. Örneğin change.org da bir imza kampanyası başlatıldı, seyirciler de belki bu konuda harekete geçebilirler. Yani tiyatrosuyla gönül bağı kurmuş İstanbul halkı “Bizim sanatçılarımızı geri verin, bizim bu çok sevdiğimiz oyunları geri verin, biz bu oyunları izlemeye devam etmek istiyoruz” diye bir girişimde bulunabilirler.
Sanırım sizlerin; tüm bu baskıya maruz kalan, işinden olan, isim listelerinde yer alanların tavrı sizi destekleyen, sizi izleyen insanlara da cesaret veriyor.
Ümit Bülent Dinçer: Umarım veriyordur. Bir taraftan bakıldığında ülkenin genelinde öyle kötü şeyler oluyor ki ben şahsen kendi küçük dertlerime üzülemiyorum bile. Artık maalesef şöyle bir hale geldik; bir yerde bomba patlıyor tepkimiz sadece şu oluyor: “Hadi ya, ortalık çok kötü çok.” Bir kaç saniye dikkatimizi çekiyor bu, yani bomba kelimesi somut anlamıyla çok normal bir şey oldu, soyut anlamı dikkat çeker oldu. Düşünsene böyle bir ülkede yaşıyoruz, yani insanlar çatır çatır ölüyorlar, 35, 40 kişi 70 kişi 100 kişi, Güneydoğu zaten cehenneme dönmüş durumda. Daha yeni Gaziantep’ten patlama haberi geldi…
Ceren Hacımuratoğlu: Ve istenen de biraz bu belki de. Tepkisiz kalman, alışman…
Bunu aşmak için bir kıvılcım bile işe yaramaz mı bazen? Mesela Barış için Akademisyenler’in Bu Suça Ortak Olmayacağız bildirisinin yarattığı etki… Savaşın, bodrumda yaşanan katliamların çığrından çıktığı bir dönemde tek bir cümle kıvılcım gibi oldu, insanları harekete geçirdi. Şimdi de benzer bir şey olduğunu düşünüyorum, bu kadar korkunç bir atmosfer yaşanırken atılacak herhangi bir adım insanlara umut vermez mi?

Ümit Bülent Dinçer:
Bütün büyük hareketler aslında bir kişiyle başlar, bir kişinin çıkıp “Hadi bunu değiştirmek için bir şey yapalım” demesiyle başlar. Kişisel çabalar asla küçümsenmemelidir, ancak bu kişisel çabalar ancak çoğunluğa dönüştükçe, daha büyük hareketlere dönüştükçe etkili olabilir. Yoksa tarihteki birçok örneğini gördüğümüz gibi kişisel çabaları olan insanları zalimce bu hayattan ayırdığımızla kalırız. Yaşını büyütüp asarız insanları veya işte bizim gönlümüzde hoş bir seda olarak hoş bir sembol olarak kalır darağacındaki 3 fidan, bir taraftan da böyle yaman bir çelişki var.
Birbirimizi yalnız bırakmamalıyız diyorsunuz.
“BİZİM FABRİKAMIZ DA ŞEHİR TİYATROLARIYDI VE FABRİKAMIZDAN ATILDIK”
Ceren Hacımuratoğlu: Bu süreçte en başından beri konuştuğumuz bir şey var; bu sadece bizim başımıza gelen bir durum değil. Biz tiyatrocuyuz ama en nihayetinde biz de bir işçiyiz. Bizim fabrikamız da şehir tiyatrolarıydı ve fabrikamızdan atıldık. Bu kadar basit bir mesele aslında. Bu anlamda kendimizi bir yere koymak ve ayrıcalıklı hissetmek de çok yanlış. Bunu bu ülkede binlerce insan yaşadı, yaşamaya da devam ediyor. Bu insanlar sendikal anlamda örgütleniyorlar, mümkün olduğunca bir arada durmaya çalışıyorlar. Hangi meslekten olursan ol, her ne yapıyorsan yap, ortada çok ciddi bir mağduriyet var. Böylesi bir haksızlık karşısında da zaten herkesin sorgusuz sualsiz omuz omuza durması gerekiyor. Kimsenin kendisini yalnız hissetmemesi gerekiyor, bence bu çok önemli. Çünkü sadece senin başına gelmedi. Bu duyguya ilk başta çok kapılmıştım hatta ilk telefon geldiğinde sanki bir tek benim başıma gelmiş, beni aramışlar gibi bir hisse kapılmıştım.
Ümit Bülent Dinçer: Ben de öyle sandım.
Ceren Hacımuratoğlu: Sonra 20 kişi olduğumuzu duyunca ne yalan söyleyeyim biraz rahatladım. Yalnız değilmişim dedim. Çünkü en azından tek başıma mücadele etmeyeceğim diye düşündüm. Çünkü bu önemli bir şey. Bu bir mücadele süreci açtı önümüzde. Şimdi biz bu haksızlığı bertaraf etmek için hep birlikte mücadele ediyoruz. Her kriz bir biçimde başka bir şey doğurur ya bu yaşananlardan da mutlaka bir şey çıkacak. Belki bizi birbirimize daha çok yakınlaştıracak. O nedenle ben bu duruma pozitif taraflarından da bakıyorum.
Ümit Bülent Dinçer: Biz aslında çok uslu çocuklardık (!) Bu memleket bizi zorla muhalif yaptı. ’80 darbesi sonrasında insanlar çok büyük acılar yaşadıkları için çocuklarını olabildiğince apolitik yetiştirmeye çalıştı. “Aman evladım yapma”, “Aman evladım karışma” falan. Ben 1976 doğumluyum, ben de o jenerasyondanım. Öyle şeyler yaşanıyor ki memlekette, içimizdeki o insan damarı, vicdan damarı buna sessiz kalamıyor. Bir şekilde muhalif olarak adlandırılmaya başlandık. Biz “uslu ve iyi” çocuklardık ama zorla muhalif olduk. Örneğin Gezi de bunun örneklerinden biridir. Öyle sert uygulamalar yapıldı ki insanlara karşı, insanlar bu sert uygulamalara sessiz kalmadı.
Ceren Hacımuratoğlu: Etki-tepki meselesi.
Ümit Bülent Dinçer: Biraz daha aklıselim bakılsaydı meseleye, çok daha çabuk ve yapıcı önlemler alınsaydı, insanların seslerine kulak verilseydi; bu kadar büyük infialler yaşanmayacaktı. Yaralanan, ölen insanlar olmayacaktı. Ama yapılanlar sertleştikçe insanların tepkileri de o denli sert olmaya başladı. Zıvanadan çıkarıldık.
“SAHNESİNİ BİZE KARŞILIKSIZ AÇAN TİYATROCULAR VAR”
Bundan sonrasına dair soracak olursak; kuruma dönmezsek diye düşünmüşsünüzdür belki. Bu süreçte yaşadıklarınızdan bir şeyler üretmek gibi bir fikriniz var mı? Çünkü yaşadıklarınız senaryo gibi aslında…
Ceren Hacımuratoğlu: Tabi, bu süreçte çok şey biriktirdik. Üç hafta geçti, dördüncü haftaya giriyoruz. Bu 25 gün içinde hem teknik olarak hem duygusal olarak birçok şey yaşadık. Bu ister istemez bizi başka bir yere taşıdı. Ben mesela kendimi çok daha korkusuz, daha cesur hissediyorum.
Var mı aklınızda herhangi bir şey?
Ceren Hacımuratoğlu: Var evet. Arkadaşlarla da konuşuyoruz. Hep birlikte bir oyun yapmak üzerine de konuştuk. Sahnesini bize karşılıksız açan tiyatrocular var. Şu anda tabi çok taze ve biz de hala bu işlere mesai harcıyoruz, koşturuyoruz. Muhtemelen davaları da açtıktan sonra, oturup bir sakinleşip kendimize geldikten sonra bu bir üretime dönüşecektir.
Kuruma döner miyiz dönmez miyiz konusunda da; bir tarafım çok fazla dönmek istiyor. Çünkü kaybettiğinde o alanların ne kadar önemli olduğunu da anlıyorsun, o alanları daha fazla değerlendirmek istiyorsun. Ama bir yandan da, tekrar böyle bir güvencesiz ortama dönmek, moral motivasyonun yerlerde olduğu bir ortamda çalışmak, uğradığın hayal kırıklıklarını falan kefeye koyduğunda bir yanım da dönmek istemiyor ne yalan söyleyeyim. Zaten bu koşullar değişmeyecekse dönmenin bir anlamı da yok. Yarın bizi tekrar arayıp “Gelin gelin aldık” deseler, ertesi gün arayıp “Şaka” deyip tekrar işten çıkarabilirler. Delirtebilirler bizi. Hala aynı sözleşme, hala aynı sistem, hala aynı şirket. Bu sistem ve bu kafalar değişmedikçe zaten burada ne kadar sağlıklı bir şey üretilebilir.
“TİYATRO SADECE AHŞAP ZEMİNLERDE VE KADİFE PERDELERİN ARKASINDA YAPILAN BİR ŞEY DEĞİLDİR”
Bu bir yandan da alternatif bir tiyatroya dönüşüyor. Maddiyattan dayanışmaya dönüşmesi gibi…
Ümit Bülent Dinçer: Tabi tabi. Böyle süreçlerin olumlu tarafları budur. Eğer çok cesurca ilerliyorsanız bu yolda, bunlar sizi yolunuzdan alıkoymaz. Aksine cesaretlendirir ve daha güçlü adımlar atmanızı sağlar. Tiyatro sadece ahşap zeminlerde ve kadife perdelerin arkasında yapılan bir şey değildir. Yeryüzünün her yeri sahne olabilir. Çıkıp bir meydana 3-5 kişi bir şey oynayabilir, bir şey gösterebilirsiniz. Dolayısıyla böyle bir süreçte herkesin kendi yaşamsal yolculuğunda, sanat yolculuğunda bu olaya bir sınav gibi bakıp bu sınavdan doğru ve iyi notlar alarak geçmesi gerekir. Tam da şimdi bir karar verme zamanı. “Eyvah, durum çok kötü”, “Bu ortamda tiyatro yapılmaz”, “Ben çekiliyorum köşeme, Bodrum’a yerleşiyorum” mu; yoksa “Her yer bizim için sahne” deyip daha çok oynamaya, oyun yazmaya, daha fazla ayna tutmaya devam etmek mi… Bu bir seçim meselesi…
Ceren Hacımuratoğlu: Ve başka yollar çizmeye… Belki biz de uyandık bu sayede. Belki biz de maaşımızı alıyorduk ve işimizi icra ediyorduk ama bir çeşit uykulu hal içindeydik. Yaptığımız şeye ne kadar inanıyorduk?
“BEN BU YOLDA İLERLERKEN BİR KİŞİNİN BİLE HAYATINDA KÜÇÜCÜK BİR IŞIK YAKABİLİRSEM NE MUTLU BANA”
Ümit Bülent Dinçer: Eğer sürekli söyleme, etme, yazma, çizme, oynama diye sansüre maruz kalırsanız ve o maaşı almak için sürekli buna boyun eğerseniz varacağınız nokta, maaş alan ve inisiyatifi olamayan bir memura dönüşmektir. Yılların tiyatrocusu olmuşsunuzdur ama hiçbir fark yaratmamıştır varlığınız. Hangi hükümet gelirse gelsin, siz susmayı ve uslu durmayı tercih edip o maaşı almaya devam etmişsinizdir.
Ben açıkçası kendi yolculuğumda finaldeki resimde, kendimi öyle bir noktada görmek istemiyorum. Bu yolda yürüdüğüm süre içerisinde bir şeyler söyleyebilmiş, bir kişinin bile olsa kalbine yazı yazabilmişsem, tek bir seyircide bile bir fark yaratmışım demektir…. Benim kendi yaşam yolculuğumda öyle olmuştu çünkü. İnsana ve onun iyiliğe evrilmesi gerektiğine dair görüşlerimin ve politik görüşlerimin netleşmesi tiyatro ile tanıştıktan sonra başlamıştır. Nazım’ı Brecht’i Çehov’u ve daha nice değerli yazarı okuyuşum, onların yazdıkları eserlerden etkilenişim ve aydınlanmaya başlamam, benim tiyatroyla tanışmamla birlikte olmuştur. Dolayısıyla ben de bu yolda ilerlerken bir kişinin bile hayatında küçücük bir ışık yakabilirsem ne mutlu bana. En azından finaldeki resimde kendimi böyle bir yerde görmek istiyorum. “Ya bir oyun izlemiştim, bir oyuncu vardı. Adını da hatırlamıyorum ama çok güzel bir laf etmişti” ya da “Ya bir oyun okumuştum, kim yazdı şimdi hatırlamıyorum ama çok güzel bir cümle vardı orada” gibi küçücük bir iz bile bırakabilmişsem, benim için doğru bir şeyler yapmışım anlamına gelir.
“BU SAHNE ÖNCE HALKINDIR VE GERÇEK SANATÇILARINDIR”
Kendi yolumu böyle çizmek istiyorum. Umarım bütün bunları o çok sevdiğim sahnede olmaya devam ederek ve sansürlenmeden yapabileceğim güzel ve sanatın özgür olduğu günler gelir. O sahne, dünün bugünün hükümetlerine, siyasal iktidarlarına, bürokrasisine ait bir yer değil. Orayı Muhsin Ertuğrul kurmuş. Bu sahne önce halkındır ve gerçek sanatçılarındır. Yarın bir gün başka bir hükümet gelir, belki sanata olan bakış biraz daha değişir, biz o zaman yine daha özgür eserler ortaya koyabilme, icra edebilme şansına erişebilirsek ne ala. Tabi ben de o sahnede olmak isterim. Ama bu olamayacaksa da, her geçen gün daha fazla susturulmaya çalışılacaksam öyle bir yerde olmamın anlamı yok. Amaç maaş almaksa, sadece para kazanmak için yapılacak en yanlış iş tiyatrodur.
Ceren Hacımuratoğlu: Karnını doyurursun her türlü. Ben 8 yıldır çalışıyordum şehir tiyatrolarında. Belli başlı masraflarım, alışkanlıklarım var. Kiram var, o var, bu var. Birdenbire böyle bir maddi kaynağın kesilmesi insanı zorluyor evet. Ama sevdiğin bir işi her gün kaygı içinde ve güvencesiz olarak yapmaktansa, her gün baskı hissetmektense bu işi güzel ve özel bir yerde yapmaya devam etmek daha iyi tabi. Dolayısıyla bu haksız yere işten çıkarma ve uzaklaştırma yanlışından dönülürken aynı zamanda bize yıllardır uygulanan taşeronluk yanlışından da dönülmeli. Kim bile isteye köleliği tercih eder ki?
Bu röpotaj ilk kez 04.09.2016 tarihinde Sendika.Org’ta yayımlanmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu