Köşe Yazarları

Halil Babür / Off Off Brodway (!) ya da Of Brodway of.

Off Off Brodway(!)

Montumu astım vestiyere. Üşüyorum bir yandan, ama astım. Garip bir mutluluk. Heyecanlı ve gerginim de biraz. Tüm bunları bir arada hissetmeyeli çok olmuş. Isınacağıma inanmam da bu karmaşadan. Temsile yarım saat var. Fuaye denir mi buraya, emin değilim. Ortak bir isim sonuçta. Niye fuaye olmasın? Nasıl oluyor ki fuaye? Fuaye işte. Dışarıda poyraz fırtınası var. Ahmak ıslatıyor yağmur. Giren, çıkan; kapı önünde hava alanlar, içeriye ıslaklığıyla, soğuğuyla gelenler. Koku da var. Ama düzeltirler heralde. Daha yeni çünkü.Diğer fuayelerde görmediğim, daha önce alışık olmadığım bir koşuşturma. Belli ki temsille alakalı. Nasıl bir oyun acaba? Çok bir şey beklemek doğru değil tabii ama bundan önceki üç oyunu hatırladıkça,bu koşuşturan gençlere inanmadan edemiyor insan.
Belli ki bir şey yetiştirmeye çalışan, ekipten olduğunu tahmin ettiğim genç bir kadın omuzuma çarptı. -‘Ayy çok özür dilerim, kusura bakmayın.’ Ben özrünü hemen gözlerimle kabul ederken, başka biri yanına gelip ‘Ya Selin, neden şişeleri oraya ters konumlandırıyorsunuz?‘ diye azarladı. Bir an aklımdan şunu geçirdim: ‘Ne var yahu, altı üstü doğru konumlandırılmamış bir kaç şişe; bunun için insan azarlanılır mı? Biz ne anlayacağız o şişelerin konumundan, yerinden yurdundan. ‘ Genç tabii bu çocuklar, çok seviyorlar, çok kızıyorlar, kırıyorlar da doğal olarak. Yolda öğreneceklerdir diye düşündüm.
Seyirciyi içeri alabileceklerine dair bir anons yaptılar. Temsil saati gelmişti. Heyecanla, ön sıralara doğru ilerledim. Numara yokmuş çünkü , garip. Önlerden yer kapmalı. Tam biletimi verirken, poyraz sesiyle birlikte esti bu sefer. Koku sertleşti. Kapıyı açan yeni geleni, getirdiği soğukla kabul ediyordu mekan. Soğuktu ama sıcaktı da burası, ya da ben romantikleşmiştim o an. İçeri yürüdüm.Sandalyeler çok sık. Herkes gibi sevmem sıkışıklığı. Belki herkesten biraz daha çok. Ama sahne şahane gözüküyor. Tasarım merak uyandırıcı. Sert ve doğrudan olacağı kesin. Sıkışıklığa da katlanacağız.
Oyun başladı. İyi bir uyum, ne demek istediğini bilen oyuncular, seçilmiş, tercih edilmiş ögeler. Soğukla ve kokuyla ilgilenecek vaktim yok. İyi bir yeni metin. Yazan ödevine de çalışmış belli ki. Ha bir de, şişeleri iyi ki doğru konumlandırmış Selin. Başka türlü bu kadar bütün kalamazdı reji.
Dışarıya çıktım, kapının önünde bilet aldığı halde içeri giremediğinden yakınan bir kadın. Bunun için kavga ediyor. Belli ki hatalı. Tahminimce geç de gelmiş. Kusuru başkasında arıyor.
Eksikler var ama değişik, merak uyandırıcı, tahrik edici şu yeni şey. Adı da alternatifli bir şey…
 

Of Brodway Of.

Montumu astım vestiyere. Üşüyorum ama n’yapayım, astım. Garip bir gerginlik.jgkh Bu aralar bunu çok sık hissediyorum. Isınacağıma inanmıyorum ama montla da izlemek istemiyorum oyunu. Haşır huşur ses çıkarmayacağım diye put gibi durmak zorundasın. Temsile yarım saat var. Fuaye denmez buraya ama, fuaye işte! Nasıl olmazsa bir fuaye, öylesinden. Dışarıda poyraz fırtınası var. Ahmak ıslatan yağıyor bir de. Giren çıkan mı dersin, kapının önünde sigara içen mi, içeriye soğuğu, ıslaklığı getiren mi?… Koku zaten var. Bitmedi! Düzelmeyecek heralde. Yeni de değiller çünkü. Her zamanki koşuşturma başladı. Oyuna yarım saat kala neyin koştuşturmasıysa bu? Zaten oyundan pek ümitli değilim. Bir şey beklememek de doğru değil tabii ama, son üç oyunu hatırladıkça, son dakika iş yetiştirmeye çalışanlara inanamıyor insan.
Belli ki yine bir şey yetiştirmeye çalışan, ekipten genç bir kadın omuzuma çarptı. ‘-Pardoon, geçebilir miyim, çok özür dilerim…’ gibi genel bir özürle yanımdan geçerken, uzaktan biri tam da bu kişiye seslendi: ”Selin şişeler!” Duydu mu duymadı mı o bile belli değil. Sanırım şişelerden kastı neyse, o görev güme gitti! Sözde genç bu çocuklar. Ama bu kadar profesyonellikten uzak olmamalı… Yolda öğrenecekler desem, yol geçiyor… Seyirciyi içeri alabileceklerine dair bir anons yapmadılar, ama kapıyı açtılar. Temsil saati gelmişti. Ben arkalarda kaldım.. O sırada poyraz sesiyle birlikte esti bu sefer. Burnumun direği sızladı, miğdem bulandı. Kapıyı açan yeni gelenin getirdiği soğuğa, kendi soğuğunu da ekliyordu mekan. Buz gibiydi. Gergindim de o an. İçeri yürüdüm. Ön sıralar kapılmış. Sandalyeler çok sık. Hiç sevmem sıkışıklığı. Sahnede garip bir dekorumsu. Bir iki koltuk, sözüm ona rejisel olarak tercih edilmiş,ağacımsı bir şey. Tasarım yok. Merak yok. Bir de üstüne sıkışıklığa katlanacağız.
Oyun başladı. Uyumsuz, ne dediği anlaşılmayan, ne demek istediğini bilmeyen oyuncular, rastgele, o an sevildiği için sahnede duran ögeler. Çok kötü yeni bir metin. Yazan yazdığı şeyi anlamamış. Sakil ve bir yere bağlanmayan diyaloglar. Ha bir de, şişeleri doğru konumlandırmış mıydı Selin, tam olarak anlamadım. Nasıl koysan doğru durmaz bu rejide.
Dışarıya çıktım, kapının önünde bilet aldığı halde içeri girememiş bir kadın. Haklı olarak kavga ediyor. Belli ki gişedeki çocuk hatalı. Bir de kusuru seyircide buluyor.
Artıları artmıyor bu mekanların. Merak uyandırmıyor, tahrik etmiyor, değişik de değil, aynı. İyiler yok değil, var. Ama çoğu, iyi örneklerin kötü kopyası. Bu yüzden de eksileri batıyor. Battıkça konuşuyoruz. Konuştukça batıyor.
Alternatif sahnelerde, oyuncu, yazar ve yönetmen olarak görev yapmış ve yapmaya devam edecek biri olarak bir kaç soru geldi aklıma. Alternatif sahnelerin sıkıntıları, şu aralar sıkça dile getirilen rahatsız koltukları, arka sokaklarda konumlanması, soğuğu, kokusu mu; yoksa oyun kalitesi/özeninin azalması, aslında imkansızlıklarıyla, çok güçlü bir ruha sahip bu mekanların oyunlarla bir bütünlük oluşturamaması mı? Buradan edindiğimiz kimlikleri kaçımız yeni çözüm arayışlarında kullanıyoruz? Ve Selin şişeleri kaç oyunda bir yanlış diziyor?
Not: Yukarıdaki öykü benim uydurmamdır ve uçları temsil eder. Karakter de herhangi bir tiyatro izleyicisini…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı