Köşe Yazarları

Hakan Atalay / Bordro Bere

timthumbMaaş bordrolarının devamlılığı insana hayatta her şeyi yaptırır(mış). Şimdi, bu memur olmak ve olmamak hâli -ki belki de bütün mesele bu- Rus edebiyatının keşfettiği küçük bir hikaye konusu gibi görünse de zannedilenden daha büyük bir tahribat yaratması, kamu vicdanında ihtiyaç duyulan sağduyuyu ortadan kaldırması ve hatta olan biten içinde kutlu amacın tek ve en büyük motivasyonu olduğu gerçeği, küçük bir hikaye konusu gibi görünmesinin yanında bahse değer görülmemiştir. Hem de hiç. Ve sanırım hiç de görülmeyecek. İşçi işçinin kurdudur. Memuriyeti hiç sorma…
Kendini nasıl hiçe sayar da daha kutlu olduğunu düşündüğü biri ya da birilerini ya da şeyleri kıymetli sanır insan? Üstelik ortada bir aşk hâli yoksa. Kendiyle hiç karşılaşmamış insan, karşılaşamamış diyelim; nasıl karşılaşsın ki zaten onca yalan yanlışın, inancın inançsızlığın arkasına saklanmışken, maaş bordrolarıyla karşılaşınca… Hooooppaaaa… İlk görüşte aşk. Neye uğradığını şaşırır insan. Aklı başından gider fizan’a da dönüş yolunu bulamaz, Birleşmiş Milletler koridor oluşturamazsa salacak sahile kadar. Maaş bordrosuyla karşılaşan insan artık başka biridir. Dili, dini, milliyeti asimile olmuş bir Güney Amerikalı’dır o artık. Yüzükle karşılaşana kadar kendini Smegol zanneden Gollum’dur. Maaş bordrosuyla karşılaşmanın dayanılmaz kutluluğu.
Savaşın haklı görüldüğü bir dimağda herhangi bir tartışma başlamaz. Ortam müsait değildir. “Bak, tam şurada bir yerde haksızlık var” dersin, o cümle gider çarpar o dimağa. Sadece çarpar. Cama çarpan güvercin gibi. Olan da cümleye olur, güvercine olduğu gibi. Olur da cümle güvercinden daha şanslı günündeyse o dimağdan şöyle bir karşılık gelir: “N’apalım, hayat gailesi”. İşte bu o dimağın savaşı anladığının tek ve en büyük göstergesidir. Sen kim köpeksin ki onunla bunu tartışman gerektiğine inanırsın? Gaile kelimesi hayat kelimesinin arkasına düşünce tek nefeste, maaş bordrosu anlamına gelir dimağda ve ne hikmetse Rus edebiyatı bu anlamalar mucizeliğine hiç değinmezler o küçük hikaye konularında. Bu salakça edebiyat aşkın yüzünden sen salak, aptal, geri zekalı entel bu kutlu anlamı asla anlayamazsın. Sen, ‘Yapma çiçek yapıp satanlar tüccarlardır’ diye bir dize yazamamış ve kelebeğin rüyasını görememişsindir. Ancak müsterih ol, Kibariye der ki “O da insandır”. Ve okuduğu bütün şarkıların alt metni bu anlama karşılıktır; gerçi sen bunu da anlamazsın. Ama o dimağ öyle mi?
Sen durmadan prova yaparsın. Durmadan o hiçbir şeyi anlamayan benliğinin karşılığını ararsın. Ararsın da ararsın Dante pişmaniyesine dönse de aynaların aksi. Başka başka kitaplar, insanlar, şiirler, şarkılar ve martılar okursun. Vapurlar okursun. Şehirler okursun da asla anlayamazsın o kutlu dimağın hayat gailesini. Hayat bir savaştır ve sen savaşmayı daha en başından reddetmişsindir. Ve tek bir maaş bordrosu görmeden geberip gidersin. Hadi git ve unut kendini.

20161017143045_page_sabahattin-alinin-hayati-belgesel-oldu_696180089 “Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık ve manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canladıramayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak ya fazla soğuk ya da fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde, karşıdan uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa, bir iki lira borç alırsın. işte ondan sonar mucize başlar. Şiddetli bir rüzgar ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır diye uçmuştur. Gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sende gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte, iki gözüm ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kağıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde bir kaç yüz metre daha yükselen bir bulut. yahut ensene doğru esen bir rüzgar, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister. Fakat söz aramızda, iş bunun tamamı ile aksinedir, cebimize giren iki lira sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek, rüzgarın serinliğini hissetmek hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur. Kalk, iki gözüm, iskeleye geldik. Günün birinde ya çıldıracağız ya da dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım, bu parlak istikbalimizin şerefine bir kaç kadeh içelim.”*

  • Sabahattin Ali – İçimizdeki Şeytan

hakanatalayy@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu