Köşe Yazarları

Güney Zeki Göker / Tiyatro Ahlâkını "şükür" sizden öğrenmiş değiliz!

“Ben perdeyi açıyorum. Sahne, Türkiye haritası yüzeyine yayılmış yaslı ana babalar, bir ağızdan, yitirdikleri gencecik yavrularının tabut kervanına ağıt yakmaktadır. Perdeyi hemen bu acıklı görünüme kapatıyor ve sizlere soruyorum:

“Gençler gençleri neden öldürüyor? Kardeş kardeşi neden öldürüyor? Gençler kendilerini neden öldürtüyorlar? İşte size şimdiye dek sahneye getirilmiş en acı konu. Ulus olarak bugün bizim en önemli sorunumuz bu. Bunun çözümünü düşünmek siz sayın seyircilerimize düşüyor. Siz ve bizler, ki öldürenle kurbanını aramızda yetiştirdik, vuranla vurulanı bağrımızda besledik, ikisinden biri ya kardeşimiz, ya akrabamız, ya komşumuz, ya tanışımızın arkadaşı.”

Muhsin Ertuğrul
 

Bu dizeleri Muhsin Ertuğrul 1978 yılında 27 Mart Bildirisi olarak yazmış. Hani şu kanlı 1 Mayıs olayından neredeyse 1 yıl sonra. Taksim’in orta yerinde 34 kişi canından olduktan sonra, hani yıl sonunda “anarşi” olayları sonucu hayatını kaybeden “kişi” sayısı 157’ye yükseldikten sonra. Üniversite olaylarının durulmadığı, kayıpların sayılarının her geçen gün arttığı bir ortamda. Makam, koltuk ve mevkii korkusu olmadan oturup bu dizeleri yazmış, üzerine 27 Mart günü sahneye çıkıp okumuş.
abdulrahim-yasir-iraqAradan neredeyse 40 yıl geçmiş. Dönüp etrafıma bakındığım zaman gördüklerim canımı acıtıyor artık. Bu sessizlik, bu vazgeçmişlik, bu kabulleniş hâli her geçen gün 7’den 77’ye yayılıyor. Yol göstermesi gereken yıllanmış sanatçı büyüklerimiz yol göstermek yerine yollarını değiştirip evlerine dönüyor. Alıyor kafasını ellerinin arasına ve susuyor. O kadar çok susuyor ki artık nerede konuşacağını bilmiyor.
Karnı acıkıyor, ayağa kalkıyor, kendine ödül sipariş ediyor. Canı sıkılıyor, ödülllerinin tozunu alıyor, uykusu geliyor ödüllerine sarılıp uyuyor. Uyanıyor, yüzünü yıkıyor, kahvesinin suyunun kaynamasını beklerken göz ucuyla ödüllerini yokluyor; oturuyor ödüllerinin karşısına, kahvesini yudumluyor. Televizyonu açıyor, adı tecavüzle anılan bir GSM şirketinde kendi sesini duyuyor; kalkıyor, hazırlanıyor, twitterına girip akşam oynayacağı oyunun tanıtımını yapıyor ve elini kolunu sallayarak Grand Pera Çakma Emek Sineması‘na gidiyor. Bir zamanlar “Muammer Karaca, AKM, Emek Sineması değil AKP yıkılsın” dememiş gibi fotoğraflar çekiyor ve hiçbir şey olmamış gibi tekrar evine dönüyor.
Yol ortasında patlayan bombaları, sokak ortasında öldürülen gencecik fidanları, çürümeye bırakılan ve kapatılan salonları görmezden gelip susuyor. Hiçbir şey olmamış gibi yapabiliyor. Hiç sesini çıkartmamış gibi susabiliyor.
Ama ben susamıyorum.
Merak edip araştırdıkça daha çok sıkılıyorum. Hiçbir şey olmamış gibi yapamıyorum. Mesela 1989’da darbeci bir general olan Evren’in çağrısıyla Çankaya Köşkü’ne gitmemişsiniz gibi yapamıyorum. Sonra Ensar Vakfı’na destek olan Turkcell’in reklamlarında sesinizi duydukça sanki o siz değilmişsiniz gibi önümü iliklemek istemiyorum.
Bir yandan sanatı diğer yandan birbirinden büyük şirketleri sömürürken, ödül alamadığınız için kopardığınız kıyametleri ve futbol ligine benzeterek ‘ikinci lig’ diyerek aşağıladığınız gencecik tiyatroculardan biri olduğumu unutamıyorum.
Yıllar önce erotik filmini yaptığınız ve derdi olan bir metnin tüm derdini uçkura çevirdiğiniz yetmiyormuş gibi, günümüzde çıkartan ve oyunun gerçek derdini anlatmaya çalışan bizlere sarfettiğiniz o küstahça kelimeleride unutamıyorum.
6a014e5f5d3c7c970c01b8d203f023970cUnutmayacağım!
Tüm bu olan bitenleri unutmadığım gibi köşeme çekilip susmuyorum, susmayacağım. Mesela karnım acıktığında ödül yemiyorum! Televizyonlara çıkıp herhangi bir sunucunun poposunu hiç avuçlamadığım gibi, bunu yapmayı da düşünmedim bile.
Ya da devlet yardımı alamadığım için hiçbir zaman gazetelere magazinle karışık devlet yardımını eleştiren röportajlar vermediğim gibi, mesleğimi ve meslektaşlarımı meydanlarda hedef gösteren, işini ekmeğini elinden alan iktidara da avuç açmadım hiç!
Açmayacağım!
Ve artık yeni yılda bir şeyi kendime öğreteceğim: “Yahu bu adamlar zamanında bizimle o sahnenin önünde gazı solumadı mı? Polis şiddetine maruz kalmadı mı?” dediğim insanları kabul etmeyi.
Kabul edip, yok sayabilmeyi öğreneceğim.
İktidarın karşısında boynu kıldan ince olan, girdiği kabın şeklini alan, işine geldiğinde susan işine gelmediği zaman ise sesini çıkartan ödül aşığı bir sanatçı hiçbir zaman olmadım, olmayacağım!
Adını andığımız zaman peşi sıra gelen küfürün artık soyadı gibi olduğu “sözde” usta sanatçılardan hiçbir zaman olmayacağım.
Lütfen siz de olmayın! Tarih elbet bir gün geri dönecek! Ve bütün bu yapılanları hatırlayacak. Ve bu günlerden ileriye, her dönemin sanatçısı olmuş, belinin kemiği olmayan sarayın soytarıları değil halkın sanatçıları kalacak…

Bunların Kantarının Topuzu da Yok!

sehir-tiyatrolarinda-sevinc-erbulak-ve-mahperi-mertoglu-gelismesiElbette hatırlıyorsunuzdur hani şu Şehir Tiyatroları’ndan neden atıldıklarını bir türlü öğrenemeyen sanatçılarımızı. Kasım ayını bitirirken içlerinden 4’ü daha işlerine iade edildi.
Aslında bu cümle içinde bile o kadar çok saçmalık ve soru işareti var ki. Yıllarını bu kuruma vermiş iki elin parmaklarını geçen birbirinden değerli sanatçıları neredeyse 4 ay neden işşiz bıraktınız? Kimine Fetö’cü dediniz, kimine performansı yetersiz dediniz. Özür dileyecek misiniz arkadaşlarımızdan? Bizler ilk günden bu yana yırtındık ve dedik ki “Bu saçmalıklardan vazgeçin, asıl nedeni söyleyin.” Bütün bu olanların asıl nedenini açıklayacak mısınız?
Tam 4 aydır tek bir kelime bile çıkmadı Şehir Tiyatrosu yönetiminden. Sessiz kalmayı tercih ettiler. Hatta kendini bilmez bir yönetici söyledikleriyle efil efil soğuk rüzgarlar estirdi içimizde. Neymiş efendim “Atılanlardan 2 tanesi hariç hepsine kefilim!” Neden müdür? Neden ikisi hariç hepsine? Bu kurumdan bu insanları uzaklaştırıp daha sonra tekrar kuruma alarak işi iyice çocuk oyuncağına çevirmişken neden ikisi hariç? Ne bu saçı çekilmiş çocuk edaları?
Bu arada İrem, Arda, Sevinç ve Mahperi de alındıktan sonra eğer ortalık biraz durulur sanıyorsanız, o işi bir kalemde geçiniz. Daha Levent Üzümcü var, Kemal Kocatürk var, Ragıp Yavuz var, Ümit Bülent var, varda var anlayacağınız.
Hâlâ neden alınmadıklarını bilmedikleri gibi neden atıldıklarını da bilmeyen bir sürü insan var. Dilerim ki 2017 yılı artık insanların emekleri ve ekmekleriyle oynamaktan vazgeçtiğiniz bir yıl olsun.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı