Köşe Yazarları

Ece Saruhan / Buluşturan Parmaklar

GEÇTİĞİMİZ günlerde seyrettiğim ‘Çekmeceler’ filmindeki konservatuvar sınavı sahnesinden bahsederek başlamak istiyorum yazıma. Filmde genç bir kız sınava giriyor. Karşısında Deniz Türkali ve Özlem Daltaban var. Performansını izliyorlar. Heyecandanmış gibi yapmanın bir tık ötesine geçemiyor kız. Tam sınav salonundan çıkmak üzereyken Deniz Türkali “Çağdaş bir tekste de hazırlandınız mı?” diye soruyor. Bu sahneyi izlerken ‘Kabin’in ve ruhumu çiçeklendiren ‘Garaj’ın yazarı Kemal Hamamcıoğlu’yla birkaç hafta önce ettiğim sohbet geldi aklıma. Kemal yüzünden taşan bir gülümsemeyle, Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin Tiyatro Bölümü’nden bir öğrencinin bitirme projesi olarak ‘Garaj’ı oynadığını ve mezun olduğunu söylemişti bana. Klasikler çok değerli, çok önemli ama yerli yazarlarımızın sayısının artması, özellikle de gencecik insanların bize bizi, dünyayı, memleketi, hayatı, insanı anlatması beni o kadar mutlu ediyor ki… ‘Çekmeceler’i izledikten sadece birkaç saat sonra, bu sahnenin bende yarattığı coşkuyla soluğu filmde rol alan Tilbe Saran’ın yanında aldığımda da uzun uzun bunu konuştuk. Yerli yazarlarımızın kulaklarını çınlattık, “İyi ki varlar” dedik.
YAZMAK ÖZGÜRLEŞTİRİYOR
Benim için bu “İyi ki varlar” hissinin zirve yaptığı anlardan biri Gezi Parkı’nda ‘Gezerken’i izlediğim gündü. Özen Yula, Yiğit Sertdemir, Mirza Metin ve Cem Uslu’nun yazdıkları oyunları izlerken içimden hepsini gören gözlerinden, hisseden kalplerinden, paylaşan parmaklarından öpmek gelmişti. Sanattaki bu paylaşan parmak durumuna bayılıyorum ben. Tepeden bakmak, azarlamak, ayırmak için boş boş sallanmak yerine empati kurmamızı sağlayan parmaklara… Hayatın içinde giderek birbirine ötekileştirilen bizi; bir replikte, notada ya da çizgide buluşturan parmaklara…
Malum içinden geçtiğimiz dönemde derdimiz bol. Memleketteki malzeme yaz fft99_mf3501878yaz bitmez. İfade özgürlüğünün durumu da ortada olduğu için medyadaki pek çok insan için açık açık yazabilmek, sansüre uğramasa da otosansürün karanlığında boğulmadan duygularını, düşüncelerini yazıya dökebilmek ütopyaya dönüşmüş durumda. Ama tiyatroda durum başka. Bir kısmı benden yaşça çok genç yazarlarımız var. Hislerimizi de hissizliklerimize de tercüman oluyorlar. İfade özgürlüğünün neferleri onlar. Futboldaki şike skandalından şiddete, aşktan sistemin çivisi çıkmışlığına, trans bireylerden aile ilişkilerine her konuda özgürce, dürüstçe yazıyorlar. İçimde biriktirdiklerim sayelerinde dile geliyor ya da “Ben hiç böyle düşünmemiştim” diyerek hayatımda yeni bir pencere açabiliyorum. Beş duyumun canlı kalmasını, ruhumun farkındalığının artmasını sağlıyorlar. Halının altına süpürdüklerimizin, çekmecelerin içine kilitlediklerimizin gün yüzüne çıkmasını sağlıyorlar. Özgürce, dürüstçe yazmak sadece yazanı değil onun yazdıklarıyla buluşanı da özgürleştiriyor. İnsana “Oh be” dedirtiyor. Yazabileni desteklemek, daha çok yazması için yüreklendirmek gerekiyor.
SIMSIKI BİR SARILMA
Yine bir sohbetimizde Özen Yula “Yazmak uzaktakine sarılmaktır” demişti bana. Bir de o yazılanlar sahnede vücut bulunca sarılmanın dozu bir tık daha artıyor, sımsıkı bir sarılmaya dönüşüyor. İçinden geçtiğimiz dönemde en çok ihtiyacımız olan şey bu belki de… Yazmak çok sıkı bir yüzleşme, acı-tatlı gerçekleri cümlelere döken yazarların seyirci de yarattığı yüzleşme de öyle. Ne mutlu ki Türkiye tiyatrosunda bunu yapabilen yazarların sayısı gün geçtikçe artıyor. Yakınları uzağa dönüştürme çabası içinde olanlara inat, seyirci onlar sayesinde kendine ve burnunun ucundaki gerçeklere daha yakından bakma fırsatını buluyor. Yakınlar, uzaklar, tuzaklar, köşeler bucaklar bir bir açığa çıkıyor. Ve bunu bana çok iyi geliyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu