Köşe Yazarları

Ayşegül Alpak / Geçmişten Günümüze Tiyatro: "Tiyatro'nun Doğuşu"

Günümüzde sanat tartışılırken, sanatın toplum üzerindeki yapıcı etkisi, gerekliliği, konuşulmazken belli kalıplara sokulmaya çalışılıyor. Sanat kendi gelişim sürecinde maalesef bunu birçok kez yaşadı. Tarihsel sürecinde, bilimde olduğu doğrusal gelişme çizelgesi yoktu. Kendi içindeki gelişme süreci bazan rastlantısal, inişli-çıkışlı bazen de olasılıklarla dolu oldu. Sanatın içeriği çok zengin ve sınırları çizilemediğinden tanımı her zaman yetersiz kaldı. Kimileri sanatı sanat yapan özellikleri, yapıtın dünya ile olan ilişkilerinde; kimileri de sanatın ne olduğu sorusunu sorarak sanatçıda aradı. Çok tartışılan sanatın, insanın var olduğu andan itibaren, gümüze gelen en köklü sanat dalı “tiyatro sanatı”nı, geçmişten günümüze kadar geçirdiği evrelere,gelin beraber bakalım.
Yüzyıllar öncesine İÖ. 8 ile 6. Yüzyıl arasına gidelim.
Tarihçiler tiyatronun kökenini araştırırken, üzerinde çalışabilecek çok az sayıda olgusal kanıt bulunduğundan kurama dayalı araştırmalar yapmaya başlar. Bu araştırmalar sonucunda kuramların en kalıcı olanına göre tiyatro, mitoloji ve ritüelden gelişti. 1875 ile 1915 arasındaki ilk aşama içinde, Sir James Frazer’in yönetimindeki antropologlar, bütün kültürlerin aynı evrimsel aşamalardan geçtiğini ve sonuç olarak binlerce yıl önceki tiyatronun kökeni hakkında, ilkel toplumların doğru kanıtlar verdiğini ileri sürdüler. Başlangıçta insanlar, yiyecek kaynaklarını ve varlığın diğer belirliyicilerini denetleyen güçlerin farkına adım adım vardılar. Doğal nedenleri açıkca anlayamadıklarından bunları doğaüstü ya da büyüsel güçlere bağladılar. Bir süre sonra, kullandıkları araçlarla varmak istedikleri sonuç arasındaki açık bağlantıyı algıladılar.
Daha sonra bu araçlar yinelenerek ve kalıplaştırılarak bunları ritüel haline getirdiler. Kabile toplumlarının karakteristik dini totemcilik ti. Kabileyi oluşturan klanlardan her biri “totem” denilen doğal bir nesneyle bağ kurardı. Klan kişileriyse kendilerini, bağlı oldukları totem soyundan sayarlardı. Böylece onu yemeleri yasaklanır sonsuz sadakat göstermeleri ve totemin sayısını artırmak için törenler düzenlenirdi. Totemlerin büyük çoğunluğu yenilebilir bitki ve hayvan türleri, diğerleriyse taşlar ve yıldızlar gibi doğal nesneler ya da yağmur, rüzgar gibi doğa olaylarıydı. Klanın her üyesi kendi totem türüyle güçlü bir yakınlık hatta özdeşlik duygusuna sahipti. Kanguruyla beslenen insanlar onlar gelişince kendileri de gelişecek; onlar açlık çekince kendileri de açlık çekecek diye düşünüp onların yerine koyuyorlardı kendilerini.
Ritüelleri açıklamak, betimlemek ya da ülküleştirmek üzere çevresinde öyküler ya da mitler gelişti ve zamanla bu mitler gerçek kişiler ya da olaylara dayanan öğeler taşıdı. Mitler çoğu zaman törenin kutsadığı ya da etkilemeyi umduğu doğaüstü güçlerin temsilcilerini içerdi. Katılımcılar, ritüellerde ya da kutlamalarda doğa üstü güçleri, mit karakterlerini kişileştirmeye artık hazırdılar. Bu kişileştirme, gelişmekte olan (dramatik) özün en büyük belirtisiydi. Ritüellerin çevresinde gelişmiş olan mitler, topluluğun sözlü geleneğinin bir bölümü olarak korunur ve bazı hallerde mite dayanan öyküler, tüm törensel bağıntılardan soyutlanarak basit bir DRAM olarak oynandı. Böylece özel bir etkinlik olarak tiyatroya ilk adım atılmış oldu. Elbette bu konuda farklı görüşlerde ileri sürüldü ancak yaklaşım farklılıklarına rağmen temel bir nokta da birleştiler; ritüel ve mit tüm toplumlarda önemli bir unsurdu. Böylece bugün birçok tarihçi ve eleştirmen ritüelin , tiyatronun – mutlak olarak tek değil ama – kaynaklarından biri olduğu konusunda uzlaşır. Peki ritüelin tam olarak işlevi nedir?
Gelin bu sorunun cevabını bir sonraki yazıda öğrenelim…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı