Köşe Yazarları

Ada Ayşe İmamoğlu / Replik Karalama Defteri No:3

Akşamüstü.
Barbaros Caddesi’nden Yıldız’a doğru yürürken;

Ben: Yok böyle olmaz; insan kalabalıkları, o kalabalıklar içinde yalnızlıklar, bu asfaltını kırdığım yoldan geçmek zorunda olan lacivert takım elbiseli çirkin politikacılar. Politikacının güzeli var mı be? Saçmalıyorsun, bazen hep saçmalıyorsun! Kendinle konuşmayı kesmelisin. Ama kimin var? Kimin var? Söylesene kimin var? O metrobüste gördüğüm kadın sevgilisine kavuştu mu acaba? Neden kavuşmasın? Neden kavuşmasın? O adamın yanında gitmesi için geçerli bir sebebi vardır çünkü; sen nereden bileceksin? Deliriyor muyum acaba? Delirsem, benden şık bir deli olur! Ama bu iç sesim neden titrek? Neden? Çünkü senin içsesin de biraz deli, titremeden cevap veremiyorum. Durduğum bir gün olsa, hiç konuşmadığım, hiç cevap alamadığım, hiç çağrılmadığım! Beni kimsenin çağırmadığı bir gün olsa. Seni kim çağırıyor ki? Seni kim? Saçmalama, kendine bahaneler yaratıp sen kalıyorsun. Gidemiyorsun. İnsanların hayatına çörekleniyorsun. Kes be sesini iç ses! Kendini benden daha akıllı olduğunu düşünmen ne ahmakça! Kes sesini İÇ SES! Böylesin işte, dışarıda hiçbir şeyi susturamayınca iç sesini kapamaya çalışıyorsun; ada ayseben iç sesim, o çok bilmiş iradenden maalesef bağımsız! Korkma, yine de istersen sana rahatlayacağın bir iki söz söyleyebilirim. Sigara almıştım, sigara hangi cebimdeydi? Sol iç cebine bak, her türlü zarar orada nasılsa! Allah belanı versin bok kafalı iç ses! Evet çocukken de böyleydin, hep biraz böyleydin, doğduğunda bile böyleydin. Başkalarını suçlamayı hiç beceremedin, aklına hiç gelmedi başka birine yükü atmak. Ablan koca bir tencere bulgur pilavını bitirip senin üzerine attığında 9 yaşındaydın, suçu üzerine aldın. Üstelik bulgur pilavından nefret ediyordun o zamanlar. Kes sesini iç ses! Ben her türlü suçu üzerime almış halimle memnunum hayatımdan! O bulgur pilavını yemiş gibi olmaktan, çağrılmamaktan ben çok memnunum aptal iç ses! Kim çağırır ki seni? Seni kim çağırsın ki? İnsanların hayatından gitmesini bilmiyorsun ki. O çok sevdiğin hayale inanıyorsun ama o hayal hiç gerçekleşmeyecek! Herkesin seni çağırmaktan daha büyük bahanesi olacak. Sen küçük bahanesin, kimsenin senin için büyük ve geçerli bir sebebi yok! Şimdi denize doğru yürüyeceğim, yok yok o sahildeki çay bahçesine gidip bir çay içerim, yoldan bir sigara alırım, sigara iyi ki var. Tost yerim belki beyaz peynirli ama domatesi olmayan. Müzik dinlesem belki kafamın içindeki bu gürültü biter. Acaba metrobüste birlikte yolculuk yaptığım o yaşlı kadın torununa kavuştu mu Ankara’da? Ben de gitsem Ankara’ya, kimseler çağırmadı ama olsun, gideyim Ankara’ya. Yenişehir’de gezeyim bir akşam üstü. Belki biri beni bulur. Bulmasa da olur, belki ben kaybolurum bütün bu dünya kalabalığında, ağlıyor muyum? Ne ayıp yolda ağlamak. Senin kafan hep karışık, sen böyle yetinen halinle ortalarda gezip, içine atıyorsun bütün kırgınlıkları. İçinde yaralar çıktı ve sen bütün o yaralara isim koyuyorsun. Beceremiyorsun başarılı insanların yaptığı gibi hızlı yaşa, dinamik ol kuralı ile yaşamayı. Sen hiç çağırılmayan halinle ne varsa onunla yetiniyorsun. Yaşamak için bir hırsın yok, yok! Gitmeyi hiç beceremiyorsun. Bir keresinde rüyamda son hız bir araba kullanıyordum, uçurum kenarlarında geçiyordum; uçuruma taşlar yuvarlanıyordu, ben o taşların sesini duyuyordum. O yuvarlanan taşlar gibi ben de düşüyordum, arabayla son hız düşüyordum. Filmin sonunu merak ediyordum. Herkes kendine olabilecek en ışıltılı sonu yazar ama senin filminin parıltısı eksik. Baştan siyah beyaz başladın senaryoya o yüzden havai fişekli bir son beklememelisin, bence hiçbir şey beklememelisin. Kes sesini iç ses, kes sesini! Ama öyle değil; aklına hiç gerçekleşmeyecek saçma sapan şeyler getiriyorsun, birinin seni çağırabileceğini düşünüyorsun. Denize yakın ülkelerin birinde onunla el ele gezebileceğini düşünüyorsun. Sen hep bahaneler yaratıyorsun. Kafanın içindeki iç ses bile seni sorumlu tutabiliyor her şeyden, sen asla mücadele etmiyorsun. Gitmiyorsun, gitmiyorsun! Birazdan sahile yaklaşırım, doksan dokuz adım kaldı, gücüm var o sahile gidebilirim. Kimse beni çağırmasa da denize bakabilirim. Tost söylerim, sonra çay. Şansım varsa bir iki martının sesini duyarım. Serçeler gelir belki? Belki içimden şarkı söylerim bu aptal iç sese fırsat bırakmam! Şu yaya geçidinden geçebilirsem sahile ulaşabilirim, arabalar çok hızlı, arabalar tıpkı rüyamdaki gibi çok hızlı. Sen keşke gelsen, birlikte çay içsek. O zaman iç ses hiç konuşmuyor, sen gelsen ve ben biraz dinlensem. Şu arabalar bir yavaşlasa. İlk önce sağa mı bakıyorduk? Trafik nereden akıyordu? Arabalar bir yavaşlasa, ben bir karşıya geçebilsem… Arabalar?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu