Köşe Yazarları

Ada Ayşe İmamoğlu / Antabus

Hani kırılan bütün kalplerin hesabını soracaktınız lan!
N’oldu da vazgeçtiniz?
“… Ne? Orada olduğunuzu biliyorum! Seyredenler hep olur… Sokakta adam, ‘Allah yarattı’ demeyip bir tane vurunca, akraba düğünlerinde azarlarken, evde dayak yerken bile…”
4Antabus Seray Şahinerin aynı adlı romanından sahnelenen bir oyun. Leyla’yı daha yakından tanımak isterseniz oyundan önce kitabını okumanızı öneririm. Leyla ile tanışacağımı söyleselerdi, Tatbikat Sahnesi’nde gördüğüm o Leyla’dan başkasını düşünemezdim galiba. Benim için Leyla bir kahraman, çoğumuz için bir anti kahraman. (O gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini yazanlar, o haberi okuyanlar sonra bütün bunlara farüzülüp –aman isyan etmeyelim, hayatta beterin beteri var- diyenler, evet sıradaki isyan size gelecek hazır olun) Her gün sokağınızda, apartmanınızda, metrobüslerde, yollarda rastladığınız o erkek şiddetine kafanızı çevirip, ‘Aman karışmayalım n’olur n’olmaz’ dediğiniz sürece, Leyla’nın o kabarık listesine siz de adınızı yazmalısınız! Çünkü sadece laf olsun diye sızlayan içiniz de biliyor ki, bütün bu şiddetin tanığı ile sanığı olmak arasında bir fark yoktur!
Size Nihal Yalçın’ın bir buçuk saatlik zorlu oyunculuk performansından bahsetmeyeceğim ya da romanın bir oyuna bu kadar pürüzsüz dönüşebilmesinden. Ben o koltukta Leyla’yı izlerken, kapı aralığından bakıp, ses geçiren ev duvarlarından sızan kavgalara kulaklarımı tıkadığım zamanlarımın hesaplaşmasını yaptım ve üzerime yüklendiğim derin bir suçluluk kamburu ile kalktım yerimden; belki siz de kendinize aynı soruyu sormak istersiniz, ‘Neden susuyorum?’ diye… Sahi neden susuyoruz bu şiddet karşısında? ‘Eskiden daha duyarlıydık, şimdilerde bozuldu her şey’ diyenlere bakıyorum aval aval. Hayır ‘kol kırılır, yen içinde kalır’ lafını, aile içindeki pozitif enerjinin canına okunurken (ki bu sözün hak ettiği değer için kitabın 105. sayfasının ikinci paragrafının en sonuna bakın bir zahmet) hangi atamız uydurdu acaba! ‘Televizyon çıktı mertlik bozuldu’ diye feryat figan olan ablalar, abiler bir düşünün o televizyonlar olmasa evinde konuşma reflüsü (kitabın 16. sayfasına bakınız) olan kaç kadın yalnızlıktan kendini paralayacak. Öyle demeyin, adeta profesör edası ile başkalarına yetiştirdiğiniz pratik bilgiler reçetesiz nerden alınacak başka? Ya da topluca linç o ekrandan başka nerede yapılır ki? Yoksa siz hala ‘Ben belgeselden başka bir şey izlemem televizyonda’ diyenlerden misiniz? Aslanlar için bir öneriniz vardır o zaman!
Leyla’nın (Nihal Yalçın) sahneye çıkmasını beklerken yan koltukların birinden şöyle bir ses geldi ‘Hafif bir müzik yok mu ayol şu ciddiyeti kıracak’; bende de konuşma reflüsü var ya içime içime aktı kelimeler. ‘Ne demek antabus 3hanımefendi, sıradaki şarkımız Ankaralı Turgut’tan gelsin de sizin keyfinizi eyleyelim; yok hatta durun Leyla gelsin o bir şarkı söylesin size ne dersiniz?
Geldi Leyla, bir buçuk saat boyunca anlattı, babasını anlattı, Ömer’i anlattı, kocasını anlatı… Bir buçuk saat boyunca sahneyi, ömrünün bir kısmı bellediğimiz o yerde Leyla anlattı, ben ağladım. Tiyatro insana kendi eksikliğini kanlı canlı gösterir ya, düşünün isterim görmezden geldiğimiz hayatların gerçek suçlusu kim? Oturduğum yerden başım önümde kalkarken aklıma geldi şimdi n’olacak diye; sahi şimdi ne olacak? Perde kapanır, Leyla belki derin ve huzurlu bir uyku çeker hikayenin sonunda… Ve biz seyirciler ön yargılarımızı da iç cebimize koyup dağılırız sokaklara, didik didik edilecek bir üçüncü sayfa haberinin kahramanına bakıp ‘şükretmek’ için bu vicdanı cilalı hayatlarımıza!
Şimdi sayfayı çevirebilirsiniz!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu