GenelKöşe Yazarları

Zeki Göker – Oğuz Bora, Nejat Uygur ve Oda Tiyatrosuna Doğru

[vc_row][vc_column][vc_column_text]Biz turnedeyken, Adana Belediyesi, Devlet Tiyatrosu ile temasa geçip, Devlet Tiyatrosu sanatçılarından birini, tiyatroya müdür olarak verilmesini istemiş. Bu istek üzerine, Devlet Tiyatrosu, ‘Oğuz Bora’ yı, Adana Şehir Tiyatrosuna ‘müdür’ olarak göndermişti.
Oğuz Bora, tiyatroda yeni reformlar gerçekleştirmek istiyordu. Gelir gelmez sahneyi ileriye doğru uzattırdı. Sahnenin önüne adeta bir sahne daha eklendi. Her yer boyanıyor, bazı kapılar örülüyor ve yerine yeni kapılar açılıyordu.
Eser seçimlerinde de, o ana kadar izlenen seçimlerin dışına çıkmış, ilk oyun olarak da W. Sheakespeare’in “Othello” adlı oyununu belirlemişti. Oğuz Bey’in bütün bu çabaları, basında ve aydın çevrelerde olumlu tepkiler yaratıyordu. 17 Temmuz 1964 günü, tiyatroya gittim. İki oyunun rol dağılımı asılmıştı. (Othello ve İpekçi Merhum) Sadece “İpekçi Merhum” da rolüm var; ‘Kuyumcu Çırağı’ Provalar 5 Ağustos 1964 günü başlıyor…
İki oyunun birden provaları başladı. Sabah ‘İpekçi Merhum’ ve öğleden sonra ‘Othello’ Bu arada, Nejat Uygur, maaşına zam yapılmasını istedi. Kabul etmediler, o da istifa edip, Emirgan çay bahçesine geçti. Orada oyunlar sergileyecekti. Kendi topluluğunu oluşturdu ve tuluat oyunları oynamaya başladı.
Muammer Tümen, Ankara Sanat Tiyatrosuna ‘müdür’ olarak alındığı için, Adana Şehir Tiyatrosundan ayrıldı. Tiyatroda bir takım karışıklıklar var…
8 Eylül günü Nejat abi (Uygur), beni evden çağırttı, gittim. Bu gece oynayacağı ‘Ay Doğarken’ adlı oyunda beni oynatmak istediğini söyledi; kabul ettim. ‘Lejyoner’ rolünü oynayacaktım.
Akşam oyunu oynadık.
64 sezonu başında, Ahmet Üstün, Ahmet Ündağ, Murat Özkun ve ben bir dernek kurmaya ve bu dernek yararına oynayacağımız oyunların geliri ile bir ‘Oda Tiyatrosu’ açmaya karar verdik.
Bu konuda da her zaman olduğu gibi yine Gündüz Baba bize yol gösterecekti. Gündüz Baba ile derneğin tüzüğünü hazırladık. Valilik Makamı tasdik etti, Emniyet’e gönderdik. Ancak Emniyet’e gittikten sonra, tüzüğün on beş gün içinde en az bir yerel gazetede yayınlanması gerekiyordu. Bu iş için de 150 Lira para gerekiyordu; oysa bizde bir metelik bile yoktu…
Düşündük, taşındık ve nihayet bir çıkar yol bulduk; Tarsus’a hazır olan birkaç oyunla turne yapacak ve aldığımız para ile tüzüğü bastıracak ve derneğin diğer masraflarını da karşılayacaktık…
Ziya Ozanlar’ı yanıma alıp, Tarsus’a gittim. Şar Sineması ile anlaştım. Hasılatın yüzde otuzunu onlar, yüzde yetmişini biz alacağız. Hemen Adana’ya dönüp, bilet ve pankartı bastırdık. Provalar başladı, Tarsus oyun tarihimiz 27 Eylül…
Provaları sürdürürken, Nejat Uygur’un Emirgan’da oyunları devam ediyordu. O gece “Her Şafakta Ölürüm” adlı tuluat oyununda ‘Gazeteci’ rolünü oynadım. Tarsus’ta ki oyun tarihine beş gün kalmıştı. Bastırdığımız bilet ve afişleri o gün matbaadan aldık, matbaaya 60 Lira ödeme yapmamız gerekiyordu, ertesi gün ödeme için söz verdik. Ziya Ozanlar’ı bir arkadaştan borç para bulup bilet satması için Tarsus’a gönderdik. Öğleden sonra geri döndü, hiç bilet satamamış. Oyunda oynayan Ahmet Üstün ve Ali Özgentürk’e durumu anlattım; yarın hep birlikte bilet satmaya gideceğiz ama yol paramız yok!
Tarsus’a ulaştık. Oyun günü geldiğinde, çok az bilet satılmıştı. Oyun saatine kadar bilet satmaya devam ettik. Tarsus Amerikan koleji, oyuna destek verdi. Oyun saatine kadar okulda bilet satıyorlardı. Saat 19.00 da sinemaya geldik, bilet satmaya çalışmaktan yorgun düşmüştük.
Oyunun başlamasına iki saat vardı. Bir de ne görelim! Belediyenin Maliye memurları, sinemanın kapısında bizleri bekliyor. “Vergi karnemizi” sordular, yok! “Maliye’ye oyun oynanacağına dair bilgi verdiniz mi” diye sordular, yok! “Biletlerden Maliye vergisi verecek misiniz”, hayır!
Dilimiz döndüğünce, bu topluluğun amatör bir grup olduğunu, hiçbir ticari kaygı gütmeden, kültür hizmeti yaptığımızı, bilet değil davetiye dağıttığımızı ve bu davetiyenin karşılığında Derneğe bağış alındığını anlattık. Üstelik Tarsus Belediye Reisi’nin, davetiye dağıtımında bize yardımcı olmak üzere bir zabıta görevlendirdiğini de ekledik. Fakat memurlar, Nuh diyor, Peygamber demiyordu. Saat 20.30 oldu. Seyirci kapıya dayandı. Fakat memurlar kapıyı açmıyorlardı, yalvararak kapıyı açtırmayı başardık. Ziya ve ben, gidip amirleriyle konuştuk; adam bir çözüm buldu. 50 TL verecektik memurlara. Bu para, emanete alınacaktı. Oyun bitiminde, toplam hasılat tesbit edilecek ve o para üzerinden vergi kesilecekti.
Nihayet perdeyi açtık ve oyuna başladık. Salonda tahminen yüz elli kişi vardı, Tarsus Amerikan Koleji de gelmişti. Pandomimleri ve Pusuda’yı çok beğendiler. Oyun bitti. Sinemaya parasını verdikten sonra, elimizde kalan paranın, Adana’ya yol parası olarak bile yetmediğini gördük. Saat 00.00 olmuştu. Ahmet Üstün’ün, trafik polisi olan bir akrabası vardı orada. Ondan para aldı ve Adana’ya dönebildik.
Ertesi gün Ziya Ozanlar, Tarsus’a gidip, Belediye Reisiyle görüşüp, bıraktığımız 50 TL’yi geri almayı başarmıştı.
Ne hayallerle yola çıkmıştık…
İçimde düş kırıklığı, kızgınlık, yorgunluk gibi olumsuz duygulara rağmen, kendi tiyatromuzu kurmak fikrinden vazgeçmeyecektim…[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row][vc_row][vc_column][vc_gallery interval=”3″ images=”11773,11776,11775,11774″ img_size=”150×100″ title=”Yazıda bahsi geçen oyunun broşürü”][/vc_column][/vc_row]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı