Köşe Yazarları

Yeşim Özsoy – Türkiye Tiyatrosunda Parıltılı Bir Karanlık Çağ

Umberto Eco “Günlük Yaşamdan Sanata” adlı kitabında günümüz sanatını ‘mutlak sahte’ kavramını öne sürerek eleştirir ve bu kültürü pek çok benzetmenin yanı sıra Orta Çağ’ın renkli vitray süslemelerine benzetir.

“…her şeye, çok keskin renklerin ve zevke fiziksel bir belirginlik kazandıran ışığın yön verdiği estetik bir duygu egemendi; o gün ile günümüz arasındaki tek fark, onların bu duyguyu kilisenin renkli camlarından süzülerek gelen güneş ışığını yansıtacak, üzeri topazlarla işlenmiş altın vazolarla, bizim ise sürekli değişen, çok renkli ışık oyunları ve benzeri tekniklerin bir multimedia show’u gerçekleştirdiği bir diskotekte yaşamamızdır.”

(Umberto Eco, Çev. Kemal Atakay, Günlük Yaşamdan Sanata, Adam Yayınları, 1993)

2003 senesinden beri süregelen tiyatro serüvenimde son 10 sene ayrı bir yer aldı. Tiyatromuz açısından pek çok artı ve eksiyi bir arada yaşadığımız senelerdi bunlar.

Bu sene olagelen bir sürü gelişmenin yanı sıra, asal konularımızdan biri de, gelişen prodüksiyon tiyatrolarımız, büyük ve ticari sahnelerin oluşturduğu yapımlar, tiyatrosuna ad vermek yerine yapım firması olarak alanda yerini bulan yeni oluşumlardı.

Büyük prodüksiyonlar sahnede yerini alırken, ekranlardan tanınan yüzler de farklı sebeplerden dolayı sahnelerde yerini almaya başladı.

Bu arada adı zikredilmeyen pek çok tiyatro sessizce sahnesini kapattı, gezici olma yolunu tuttu, tamamen dükkanı kapattı ya da ayakta kalmanın başka yollarını arayarak kendi çizgisinin dışında oyunlar yapmaya başladı.

Devletten ve belediyelerden artık çeşitli sebeplerden dolayı destek umudu olmayan, ülkede son dönemde büyük bir cesaret ve katkı ile İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın rahmetli Gülriz Sururi &Engin Cezzar adına verdiği fon dışında bütçe bulma imkanı olmayan tiyatrolarımız giderek artan ekonomik krizle üç alternatifle karşı karşıya kaldılar; dükkanı kapatmak, dükkanı küçültmek veyahut dükkanı büyütmek yani daha fazla bilet satılabilecek, ticari gücü arkalarına alabilecekleri denklemler yaratabilmek.

Bu durum artısıyla eksisiyle tiyatromuza yansırken, sahnede ün sahibi oyuncuların artması, büyük yatırımlarla bütçelerin hakkının alınması üzerine kafa yoran şirketlerin tiyatroya işletme mantığıyla bakması, gerçek bir ana akım tiyatronun gelişmesi, seyirci kapasitesinin yükseltilmesi, daha fazla oyun sahnelenmesi gibi faktörler bu senenin artı hanesine yazıldı.

Ancak.

Tüm bunlar olurken sahnede ünlü görmediği zaman tiyatroyu tiyatro olarak değerlendirmeyen, bir derdi olmaktan çok “ne satar?” üzerinden ilerleyen oyunları markette alışveriş yapar gibi “bip”leyerek satın alan, oyunlara gittiğinde oyun başlangıcında sahnede oyuncunun bile monologlarla instagram’ınızı unutun demek durumunda kaldığı, orada olduğunu sahnedeki oyuncuyu çekip bir yere “post” etmeden duramayan bir seyirci kitlesinin oluştuğunu da göz ardı edemeyiz.

Tüm bunlar olurken memleketi terk etmek zorunda kalan tiyatrocular, sansür yiyen oyunlar, kurum tiyatrolarında yaşananlar, sırtında Demokles’in Kılıcı gibi ne söyleyeceğini filtreleyen yazarlar, yönetmenler, romantik ve sabun köpüğü komedilerde oynamak durumunda kalan oyuncuların ne yaşadığını tam olarak anlamadan, tüm bunlar sanki yokmuş gibi davranmak ve ne kadar güzel bir dönemde olduğumuzdan bahsetmek ise belki de genel olarak yaşadığımız oto sansürün geldiği noktanın en üst biçimidir.

Her şeye rağmen.

Sözlerimi güzel şeylerle bitirmek istiyorum çünkü her şeye ve tüm bu gelip geçenlere rağmen, tüm bu çer çöp dünyasının üstünde bir şeyler oluyor. Bu da bahsettiğim artı-eksi atmosferinde, büyük ve güzel bir artının kendi hanesine doğal olarak, etki tepki sebebiyle yerleşmesidir.

Evet berbat bir dönemdeyiz. Sabun köpüğü oyunlar, ününe ün katmaya çalışırken sahnede konvansiyonel olanın “mutlak sahtesi”nin yaratımına bilinçli ya da bilinçsiz katkıda bulunan zanaatkarlarımız, instagram’ından başka şeyi düşünmeyen ama tiyatroya gittiği için memnun olmamız gereken kitlesel güruhlar, inanılmaz paralarla hiçbir şey söylemeden renkli ışıklarla göz boyayan prodüksiyonlar, şiddet mi seks mi ne gerekirse sahnede değerlendirip satmaya çalışan irili ufaklı bilet kültürüne dayanan adı tiyatro olan/olmayan yapımlarımız, sansür, oto sansür ve bunların pek çok farklı biçimini fark etmeden sahnedeki kimliksizliğiyle uygulayan ve bunun farkında bile olmayan tiyatromuz… Evet bulunduğum yerden bakınca nicelik ve renk, nitelik ve kavramların yerini çoktan aldı gitti bile.

Lakin.

Tüm bunlara bir tepki geliyor, gelmekte. Geçtiğimiz sene, 2019, aynı zamanda birleşmenin senesi oldu. Tiyatro Kooperatifi kuruldu, Türkiye tiyatrosunda ilk kez şimdilik 35 tiyatro bir araya geldi. Yine aynı noktadan yola çıkarak sorunlarımızı paylaştığımız ve bir araya geldiğimiz farklı platformlar oluşmaya başladı. Yurt dışına ağırlık verdik.

Belki küstük, memleketten umudu kestik ama bir noktada, iyi de oldu. Geçtiğimiz sezon Türkiye tiyatrosu benim de içinde olduğum bir furyayla yurt dışında varlık göstermeye zorladı kendini. “Yüz Yılın Evi” Guardian’da, The Times’da adından söz ettirdi, Edinburgh’a gitti. Dot tiyatrosu ve Murat Daltaban Lyceum’da büyük başarı kaydettiler. Ebru Nihan Celkan, Ceren Ercan, Mirza Metin gibi yazarlar yurt dışında farklı sahnelerde, festivallerde seslerini duyurmaya başladılar. Selin İşcan, Ufuk Tan Altunkaya, biriken dahil belki burada ismini söylemem gereken bir dolu tiyatrocu soluğu yurt dışında aldılar ve bu olumlu bir etki yarattı.

Ve yine tüm bunların yanı sıra umudu yeşerten, besleyen anlar olacağını hayal ediyorum ve az da olsa bunun sinyallerini veren sahneler oldu. Örneğin bahsi geçen adı sanı bilinen değerli oyuncularımızın tüm bunların arasından sıyrılıp, yurt dışında post dramatik tiyatronun ustası Wooster Group’u yaratan William Dafoe gibi, dünyaca ünlü Theatre Complicite’nin temel direği Simon McBurney gibi, farklı oyunlarda yer alma cesaretindeki Julliet Binoche gibi özel oyunlara ve tiyatrolara katılma ve kendilerini bu değerde ortaya koyma cesaretinde olacağını umut ediyorum, sıradanın parıltılı gerçekliğinden uzaklaşarak ve Türk tiyatrosunu dünya standardına oturtmanın yolunu düşünerek… Örneğin Berkun Oya’nın “Dünyada Karşılaşmış Gibi” oyununda olduğu gibi, Stüdyo Oyuncuları’nın Şahika Tekand rejisiyle yarattığı IO’da olduğu gibi ve yine burada yerini alacak başka kim varsa az ama öz güzel örneklerde olduğu gibi. Ve tüm bunlara reaksiyon olarak direnen ve gerçek bir meselesi olan tiyatrolar belki de daha yüksek sesle kendilerini ifade etmeye bilendiler, bilenecekler ve etki tepki yoluyla şimdiden tüm bu furyaya karşı duran güzel ruhlar sahnede yerini almaya başlayacak, daha artarak devam edecekler.

Yine de.

Tiyatromuz parıltılı bir garip dönemden geçiyor. Bu dönemin de evrilip gerçek, ete kemiğe bürünen, sahtecilikten, taklit ve boyadan uzak bir noktaya oturacağını düşünüyorum ve umut ediyorum.

Çünkü umut her zaman baki.

En karanlık ve aldatıcı parlaklıkta olan karanlıkların bile bir aydınlığa çıkışı vardır ki işte o zaman efsaneler yazılır. Türkiye Tiyatrosu bu efsaneyi, öyle ya da böyle, tarihte bir noktada yazacaktır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı