Köşe YazarlarıYurttan Haberler

Yeşim Özsoy / Görün(mezlik)ürlük Projesi

Görün(mezlik)ürlük Projesi

2012’ye kadar Galata bölgesinde Görünürlük Projesi yapardık. Toplamda 8 sene boyunca 8 adet yaptık. Sanırım o sıralar da bende bir görünme merakı zuhur etmişti. Tiyatro kategori itibariyle gösteri sanatları dahilinde yer alır. Göstermek, görünmek gibi köklere sahiptir.
Geçen gün 100 replik 100 kadın projesi kapsamında sahnedeydik. Bir kadın tarafından kurulmuş Kenter Tiyatrosu sahnesinde Gülriz Sururi’nin açılış konuşmasını dinlerken gözlerim doldu. Metnin sonradan İtalyan opera ve tiyatro yönetmeni Piccolo Tiyatrosu’nun kurucusu Giorgo Strehler’e ait Intermezzo adlı eser olduğunu öğrendim. 2017’de de Işıl Kasapoğlu Afife Tiyatro Ödülleri’nde aynı metni okumuş. İnsanın her ne koşulda, ne olursa olsun, yoklukta bile tiyatroyu neden yaptığını çok güzel açıklıyor metin. Ve tabii ki bir kadın tarafından okunması daha da bir anlamlı oldu. Türkiye Büyük Millet Meclis’inde yer alan Çanakkale Savaşı’yla ilgili olarak Devlet Tiyatrosu’na ısmarlanan bir gösteride kadın oyuncuların sahne üstüne alınmama kararını protesto etmek gibi absürt bir noktaya geldiğimiz şu günlerde ben metni görünmezlikle ilişkilendirdim kendi adıma. Her ne olursa olsun sesimizi, tiyatromuzu da elimizden alsalar da evet “Benim mesleğim başkalarına hikâyeler anlatmak.” Her ne koşulda olursa olsun.
Lakin bu görünmezlik hikâyesi bir süredir devam ediyor. Kimi zaman sinsice toplumun içinde, alamadığımız payelerde, seçilemediğimiz mertebelerde, duyuramadığımız sesimizde, dahil olamadığımız programlarda, eşitlenmek de değil sadece var olduğumuzu ispat etmek durumunda kaldığımız her alanda.
Bir kadın olarak 15 senedir aktif tiyatro yapıyorum. 15’in üzerinde oyun metnim var. Bütün oyunlarımı kendim yazıp yönettim. Bu süre zarfında önce bir mekan oluşturdum. Kendi zamanında yani 2003 senesinde bir apartman dairesinde tiyatro yapma konsepti bir hayalken ve saçma bulunurken GalataPerform’u kurdum. 90’larda Studio Oyuncuları, Bilsak gibi tiyatrolarda az seyircili mekanları deneyimlemiş bir tiyatrocu olarak farklı bir yol izlemek istedim ve önce disiplinlerarası bir program uyguladık mekanda. Sadece kendi oyunlarını sahnelemenin dışında bir yoldu bu yani. Görünürlük Projesi de öyle çıktı. Şimdi unutuldu gitti. Birkaç tezin konusu oldu. Onlara minnettarım. Projenin 2004-2012 seneleri arasında Galata ve çevresine ciddi bir hareketlilik bile sağladığını söyleyebilirim. Boş apartman dairelerinde, kasaplarda, dükkanlarda, sokaklarda yaptığımız oyunlar, performanslar, vs gerilla usulü bakkalla sanatçıyı yan yana değerlendiren özel bir ruha sahipti. O dönemde yer alan bir sürü sanatçıyı da eminim derinden etkiledi ben dahil. Sonra Yeni Metin Yeni Tiyatro gibi bir proje oluşturdum. Genellikle “ben” kelimesini kullanmayı sevmem ama bu metnin içinde kendimi zorlayacağım ve böyle konuşacağım. Kendinden, birinci tekil şahıstan konuşmaya bile imtina eden tüm kadınlar ders alsınlar ki aslında tiyatroda benim için ve halen de öyle her zaman “biz” olmak çok daha önceliklidir. Ve tabii ki böyle bir yapıda egosu fazla keskin olanlarla anlaşamadık. Hayat hep güzel insanlar döktü önümüze bu sebeple. Önüme…
Tiyatroyla bağlantılı bir sürü proje, bir e-kitap sitesi yenimetin.com, uluslararası bir yazar ve yönetmenler ağı yoluyla yine 15 sene zarfında ülkeye getirip oyunlarını çevirdiğimiz, kimi zaman ücretsiz kimi zaman da ücretli atölyeler düzenlediğimiz 25’ten fazla dünya tiyatro insanının ağırlandığı bir tiyatro olduk. Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi bir kere bile bir ödül almadı. Ama dünyadan ve Türkiye’den bir sürü ödüllü insan yarattı.
Neden anlatıyorum ben bunları? Neden kendimden bahsetme ihtiyacı duyuyorum? Bir görünmezlik projesinin içinde hapsolduğumu hissediyorum sanırım. Son zamanlarda hele özellikle. Sanki kadınlar olarak üzerimiz örtülüyor, sesimiz kısılıyor, renksizleştiriliyoruz. Bu son olay da böyle bir şey. Sahneye çıkamayan, merdivenlerden seslerini duyurmak zorunda kalan kadınlardan bahsediliyor. Bunun bahsinin bile var olması bana koca bir hakaret gibi geliyor. Bu durumu protesto etmek için bir 2 Nisan sabahı Kenter Tiyatrosu’nun yolunu tutmak, sahnede benim gibi 99 tane kadınla bir arada olmak o kadar hüzünlü ki, anlatamam. Aslında tüm kariyer hayatımda yaşadıklarımın -ki bu yaşadıklarım somut bir şekilde sadece erkekler tarafından yapılan bir şey değildi- her şeyin bir özeti gibiydi o sahnede var olmak. Hep bir umut ve umutsuzluk taşıdı hayat ve tiyatro benim için. Güçsüzleştirildiğimi kabul etmeden güçlü kalmak, hiç şikayet etmemek, ayakta kalmak, savunmak ve direnmek her zaman için hedefti.
Yine de sahnede bir arada Hamlet’in o çok bilindik metnini yüksek sesle söylerken, yan yana dizilmiş birbirimize bakarken ve birileri bize bakarken hissettiğim şeyi tarif etmem çok güç. Sanırım bizimkisi yine bir görünmezlik hikâyesinden çıktı, sahnede görünür hâle geldi. Bütün senelerin görünmezliğini haykırdık sahnede. Keşke bu bakış açısı gerçek tiyatro hayatımızda da devam etse. Daha fazla kadın karakter yazılabilse, cinsiyetçi oyunlara daha fazla reaksiyon verilebilse keşke; özellikle yönetmenler arasında var olan erk merakı bir bitse ve hatta buna biat eden kadınlar da kendilerine gelseler keşke; keşke daha fazla kadın yazara ödül verilse, tiyatrolarda oyunları oynansa, kurum tiyatrolarının repertuvarında kadın yazar ve yönetmenlerin çok da var olmaması daha fazla rahatsız etse birilerini, daha az genellemelerle karşılaşsak kadın olma hâlleriyle ilgili. Örneğin kadınlar genelde şöyle yazıyorlar ya da kadın yönetmenler genelde şöyle gibi… Keşke kendi kadın meslektaşlarımız arasında daha fazla dayanışma olabilse.
Birkaç ay evvel İsveç’ten bir oyun yazarıyla Türkiye ile ilgili konuşurken bana neden #metoo yani #bende kampanyasının burada hiç ses getirmediğini sordu. Bu konuda bir sürü şey söylenebilir muhakkak. Kadınlarımızın, kızlarımızın sesini çıkarmaya korkmalarından tutun genel olarak orospu olarak yaftalanmaya kadar baskının izlerini sürebiliriz. Ama “Hayır” dedi adamcağız, “İsveç’te de temelden gelişmedi kampanya. Asıl tiyatrocular, ünlüler, yazarlar, sanatçılar sahip çıktılar” dedi. Ben de düşündüm. Sonra da kendimi düşündüm. Hiçbir koşulda bir zayıflık göstermemek üzere koşullanmışım, onu anladım. Bu durum var olan problemleri konuşmamaya, kadın perspektifinden ele almamaya kadar gidiyor. Biz 2 Nisan’da bir problemi de itiraf etmiş olduk sahnede. Bu ülkede ezelden beri devam eden kadının görünmezliği probleminin sahnede cisimleşmiş görünür hâli olduk bence. Daha nicelerine…
“Benim mesleğim başkalarına hikâyeler anlatmak. Bu hikâyeleri ille de anlatmalıyım. Anlatmadan yapamam. Birilerinin hikâyelerini diğerlerine anlatırım. Bazen de kendi hik3ayelerimi, kendi kendime ya da başkalarına anlatırım. Bu hikâyeleri insanların da bulunduğu ahşap bir sahne üzerinde bir takım eşyaların ve ışıkların onasında anlatırım. Ahşap bir sahne olmasaydı, yerde, herhangi bir meydanda, bir sokak köşesinde, ya da bir balkondan, bir pencerenin arkasından anlatırdım. Yanımda insanlar olmasaydı, tahta parçalarıyla, kumaş parçalarıyla, kesilmiş kağıtla, tenekeyle, ya da dünyanın bana sunduğu herhangi bir şeyle anlatırdım. Şayet hiçbir şey olmasaydı, yüksek sesle konuşarak anlatırdım. Sesim olmasaydı, ellerimle, parmaklarımla konuşurdum. Ellerim, parmaklarım olmasaydı, vücudumun geri kalan bölümleriyle anlatırdım. Sessiz anlatırdım, kıpırdamadan anlatırdım, bir ramp ışığının önündeki ekrana bağlı ipleri çekerek anlatırdım. Ne yapar ne eder anlatırdım, çünkü benim için önemli olan bir şeyleri birilerine anlatmak, beni dinleyenlere. Bundan ötesinin hiçbir anlam ifade etmediğini anlamıyor musunuz? Anlamıyor musunuz ki içinizdeki şeyleri başkalarına anlatmak için seçilen yol sadece bir araç, sadece bir nesne, bir bahane. Bir de gelip bana tiyatrodan, sinemadan, daha birçok şeyden söz ediyorsunuz! Bir meydanın ortasında yerden yirmi metre yüksekte bir ipin üzerinde sandalyeye oturmuş bir adam bile orada, yukarıda, iskemlesiyle tek başına neler yapabileceğini anlatabilir. Var olduğunu, dengesini koruduğunu, düşebileceğini ama düşmediğini, korktuğunu ama korkusunu göstermediğini ve daha neler, neler anlatabilir. Bütün bunları anlamıyor musunuz? O zaman siz zaten hiçbir zaman, hiçbir şey anlamadınız. Ama, artık benim için önemli olan anlaşılmak değil. Beni dinleyin yeter.”
(Giorgo Strehler, Intermezzo)
 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı