GenelKöşe Yazarları

Yeşim Özsoy – Geçmişin Şeytanları ve Geleceğin Cenneti

90’lı yıllarda Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji okurken okuldan kaçamak yaparak gittiğim Stüdyo Oyuncuları’nda oyunculuk çalıştıktan sonra yine aynı dönemde Esat Tekand’ın derslerinde ilk kez karşılaştığım performans sanatından çok etkilenmiş olacağım ki tiyatronun yanında kendi tek kişilik performanslarımı yaparak başladım sahnede yürümeye. O dönemde Genç Etkinlik, Performans Günleri gibi çok değerli etkinlikler kapsamında özgür bir alan kurulabilmişti bu alanda. Yıllar sonra GalataPerform (ki ismi de yine aynı meseleyi ele alır) bünyesinde de performanslara hem Görünürlük Projesi hem de kendi düzenlediğimiz Performans Günleri kapsamında yer verdik.
 
Sahnedeki gerçeklik meselesini bambaşka şekilde ele alan bu dal sadece bir oyuncu olarak değil aynı zamanda tiyatro teorisine ve tarihine bakışımı da değiştirdi. Yine aynı dönemlerde sevgili Arzu Öztürkmen Boğaziçi Üniversitesi’nde aklımdan hiç çıkmayan bir ders vermişti. Hâlâ Yeni Metin Yeni Tiyatro atölyelerindeki derslerimde örnek verdiğim konulardan biridir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte dans, müzik ve tiyatro pratiklerindeki değişimlerden bahsetmişti. O dönemde daha sonra pek çok tarihçi tarafından ‘düzensiz’, ‘disiplinsiz’ sayılan doğaçlamaya dayanan ve batı perspektifiyle baktığımızda bir kalıba sığmayan gösteri sanatları pratiklerimizin nasıl dönüştüğünü ve bunun Cumhuriyet politikalarıyla alakasını çok güzel ve açık bir şekilde anlatmıştı Arzu Öztürkmen.
 
Kimi zaman kendimi de bazen belli bir kalıba sokmaya çalıştıklarında aynı çaresizlikte ve anlaşılmama durumunda hissediyorum ne yalan söyleyeyim ama bu tabii çok kişisel bir şey. Derste anlatılanlar ise koca bir milletin tarihini ve kaderini etkileyen şeylerdir.
 
1995’te yurt dışında okumaya ilk olarak New York’ta Sarah Lawrence College’da başladım. Yönetmenlik, oyunculuk ve oyun yazarlığı derslerinin bir arada alınabildiği ve zamanında Meredith Monk gibi çok saygı duyduğum sanatçıların gittiği bir sanat okuluydu ve benim tiyatrodaki tüm dallara olan ilgime cevap verebilecek bir programa sahipti. Ama aklım hep New York Üniversitesi’nde 90’lı yıllarda kendi alanı olan ritüelle bağdaştırarak Richard Schechner’in kurduğu Performans Araştırmaları bölümündeydi. Ne yazık ki sürekli okuldan kaytarıp tiyatro ve oyunculuk kursuna gittiğim için üniversitede notlarım yüksek değildi ve New York Üniversitesi için yeterli değildi.
 
Bir sene boyunca okulda tiyatronun tüm dallarında dersler aldım. O da yetmedi Columbia Üniversitesi’nde Çağdaş Tiyatro Tarihi derslerine girdim. Yine hâlâ referans verdiğim bir dolu malzemeyi bu derslerde topladım. Sonra bir sene Sarah Lawrence’da okuyup çok yüksek bir ortalama kaydedince istediğim bölüme girme şansım oldu. Ama bu sefer New York değil Chicago yakınındaki Northwestern Üniversitesinde.
 
1997 senesinde Northwestern Üniversitesi’nde Performans Araştırmaları bölümünde “Geçmişin Şeytanları ve Geleceğin Cenneti – Tarihsel Anlatımlar aracılığıyla Türk Tiyatrosundaki Milliyetçiliğin Performansının İzini Sürmek” adında bir tez yazdım. Bir sene süren bir çalışmanın ardından Metin And, Nicholas N. Martinovitch, Özdemir Nutku, Sevinç Sokullu ve Zehra İpşiroğlu’nun Türk tiyatrosunu irdelediği kitaplarında Osmanlı Geleneksel Tiyatrosu’nun nasıl konumlandırıldığı ve tarih yazımı sürecinde ötekileştirildiği üzerineydi tezim. Bu sıralar Türkçe’ye çevirmeyi ve kitaplaştırmayı düşünüyorum. Neden derseniz, kendimi anlatma ihtiyacının yanı sıra geçmişin vahşi bir şekilde uzaklaşıyor olması derim. Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz bir ortaoyunu Kavuklu çınarı Münir Özkul derim ve aslında kimi zaman geleneğin aslında ne kadar döngüsel olduğundan bahsetmek isterim. Gelenek deyip geride bıraktığımız, kimi zaman ötekileştirdiğimiz şeylerin kısa hafıza dağarcığımızdan çok daha geniş olduğunu ve kimi zaman çağdaş olanla öpüştüğünden bahsetmek isterim.
 
Tezde de önemli bir yere sahip Michelle de Certeau’nun “Tarihin Yazımı” (The Writing of History) adlı kitabındaki kısa bir alıntı akla geliyor: “Yok olan varlığın yerine, ölümün şeytani dehasını tamamlamak adına, tarihsel metin performatif bir rol üstlenir.” (Sayfa. 101)
As a substitute for the absent being, an enclosure of the evil genius of death, the historical text plays a performative role.
 
Yine çok değer verdiğim bir yazar Helene Cixous, “Yazı Merdivenlerindeki Üç Adım” (Three Steps on the Ladder of Writing) adındaki kitabının ilk bölümünü “Ölülerin Okulu” olarak adlandırır. Ve yazmak eyleminin onun için ne demek olduğunu tarif eder ve Montaigne’den bahseder. Montaigne, felsefenin ölmeyi öğrenmek olduğunu söyler. Yazmak da ölümü öğrenmektir. Korkmamayı öğrenmek, ölülerin ve ölümün bize bahşettiği şey olan hayatın uçlarında yaşayabilmektir yazmak. Geçmiş de bu anlamda bir ölüler diyarıdır. Sadece insanlar değil kavramların, tarihin, fikirlerin yok olma tehlikesiyle devinen bir zaman dilimidir. Bu anlamda geçmişi bugünle ve gelecekte olacaklarla ya da olmasını istediklerimizle nasıl değerlendireceğimiz çok önemlidir.
 
Seneler evvel yaptığım oyunlardan biri olan “Son Dünya”da Anlatıcı rolünü oynamıştım. Anlatıcı bir kahve falı aracılığıyla hikâyeyi yönlendiriyordu. Ama sadece gelecekten bahsetmiyordu. Kahve falında çünkü geçmiş, şimdi ve gelecek bir aradadır. O nedenle geleneksel olanla çağdaş olanın bugünde birleşen döngüselliği ve varlığı çok önemlidir. Aynı şekilde doğu/batı ve arada olma hâllerimiz de iç içedir. Türkiye’de özellikle de bu topraklarda yaşayan ve üreten insanlar olarak bunları çok düşünmeliyiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı