Köşe Yazarları

Yeşim Özsoy / Cam Kırıkları

899397_6902461_lzGalata’da bir apartman katında, bundan tam 12 yıl önce, açık penceresinden kuşların içeri girip yuva yaptığı, yavruların muhtemelen önceki kiracılar pencereleri kapatınca beslenemeyip öldüğü ve biz mekana girdikten sonra senelerce yuvanın içindeki kıvrılmış hallerini kıyamadığımızdan, atamadığımızdan dolaplarda sakladığım bir tiyatro mekanını, kuruluşundan bugüne yaşatmak için sarf ettiğim yüzlerce fikir, belki bir o kadar da yenilgi, sevinç ve üzüntüyü anlatmak isterim size. Ama çoğunuz aşinasınız bütün bu çabaya bilirim. Ben bu sefer başka bir şeyden bahsedeceğim. Hayatımdaki, hayatımızdaki bombalardan…
Tarih 2003, günlerden 15 Kasım. Kasvetli Kasım. Yine bir tedirginliğin eşiğindeyiz. Sabah kalktığımda o zaman 3 yaşında olan oğlumla tiyatroya akşamki hazırlıklar için gitmeyi düşünüyorum. Olağan şeyler, sabah hazırlıkları… Alçıpan yapılacak bir duvar alelacele acaba kuruyacak mı diye düşünüyorum. Akşam tek kişilik performatif bir metin okuması da hazırlamışım, bir yandan da onu çalışıyorum kafamda. Mekanda bulduğumuz ölü kuş yavrularından bahsediyor metin. Yenilenmenin geride bıraktıklarıyla ilgili ama genel olarak olumlu, umutlu bir şiir gibi bir şey yazmışım. Saat 10 civarı oluyor. Geç kalmayayım erken gideyim derken mekanda çalışan ustaları idare eden arkadaşımız arıyor, telefonda garip bir nefes alış veriş kulağıma çarpıyor ilk önce.
“Yeşim buraya gelmeyin. Burada çok kötü şeyler oldu. Binanın önünde kesik kollar var.”
Donup kalıyorum elimde telefonun ahizesi, oğluma bakıyorum; bir an düşünüyorum geç kalmanın erdemini. Beynim 2001 senesine gidiyor aniden.
Sene 2001. New York. Yine sabah saatleri. Saat 09.03 ve sonra 09.37. İki vuruş. Parktayım bu sefer. Sabah yürüyüşüne çıkmışım. New York’un kulelere uzak Upper West Side dedikleri Harlem’e ve Columbia Üniversitesine yakın bir parkta yürüyorum. Bir adam yaklaşıyor yanıma delirmiş gibi, kolumdan tutup; “İndirdiler… İkisini de indirdiler. Yoklar artık!”diyor. Adam deli herhalde deyip uzaklaşıyorum. Eve geliyorum yolda bir acayiplik var. Garip bir boğukluk, ses ve koku. Eve geliyorum. Telefonlar çalışmıyor bir süre,
evde habersiz işimi yapıyorum. Derken bir telefon. Bu sefer arayan annem. “Kızım iyi misiniz? Korkunç şeyler oluyor. Burada televizyondan seyrediyoruz. İyi misiniz?”
Hayır iyi değildim. İyi olmadım da. Haftalar boyunca şehrin üstünde dolanan kül, insan ve beton bulutu, koku ve insanların bir anda yabancılara bakışından ve özellikle Müslümanlara bakışından aldığımız nasipler… Ve sonra eşimle geri dönüş. İstanbul. Derken Kasım 2003. Sabah saatleri. Sanki şeytan ayrıntıda değil sabah erken uyanıp sokakları gezmekte.Günlerce süren cam kırıklarının sesleri, sokakta kırılan camlar, kırılan camlarımız, yüreklerimiz. Sanki herkesin kalbini süpürdüler haftalarca sokaklardan. Sokağa girişe izin verildiğinde ve hayata, açılışını yapamadığımız bir tiyatroyla ve buruk kaplerimizle başladığımızda tekrar tekrar ayağa kalkıp bir daha bir daha devam etme gücünü belki de o günkü kızgınlığımdan ve hırsımdan aldım.
saBizim binanın girişinde küçük bir odada, odaya anca sığan bir elektrikçi vardır. Hıdır Usta. Hala da var. Salı günü olmuş binaya ve kendi cam kırıklarımıza bakmak için kapıdan adımımızı attığımızda gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuş mavi gözlü bu koca adamla merdiven başında konuştuk.
“Savaş Ay geldi ve ne yaptılar biliyor musunuz? Şu köşedeki kahvenin çırağını çektiler. Bizi dinlemediler. Adam diyor ki bu sinagog burada ne arıyor. Kaldırsınlar buradan. Biz Müslüman ülkeyiz. Ben orada yırtınıyorum, beni dinleyen yok. Sadece o kör cahil adamı çektiler. O daha buralarda yenidir. Ben doğma büyüme buralıyım. Şimdi Eyüp Sultan’ı kaldıralım desek olur mu? Koskoca Sinagog kalkar mı? Benim komşularım var, Ermenidirler, Yahudidirler. Görüşürüz. Onlar buraların renkleridir. Manavdaki meyveler gibi. Herkes çeşit çeşittir. Biz bir çeşit onlar bir çeşit. Onlar hakkında böyle konuşmak olur mu? Beni dinlemediler. O kör cahili çektiler…”
Koskoca adam hıçkırarak ağlıyor. O komşular gittiler. Sinagog hala yerinde ama onlar zaten 20lerde, 40larda gitmişlerdi. Daha da gittiler.
Sene 2015. Yine sabah saatleri. Günlerden 10 Ekim. Bu sefer şiddet uzakta, Ankara’da; ama sanki daha yakınımızda. Ciğerimize işlemiş. Bu sefer ne cam kırıklarının sesleri, ne insan kokan duman var; bu sefer kalbimizin içinde her şey oradan usul usul atlatıyor bünyeyi.
2001’de 11 Eylül’de çok iyi hatırlıyorum, olayın hemen akşamında televizyonda Osama Bin Laden’in resimlerini gören Amerikalı arkadaşlarımız buna inanmadıklarını, Müslümanların bunu yapmış olamayacağını söylemişlerdi. 5 gün sonra Ortadoğu’ya nükleer bomba atmak istiyordu aynı arkadaşlar. Zaten 1 ay sonra da İstanbul’a kesin dönüş yaptık.
Tüm bu bombalamalardan kopan cam, kalp, kül ve bina kırıklarının hepsi tepemize yağıyor şimdi sanki. Herkesin aynılaştığı bir döneme doğru sürükleniyoruz.
Herkes sadece Müslüman ve Türk olmalı diyor upuzun bir adam posterlere yapıştırdığı bıyıklı adam suratlarıyla sinsice gülümsüyor hepimize. Ne Kürt, ne Yahudi, Ne Ermeni, ne Rum, ne Gavur ve de hatta ne de saçı başı açık kadın… Renklerimize sahip çıkmak giderek daha da fazla elzem oluyor.
Her seferinde insana tiyatro yapmanın nedenini ve yaşamın kendisini sorgulatan bombalar bunlar. Bu kaçıncı kırıklık? Sadece bu üçü bile yeter insan hayatına. Kaçıncı kez dizlerimizin üstünden ayaklanıp tekrar ayağa kalkmak gerekiyor?
Vazgeçişlere kapılmadan, eleştirmekten, kırılan kalpleri sonuna kadar ne gerekirse ifade etmekten korkmadan, dolaylı ve dolaysız
içimizde hissettiğimiz sansüre karşı direnerek, korkup köşemize sinmeden, kırılan camlarla heykeller, kelimelerle oyunlar yapmaktan vazgeçmeden, ayakta kalacağımız bir tiyatro sezonu diliyorum herkese.
Umut çünkü direniştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı