Köşe Yazarları

Yeşim Özsoy / Bağımlılık ve Bağnazlık Arasında

Ben tiyatroya başladığım zaman internet yoktu. Uzaydaydık yani. Bambaşka bir dünya. Bilgisayar karşıtıydık ilk çıktığı zaman.
“Mürekkebin yerini, daktilonun yerini bu meret mi alacak?” derdik. Sonra tabii kısa sürdü bu durum. Birkaç senede müptelası olmuştuk bile. Sonra internet de öyle başladı. Nedense hep bir dirençle başlıyor teknolojik gelişmeler ülkemizde; önce bir burun kıvırmacayla karşılanıyor, özellikle de sol ve sanatçı kesimde. Sonra nazlı niyazlı alışma durumları ardından içki şişesine bağımlı alkolikler gibi onsuz yapamaz oluyoruz. Bağımlılık fena şey. “Tüm acıların temelinde bağımlılık yatar” demiş Buda efendi. Çok doğru. İnternet ve içki şişesi de böyle bir şeyler işte. Artık elimizden düşmüyor cep telefonu ve dünyası. Neredeyse birlikte yatağa gireceğiz. Bir bakmışsınız onunla sevişiyoruz falan. Teni unutmuşuz belki. Olabilir böyle şeyler.
yesim Neyse lafı uzatmayayım.” Ah aaah, ne zamanlara geldik” türünden bir hayıflanma buhranında kaybolmak istemiyorum, geride bıraktığım zamanları hatırlatıyor. Hiç hoş değil. Benim asıl değinmek istediğim konu bağımlılık değil; bağnazlık. Sanatta ve özellikle tiyatroda bağnazlık.
Bir süredir çeşitli yerlerde ders veriyorum. Boğaziçi Üniversitesi’nde Çağdaş Tiyatroda Akımlar, Mimar Sinan Üniversitesi’nde Repertuvar dersi ve tabii GalataPerform’daki atölyelerde oyun yazarlığı, yönetmenlik, oyunculuk vs. Tüm bu dersler sırasında bir sürü gençten büyükten insan geçiyor önümden ve bir süredir tiyatro camiasını da dahil ederek şöyle bir sıkıntım var dile getirmek istiyorum.Bu kadar teknoloji varken, internet yoluyla dünyanın her tarafından videolara, ses kayıtlarına, belgelere, sitelere ulaşmak mümkünken insanların bu konularla bir ilgi alakaları olmadığını görmek beni çok şaşırtıyor.“Bilgiye aç olmak lazım” diyorum kendi kendime, derslerde de söyleniyorum bolca bu konuda. Neden ilgilenmez insan? Bir sanatçı olarak her gün araştırmak, okumak, bilmek, dinlemek, sevmek, reddetmek ve bilumum başka şeyler de gerekirken bu devekuşu durumu nedir? “Hocam dil bilmiyoruz”dan öte bir şey bu. Dil bilen, bilmeyen ya da dil öğrenmeyi de reddeden herkes aynı potanın içinde. Sonra sıra diğer sanatlara geliyor. Tabii tenzih ettiğim harika insanlar vardı, halen de var sınıflarımda; ama genel gidişat ve eğilimden bahsediyorum. Bir tiyatrocu olarak müzikten, sinemadan, felsefeden, görsel sanatlardan beslenmeyecekseniz de nereden besleneceksiniz, Allah aşkına biri bana bunu anlatsın.
Tüm reddedişlerin içinde bilinç vardır. Bilmeden bilmediğiniz şeyi reddedemezsiniz. iphone-prison-adO noktada bağnaz olursunuz, hatta daha da kötüsü cahil olursunuz. Ve bu nokta sadece batıda ne olup bittiğini, dünya tiyatrosunu, çağdaş tiyatronun geldiği noktaları, bilimi, sanatı, felsefeyi, sinemayı bilmemekle ilgili değil sadece, kendi geçmişini de bilmeyen, bilmemekle övünülen bir durum söz konusu. Kanımca bin bir güçlükle alem edip kallem edip yurt dışından getirdiğimiz yazarların atölyelerine bir gelip iki gelmemek, “bu da bu kadarmış” demekle Osmanlı Gösteri Sanatları’nda neler olup bitmiş konusunda bilgi sahibi olmadan reddetmek aynı kategoride. Arada hiç fark yok.
Özetle, sevin sevmeyin; bilin. Bilmeyi düstur edinin, edinelim derim, başka da bir şey demem. Yoksa internetiniz bir facebook sayfasından, cep telefonunuzdaki bir uygulamadan öteye geçemez.
Bağnaz bir bağımlılıktan başka da bir şey değildir bu.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı