Ayın Konuğu

Yaz Hâlleri No:1 Güney Zeki Göker sordu, Emre Kınay cevapladı

Sevgili Müstehak’çılar;
Böyle başlıyordu tüm sezon Sevinç Erbulak röportajlarına; ama sezon boyunca bütün yazarlarımız çok yoruldu ve hep beraber sezon açılana kadar bir tatil yapalım dedik. Bir yandan da siz değerli okuyucularımızı Müstehak’sız bırakmayalım dedik. Basılı olarak Eylül ayına kadar ortalarda yokuz ama tabi ki internet sitemizden devam ediyoruz yetişebildiğimizce. Biz de Iraz (Yöntem) ile tatil yapmaya Ortakent taraflarına geldik. Ve gördük ki bizim gibi bu tarafı seçen birçok meslektaşımız, hocamız ve arkadaşımız var. Eee, onları yakalamışken röportaj yapmamak olmazdı ve tatile iş getirdik. Adını da “Yaz Hâlleri” koyduk. Ve Sevinç’ten aldığımız desturla “bir rakam da sen söyle” dedik. Denizde, havuzda, sizin için onları yakaladığımız yerde sorduk sorularını Sevinç’in. Bolca keyifli ama biraz da can sıkıcı oldu aldığımız cevaplar. Tıpkı memleket gibi, memleket tadında röportajlar.
Yaz Hâlleri köşemizin ilk konuğu Emre Kınay oldu. Oturduk deniz kenarında bir masaya ve sorduk sorularımızı. Emre Ağabey’i anlatmaya lüzum görmüyorum, nasıl olsa hepiniz biliyorsunuz. Ama ben bu röportajla onu daha çok tanıdım, daha da çok sevdim. Umarım sizin için de öyle olur. İyi okumalar dilerim sevgili Müstehak’çılar.
 
Güney Zeki Göker: Bu röportajları aslında Sevinç (Erbulak) yapıyor biliyorsun. Ama tatile girdik ve bir yandan da gazetemiz devam etmek zorunda olduğu için Iraz ile birlikte devam ediyoruz bu röportajlara; bu soruları da Sevinç hazırladı ve onun izniyle o tatildeyken onun köşesini bir süreliğine biz idare ediyoruz. Sana da çok çok selamları var.
Emre Kınay: Ağabey der bana Sevinç. Bayramda da aramayan bir kardeş olarak  röportajını da size yaptırdığına göre çok ciddi bir tatilde olmalı. (Gülüşmeler)
G.Z.G.: Soruların sırasını sen belirliyorsun ağabey. Sen bir rakam söyleyeceksin ve artık ne çıkarsa bahtına.
E.K.:O zaman 7 diyelim.
G.Z.G.: (7) Şu sıralar gündeminde neler var?
E.K.: Bu aralar gündemimde çok çalışmak var; dizi çekiyoruz. Onun dışında iyi haberler var: Mahkemeyi kazandık geçen hafta. Önemli bir şeydi bu benim için. “Sen kiracı değilsin, sen buraya hiçbir şey yapmadın, bu binayı işgal ediyorsun” vs. gibi suçlamaların tümüyle yalan, haksız ve karalama olduğunu ispat eden bir davaydı. Dolayısıyla Kadıköy Anadolu Lisesi’nin içinden bazı provoke edilmiş insanların “Emre Kınay kamu malını bilmem ne yaptı” gibi iddialarının haksız olduğu ortaya çıkmış oldu. Bunla ilgili de şimdi tazminat davaları başlayacak; okul müdürlerine, Okul Aile Birliği üyelerine, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan bazı personele; bu iddiaları haklı bularak bizi üretimsizliğe teşvik eden ve yeni oyun üretmemize engel olanların hepsine tazminat davası açacağım şimdi. İsim ve mevkii ne olursa olsun.
G.Z.G Duru Tiyatro’yla ilgili sana açılan davayı bilmeyenler için anlatır mısın ağabey?
E.K: Duru’nun haksız bir işgalle kamu binasını aldığımız ve oradan tahliyeIMG_8716 olmamız gerektiğiyle ilgili dava açıldı bize. 10 yıllık anlaşma yapıp orayı ciddi bir maliyetle tadil ettikten sonra, hem de 2 sene sonra; yani biz tadilatı yaptık, perdeyi açtık, 2 sene sonra haziran ayında “Haksız olarak bulunuyorsunuz burada, biz devletin yaptığı anlaşmayı tanımayız, bilmeyiz sizi” diyerek başlattıkları davanın sonucuydu bu. 5 yıl sürdü, daha devam eden birkaç tane daha dava var. 30 küsur davadan parça parça hukuk yerini buluyor diye düşünüyorum. Umarım artık biter yavaş yavaş çünkü ben sıkıldım. Bizim işimiz tiyatro yapmak ama ben daha çok mahkeme ziyaretinde bulundum. Biz o salondan çıkmamak için elimizden geleni yaptık. İşgalci gibi bir durumumuz yoktu zaten. Şimdi yeni gelen yönetimle, biraz da sanıyorum bakışların değişmesiyle ilerleme kaydediyoruz. Yetki ve insiyatif meselesi çok suistimal edilen bir alan bizim ülkede. Mesela yetkin var ama insiyatifin yok durumu çok hakim. Ama yetkiyle insiyatifi ben elimde tutarım diyenler oldukça işler daha yolunda gidiyor. Yeni müdürle çok ılımlı ve tatlıyız yani…
G.Z.G.: En sevdiğin replik, hangi oyundan?
E.K.: Ooo, çok zor bir soru düşünmem lazım. Çok oyundan var yani düşünüyorum… “Nihayet Bitti”yi oynuyorum mesela şimdi, her repliği çok seviyorum yani. Aaaa text aklıma gelmiyor şu anda.
G.Z.G.: Ama içlerinde ille şurana dokunan bir replik vardır. Ah o replik yok mu o replik dediğin?
E.K.: Dur bulacağım söyleyeceğim biraz sonra… Ahu’nun repliği var mesela; “İnsanlar seni ancak bir şekilde etkileyebilirler…” Aaa yok gelmiyor şu anda, dur bulacağım onu sonraki soruya geçelim…
G.Z.G.: O halde bir rakam daha alayım.
E.K: 3
G.Z.G.: En sevdiği oyun yazarları ve oyun nedir?
E.K.: Aslında bunu şöyle tanımlayalım, isim vermeyeyim ama herkes gibi Shakespeare diyeceğim sadece. Ama niye Shakespeare sorusunun cevabı; tiyatroyu gerçekten bilenlerin yazdığı, yazılmış karakterlerin tamamının işlevsel ve yaşayan karakterler olduğu ve sahne alanında o oyun sürerken seyircinin ruhuyla içine dahil olduğu oyunlar. Bu manada Shakespeare en kralı.
G.Z.G: Bahsettiğin tanımın tam karşılığı hatta.
E.K.: Evet. Tiyatronun seyirciyle beraber oynamak olduğu fikri unutulmuştu son zamanlarda; ama bizler yeni kuşak olarak, sizler de hatta, hatırlattık, artık bunu seyirci de biliyor. Öbür türlü ekran izleyicisi haline geliyordu. Seyircinin tekrar tiyatro salonlarına dönüşünün sebebi de budur bence.  Çünkü evinde ya da sinemaya gittiğinde halledilmiş ya da kotarılmış, bitirilmiş bir işi izliyorsun; sadece “Eline sağlık” diyebileceğin bir kıvamda izliyorsun ve çıkıyorsun. Oraya katılman çok mümkün değil. Orada izliyorsun, sen izleyicisin. Buradaysa, sen o gece orada olduğun için öyle oynanıyor o oyun; o gece senin sayende, sen bana geldiğin için, Güney olarak ya da x, y, z olarak geldiğin için o oyun öyle oynanıyor. İyi de olabiliyor, kötü de olabiliyor. İyi olursa da sorumluluğu seyirci ile oyuncunun, kötü olursa da sorumluluğu ikimizin. O yüzden tiyatroda bunu unutmayan yazarları seviyorum ben. Yoksa sayarsam Arnold Wesker var, Türk yazarlardan Güner Sümer var, genç birkaç yazar var isimlerini şu an ezberleyemediğim. Bildiğim ve oyunlarını izlediğim yazarlar var. Yani 3-5 yazar demeden bu işin kralından bakıp bu işin formülünü oradan bulup çıkarmak lazım. Dört büyük tragedyanın hepsi öyledir yani. Boş an yoktur.
G.Z.G.: O halde bir rakam daha alayım ağabey?
E.K.: 2
IMG_9185G.Z.G.: Şu an sahilden 20’li yaşların geçiyor olsa ona ne söylemek istersin?
E.K.: Vaaay çok güzel soru be!
G.Z.G.: Benim de bu soruların arasında en sevdiğin sorusu Sevinç’in.
E.K.: Ben de çok sevdim ya. (Uzun bir sessizlik) Çok zor hakikaten bu soruya cevap vermek. Aslında bu kadar cesur muyum bilmiyorum.
G.Z.G.: Peki ne derdin ağabey? Gerçekten düşünsene, şurada oturuyoruz ve kumsaldan yürüyerek geçiyor.
E.K.: Eğer karşısına şu ana kadar tüm yaşadıklarımı yaşamış olarak çıkacaksam ona derim ki; “Güven duvarını çok yüksek tutma, herkese çok güvenme. Tiyatro yapmaya devam et ama nankörleri unutma. (Sessizlik) Aslolanın hayat olduğunu unutma! Tiyatronun, senin de eğlenmen gereken bir şey olduğunu unutma! Sen eğlenirsen çünkü seyirci de keyif alacaktır.” Böyle küçük küçük, güzel güzel nasihatler ederim. Bir de derim ki “Tiyatro kurma be!” (Gülüşmeler) Bir gün fırsatın olursa tiyatro kurma çünkü ben eskiden daha çok sevilen bir insandım şimdi birçok düşmanım var biliyorum yani. Gereksiz yere çok düşman edindim ya.
G.Z.G.: Geçelim mi o zaman bir sonraki soruya?
E.K.: Geçelim
G.Z.G.: Bir rakam  daha alayım ? 2-3-7-9 dışında!
E.K.: Çok sevmediğim bir sayıyı söyleyeceğim bakalım nasıl bir soru çıkacak. 8?
G.Z.G.: Oynadığın ya da oynamadığın karakterler arasında en sevdiğin ya da en sevmediğin?
E.K.: Oynadığım her karakteri, yani sadece tiyatroda değil, televizyonda da çok severek oynadım; çünkü ben sevmediğim bir şeyi maalesef yapamıyorum. Ama sevmeden bir şey oynadım; çok güzel bir oyundu, oyuna ihanet ettiğimizi düşünüyorum bütün ekip olarak. Daha doğrusu tiyatronun ihanet ettiğini düşünüyorum. Melih Cevdet Anday’ın “Ölümsüzler” oyununda tarih profesörünü hiç istemeden oynadım. O yüzden de artık memur değilim. O bana çok ciddi bir ders oldu. Hemen arkasından ayrılamadım ama asla istemeyeceğim hiçbir şeyi yapmayacağım inadım devam etti ondan sonra da.  Bu durum, sonuçta beni ayrılmak zorunda bıraktı kurum tiyatrosundan. Çok isterdim uzun versiyon “Hamlet” oynayayım ama Hamlet yaşımı geçirdim. Oradan biraz buruğum yani.
G.Z.G.: Olur yine be ağabey niye olmasın? Bambaşka bir yorum ile neden olmasın ki?
E.K.: Belki de, bilmiyorum o enerjiyi de. Çok doğru bir kast yapmak lazım.
G.Z.G: Geçelim mi diğer soruya?
E.K.: Geçelim. 5
G.Z.G.:  Yarın sabah bir oyun provasına başlayacak olsan, seni bu gece heyecandan uyutmayacak isim kim olurdu?
E.K.: (Kahkahalar) Yani birkaç tane isim var haksızlık edemem hiçbirine. Yönetmen olarak söylüyorum; Genco Erkal, Selçuk Yöntem, Zuhal Olcay, Tilbe Saran; bak böyle bir anda sorunca gelmiyor. Ama bu isimlerin yöneteceği bir oyunda oynayacaksam çok heyecanlanırım.
G.Z.G.: Peki aynı sahneyi paylaşacak olsan, seni hangi isimler heyecanlandırırdı?
E.K.: Sahnede yan yana oynarken de… Benim hep bir çocukluk hayalim vardı; yine çok heyecanlanırım bu demin saydığım isimler olursa karşımda ama bir rüya ise, Al Pacino ile sahnede karşılıklı oynamayı çok isterdim yani. Kim istemez ki? Gerard Depardieu, Al Pacino ile aynı sahnenin kenarında köşesinde bir yerinde; ama yüzbeyüz bir şey oynamayı çok isterdim. Hadi geçelim bu soruyu 4.
G.Z.G.: Birlikte eğlendiklerin kimler?
E.K.: Of. Çocukluk arkadaşlarım hala; Bora Öztoprak, Çiçek Dilligil, Şevket Çoruh,IMG_9201Günay Karacaoğlu, Gökhan Paşakan… Ben genelde eğlenceli biriyimdir. Levent Tülek, Pelinsu Pir… Bu arada Pelinsu 5 yaşından beri arkadaşım. Çok var ya, ustalarımla da çok eğleniyorum ben; Selçuk ağabey (Yöntem), Uğur Polat, Oktay Kaynarca. Oktay ile sahne çekemiyoruz bir araya geldiğimizde. Bizim ama şöyle de özel bir şeyimiz var: Kafa göz yarmacasına kavga etmiş bile olsak, onu bir süre sonra yok sayıp kaldığı yerden başlayabilmek gibi bir lüksümüz var bizim. Yani ne kadar kırılırsan kırıl bir süre sonra “Hayat çok güzel; bu kırgınlık mı önemli, yoksa benim bu adamla yan yana durmam mı önemli?” Hayır, benim bu adamla yan yana durmam daha önemli. Evet, unutamıyorsun belki ama aslolan hayat! Aslolan insan! Hepimizin defoları var çünkü hayatta! Çocukluk zamanına dönebildiğin adamlar, doğru adamlardır yanındayken. Bu saydığım adamlar da bunlar. Yani çocuk olduğum; tekrar ip atlayıp, körebe oynayabileceğim adamlar, oynayabiliriz de şu anda ve kimse de yadırgamaz bunu.
G.Z.G.: Ne güzel söyledin ağabey; sanırım bizim kuşakta olmayan en önemli şeylerden biri bu. Geçelim mi bir sonraki soruya?
E.K.: Geçelim. 15 diyelim o zaman.
G.Z.G.: Müstehak ve Tiyatro(Hâl) hakkındaki düşüncelerin nelerdir?
E.K.: Öncelikle Tiyatro(Hâl)’in hiçbir oyununu izleyememiş olmak beni utandırıyor aslında; ama iyi şeyler duymuş olmaktan da çok mutluyum. Müstehak çok ciddi bir açığı kapatıyor aslında. Taraflı bir yayın ve ben konuştuğu tarafı seviyorum. O yüzden de zaten şu anda sohbet ediyoruz. Yandaş olmak ile aynı taraf olmak aynı şey değil. Hak ve hukuku menfaatsiz savunmaktan bahsediyorum taraf olmak derken. Yani eğer hiç sevmediğin biri haksızlığa ve hukuksuzluğa uğradığında onu savunabilecek kadar erdemliysen, o zaman burada yazılan her şey senin de müstehak’ın.
G.Z.G.: Aslında bizimde tam olarak kurma amacımız da buydu. Yani bizlere müstehak olmayan şeyleri yaşıyoruz ama müstehak olacak şeyleri de biliyoruz, bu yüzden hepimize müstehak diyoruz. O zaman alayım bir rakam daha.
E.K.: 14
G.Z.G.: Hayattaki sloganın nedir?
E.K.: Hani diyor ya Nazım hoca şiirinde; “Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, / hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, / hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, / hem de en güzel, en gerçek şeyin / yaşamak olduğunu bildiğin halde. / Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, / yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin…
G.Z.G.: O zaman bir rakam daha alayım
E.K.: 13
G.Z.G.: Sahnede başına gelen en kötü şey nedir?
E.K.: Uğursuz rakam diye bu soruyu buraya yazmışsınız. J Unutmak tabi ki. Onun dışında hiçbir şey kötü gelmez, sahnede hepsi güzel anıdır. Aslında o beyaz sayfayı hatırlama süresi 15 veya 30 saniyedir; bilen bilir. (Gülüşmeler) Ama o 15 veya 30 saniye dünyadaki bütün zaman birimlerinden çok daha uzun. Benim başıma da birkaç kere geldi. “Kara Sohbet”te mesela; 11 sayfalık bir tiradım vardı, ilk cümleyi söyledim ve bitti. (Kahkahalar atıyoruz burada) Ama mesela Türkiye dünyada bir sürü yere göre tiyatrocu için çok cennet bir ülke olmasına rağmen bir yandan da kâbus bir ülkedir. Cennetine örneklerden birisi de, bu durumlardaki seyirci tavrıdır. Ben orada unuttuğumda eğer bir kişi salondan kalkıp çıkma eyleminde bulunsaydı gerçekten kariyerim biterdi. Ama bizim seyirci, aksine “Hadi be oğlum, yürü be koçum, hadi yürü” dercesine bir alkış yapar orada fark ettiyse eğer, bazısı da hakikaten fark etmez. Ama sen o alkıştan sonra o ana kadar oynamadığından çok çok daha iyi oynamaya başlarsın. Bu söylediğimi sadece oyuncular anlayabilirler.
G.Z.G.: Sönmez Hoca (Atasoy) anlatmıştı bir derste. Sahnede bizim mesleğin en tehlikeli yanlarından bir tanesi unutmak derdi. Mesela ben sana şimdi bu hikâyeyi anlatırken beynimden o rakamı hatırlamıyorum ama 100 hücre ölüyor derdi. Ama bu sahnede olduğu zaman bunun içine utanç da ekleniyor ve 100 hücre çarpı salondaki seyirci sayısı oluyor bir anda bu rakam. Ve bizim meslek hastalıklarımızdan Alzheimer gibi hastalıklar hep bu nedenlerden ortaya çıkıyormuş yaş ilerledikçe. Çünkü o anda aslında milyonlarca beyin hücren ölüyor… Hadi geçelim o zaman bir sonraki soruya:
IMG_8746E.K.: 1 o zaman.
G.Z.G.: Bu ülkede bir şeyleri değiştirme görevi sana verilse, ilk olarak neyle başlarsın?
E.K.: Çok zor bir soru; aynı zamanda da çok tahrik edici… (Sessizlik) Siyaset algısını değiştiririm. Çünkü onu değiştirirsem her şey dönüşür. Çok da uzağa gitmem; çünkü siyaset bir meslek değildir. Bunu değiştirirsen gerçekten toplum düzelir.
G.Z.G.: Ülkenin en büyük problemlerinden biri bu zaten.
E.K.: Bence en önemli problemi bu. Hakikaten her şey buna bağlı. Eğitim buna bağlı, kültür buna bağlı, ahlak buna bağlı; yediğin yemeğin yanında kırdığın ekmeğin gramajı bile buna bağlı. Bu yüzden bunu değiştirsek bütün ülke değişir.
G.Z.G.: O zaman bir rakam daha alayım.
E.K.: 6
G.Z.G.: Genç oyuncu adaylarına neler söylemek istersin ?
E.K.: Ben bir hocayım aynı zamanda, uzun yıllardan beridir de hocalık yapıyorum. Her zaman da aynı şeyi söyledim. Ben hiç kimseyi oyuncu yapamam. Herkes kendi olur oyuncu. Ben sadece bazı kapıları anlatırım, benim anlattığım kapı başkadır, senin anlatacağın kapı başkadır, öbürünün anlatacağı kapı başkadır. Anahtarları da gösteririm. Hangi kapıdan girip hangi kapıdan çıkacağın sana kalmıştır. Ama benim kapım entelektüel boyuttan geçer. Önce benim için doğrusunu bilmen lazım. Benim için birinci kriter “doğru”dur meslekte. İkinci kriter gerçek olmasıdır. Benim için gerçeklik esastır. Seyrederken ne kadar gerçekse çünkü inanılırlık seviyen de o kadar artar. Seyirci olduğum zamanlardaki talebimi söylüyorum ben. İzlediğim şeyin ne kadar gerçek olduğu ve bir tekst halinde olduğunu düşünmek istemem. Benim için de iyi oyuncu ve kötü oyuncu çizgisi bu kadar basittir. Bu kadar da acımasızım bu konuda. Var mıdır böyle kötü oyuncular? Çok sayıda! Genç oyuncu arkadaşlarıma o kötü oyuncuları yakalayıp bulup, ne yapmamaları gerektiğini öğrenmelerini tavsiye ederim. Çünkü iyi oyuncudan çok şey öğrenirsin ama kötü oyuncudan da çok şey öğrenirsin; ne yapmaman gerektiğini öğrenirsin. Ve hayat, aslında yapmaman gerekenleri sıraladığın bir çizgidir. Çünkü yapman gerekenleri üç aşağı beş yukarı zaten bilirsin ve yaparsın. Aslolan ne yapmaman gerektiğidir. Yapmamanız gereken şeyler; asla oynamamaktır, okumayı asla ertelememektir, bilgiyi asla ertelememektir. Bedeninle ürettiğin ve her gece üretip üretip bozduğun bir sanat olduğunu, kumdan kale yapmak olduğunu ve her gece gelen dalga ile yıkılan, sabahına yine inşa edeceğin bir kumdan kale olduğunu unutmadan, ama her gece bir metot geliştirerek daha dayanıklı hale, akılda kalıcı hale nasıl getirebilirim diye çalışmaktır. Çünkü bunu kimse yapamaz sana. Yapabilecek bir kişi var hayatta, o da sensin.
G.Z.G.: Ne güzel anlattın ağabey. O zaman rakam daha söyler misin?
E.K.:11
G.Z.G.: En başa dönsek yine tiyatro der miydin?
E.K.: Derdim. Net olarak derdim. Çünkü John Whiting’in “Yürüyüş Türküsü” oyununda benim de oynadığım Ruppert’ın bir repliği vardır; o köye girip büyük büyük tanklarla çocukları ezerek devam etmek zorunda oluşunu anlattığı bir tirat vardır; tam olarak hatırlayamıyorum şimdi ama kadın ona döner ve “Niçin?” diye sorar. O da der ki; “Herkes kendini ifade etmek için vardır bu dünyada; peygamberler dinleriyle, doktorlar bilmem neleriyle, hâkimler bilmem neleriyle, ben de asker olarak kendimi ifade edebildiğimi düşündüm en azından bu saate kadar” der. Ben de hikâyeler anlatarak yaparım; çünkü benim için tiyatrocu dediğin adam aslında hikâyecidir. Nasıl göründüğümün o yüzden benim için bir önemi yoktur, tiyatroda ne oynadığımın da önemi yoktur; ne anlattığımın önemi vardır. Ben nasıl bir hikâye anlatmak istiyorum? Anlattığım hikâye anlatmak istediğim hikâye mi? O yüzden ben de görevimin bu olduğunu düşünüyorum eğer mistik bir tanımlama yapacaksam şu hayatta kendimle ilgili.
G.Z.G.: Peki son iki sorumuz 12 mi 10 mu?
E.K.: 12..
G.Z.G.: Hayatının dönüm noktası nedir?
E.K.: 45 yaşına geldiğinde artık hayatının birkaç tane dönüm noktası oluyor. Konservatuara başladığım yıl hayatımın dönüm noktasıdır mesela. Ve tabi ki buna karar verdiğim yıl. Sonra mesleki kariyerimde Bakırköy Belediye Tiyatrosu’ndan ayrılmaya karar verdiğim gün  hayatımın en doğru kararıdır ve dönüm noktasıdır. Evlendiğim gün, çocuğumun olduğu gün! Ama bütün bunların içinde en büyük dönüm noktam, “Yahu şu hayatta iyi ki nefes alıyorum” dediğim noktam kızımdır. Çünkü bütün her şey onun için. Anlattığım hikâyeleri de beraber yaşayacağı insan topluluğunun, bir gün barışa ve insanlığa geleceğini umut ederek anlatıyorum. Belki sen de öyle Güney, doğmamış çocuğun için yapıyorsundur bunu. En büyük değişimim benim baba olduğum günün ertesi günü başlar.
G.Z.G.: O zaman son soru ağabey. En çok kullandığın kelime ya da cümle? Eyvallah, aga, kanka gibi (Gülüşmeler)
E.K.: Geri zekâlı! (Kahkalarla gülüyoruz burada) En sevdiklerime ve en kızdığımda söylediğim şeydir bu. Özellikle çevremdeki kimse yadırgamaz o yüzden. Böyle severim, böyle de küfür ederim, en ağır küfürüm de budur benim.
G.Z.G.: Peki son olarak eklemek istediğin bir şey var mıdır?
E.K.: Bu mesleğe çok yakışır bir şey yapıyorsunuz. Bence devam edin. Keşke böyle otosansürlerimizden sıyrılabilsek ve daha rahat şeyler yazabilsek, hatta ben de yazabilsem. Çünkü ben de kendimi tutuyorum. Ama inşallah bir gün o günlerin geleceği umuduyla… Sanatla örülmüş bir dünya öneriyoruz aslında çünkü o da bütün hayatı şekillendirebilecek bir dünya. Her siyasetçinin kendi çatısı altına çağırdığı gibi ben de aslında sanat çatısının altına çağırıyorum herkesi. Hakikaten hayattan sanatı çıkartırsan hiçbir manası yok bu hayatın. Bunu da sadece resim sanatı öznelinde düşünsünler, sadece sinema sanatı öznelinde düşünsünler. Tamamen resim sanatının hayatın içinden çıktığını düşünsünler, tiyatronun, sinemanın sadece birinin çıktığını; işte o zaman hayatın ne kadar saman gibi, ot gibi bir şey haline geldiğini fark edecekler. O yüzden sanat mutlak bir gerekliliktir. İnsan olmanın da şartıdır. İnsan olamazsın başka türlü. Olmayanları da görüyoruz zaten.
G.Z.G.: O zaman ben de teşekkür ediyorum tüm söylediklerin ve bize vakit ayırdığın için. Ağzına sağlık ağabey…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı