Ayın KonuğuAyın KonuğuKöşe YazarlarıYurttan Haberler

Sevinç Erbulak'ın konuğu Arif Pişkin: “Bakkalınla sohbet edemiyorsan oyuncu olamazsın!”

Size de oluyor mu bilmiyorum, bazı insanları tanımadan tanırsınız. Uzaktan selamlaşırken “Çok iyi arkadaşım olurdu tanışsaydık” dersiniz. “Nereden çıkarıyorsun şimdi bunu?” dediklerinde o yeri tarif etmek biraz zordur ama o hissi bilirsiniz. Böyle şeyler sıklıkla olmaz. Sıklıkla olmadığından, olduğunda kıymetini bilirsiniz.
Arif Pişkin kıymet bilenlerden. Sevdiklerinin, evinin, mesleğinin, meslektaşlarının kıymetini bilenlerden. DasDas’ın pırıl pırıl kafesinde oturduk ve konuştuk o akşamüzeri Arif Ağabey, Güney ve ben… ‘Uyarca’ provasından çıkmıştı, prömiyere bir hafta kala, oturduk birlikte
Zamanı gelince “Düt” demekten, denemekten, eylemekten; önce deneyip sonra bu neydi peki şimdi demekten konuştuk… Öğretmen değil aktarıcı olmanın keyfinden, 27 senelik Eskişehir’den ve onlara uğur getireceğini hissettiğim yeni şehirlerinden… Uzun zamandır Eskişehir ve İstanbul arasında mekik dokuyan Arif Pişkin bugünlerde sakin… Ona da söylediğim gib,i artık daha sakiniz galiba. Sahnede de zamanımız gelince “düt”, bitti; bu kadar.
Hepinize keyifli okumalar… Bir gün o güzel, sıcacık sofrasında da bulunmak dileğiyle…
 
Sevinç Erbulak: Şimdi ben buraya gelmeden önce ödevime çalıştım tabii ve senin hakkında bir şeyler yazarken karşıma hep Eskişehir çıktı.
Arif Pişkin: Aynen 😉
Sokakların birinde bir gün belki seninle karşılaşma ihtimalleri filan hep… Oyun çıkışı sohbet ettiğin seyircilerin senin için yazdıklarını okudum, sonra benim de böyle bir anım olduğunu düşündüm; çünkü biz de Eskişehir’de hep beraberdik o gün, hatırlıyor musun? Biz turnedeydik ve siz de ailece oradaydınız, ne güzel bir gündü... İstanbul doğumlusun ama eğitim hayatın, öğretmenlik hayatın ve oynadığın pek çok oyunda yollar hep Eskişehir’e çıkıyor Arif Ağabey…

27 Yıllık Eskişehir Macerası

Evet. Ben 1990 yılında Eskişehir’de konservatuvar olduğunu görüp oraya öğrenci olarak gittim. İlk sene her hafta okulu bırakarak “Hayır ben burada yapamıyorum” deyip İstanbul’a dönme kararı alıp, birinci sınıfın sonunda da “Yok yok, burası gerçekten çok güzelmiş” deyip 27 yıl boyunca oradaki maceramı sürdürdüm 😉 Önce dört yıl konservatuvar, ardından konservatuvar sınıfımla birlikte ‘Eskişehir Tiyatora Kumpanyası’nı (ETK) kurup Eskişehir’de 94-95 yılı tiyatro sezonundan 99’a kadar, sanırım uzun bir aradan sonra ilk defa bir özel tiyatro yaptık. Daha doğrusu özel tiyatro girişimini başlattık açıkçası. O zamanlar Eskişehir’de Şehir Tiyatrosu yok, başka bir şey yok ve en son yapılmış yerleşik tiyatro 1970’lerin başı, düşün. İnsanlar bize şunu soruyorlardı: “Haftaya da gelecek misiniz?” Diyorduk ki “İsmimize baksana, ‘Eskişehir Tiyatora Kumpanyası’, yani biz buranın tiyatrosuyuz. Haftaya da, ondan sonraki hafta da buradayız.” Biz bir sezon bununla cebelleştik Sevinç. Gerçekten o seyirciyi ayakta tutabilmek için ilk sezon üç tane büyük oyunu, iki tane çocuk oyunumuz vardı. Perşembe, cuma, cumartesi, pazar günleri oyun oynuyorduk ve tabii o zamanın Ticaret Odası bize büyük bir destek veriyordu; küçük bir salonları vardı, orayı bize ücretsiz vermişlerdi. Ama tabii bizim en büyük hayalimiz hem tiyatro yapabilmek hem de tiyatro dışında başka şeyler de yapabilmekti. Bir tane tek sayı dergi çıkarttık.
Tek sayı?
Tek sayı, gerçekten. 94 krizinin üstüne doğdu bir de bu düş. Ama bizimkisi biraz da şöyle bir şeydi; biz konservatuvar yıllarında karar verdik bu kumpanyaya. Onun oluşumunu öyle sağladık yani, sponsorlar bulmaya çalıştık kendimize..
Yani bu aslında öğrenci kafasıyla başlattığınız bir şeydi, öyle mi?
Aynen öyle. Rahmetli Ahmet Cemal bunu ilk defa Cumhuriyet gazetesinde yayımladı. Daha mezun olmamıştık biz, onunla da “Nasıl yaparız?” diye sohbet ediyorduk. O sırada kendimize eski bir otel bulmuştuk, orayı Kültür Merkezi yapmak için başladık, yaptık. Sabahları inşaatta çalışıyorduk, sonra oyunların provasını yapıyorduk orada ve üç katlı kocaman bir kültür merkezimiz vardı. Ve kadın çok cüzi bir rakam alıyordu bizden kira olarak. Yani böyle işte. Tiyatora Kumpanyası… 99’da batana kadar… Evet, battı tabii ama biz batırmamak için elimizden gelen her şeyi yaptık. Tüm Türkiye’yi dolaştık. Eskişehir’de gerçekten tiyatro yapılabileceğini o zamanlar kanıtlamıştık bana sorarsan. Çünkü yaptığımız işler boş işler değildi. Seyirci de geldi ama biz tiyatrocuların herhalde ticari kafası yok.
Hiç yok bence.
 

“3. Nesil ödenekli tiyatronun bizim hayal ettiğimiz gibi
olamayacağının bir parça herkes farkında vardı!”

Batırdık… İster istemez.. Sonra iki arkadaş, Enis Yıldız ve bana Üniversite’den teklif geldi. Dediler ki “Tiyatro Anadolu’yu yeniden yapılandırıyoruz, artık orada sürekli oyun oynamasını sağlamak istiyoruz; ne dersiniz?” Rahmetli Ergin Hoca’yla (Orbey) o zamanlar oturup sohbet ettiğimizde, 3 kişiydik o zamanlar… Sonra yavaş yavaş çoğalmaya başladık. “3. Nesil ödenekli tiyatro”. Yani bakar mısın, ben hep ilklerin içindeydim galiba. Eskişehir macerası böyle yani… İlk başladığımızda da üniversite tiyatrosunda hocalıkla hiç alakamız yoktu; evet öğretim görevlisiyiz ama o zamanın rektörü çok net biçimde “Sizin işiniz burada tiyatro yapmak” diyordu. Derslere karıştırmıyordu bizi. Başta haftanın iki günüydü, sonra dört güne çıktı oyun günleri ve gerçekten de bir şeylerin olmaya başladığını hissettik. Şehir Tiyatrosu ve Devlet Tiyatrosu dışında ilk defa ödenekli bir tiyatronun, üniversitenin çatısı altında yaratılmasıydı Tiyatro Anadolu’nun yeniden yapılanmasının süreci. 1999’da başlamadı zaten, Tiyatro Anadolu 1993’te kuruldu ve hâlâ devam ediyor ama üniversitelerin kendi yapısının değişmesinden de kaynaklı, işleyiş yapısından dolayı bir takım farklılıklar oldu elbette. 3. nesil ödenekli tiyatronun bizim hayal ettiğimiz gibi olamayacağının bir parça herkes farkında vardı ama başka nasıl yapılabileceğinin yolları arandı her seferinde, hâlâ da aranıyor açıkçası… Daha çok araştırma birimi gibi mi olsun diye düşündük ama onlar da kesmiyor oyuncuyu, bilirsin 😉 1999’dan bu yana üniversitenin içindeyim, daha sonra hocalık da yaptım. Ergin Orbey’in asistanlığı ile başlayıp geçen seneye kadar devam eden derslerim vardı konservatuvarda ama hep şunun peşindeydim ben, Eskişehir’de; özellikle konservatuvarda ‘Ben hoca değilim, ben meslektaş yetiştiriyorum’ dedim. Sonuç olarak oradan mezun olan arkadaşlarımla 4 sene sonra ben aynı meslekte olacağım.
Aynı sahnede olacaksın belki, oluyoruz yani.
Evet, öyle de oldu. Mesela bir öğrencimle seneler sonra karı koca oynadık bir dizide. Bizim işimiz böyle, bir yerde çarpışıyorsun illa ki. Serhan’la (Onat) da Uyarca’da oynuyoruz şimdi, öğrencimdi Serhan; şimdi aynı sahneyi paylaşacağız, aynı kuliste soyunacağız daha ötesi mi var? Bizim iş böyle. Ben öyle oturup da derste, “Hayır o öyle olmaz canım, onun sebebi kesinlikle budur, iki kere iki dört eder” diyemem. Bir gün iki kere iki dörttür bizde, bir gün yedi, bir gün de iki, onu bilmiyorum ki ben 😉 Bilgimi paylaştım ben öğrencilerimle hep… Çünkü öyle öğretti bana bütün hocalarım, hoca olduğunu hissettiğim insanlar, bana tiyatronun görünen yanını değil de içini öğretmişler. Bunu sonra anlıyorum tabii ama ben de öyle bir hoca olmak istedim.
Aktarıcı.
Aa, evet çok güzel söyledin, “Aktarıcı…” Eskişehir o yüzden böyle. ETK’da 15-16 oyun oynamışım, çocuk oyunları hariç; Tiyatro Anadolu’da da 24-25 oyun oynamışım. O yüzden dediğin gibi, Eskişehir’de sokakta yürürken karşılaşabileceğin biriyim çünkü Eskişehir küçük ve ben de yürümeyi seven biriyim 😉
Herkesle sokakta bir kere karşılaşmışsın gibi…
Ben şey değilim ki “Ben oyuncuyum; tramvaya binmeyeyim, otobüse binmeyeyim” Gidiyorum kendi alışverişimi de kendim yapıyorum, insanlarla da karşılaşıyorum. Ama bana en tuhaf gelen yanı şu oldu bak, ne zaman dizilerde görünmeye başladım Eskişehir’deki insanlarla aramda şöyle diyaloglar olmaya başladı:
– Aa buraya mı geldiniz?
+ Hayır ben 20 yıldır buradayım.
– Aa, nasıl?
+ Üniversitedeyim, Tiyatro Anadolu’dayım…
– Siz burada mı yaşıyorsunuz?
+ Evet…
Çok acayipti… Yani 27 yıl boyunca Eskişehir’de tiyatro yapıyorsun ama ne zaman o televizyona çıkıyorsun insanlar seni fark ediyor.
Hep aynı işte, değil mi? Peki, oradaki öğrencilerin şu an orada kaldı, çoğu da mezun oldu. Hatta o gün, o Eskişehir öğleden sonramızda da, ailece kolileri bantlama, taşınma sürecindeydiniz. Bu İstanbul’a taşınma kararınız nasıl oldu? Artık yaşam tamamen burada, değil mi?
Bizim birincil amacımız, buraya gelme sebebimiz oğlumuzun lisesi. O burada bir lise kazandı, İstanbul’da. Onun dışında gerçekten dizi için Eskişehir gidiş gelişleri biraz yordu beni. Artık çok fazla gidip gelmek istemedim, sanırım ikinci sebep de bu. Bir de bilmiyorum ama galiba Eskişehir’deki sürecim bitti, benim için. Artık başka bir yerde olmak mı istiyorum? Bunun adının ne olduğunu bilmiyorum ama şimdi başka bir şey varmış gibi.
Belki burada, bu kararda Uğur’un okul kazanması hayatı kolaylaştırmış; çünkü biliyorsun işte, evlat. Onların adı duyulunca akan sular duruyor. Bence çok iyi bir sebep olmuş buraya gelmenize.
Belki de. Evet, kararımız onunla başladı ve sonra onun süreci bizi İstanbul’a gelmeye yöneltti.
Onun süreci, Eskişehir’in senin için miadını doldurmuş olması… Peki, burada eğitmenlik yapmakla ilgili bir hayalin, böyle bir düşüncen var mı?
Benim hayatımda o hiç eksilmiyor açıkçası. Eğitmek değil o; dedik ya demin aktarmak diye, bu gerçekten hoşuma gidiyor.
Ben de eğitmenlik yaptığım için anlayabiliyorum. Sen anlatırken düşündüm, çok benzer cümlelerle ifade ettiğim için “öğretmenliği”… Bende de öyle olmuştu, hocalığını hissettiğim insanlarım oldu, çok değerliler; yani hayatımdan her şeyi çıkarabilirler diye düşünüyorum, sahneye çıkmasam olur mesela ama öğrencilerle birlikte geçirdiğim vakti kimse almasın elimden, orayı aynen böyle muhafaza etmek istiyorum.
Ben de böyle düşünüyorum; “Bir şeyin ucundan tutmak” gibi. Hani bir sürü şeyi beraber görüyoruz, oyunlara gidiyoruz, dizileri-filmleri seyrediyoruz, birbirimize öneriyoruz, ‘ben olsaydım’la seyrediyoruz ya bir de hep? Bunun içinde ben olsaydım öyle yapmazdım diyerek; bu eleştirmek değil, bu başka türlü okumak gibi geliyor bana. Yönetmeni de öyle okumak gibi geliyor. Mesela ben hiç yönetmenlik yapmadım, öyle bir düşüncem de yok.
Niye?
Ben oyuncuyum. Yönetmenlik başka bir şey, onu görebilmek başka. Benim öyle bir vasfım yok, haddimi bilmekle alakalı bendeki. Bana “Çık bir albüm çıkart” deseler yapamam onu, ben şarkıcı değilim; anlatabiliyor muyum? Yapabilen için ne güzel ama benim öyle bir yeteneğim yok.
Bir gün bir oyunu yönetebileceğini hissedersen yapmaz mısın?
Yok, yönetmenlik değil de bana Simon Telvi’nin öğrettiği gibi ‘yönlendiren’ olabilirim belki. Bir şeyi yönetmek farklı; ben onu yapamam ama yönlendirebilirim.
Burada da çok yakınız, ben de yönetmeni hep bir maestro olarak algılıyorum, orkestradaki tüm sesleri duyabilen biri gibi. Ben de şey gibi geliyorum kendime, orkestranın bir parçasıyım ve kendimden sorumlu olduğum minicik bir alanım var, şahane; oh.
“Düt” bitti. Evet.
Evet evet, şefim bana döndüğünde “düt” yapıyorum ve bitti. Bayağı huzurlu bir yer burası, onun için anlıyorum ne demek istediğini...
 

“Kayıp El” ve “Uyarca” macerası 

Peki Dasdas’la buluşma nasıl oldu?

Taşınma kararından önceydi aslında, mayıs ayında; yalnız geçtiğimiz değil bir önceki mayıs ayında, Kayıp El’in yönetmeni İlham Yazar beni aradı. “Böyle böyle bir oluşum var, onun da ilk oyunlarından birini ben yöneteceğim ve senin de olmanı istiyorum. Teksti göndereceğim, sen bir oku ne düşünüyorsan söyle” dedi. İlham’la ben daha önce Tiyatro Anadolu’da iki oyunda çalıştık, birbirimizi anladığımızı zannediyorum. Birbirimizin ne istediğini biliyoruz, o öyle deyince ben de dedim ki, “Sen tamam diyorsan benim için problem yok. Sadece ne zaman olacak?” Planını programını yapmamız lazım çünkü o zaman dizide oynuyordum, “hem dizi var hem okul; hepsini programlamamız lazım” dedim. Biz de ona göre programladık ve oldu… Bir de geçen sene inşaat hâlindeydi burası biz başladığımızda, tam bitmemişti. Mutfak açık değildi, aşağıda hâlâ inşaat sürüyordu ve biz çalışıyorduk. Ama şu an her şey yolunda, on numara.
Sonra Uyarca… O nasıl oldu?

Uyarca ilginç oldu biraz. Ahmet Mümtaz (Taylan) yönetiyor oyunu, biliyorsun. Benim İstanbul’da ve DasDas’da olduğumu bilmiyormuş. Kayıp El’de konuk oyuncu sanıyormuş beni, o yüzden hiç söylemiyormuş; Mert’le (Fırat) konuşuyorlarmış filan. Bu arada onlar başlamıştı provaya ama daha benim oynadığım karaktere birini bulmamışlardı. Mert Dasdas’ta olduğumu söyleyince, “O zaman tamam işte” demiş. Mert aradı “Abi böyle bir karakter var ama rolü az” dedi , dedim “Az ne demek?!” Düüt! işte 😉 “Tabii ki” dedim ona, sonra Ahmet Mümtaz aradı “Arifciğim seni hiç üzmeyeceğim, yedi prova o kadar“ dedi bana, bir aydır provadayız… Hahhahaha… Şaka şaka… Böyle başladık işte. Benim için de güzel oldu, toplama bir ekip gibi de dursa enerjilerin çok iyi bir araya geldiği bir ekip oldu bence. Gerçi DasDas’ın enerjisiyle da alakalı bu.
Kayıp El devam ediyor, Uyarca da 4 Kasım’da başlıyor, değil mi?
Evet çok heyecanlı. Bu ekibin içinde olmak bana heyecan veriyor…
Provacı mısın, prömiyerci misin?
Provacıyım 😉
Ben bayağı bir prömiyerciydim, 15 senedir provacıyım.
Ben hep provacıydım, seyircinin olduğu oyun elbet başka bir şey ama prova bambaşka. Oyun oynamanın heyecanı başka, seyirciyle göz göze gelmenin heyecanı tamam ama prova daha başka… Öğrencilere anlatamıyorsun bunu…
Ama bizim de öğrenciliğimizde bize anlattıklarında anlamadığımız, sonra anladığımız gibi onlar da anımsayarak anlıyorlar. Aynı şey. Hep.
Evet. mesaj atıyorlar bana bir şey yapınca “Abi dersini yeni anladım” diye.
Bana da atıyorlar! “Hocam hani o gün derste konuşmuştuk ya, ben onu anladım” diye. Ben de neyi konuşmuştuk diyorum 😉
 

“Şimdiki kuşağın problemi, olaya bırakmıyorlar kendilerini, bırakamıyorlar.

Bak bunu Ergin Hoca da söylüyordu Müşfik Hoca (Kenter) da söylüyordu. Şimdiki kuşağın problemi, olaya bırakmıyorlar kendilerini, bırakamıyorlar. Bize hoca bir şey söylüyorsa önce evet deyip sonuna kadar yapardık, yaptıktan sonra eleştirecek bir şey varsa eleştirirdik; ama dediğim gibi, önce bir yapardık, denerdik. Şimdiki gençlik önce sorguluyor: “Bunu neden yapıyorum?” Yahu önce bir yap, sonra sor bakalım… “Ama bu çok zormuş hocam, Lady Macbeth’i oynayamıyorum ben, iki tane tez okudum üstüne çok zor vallahi…” Ergin Hoca koridorda sürüklerdi böyle bir şey söylesem ona 😉 Yaş ilerleyince sakinleşiyorsun ama, sakince anlatabiliyorsun…
Sakinleşmek ne güzel, değil mi? Bir de DasDas ne demek, onu anlatır mısın? Röportajdan önce anlattın ya, onu da yazayım istiyorum.
DasDas, Almanca “Bu, bu” demek ama benim en çok hoşuma giden tarifi; birçok ekolün, sanatsal sistemin bir arada olması demek; tiyatro-müzik-atölye-yemek… Bütün bunların buluşması. DasDas’ın anlamı buymuş.
Çok güzel… Ben “bu bu”yu da seviyorum... Şimdi biraz evini de sormak istiyorum, çok hoşuma gidiyor sizin üçlü enerjiniz. Görünür bir özel hayatınız var ve çok güzel bir enerjiniz var. Mesela evde nasıl birisin? Sorsaydım seni nasıl anlatırlardı bana?

Evdeki bir şeyi gizlemek gibi bir kaygımız yok. Bizim şöyle bir yapımız var, biz üçümüz de çok evcimeniz. Dışarı çıkıp eğlenirsek üçümüz eğleniyoruz. Evde eşimle-oğlumla vakit geçirmek hepimizin çok hoşuna giden bir şey.  Bilmiyorum ki onlar beni nasıl görüyor; ben onları nasıl görüyorsam onlar da beni öyle görüyordur herhalde.
Sen onları nasıl görüyorsun?
Gülistan evde gayet sakindir. Üçümüz hayatı paylaşıyoruz ve her zaman bir parça bizi yetiştiren neslin yaptığı hataları yapmamaya çalışarak, bunları konuşarak çözmeye çalışıyoruz. Ben oğlumla çok net konuşuyorum. Liseye başlarken oturduk her şeyi konuştuk. Eşimle de her şeyi paylaşıyoruz; bazen tartışma da oluyor, kavga değil ama tartışma oluyor. O zaman da konuşuyoruz, ortak bir yerde buluşuyoruz ve o tartışma ortadan kalkıyor. Veya ortak bir yerde buluşmuyoruz o zaman da tartışmayı ortadan kaldırıyoruz.
 

“Bakkalınla sohbet edemiyorsan sen oyuncu olamazsın”

Şimdi Müstehak’a özel bir soru sorayım; benim klasik sorulardan bu, 20’li yaşlarındaki Arif’i düşün. Okulunu yeni bitirmiş olsun, Eskişehir’de Tiyatora Kumpanya’sının ilk atılımlarını yapmış, acaba yeni bir şeyler deneyebilir miyiz diyor olsun. Şimdi DasDas’ın önünden geçse ve tam o hâlde olsa, durdurup da ona söylemek istediğin bir şey olur mu?
Hiç olmazdı. Çünkü hayatı yaşamak gerekiyor. Kendi içinde, böyle olması gerekiyor. Ona bir şey söylesem bir sürü şey farklılaşabilirdi belki. Çok güzel bir soru ya, tüylerim diken diken oldu… Ama yok, yapmazdım; sadece uzaktan seyrederdim.
Yani ona söyleyeceklerinin etkisini bilsen de sen sadece bakardın ona.
Evet, sadece bakardım ve kendisi bulsun isterdim çünkü çocuk yetiştirirken de öyleyim ben. Uğur’un da her şeyini ben yapmıyorum, ben sadece kapılar açıyorum; o yapması gerekeni, yapmak istediğini yapıyor. Öğrencilerle de böyle ya, bildiğim şeyi paylaşırım ben, onlara kapıları gösteririm; hangi kapıdan geçmeleri gerekiyorsa ondan geçer giderler… Ama belki söyleyeceğim şey “Hayatı yaşamaya bırak” olurdu ama onu da söylemem 😉 Bırakmak gerekiyor biraz, yaşamak gerekiyor. Yıllarca birinci sınıf öğrencilerime hep aynı şeyi söyledim “Bakkalınla sohbet edemiyorsan sen oyuncu olamazsın” ve bu konuda da artık çok sakinim. Mesela geliyorlar “Ben oyuncu olmak istiyorum” diyorlar. “OLAMAZSIN” diyorum… Oyunculuk enerjisi başka bir şey. Tiyatro sevgisi başka… Geliyorlar bana “Ben tiyatroyu çok seviyorum.” Ne güzel, ben de çiçeği çok seviyorum ama onu yaşatmak için iki günde bir suluyorum. Keşke sadece sevmekle bitseydi.
Çok isterdim ben de gerçekten…
Benim elimde sihirli bir değnek yok şöyle dokunduğumda hemen oyuncu olsun; çalışacaksın, yapacaksın. Yapmadan olmaz, bu kadar basit.
Aslında çok basit ama işte böyle tarif ettiğin zaman da şey gibi geliyor karşı tarafa; “Pek de bir şey söylemedi bana, yahu ne kadar kolaymış, öyle anlattı…”
E tabi… Amatör tiyatroya başladığım zaman o zamanın ustası Mehmet Esatoğlu “Tiyatro uzaktan bakıp da gördüğün zaman dağ gibidir, yaklaştıkça ne kadar büyük olduğunun farkına varırsın” demişti. İnsanlar onu görüyorlar ve o kadar oynuyorlar ama o iş o kadarcık değil ki, bunu anlatamıyorsun. Şimdi konservatuvardaki çocukların hepsi önce oynayacakları oyunun afişini yapıyorlar. Diyorum “neden?” Sonra şunu düşündüm; ama günümüz insanları için görsellik çok önemli, o sebepten önce kafa ona gidiyor demek. Ama bana tuhaf geliyor.
Bana da. Bize tuhaf gelmesi de onlara tuhaf geliyor bence, böyle bir döngü bu 😉

Evet. Mesela bir parça çalışıyorlar, “Nasıl çalıştınız bunu?” diyorum; “İşte hocam şurada bir müzik çalıyor, ben o sırada buraya oturuyorum” diyor. Güzel, tamam o müzik sana ne ifade ediyor?  Güzel, tamam; oraya niye oturdun? Seni oraya oturtan ne? “Iııh, onu bilmiyorum hocam”… Olmaz çocuğum, sen oraya neden oturduğunu bil.
Sen bunu bil önce, sonra müzik çalsın... Sorularım azaldı yahu. Peki oynamak istediğin bir oyun kaldı mı? Mesela ben Anna Frank oynamak istiyordum ama geçti artık benden, zaman geçti. “Ama şu var ya Sevinç onu bir oynasam” dediğin bir oyunun var mı senin?
Valla benim en büyük hayalim Hamlet’teki Hayalet’ti ama onu konservatuvarda oynadım. Bir dakika, gerçekten bunu hiç düşünmedim, belki okumadığım oyunlar arasında bir tane vardır şu ana kadar karşılaşmadığım bir rol ama okuyup da kenara koyduğum bir oyun yok… ‘Arkadan  geçen  adam’ mesela. Evet çok gerekiyorsa o olurum. Mesela bak şahane rol çalarım 😉 ‘Babil’e İnen Melek’te, arkada ip atlayan prens vardır ya hiç konuşmaz sadece ip atlaya atlaya geçer hani, işte o on numara mesela 😉
Çok güzel 😉 Peki şimdi yine bir Müstehak sorusu: Senden bir sofra hayal etmeni istiyorum, ki bu senin için çok kolay olacak çünkü evinizde çok güzel sofralar kuruluyor; fakat bu sofranın yemeğini sen yapıyorsun, menüyü sen belirliyorsun çünkü birlikte yemek-içmek istediğin arkadaşlarını da sen belirliyorsun. Davetlilerin, hiç tanımadığın, şu an hayatta olmayan insanlar da olabilir hayatından geçmiş insanlar da olabilir, şu an hayatında olanlar da olabilir. Kiminle ya da kimlerle “şerefe” deyip de sohbet etmek istersin? Senin konukların kim?
Çok güzel… Buna tek ve net cevabım var. Hani hayatında insan olan, dostum dediğin insanlar olur ya gelmiş geçmiş ve hâlâ yaşayan… Sadece onlar olur çünkü o  kadar az ki… Arkadaş bile artık çok zor, gerçekten. Artık hoşlanmıyorum, 30 yıllık arkadaşın öyle bir şey yapıyor ki sana, her şeyin sarsılıyor, öyle olacağına o sofrada o olmasın. Rakı olsun,, balık olsun sohbet de etmeyelim olanlarla göz göze olalım yeter. Müzik dinleyelim, birbirimize bakalım, ben onların güzelliğini hissedeyim yeter…
İstanbul’a geldiğinizden beri oyun izleyebiliyor musun? Buna vaktin oluyor mu? İstanbul’da çok oyun olmasına rağmen şöyle bir şey yaşıyoruz diye düşünüyorum – çok ahbabımız var böyle kendi çekirdeğimizin dışında, mesela benim bunlara mutlaka gitmem gerekli dediğim oyunlar oluyor fakat sonra bir bakıyorum bir başkasında da benim için birileri var, onda da var, ötekinde de… Çok fazla oyun var.
Biz yeni yeni yerleştiğimiz için İstanbul’a, önce bir alışma meselesi var. Hem de Uyarca provaları başladığı için gitmek için plan yaptığım oyunlar ertelenmiş durumda. Sadece DasDas’ta izleyebildim bir iki tane. İstediğim oyunlar gelecek buraya, onları da hep not aldım.
Mesela Fırat’la (Tanış) bizim oyunu (Ayrılık) Eskişehir’de izlemiştin.
Tabii o zaman Eskişehir-İstanbul olduğu için buraya geldiğimde yakaladığım oyunları izleyebiliyordum ama şu an biraz daha sakince defterime yazabildiklerim var.
Çok fazla oyun olduğunu düşünüyor musun? Şu an 100’e yakın oyun var galiba…
Yoo, bence hayır. 18 milyon insan var bu şehirde, daha çok oyun olmalı. Eskişehir’de iki tane tiyatro var yerleşik olarak ama bunun dışında 4-5 tane ufak tefek tiyatrolar var ve hepsinin bir seyircisi var. Ama İstanbul’da bana sorarsan, mahalle mahalle tiyatro olması lazım. Bana bir tane eli yüzü düzgün çocuk tiyatrosu göster, bir tane performans göster, gerçekten ama… Tiyatronun amacı bu değil ki; herkesin görmesi, herkese ulaşması gerekiyor. Yalnız ben burada sıradan ve sanatsal olmayan bir şeyden bahsetmiyorum. Tiyatronun seyredilebilir hâlinden bahsediyorum. Sen böyle oyunlar yap, herkes gelsin. Düşünebiliyor musun özel bir tiyatronun yılda 100 bin seyirciye ulaştığını? O kadar şahane olur ki! Tiyatro Anadolu’nun seyirci sayısını ben tutuyordum, sezonda dört oyun olduğu zaman, yanlış hatırlıyor olabilirim oyun sayısını ama seyirci sayısını çok iyi hatırlıyorum bak. 14 bin seyirci seyretmişti bir sezonda. Salon 200 kişilikti, öyle düşün. Şimdi İstanbul’u düşün bir, daha fazla olması lazım; her yere yetişebilir miyiz? Belki yetişemeyiz ama dolaşabilmemiz gerekir. Mahalle mahalle. Bir gece orada, pat öteki gece burada.
Vazgeçemediğin kitapların var mı? Mesleğimizle alakalı olmak zorunda değil, dönüp dönüp okurum ben onu dediğin kitapların?
Edip Cansever vardır, canım sıkıldığı zaman okuduğum. Gülistan’la flört ederken de açıp okurdum ona, arada sırada okurum yine. Kendime okurum. Onun dışında dönüp dönüp baktığım oyunculuk kitaplarım var, okudukça notlar aldığım… “Bunu da böyle yapalım o zaman” dediğim kitaplarım…
Peki son soruma geldim. Bilmiyorum reenkarnasyona inanıyor musun ama çok da önemi yok. Şimdi, bundan sonraki dünyaya gelişinde her şeyi sen şekillendiriyor olsaydın yeni yaşamınla ilgili; böyle bir sihirli gücün olsaydı, istiyorsan dünyada bile olmayabilirsin. Neredesin?  Ne yapıyorsun?
Aa, çok ilginç; ben hep Kızılderili olmak istemiştim, biliyor musun? Benim çocukluk hayalim bu. Neden olduğunu bilmiyorum, hiçbir fikrim yok. Garip… Gerçekten de Amerikan filmlerinde izlediğimiz üçgen çadırda kalan Kızılderililerden. Herhalde o tüylü şeyler olurdu kafamda, Oturan Boğa’nın kafasına taktığı. O zamanlar o tüyler mi güzel geliyordu bana bilmiyorum, hep ilgimi çekmiştir. Ama ne iş yapıyorum, hiçbir fikrim yok; belki bir şaman gibi iyileştiriyor olabilirim ama bilmiyorum…
Bu cevabı kıskandım, nedenini şimdi çay içerken anlatacağım sana, çok teşekkür ediyorum; İstanbul’a hoş geldin Arif Ağabey.
Ben teşekkür ediyorum Sevinç ve Güney…
Röportaj Deşifre: Bahar Elden

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı