Ayın KonuğuAyın Konuğu

Sevinç Erbulak sordu Yiğit Sertdemir cevapladı!

Kumbaracı50‘nin yokuşuna doğru yürüyorduk beraber… Cyrano provası yeni bitmişti, Altıdan Sonra Tiyatro ekibi onu bekliyordu şimdi. O arada yakaladım zaten ben onu…İstersen hemen şurada yapalım dedi, olur dedim. Gezi Parkındaki kafeye oturduk, hem hava aldık, hem birlikte güneşi batırdık, hem de belki ilk defa bu kadar uzun konuştu. Dinledim. Gözlerimi ayırmadan dinledim onu, şimdi de yazmak için oturdum masamın başına. Gecenin onun sevdiği saatlerinde. Beraber oynamayı, provada tarif ettiği şeyi anlamaya çalışmayı, oyun bitiminde hep farklı fikirlerde olmamızı 🙂 Ve nadiren de olsa yaptığı sahne şakalarını çok özledim. ‘Yaptığı her şeyi bilinçli yapan’ Yiğit Sertdemir, iyi ki seni tanıyorum; iyi ki aynı yıllarda yaşiyoruz bu dünyada, iyi ki Kumbaracı50 sahnesini paylaştık … Ben biliyorum önümüzde ‘neşe ‘leneceğimiz çok gün, çok saat var daha. Sen de biliyorsun bence. Biraz sabır.
S- 17 tane soru var, biliyorsun sen seçiyo….
Y- 17.
S-Bliyordum böyle diyeceğini… 2 kasım sabahı nasıl bir Türkiye’ye uyanmak istiyorsun ?
Y- Zor soruyla başlamışım…2 kasım Kumbaracı’nın doğumgünü. Yine bir doğumgünü olsa güzel olur yani…2 kasım sabahı, herkesin sağlıklı olduğu bir sabaha uyanmak istiyorum. 1 kasımdan farklı bir sabaha uyanmak istiyorum. Lafta kalmayan bir sabaha uyanmak istiyorum. 2 kasım sabahı uyanabilmek istiyorum, mesela bak bu önemli. Bazılarının da uyanabilmesini istiyorum. Uyandığımız bir sabah olabilir mesela, öyle enteresan bir şey olabilir. Umduğumuz bir sabaha uyanamayacağımızı bilerek böyle bir sabaha uyanmak istiyorum diyemiyorum mesela.
S- Uyanamayacağımızı mı düşünüyorsun ?
Y-Hayal ettiğin gibi bir sabaha uyanman mümkün olsaydı hayal etmiş olmazdın zaten. Dürüst bir sabaha uyanmak isterdim mesela, önümüzde şunlar şunlar var, karşımıza bunlar bunlar çıkacak. Çok umudumuz kırıldı ya ? Umudumuz çok kırılmadı da, inancımız kırıldı, o daha tehlikeli bence. Umut var. Çünkü eskiden beri vardı. İnsana olan inanca dair bir umudun kırılmasından bahsediyorum ben. Temel sorun inanç bence. Yani şimdi burada yapıyoruz ya röportajı mesela? Gezi’de. Herkesin iyi olabileceği bir dünya mümkün müydü acaba sorusuna güzel bir cevaptı ya burada kurulan dünya? Hani,Gezi’deki herhangi bir sabaha uyanmak isterdim mesela. Herhangi bir sabah demeyeyim, Ali İsmail‘in öldüğü bir sabaha uyanmak istemezdim çünkü. Herkesin birbirini tanımadığı halde birbirine el uzattığı bir sabaha uyanmak isterdim. Öyle yani. Sayı mı söyleyeceğim? 5.
S- Tam şu anda dünyanın neresinde olmak isterdin?Bir de bir dahaki sefere ( varsa tabii ) nerede ve kim olmak isterdin ? Ama senin istediğin her şey gerçek olacak olsa ?
Y- Ya şimdi ilkini yanıtlarım ama çok…çok…Bilmiyorum bunları yazmak ister misin ? Şu an sadece Tomi’den (Tomris İncer) bahsedebilirim yani o yüzden…. Şu an Tomi’nin yanında, onun devası olabilecek kişi olmak isterdim. (Uzun düşündüm bunları yazıp yazmamayı ama bunlar onun gerçekleri, o kadar gerçekler ki; neden yazmayayım dedim. Çünkü bu röportajda en çok Tomi’nin ve Altıdan Sonra’nın adı geçti, çünkü bu isimler Yiğit demek, çünkü’sü yok, yazıyorum) Başka hiçbir yerde ya da hiçkimse olmak istemezdim yani. Olmak istediğim tek yer Tomi’nin yanı. Neredeyse orada. Devası olamasam da. Bu arada ben haftada bir gidiyorum zaten yanına da, şu anda da onunla olmak isterdim. Her şeyin benim istediğim gibi olduğu bir dünya var mı ya? Ha 2 kasım sabahı diyorsun? Demin 2 kasım sabahına dürüst olalım, hayallerimizi falan filan diye cevap veren adamın yerine, o hayalleri gerçekleştirebilen kişi olarak uyanmak isterdim mesela yani. Hayalleri gerçekleştirebilmek isterdim. Kim olduğum önemli değil ya, tabii ki sevdiğim insanların yanında olmak isterdim de; nerede olduğumu ve kim olduğumu bilmediğim için kimi sevdiğime dair bir bilgim de yok… Ama birilerinin hayalini gerçekleştirebilmek isterdim. Kendim için bir şey yapmak ister miydim?
S- İster miydin?
Y- Kendimden farklı biri olmak isterdim. Şeyi çok uzun zamandır düşünüyorum, daha doğrusu kısa zamandır daha yoğun düşünüyorum da. Her gün, bir sır vereyim; her gün büyüyorsun ya 🙂 büyürken de yani bu soruları bin kere cevaplamışken de bin ayrı yanıt veriyorsun. Her gün, aynı sen olmadığın için. O yüzden, her gün bilgilenmişken, bir şey öğrenmişken; hangi yaşında nasıl olduğun zaten şimdiki seni doğurduğu için de, şey20151006083227 cümlesini kuramıyorum mesela: ”Ah! Şimdiki kafamla işte üniversiteyi okusaydım….Falan…Şimdiki kafam onları yapamadığım için olduğu için… Ne olduysa oluyor yani. Bilmediğim biri olmak ister miydim?…… Kadın olmak isterdim mesela. Kadın olarak dünyaya gelmek isterdim. Ne bileyim benim bütün kutsallarım kadın şimdiye kadar… Hep hayatımda kadın çok mühim oldu. Yani bir sürü annem, bir sürü arkadaşım; çocukluktan beri…Öyledir yani. Altıdan Sonra. Hep kadınlara yazdım. Utandırmaktan korktuğum kişiler genellikle kadınlardır. Ve çok kötü hissettiğim bir prömiyere davet etmekten çekindiğim bir anneme, oyun iyi olursa davet edeceğim diye mesaj attığımı bilirim yani. Biz seni bu yüzden mi büyüttük gibi bir cümle duyacağımdan korktuğumdan mıdır nedir artık?
S- Seçkin hoca mı?
Y- Tabii ki. O da geldi seyretti. Çok güzel oynuyorsun dedi. Hocam ben oyunculuk da yapıyorum dedim. Özetle o yani. Kadın olmayı deneyimlemek isterdim. İnsanların hayallerini gerçekleştirebilecek bir misyonum olsun isterdim. En azından insanların hayal edebilmelerini sağlayacak bir misyonum olsa yeterliydi zaten. Şimdi de yapmaya çalıştığım şey bu da, bunu bir kadın olarak deneyimlemek isterdim.
S- Seni öğrencilerine sorsam?
Y- Git sor.
S- Ne derler?
Y- Hoca bunları okuyacak mı derler…Bilmiyorum ki. Birlikte çalıştığın insanların senin hakkında farklı düşüncelere sahip olmaları gibi, öğrencilerin de senin hakkında farklı düşüncelere sahip olabilir. Ama ben çok severim öğrencilerimi, iyi bir iletişimim olduğunu düşünüyorum. Yanılıyor da olabilirim ama pek çoğuyla hala ilişkim sürdüğüne, beraber bir şeyler yaptığımıza göre; iyidir. Yani ben çünkü hep şey diye bakıyorum, hocalık değil de; benimki öğrencilik. Yani onlar öğretiyor bana. Benim dersin ilk günü öyle oluyor. Saçmalamayacak olan benim derse gelmesin diyorum, o yüzden hata yapılabiliyor benim derslerde. Yani oyunculuk ya da yazarlık üzerine çalışmak değil de, beraber ne yapmaya çalışıyoruz’u anlamaya çalışmak. Keyifli. Çok. Beni çok sağaltan bir şey. Sabırlı bulurlar beni. Hakikaten çocuklarım gibi. Belki benim hocalarımla ilişkim hep öyle olduğu için. Çok özeldir mesela, Seçkin hoca; benim öğrencilerimin çıkarttığı oyunu seyretmeye geldi. Bu, işte bir anneannenin torununun torununu görmesi gibi bir şey. Benim babannemin annesi, çok hasta, o sırada da ağabeyimin çocuğu olmak üzere, işte iyi misin falan? İyiyim iyiyim dedi, torunumun torunun göreceğim, öyle öleceğim dedi.
S- Gördü mü?
Y- Gördü. İnat etti. Yaşama öyle sarıldı. Birazcık öyle bir histi yani. Deniyoruz, çalışıyoruz yani, benim derslerim genelde öyle oluyor, atölye gibi oluyor. Ya da oyun çıkartıyoruz. Yazarlıkta da öyle, hep hata üzerine kurulu olduğu için…
S- Hata seviyorsun.
Y- Tabii tabii…Yazarlık Atölyesindekiler daha belirgin cevap verebilir buna.
S- Yani ben.
Y- Evet sen 🙂 Orada çok daha fazla tecrübe etme şansımız oluyor. Yazarlıkta kurallardan daha bağımsız bir şekilde kendini ifade etme şansı bulabiliyorsun. Oyunculukta öyle olmuyor. Belki sıfırdan oyunculuk hocası olsaydım farklı olabilirdi de, atıp tutmayayayım şimdi. Ben son sınıflara girdiğim için. Belli bir noktaya gelmiş oluyorlar, eğitim anlamında. ben de derse haydi bakalım bildiklerimizi unutalım diye giriyorum ama bu eğitim sistemi kötü olduğundan değil; yani bu şey, nasıl yürüdüğünü çalıştın çalıştın, tamam. Şimdi nasıl yürüdüğünü unut ki yürüyebilesin. Yaptık mesela 360 diye bir oyunda. Tamamen atölye sonucu çıkmış bir oyun. Ben hep soruyorum öğrencilere ne çalışıyorsunuz diye ? Geçen sene Shakespeare çalışıyorlardı mesela, dil üzerine. Ben de o zaman sözsüz olsun bizim oyun dedim. Biz bunun üzerine gidelim. Boşluk doldurmaya çalışıyorum. Boşluk yaratmaya çalışıyorum. Rezil olmalarını sağlamaya çalışıyorum aslında ki okul bitince rezil olmasınlar. Yani öyle bildik yerlerden geldiler mi bana ne yani ? Merih hoca beni aradığında (Tangün) hocam beni niye istiyorsunuz, ben okuldan değilim, (ben Mimar Sinan mezunu olmayan ilk hocayım galiba.) Ne yapmamı istiyorsunuz falan ? Merih hoca da “tam da bu yüzden işte” dedi. Tek bir ekol üzerinden gitmesinler, farklı bir şey deneyimlesinler. Mezun olduklarında neyle karşılaşacaklarına dair bir şey deneyimlesinler dedi. Ben de bu mantıkla ders vermeye, ders vermeye değil de aslında öğrenmeye çalıştım. İyidir ya, bana sürpriz doğumgünü partileri yaparlar, oynarlar böyle beni kapıda oyalamaya çalışırlar her sene. Ama şuradan öğrencilerimin beni nasıl gördüğünü anlayabiliriz mesela, bir doğum günümde birisi, ortopedik yastık aldı, aynı sene bak, birisi kaşkol aldı, birisi envai çeşit otun içinde olduğu bir şifa çayı aldı, birisi de viski aldı. Nasıl göründüğüme dair iyi bir fotograf bak. Bana bir şey olmasından korkuyorlar, iyileşince de viski içmemi istiyorlar. Hep böyle yaşımız yakınmış gibi geliyor öğrencilerle, halbuki değil. 11.
2354dc93414d84c890caa5bba26c09b9 (1)S- Bunu cevapladın gerçi ama.
Y-Gittim o soruyu buldum değil mi ?
S- Hayır demin bir sorunun cevabında tam bundan bahsettin ama ben gene de soracağım. 20 sene önceki Yiğit, Kumbaracı yokuşundan aşağıya iniyor, sen de onu görüyorsun şu anda…
Y-Kesin Tophane’de bir kız görmüştür.
S- :)))Tamam.
Y- Ama 20 sene deyince çok kritik bir seneyi söyledin. Benim İstanbul’a geldiğim sene… Kaybolmuştur. İstiklal’den kopup bir yere sapmak zorunda kalmıştır çünkü ben İstanbul’a geldiğimde İstiklal’e çıkmıştım ve korkup bir yere tüneyip İstanbul’da tanıdığım tek kişiyi arayıp beni buradan al demiştim. Surname’yi o yüzden yazdım. Gümüşsuyu’ndaydım, şurada, İstiklal’e çıktım; kaydımı oldum falan, açım da. Beyoğlu’na çık dediler, ben ne dedim biliyor musun ? Beyoğlu gündüz açık mı dedim. Bu arada 16 yaşındayım. İstiklal’e çıktım, herkes üstüme geliyor, tırstım. Ama yemek yiyeceğim. Mc Donalds’a girdim. İzmir’de de var ya? Biliyorum orayı. Pelin diye bir arkadaşım vardı; Hepçilingirler, bir telefon kulübesi buldum, ben şuradayım falan diye aradım onu, geldi ve sinemaya gittik. Egzotica diye bir filme. Yalan olmasın ama Emek sinemasında gittik galiba. Kesin yani, kalabalıktan korkup, Tophane’den aşağıya doğru iniyordur bir yere bağlanmak için.
S-Peki bir şey söyler miydin ona ?
Y- Tomi olsa ‘ çok dramatiksin ‘ derdi sana. Kenara para koy derdim :))) Ne derdim 16 yaşıma ? O sene ben çok böyle, benim ortaokul lise hayatım hep çalışarak geçmişti babamın yanında. Okuldan sonra giderek. Ben lise bitti, üniversite açılmadan br hafta öncesine kadar çalışıp sonra akraba turu yapıp, İstanbul’a geldim ve okula başladım. Hiç boş durmadım. Çalışmaktan kastettiğim de kaynakçılık. Geldim, o yüzden çok yorgundum, okul açıldı, bir hafta bir tatil mi ne oldu tam hatırlamıyorum şimdi ne olduğunu, ben bir hafta evden çıkmadım, yattım sürekli. Çok yorgundum. 16 yaşında neyin yorgunluğuysa ama yorgundum işte. Tatil yapmadığım için. Deniz meniz. O yüzden çok kritik bir seneydi. Kıymetini bil derdim herhalde. Tanıdığın insanların kıymetini bil derdim. Çok eğlenceli, çok fırlama bir çocuktum; gayretli ol böyle kal derdim herhalde. Uyu derdim. Daha çok uyu derdim. İlerde o kadar uyuyamayacaksın derdim. Saçların dökülecek takma derdim.
S- Uyu derdin değil mi ? O senelerde uyuyor muydun ?
Y- Şöyle, öğlen 12’de yatıyordum akşam 5 gibi kalkıyordum, İtü’ye girdikten sonra ben İtü’ye devam etmediğim için, yani karambolde gittiğim için, akşam İtü’deki prova için uyanırdım. O da işte derslerden sonra olduğu için gece 11 buçuğa kadar falan prova yapılır; ondan sonra da işte ne yapardık? Şiir geceleri yapardık. Öyle bar – meyhane yapmazdık. Zaten yaşım tutmuyordu o zaman. Ben ilk oyunumu yönettiğimde meyhaneye gidemedim.
S- İlkyaptığın oyun neydi ?
Y-Aç Sınıfın Laneti.
S- Meyhaneye gidemedin.
Y-Beni almadılar. Provalardan sonra onlar gidiyordu bir yerlere, ben gidemiyordum. Ne bileyim işte öyle, kenara para koy derdim evet.
S- Kumbaracı’ya gitsin diye.
Y- Aynen öyle. Kendim için istemezdim. Parayla sorununu çöz diyebilirdim. Parayla yakınlaşmaya çalış diyebilirdim. Öyle bir sorun hala var çünkü. Para kazanmak, ne kadar ayıp bir şey falan. Öyle bir salaklık var. Bunlar işte ya. Böyle. 3.
S- Yaptığına şaşırdıkların? Bunu ben mi yaptım dediklerin?
Y-­ Bu röportajı okuyunca bunları ben mi söyledim diyebilirim…:))) Oldu, oldu; yani iyi anlamda da kötü anlamda da oldu bu. Mesela bazen şey oluyor, Atıyorum OBEB‘i oynarken ben bunu nasıl yazmıştım diyorum 🙂 Vallahi şaşırıyorum, söylüyorum da bunu yani…Lafı söylüyorum mesela, sonra kuliste; yahu ben bunu nasıl yazmışım diyorum. Bekleme Salonu‘ndan 444‘ e akan süreçteki yazma olayıma şaşırıyorum çünkü çok küçüktüm. Yani,Bekleme Salonu‘nda 24 yaşındaydım, ki Bekleme Salonu zaaflı bir oyundur; kadın oyuncudan ötürü (ben oynadığım için böyle söylüyor), :))) yani oynanışa dair;(bunu yazacağımı söylüyorum, sözümü tutuyorum) Grili Adam çok iyidir mesela, (Yiğit oynamıştı) Eeee, OBEB hakikaten iyi bir oyundur, iyi bir komedidir, zekice yazılmış, iyi örülmüştür ve ben bunu nasıl yazabildiğimi hatırlamıyorum. Yani bunu övünerek söylemiyorum; gerçekten hatırlamıyorum.
S -Nasıl yazdın peki ?
Y­- Bu sene ne yapalım? Komedi yapalım. Kimler oynayabilir? Ekip el kaldırdı, ben de baktım; hımmm doktor ve hastası olan dört kadın, aaaaa….Fikir oradan çıktı. Sonra yavaş yavaş doğaçlamalar falan… Dönüştü, dönüştü, işte o süreci hiç hatırlamıyorum; sadece 1. perdeyi yazarken HSBC bombalaması oldu. Kerem ağabey vefat etti. Oyuna bombalamalar girdi. Bu sefer oyunun, şeyi değişti biraz, daha politik bir tarafa doğru gitmeye başladı.
S­- Ve bunun böyle olacağını hiç bilmiyordun.
Y­- Tabii, hiç bilmiyordum. Böyle bir dört beş ay sürdü 1. perdeyi yazmam. 2. perde ? İki 1038_51810942360_6494_nhafta falan sürdü yazmam. Ve çok hızlı…yani şöyle olmuştu, ekibe doğaçlamalar yaptırıyorum, hiçbir fikirleri yok ne yaptıklarına dair, hiçbir şey bilmiyorlar yani…Tahmin ediyorlar ama hiçbir şey anlamıyorlar. Onlar farkında olmadan oyunun kanavası çıktı. Sonra tamam ben yazmaya gidiyorum, şu tarihte döneceğiz, döndüğümüzün de ertesi günü; hep beraber okuyacağız; eğer istiyorsanız oynayacağız dedim, durum bu. Çıralı’ya gittik tatile, Gülhan ben, Aslı ve Erkan. Hatta o sene yıldız yağmuru vardı. Onlar seyretmeye gittiler, ben yazdım. Bunu hep söylerim, siz yıldızları seyrederken ben oyun yazıyordum diye 🙂 Onlar gayet keyifli gittiler, kumsalda şarkı söylediler; ben de oturdum yazdım. Bitirdim. Çıralı’dan çıktık, Antalya’ya gittik, Erkan’ın ailesi Antalya’lı; ben gittim orada fotokopici buldum. Oyunu bastırdım bir yerde; OBEB. Osuruklu boklu embesil Bobolar :))) Açılımını da öyle yazdım saçma sapan. Parantez içleri tamamen bizimkiler için. Doğaçlamada yaptıkları şeyler var oyunda ve onlar okuyunca anlayacaklar. Parantez içi olarak ”Seda, anladın sen onu; Ebru bu sana selam olsun ” falan filan gibi böyle…İlk metin duruyor böyle, sonra basılırken ben onları insani boyutlara çektim 🙂 Neyse fotokopicide bastırdım oyunu, o ara Seda aradı, ben sana sormadan saçımı kestirdim dedi, bu hala muhabbettir aramızda. Ben telefonda Seda’nın…. Bu arada oyunda perukla oynayacaklarını biliyorum. Sadece onu delirtmek için…Tamam gelince konuşucaz falan… Seda mahvoldu. Gülhan’ı arıyor oradan Yiğit çok mu kızdı diye, dur dur filan diyorlar. Gittik, teksti dağıttım, Seda ”burada peruk yazıyor ” filan…Bunları çektik hatta, ben rolleri dağıttım. Sahi nerede onlar acaba ? Oyun öyle yazıldı yani. Dağıldılar okurken…Bu arada ben Katilcilik’i yazacaktım. Beni bırakın dedim, ben oyun yazacağım. Gittim, 1 hafta 2 hafta 3 hafta, tekrar toplandık; arkadaşlar dedim ben yazamıyorum. Katilcilik’i yazamıyorum yani. Peki falan oldular, ama başka bir oyun yazdım dedim ve Öldün duydun mu’yu çıkardım birden. Şoka girdiler. Katilcilik öyle rafa konmuştu, iki sene önce yazdım onu. Yani o bloğa şaşırıyorum evet, nasıl o kafayla yazdığıma şaşırıyorum. Hiçbir fikrim yok. Yani, şimdi yazamam mesela…
S­- Neden ?
Y­- Bilmiyorum, yazamam. Mizah duygumu kaybettim herhalde. Umarım, vardır belki hala da…Neşemi kaybettim uzun zamandır. Şeyi……kötü anlamda da yani; ben bunu nasıl yapmışım diye şaşırdığım şeyler… Yani dün oynadığım bir oyunu seyrettirsen, ben bunu nasıl oynamışım derim bak. Nasıl yaptığıma şaşırdığım olumlu da olumsuz da olsa çok fazla şey var.
S­- Peki, hala yapamadığına şaşırdıkların var mı? Ya da yapmadığına?
Y­-Doğrudan aklıma tatil geliyor ya. Başka bir şey gelmiyor. Tatil meselesini hala kafamda nasıl oturtamadığıma dair bir soru işaretim var. Dinlenmeyi beceremiyorum. Bunu ne kadar çalışkanım anlamında söylemiyorum. Hakikaten beceremiyorum.
S­- Ne zaman dinlendin en son ?
Y­- Foça’da. Tomi’nin yanında. Hani insanın, herkesin bir çalışma disiplini vardır ya? Bende dinlenme disiplini yok. Bilmiyorum yani. Bana göre dinlenme, bugün işimi yaptım mı? Tamam, haydi eve…Eve gidip yatayım o zaman, bu koltuktan hiç kalkmayayım. Öyle bir hobim yok mesela. Kalmadı. Ben eskiden şeyden çıkmazdım ya, 20’li yaşlarımda; internet kafeden çıkmazdım. Oyun oynardım.
S­- Sen ???
Y­- Ben. Yaaaa ben. Her gece sabahlardım yani. Başarılı değildim ama. Futbol oynardım, düşün yani ne kadar başarılı olabilirim? Country Strike falan, öldürüyorlar ya birbirlerini, ben onu da beceremezdim. Kağıt oyunu, deli gibi kağıt oyunu oynardık. Kağıt oyunu dediğim de kumar değil, amerikano mesela. Sabaha kadar oynardık. Ama öyle gece oturup sabaha kadar okey oynamak falan…Aslı Gülhan ben Erkan çok sabahlamışızdır. Amerikano’ya gelecek misiniz? Gelin ama falan yani Bora hocalarla… (Seçkin)
S­-Şu an oynamıyorsun değil mi ?
Y­- Hiç. En son Tomi’lerde okey oynadık. Tomi ile eşliydik, kaybettik; beceremiyor 🙂 Ama şey… Mesela oynama olayını kaybettim. O benim için önemli bir şeydi. Wii vardı…Bütün bunlar aslında 2009 gibi değişti…Çünkü vakit çok azaldı. Çok çalışmaya başladım, iyice çalışmaya başladım. O zaman kendime ayırdığım zaman olmamaya başladı. Evde oturuyorum, gece uyumuyorum zaten, bir şey yazmak bir şey okumak bir şey izlemeler… Öyle hobi gibi kafa dağıtacak falan…Hiçbir zaman da çok sosyal bir adam olmadığım için. Hani içelim falan…
S­- Gelir mi sence öyle günler geri ?
– Yani işte sen daha iyi biliyorsun, her sene; bu sene tiyatro yapmayacağım diye giren bir adamım ben. Bu seneye öyle girdim mesela, benim zayıflamam lazım, kendime iyi bakmam lazım; bu sene çok yorulacağım, para kazanmam lazım, çok çalışmam lazım…
S-­ Peki tiyatro yapmayacağım deyip her defasında niye yapıyorsun ?
Y-­ Çünkü birisi bir şey istiyor. Benimle diyalog şöyle gelişiyor, artık dinlen Yiğit, bu sene birşey yapma. Azalt şu işleri…Sonra ” ee biz ne yapıyoruz şimdi ‘‘, işte bu biz ne yapıyoruz cümlesi ? Benim öyle hayır’larım yok çünkü. Tomi hep öyle der bana, bir hayır demeyi öğren der ama kendisi her şeye benden daha çok atlar...Kumbaracı‘da oyun çıkarmak, Şehir Tiyatrosu… Bizim göreve gelmemiz de öyle değil mi ?Sen de süreci çok iyi bilenlerden birisin. Yani işte, Alican (Yücesoy) aradı; ben de tabii ne istiyorsan dedim. Çünkü az kişisin ya? Destek. Ne yapabilirim sizin için falan oldum.
S­- Ne zaman başlayacaksın orada ? Cyrano prömiyer yapacak, Kumbaracı prömiyer?
Y-­ Bir hafta sonra falan…Kasım’da başlayacak tam olarak. “Yarın başka koruda.” Melih Cevdet Anday. Ondan yani olmuyor. Ne konuşuyorduk ki biz bunlara geldik? Haa dinlenme olayı, evet… Sezon çok önemli değil, sezon bitiyor zaten, sezonda yorulmak mesela değil. Arada iki aylık bir boşluk var, onu da insan gibi değerlendir değil mi ? Onu becerememek….Sanki gidersem bir şey olacak. Bir şeye ihtiyaç olacak gibi. Ondan beceremiyorum. Beceremeyeyim boşver… 1. Haydi sor bakalım
S­- Müstehak? Ve Tiyatro(Hâl)?
Y­- İlk sorun bu mu ?
S­- Yahu sayı önemli değil…
Y­- TiyatroHal bizim yavru vatan ya. Ben çok seviyorum onları. İkinci vatanımız. Ne diyeyim sana? Çok önemli buluyorum, çok duygusal buluyorum. Kendimi de bazen öyle bulduğum için bir sorun yok. Genç. Gençler. Onlar benden bir şey istemedi mesela :)))) Hâl tayfasını da çok seviyorum, eskiden beri çok seviyorum. Ben bütün o tayfaları çok seviyorum. Ben biraz ağabey gibi görünüyorum belki, uzak, daha mesafeli ; baba gibi belki. Onlar için öyle olmayabilirim ama benim duygum bu yani. Çok değerli buluyorum onları. Yani bütün… Mesela Alternatif kavramı çok zaaflı bir kavram. Mesela , aslında ilk çağrıştırdığı şey içerik olmalı ama içerik olmuyor, çağrıştırdığı daha biçimsel bir şey oluyor. Alternatif mekan, daha bağımsız, daha kendi sözünü paylaşmak isteyen; hayata dair söyleyecekleri olan, bu adamlar çok az ve hepsi birbirini tanıyor zaten. Zaten komik yani, bütün bu mekanların desteğe ihtiyacı var; bütün bu mekanlara destek verenler de Alternatif Tiyatrolar. Yani herkes birbiri için destek oyunu oynuyor ama herkesin desteğe ihtiyacı var gibi bir durum var. Biz Tiyatro(Hâl) için oynuyoruz, onlar Emek Sahnesi için, Emek bizim için…Çok saf, çok çocuksu bir şey var orada. Yani bütün o, pervasızlığı da bazen barındıran bir yapı Alternatif. Çok talihsiz şeyler de arada söylenebiliyor, doğal olarak hepimizin söylediği, yazdığı gibi… Ben hep böyle kendimi köprü gibi gördüğüm için daha ziyade, baba olarak değil de… Kurum Tiyatrosu da yapıyorum, amatör tiyatodan geliyorum zaten. Yarı profesyonel yapıyı da biliyorum. Aradaki farkları da o yüzden çok net görebiliyorum. Baba olma durumu birazcık, belki ondan. Bizim Kumbaracı açma sebebimiz de ondan ya, bir misafir odamız olsun diye. Gelmek isteyenler gelsinler, oynasınlar diye. Bütün o alanları da bildiğim için, bildiğim derken deneyimlediğim için demek istiyorum. Aslında ne kadar şanslı olunduğunu da biliyorum. Biliyorum da onlar bilmiyor. İki taraf da bilmiyor. Ödenekli Tiyatrodaki insan da kendisine ait şansın ne olduğunun farkında değil, Alternatif alandaki de kendisine ait şansın…
S­- Neden ?
Y­- Şanssızlığı görmek her zaman insanı besleyen bir şeymiş gibi…. Biz çünkü mağdur insanlarız ya ? Hep olumsuzluğu görüyorsun. Ağabey bir hafta var hala dekor gelmedi diyor Ödenekli Tiyatrodaki, sen böyle bakıyorsun… Dekor gelmesi? O ne yahu ? Çok acaip….Hala ışıklı prova yapamadık. Işık?…… Öbür tarafı biliyorsun, dekor bu, zaten son anda gelir. O yüzden, ya da Alternatif Tiyatrodakiler” ne biçim oyunlarda oynuyorlar? Konvansiyonel… Yeni bir şey yok” diyor sahnede… Halbuki orası da repertuar tiyatrosu. 22541_245909757360_7573574_nAlternatif Mekan olmanın en büyük avantajı, yokluk içinde olması. Bu yokluğu yok etmeye kalktığında Alternatif Sahne olmaktan çıkıyor. Biz eğer kolonsuz bir yerde olmasaydık, 400 kişiyi alabilecek bir yerde olsaydık biz de konvansiyonel düşünmek zorunda kalırdık. Biz kolon olduğu için hep Alternatif olmak zorunda kaldık. :)))Ve o kolonu tercih ettik mesela. Tiyatro Hal…O dibe girmek zorunda.. (Gerçi o dipten taze çıktı, mekan arıyoruz, sırası gelmişken duyurulur) Biraz havasız. Evet havasız olacak, havalı olsaydı havalı bir tiyatro olurdu. Anlatabildim mi? İkinci Kat… Doğru düzgün bir sandalyeleri yok. (Biz bu röportajı yaparken İkinci Kat oturma düzenini ve koltuklarını yenilemiş bu arada, çok havalı olmuş ;)) ) Yok tabii, doğru düzgün sandalyede oturmak istiyorsan Kağıthane’nin koltukları çok güzel.
S­- Yapıyorsunuz yani…
Y­- Ben aracıyım ya 🙂 Ben takip ediyorum. Çok oyuna gitmiyorum, gidemiyorum. Hem kendi koşullarımdan ötürü gidemiyorum çünkü o sırada üretiyor oluyorum. Takip etmeye çalışıyorum, başaramıyorum. Sen çok başarılısın bu konuda 🙂 Yani nerede ne olduğunu az çok takip ediyorum. Bizim mesela Altıdan Sonra’nın en büyük avantajı 6’dan sonra olması. Anlatabildim mi ? Yani daha büyükmüş gibi davrandığın zaman, büyükten kastım işte daha çok kişiye; şöyle dekor olsun böyle bilmemne olsun dediğin zaman başka türlü düşünmeye başlıyorsun. Ver bu bizim her zaman reddettiğimiz bir şey idi. Olmak durumundaydı. Benim endişem, Alternatif Mekanlarla ilgili; tabii ki şimdi işte mekanlar dönüşüyor, orası kapanıyor, burası kapanıyor; maddi sebeplerden ötürü de mekanlar kapatmak zorunda kalabilir. Biz de aynı durumdayız. Bunlarla uğraşmak bu mekanların dönüşmesine sebep olursa çok büyük bir kayıp olacak. Bünyesindeki alternatif olma, bağımsız olma halini kaybederse… Bir sürü toplantı yapıldı. Şehir Tiyatrosunda da yapıldı. Bütün Alternatif Mekanların ortak sorunlarını belirlemek üzere toplantılar yapıldı. Bu sorunlarla boğuşmak başka türlü düşünmeye sebep olacak. Böyle bir endişem var. İkincisi, şunlar şunlar olursa zaten şöyle bir oyun olmuş oluyor gibi böyle standart formülleri varmış gibi davranılıyor ya ? O mesela birden Alternatif Mekanların bir sene çok pik yapıldı. Hepsi böyle acaip tırmandı ya ? Bir dönemin, hani o 70’lerin tiyatrosuna benzer bir atılım oldu. İlk defa bu kadar çok özgün oyun çıktı, sözünü hemen sahneye getirdi. Seyirci birden… Soluk oldu yani…Ben o zaman da bu çok uzun sürmeyecek dikkatli olmak lazım dedim. Röportajlarda da söyledim. Çünkü kendisinin taklidini üretmeye başlarsa bir yer, zaten düşer. Bu sefer tabii seyirci de , hele son dönemde, çok aç gözlü, çabuk tüketen kişilerden oluştuğu ya da bir araya gelince öyle olduğu için; ikisinden birisi, talepleri de beklentileri de hızlanıyor. Alternatif Mekanda olmanın bir değeri de oluştu ve azalıverdi. Hani Dot Oyunları seyrediyorum şekerim, Krek seyrediyorum şekerim, Kumbaracı seyrediyorum, İkinci Kat seyrediyorum şekerim…..Ne seyrettiğiyle ilgili değil de nerede seyrettiğiyle alakalı aslında o. Tiyatroyu takip ediyorum durumu. Ama işte çok, onun dengesini kurmak; buna rağmen üretime devam etmekle ilgili çabada bulunmak; zor yani. İşte okuyorum ben, atıyorum; ben Hayal-i Temsil ile ilgili bir blokta bir şeye denk geldim, ” önce üç kişilik olduğu için diye sıkıcı olur düşüncesiyle almadım bileti ”… Bu benim uzun zamandır….Çok basit bir şey söylüyorum ama bu da konvansiyonel seyirci işte. Şehir Tiyatrosunu, Devlet Tiyatrosunu, ödenekli tiyatroyu takip eden seyirciler demek ki başka bir izlek üzerinden yaklaşıyorlar. Belki biraz amaçları tazelemekte fayda var. Hepimizi katarak söylüyorum.
S- Kumbaracı50’nin 1 Ekim’de çıkacak olan oyununda ( Yalınayak Müzikhol ) bunları hesaba katarak mı çalışıyorsunuz ?
Y- Şimdi ben bizi, Kumbaracı50‘yi biraz ayrı tutmak durumunda kalıyorum. Şundan ötürü ayrı tutmak durumunda kalıyorum; bizim Kumbaracı’da çıkan oyunlar birbirinden çok farklı oyunlar. Sen de gayet iyi biliyorsun. Birbirine çok benzemeyen oyunlar. Hep yeni bir arayışta olan, bazen nefret edilen; bazen olaağanüstü denilen…
S- Ama bunu seviyorsun duymayı…
Y- Evet evet benim için hiçbir sıkıntı yok aksine çünkü onu da ben yapıyorum onu da ben yapıyorum. Ben Lear’de de aynı şeyi söyledim ilk gün, yani, nefret edecekler ya da olağanüstü diyecekler, ikisinden birisi…Bu oyunun olağanüstü ya da nefret edilesi olması anlamına gelmiyor. Ben de bilmiyorum. Ama işte Kumbaracı50 üçlemesi diye bir şey yaptık. Gerçek hayattan alınmıştır oyunundan nefret eden veya olağanüstü diyen bir sürü insan biliyorum. Dertsiz Oyun’dan nefret eden bir sürü insan da biliyorum, olağanüstü diyenleri de…Ya da Dertsiz Oyun’a bayılıp Gerçek Hayat’a bu ne lan diyenler gibi….Herkesin kendi baktığı yere göre şekilleniyor. Öznel bir iş ya ? Eleştiri de öyle ya ? Aslında öznel bir iş, nesnel değil ya ? Biz o yüzden birbirinden farklı oyunlar yapmaya çalışıyoruz yani, hep öyle yaptık. Şimdi Müzikhol de öyle. Hiç daha önce yapmadığımız bir oyun. Bir müzikholde………..Müslüm Gürses’ten, Ferdi Özbeğen’den……..( Tam burada gecenin bu saati sadece Yiğit’i tekrar dinliyorum ve yazamayacağım şeyler olduğunu görüyorum, sürprizi kaçmaması gereken bir şey bu, maalesef. Şu kadarını yazabilirim sanırım Kumbaracı50 bu sezon ayın bazı günlerini bir müzikhole vermiş, patronla bir anlaşma yapmışlar ama detay veremeyeceğim üzgünüm 🙂 Ve de şanslıyım )
O yüzden biz, İn your face denilen akıma dahil bir oyun yaptık mı ben bilmiyorum. Ben arkadaşlar kadar iyi bilmiyorum in your face’i…O kitabı çeviren bizim gruptan ama…444‘ü ben Murat’a göndermiştim mesela, Daltaban’a, 3. sayfasında Murat beni bu oyunu burada yapalım diye telefonla aramıştı mesela. Ama bitirince tamam tamam biz bunu burada yapmazmışız zaten demişti. Neye göre dedi hala bilmiyorum yani. Bir yere kadar küfür vardı ondan mı acaba ? Okusun bunu Murat da gülelim beraber…Veya Gerçek Hayat’a öyle diyenler oldu. Halbuki bunlar 100 yıldır yapılan şeyler yani. Yani kavramsallaştırmayı…. Bir dönem böyle Brecht, seyirciye dönüp konuşursan, perdeye de sahnenin ismi yansırsa Brecht’tir abicim gibi bir kafa var ya ? Brecht oyunu nasıl oluyormuş ? Abi yabancılaşıyorsun. Ha Tamam o zaman falan gibi böyle. Dram nasıl olur ? Katarsis olacak. Ha oldu o zaman. Nasıl Van Gogh olursun ? Sarı koyarsan Van Gogh’sun babacım işte….Şimdi o bakış tehlikeli. Tabii ki herkesi tenzih ederek söylüyorum bunu, kendim de dahil. Ve herkesi katarak, kendim de dahil. Bu, tehlikeli bir nokta yani. O yüzden sırt çevrilen tiyatroya birazcık bakılması gerekiyor. Ben böyle düşünüyorum. Hep aynı cümleyi kuruyorum. Ödenekli Tiyatroların Alternatif Mekanlardan; Alternatif’lerin de Ödenekli Tiyatrolardan öğreneceği deli gibi şey var. Bu şeyle olmaz, Ödenekli Tiyatro mu ? Ben epeydir ŞT’da oyun seyretmiyorum, sizin oyunu seyrettim ilk defa…Sen salak mısın ? Niye seyretmiyorsun ? Ne kadar kibirlisin sen. Veya Alternatif Tiyatro; abi yok şimdi o koltuklarda mı oturacağız ? İyi bir koltukta oturmak istiyorsan evine yeni bir koltuk al. Televizyonun da var, seyret işte. Hem oyuncuların hem seyircilerin buradan bakması gerekiyor, öğrenilecek çok şey var. Mesela Engin Alkan, sen çalıştın da o kadar; bilirsin. Ödenekli Tiyatroda oyun yapıyor değil mi ? Doluyor da oyunu. Sen o tiyatroyu seversin sevmezsin,
uyduruyorum şimdi Engin ismini. Bence işini de kötü yapmıyor. Veya başka birisi. Popovski iyi bir örnek mesela. Hem en çok ödül alan hem de seyirciye en çok ulaşan oyun. Bu nasıl mümkün oluyor ? Nasıl olabiliyor ? Çünkü o Popovski…Yoooo. Sen kimsin ? Birbirinden öğrenilecek çok şey var. İki tiyatronun insanlarının da birbirinden öğrenecek çok şeyi var. Yani ne Ö.T’daki insanın böyle ” abi işte Alternatifler neler yapıyor biz burada böyle hala dekor giriyor bilmemne…” Evet hala o dekor giriyor, girecek yani; öyle bir tiyatro var. Bu şey aptallığına benziyor. Brecht geldi Stanislavski öldü gibi bir şey. Hayır ölmedi. Brecht’inki başka bir yöntem. Yani aynı yöntemle zayıflamıyor değil mi insanlar ? Ama bu da bir sürecin neticesi ya. O zaman sen gelişmeyi reddediyorsun. Ben hep diyorum, sanat kutsal olamaz. Kutsal bir şeye el sürdürmezsin, sanat el sürülmeyen bir şey olabilir mi ? Anlamaya çalışıyorum ben. Niye çalışmayayım ki ? Ben de oynuyorum. Oyun yazıyorum. Mesela Cyrano’da bazı şeyleri anlamaya çalışıyorum şimdi. Bunları yazma da… ( ah neler neler biliyorum oyunla ilgili şu an, mutluyum yaaa, tam burada Cyrano hakkında yazabileceğim bir şeyler anlat, o sorum var çünkü; konusu geçmişken sorayım diyorum ) Biliyorsun Cyrano’yu Bora Seçkin oynayacaktı, sonra bazı sağlık nedenlerinden ötürü işte… Bora hoca da benim hocamdır. Ve ben bir kere Cyrano oynadım, onun yönetmenidir aynı zamanda. Aramış provalara başlamadan 5 gün önce, rica etmiş. Onun üzerine beni arıyorlar. Ben de imkansız dedim. Yapamam. Üç gün, Erhan ağabey, Mehmet Birkiye… Telefon görüşmeleri gidiyor geliyor gidiyor geliyor…Nihayet tamam diyorum. Ama sonra provadan bir gün önce Tomi haberi geliyor. Çarşamba sabahı gidiyorum diyorum ki ben yapamam. Provayı durdururuz, bakşa kimse olmasın falan, gerçekten Mehmet Birkiye çok şık davrandı, çok zarif davrandı o konuda ve bir şekilde girdim. Ama şu an çok öyle bir süreç geçiremiyorum Cyrano’da. Yani ödevimi yapıyorum, ezberimi yapıyorum, teknik olarak işte neyse ve fft16_mf3134331 (1)anlamaya çalışıyorum, yapmaya çalışıyorum. Çok özel bir süreç benim için. Cyrano değil, Tomi ile ilgili olan kısmı. O yüzden hep kendime Tomi gibi düşün, Tomi gibi davran diyorum…. Teknik olarak çok hoş bir düşünce ile yaklaşıyor Mehmet Birkiye. Bence yaratıcı bir fikirle geldi. Ekip iyi bir ekip. Genç, çok genç bir ekip gerçekten. İyi de bir ilişkimiz var. Birbirini seven insanlar var. Mehmet beyin kurduğu yapı, Alparslan…. Tolga çok güzel müzikler yaptı. Bence iyi bir iş çıkacak. Yani tuhaf bir dönem olduğu için ben… provayı yaparken Tomi’yi düşünüyorum sadece. Cyrano’yu Tomi’ye çok benzettim. Ya tamemen şu anda o duygusal kafada olduğum için bilmiyorum da. Yani o duruşu, gizliden gizliye iyi oluşu; yani o çok görünür olarak iyidir de….İlkeli duruşu. Bir hayal kahramanı olması. Çünkü yok öyle Cyrano gibi adam yok. Yani Cyrano De Bergerac diye biri var da böyle bir adam olamaz diyorsun ya seyredince ?
Hocayla da böyle. Ben aradım Bora hocayı, dedim ki ben yerinizi tutuyorum. Sizin gelmenizi bekliyorum şu anda. Hayır dedi, zaten sen……öyle bir duygusal konuşma…..Sonra tekrar konuştuk. Kendini yorma falan…. Hayatımızda tuhaf bir yeri olacak bir dönem olduğu için, oyun da ister istemez tuhaf bir yerde kalacak yani, bunu biliyorum. Onun dışında aktörlük meselesi……..hakkını vermeye çalışmak işte. Oynuyorum. Gücüm bu kadarsa on katını yapmaya çalışıyorum. Ne istiyorlarsa yapmaya çalışıyorum. İsteyen oynayabilir yani. Ben gerçekten, ŞT’na yakışacak bir oyun çıkacaksa çıksın…Ekip çok tatlı bir ekip, herkes birbirine destek oluyor. Bir şeyle uğraşıyor olmak beni çok da şey yapıyor, iyi yani; yoksa çok düşeceğimi biliyorum. Bir de ben uzun zamandır bir yönetmenle çalışmadığım için, Şahika ile çalıştım en son. O da ikinci sezonda girmiştim. Genellikle yönettiğim için…Şahika’dan önce Mefisto’da Ragıp’la çalışmıştım, Gerçek Hayat’ta Arif’le…. Ama ben yazarıydım sonuçta. Tasarım ekibinde illa ki bir şekilde oldum. Surname’de, Lear’de…Çalışıyordum elbette ama yönetiyordum işte. O açıdan bu oyun bana da iyi gelmiştir herhalde.
S- Benim tam da burada bir sorum var, yönetmen Yiğit oyuncu Yiğit’e, oyuncu Yiğit de yazar Yiğit’e ne söyler ?
Y- Yönetmen Yiğit oyuncu Yiğit’e iki dakka dur lan diyebilir. Çünkü ben yönetmen olarak katıyımdır da oyuncu olarak o kadar katı değilimdir, herhalde; bilmiyorum. İyi bir partnerimdir yani.
S- Kesinlikle. ( Cidden insan özlüyor, çok özlüyor )
Y- Kendi derdimde değilimdir. Biraz Altıdan Sonra yapısından da kaynaklanıyor. Hep böyle diğerlerini düşünerek oyunların içinde var olduğum için…Kendini geliştir diyebilirdim, çok uğraşırdım oyuncu Yiğit’le, yetmezdi bana. Daha iyi olmasına. Milim milim, bayağı dibinde çalışırdım. Ben oyunculukla çok uğraşmadığım için…O yüzden yani kendimi oyuncu olarak…Öyle major bir derdim olmadı. Bunu iyi bir şey olarak söylüyorum. Çok iyi olmalıyım evet duygusu ? Ben o üç alanda da çok iyi olamadım çünkü hepsini aynı anda yapmaya çalışarak ben, iyi bir tiyatro adamı olmaya çalıştım. Hala da çalışıyorum. Altıdan Sonra Tiyatro’da da hep böyle kendimi destek yerine yerleştirmişimdir. Ben hep iyi bir partner olmaya çalıştım. İyi yapmaya çalışıyorum elbette işimi de. Cyrano şimdi çok şey talep eden bir oyun. Oyuncu Yiğit de yazar Yiğit’e düzgün yaz lan derdi. Onu ilk defa şeyde yaşadım ben, Gerçek Hayat’ı bayağı Tomi ile ben oynayayım diye yazdım. Çok bilerel yazdım, Tomi’den ve benden yola çıkarak yazdım. Neyse bitti oyun, Tomi geldi; ben de sabah bitirmişim oyunu içeride uyuyorum, Tomi de neden çağırdı beni ? Ben oyun falan oynamak istemiyorum diye gelmiş oturuyor, ben gittim içeri. Uyandım. Okuyalım mı falan ? Tomi birden böyle benim içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor ama okuyalım, gerçekten çok kötüyüm falan 🙂 Böyle teksti aldı, tam kalktım ben, yüksek sesle okumaya başladı, niye yüksek sesle okuyorsun dedim, ikimiz oynamayacak mıyız dedi, ben tamammm dedim. Hiç o ana kadar öyle bir duygum, bilimcim yok yani. Ben de okumaya başladım, bayağı böyle bir rolüm ben, birisi bir oyun yazmış; okuyorum…. 4 -5 kere ağlama molası verildi oyuna, okuma bitti; Tomi: evet ne zaman başlıyoruz oyuna ? Arif mi yönetse ? Evet ben de Arif’i düşünmüştüm falan…Tomi böyle dans ederek kızların yanına döndü…İlk orada hissetmiştim, evet bu bir metin; birisi yazmış, ben de okuyorum diye…. Yazmaya devam et derdim herhalde, çok yazmıyorum bu aralar; daha az yazıyorum. Biraz daha keyifli ol derdim. Şeyle dalga geçerim ben, Berkay’la; ben OBEB’i 25 yaşımda yazmıştım, o da 25’i 25 yaşında yazdı ya ? Lan bir benim yazdığım oyuna bak, bir de kendininkine bak. Benimki ne kadar komik, seninki böyle içler acısı, dram dram diye Berkay’a…..Sonra düşündüm ben de öyle oldum yani. Biraz daha keyifli ol diyebilirdim. Daha çok dene. Mutlu olmaya çalış. Mutsuz görürdüm herhalde yazar olarak onu. Rahat ol derdim yani. Bu kadar melankolik olma derdim. Yönetmenle konuş derdim…
S- En kıyak özelliğin ne senin ? Bir de en gıcık özelliğin ?
Y- Sabırlıyım. Öyle diyorlar. Bence de öyle. Sabırlıyım. Kıyak ? kıyak tuhaf bir sözcük. Başkalarına sormak lazım. Sana sormak lazım. Ya sorun çözerim, herhalde o insanların işine yarıyor. Organize edebilirim yani herhangi bir problemi kafam az çok çalıştığı için. Şeyi bilirler yani bizimkiler Kumbaracı’da bir konu uzun uzun konuşulur ve tak tak tak çözülür. Gibi. Çok iyi arkadaş olmayabilirim, onu bilmiyorum; çok asosyal bir adamımdır. Kendimden bahsetmem. Başkasını dinlerim de çok iyi arkadaş olmayabilirim. Çok paylaşmaya çalışırım, hocalık gibi değil de ağabeylik gibi. Kumbaracı’da da, en küçük benimdir ama ağabey gibiyimdir.
Adaletli bir adam olduğumu düşünüyorum. Hep böyle davrandım. Kumbaracı50’de de böyle. ŞT yönetiminde de böyle. Çok kaprislere boyun eğmediğimi düşünüyorum. Bu bazıları için kötü bir özellik olabilir de.
S- Gıcıklık ?
Y- Asosyalimdir, mesafeliyimdir; herhalde o. Sevmeyenim çoktur. Sosyal biri değilim herhalde o. Güney’i çok severim mesela, hiç oturup içtin mi diye sor; hayır. Doğru düzgün muhabbet ettik mi hayır ama Güney’i çok severim. Güney de beni çok seviyor. Niye ? Bilmiyorum ki…Şey yapamıyorum ilişkiyi…Çekingenim. Ben biraz çekingenimdir de belli etmiyorum. Ben, ”tanısan çok seversin” klasmanındayım :))))Ne hissediyorsam hemen öyleyimdir, onlar gıcık bir şey mesela. Kötü hissediyorsam kapanırım. Onu açmaya, onu yıkmaya çalışıyorum. Cyrano provalarında Tomi gibi davranıyorum dediğim o. Amatör tiyatodan geldiğim için, bizim Altadan Sonra’da da ensemble kafası çok oturmuştur. Hala demin de dekor değişimde oraya öyle basmasın elinize bir şey olur diyordum, bak o yüzden de ukala görünüyor olabilirim. Arkadan konuşmam mesela sen bilirsin. dedikodu, geyiğine yaparız ama kimsenin de hakkını yemem yani. Çok öyle dünyalarla alakam yoktur. Biraz yalnızım ben, hakikaten biraz yalnızım.
S- Biraz ?
Y- Bayağı yalnızım.
S- Kötü bir şey değil ki bu.
Mefisto033Y- Ben o yüzden seviyorum sahnede olmayı. Hayal-i Temsil’i de o yüzden seviyorum. Oradaki en sevdiğim laf o, Ahmet Sami’nin çok güzel bir saptaması. Nasıl bir şey diye soruyor Bedia Afife’ye, ” Herkes seni çok seviyor” diyor. Sahnede olmak öyle bir şey. Aslında beğeniyor seni, elbette ki takdir ediyor ama seviyor da o sırada. Sen bilmem nereden mi gelmişsin ? Öyle miymişsin ? Kuliste şöyle mi davranmışsın ? Hayatta nasıl birisin ? Önyargısız çünkü. Daha doğrusu bir yargısı var sahnede seyrettiği şeyle ilgili. Sevilme, sevme arzusu tabii ki var, olmaz olur mu ? Ama çok gizliden gizliyedir yani Benim öyledir, hakikaten sevmediğim çok az insan vardır. Biri, biri için der ya ? Şöyle böyle diye, ben hep şey derim; yok yahu iyi adamdır niye öyle diyorsun. Mesleki kriterler önemlidir. Disiplin meselesi. Yaptığı işin hakkını vermekle ilgili bir gayreti olmayan insanı, insanla arama mesafe koyuyorum. Mesafe dediğim de çalışmam olur biter yani.
S- Başucu kitapların ? Başucu oyun yazarların ?
Y- Başucu kitabı bana şöyle geliyor. Çok kötü durumdayım, çok canım sıkkın; arayacağım ilk insan. Başucu kitabı da öyle bir şey. Benim yangınımda ilk kurtarılacaklar. Öyle geldiği için de, Cin Ali de olabilir. Bana iyi geliyorsa. Calvino. Boris Vian, Vian’ın dili, kafası; bana her zaman çok iyi gelmiştir. Bütün kimlikleriyle yani. Bütün çirkinleri de öldürebiliriz, günlerin köpüğünü de içebiliriz; onda hiçbir sıkıntı yok 🙂 Nazım, öyle; ona diyecek bir şey yok. Özdemir Asaf benim için öyledir. Shakespeare iyi bir kılavuzdur. Şey için, nasıl yapmış lan bunu manyak demek için, insanın haddini bilmesi için de çok iyi kılavuzlardır bunlar. Şimdi ben Cyrano’yu oynuyorum ama gözümde öyle aktörler vardı ki Cyrano’yu oynayabilecekti fakat vefat etti. Ya da zamanında oynadı. Şeyi biliyorum yani, ona selam çakmaya çalışıyorum. Hayal-i Temsil’de ermeni bir makyörü oynarken bizim kuaför Ahmet’i referans aldım, konuşma olarak da Fasulyeciyan’a gönderme yaptım, Münir Özkul ve Savaş ağabeye selam çakmak için. Bunu Seçkin hoca hemen yakalamış mesela. Benim için o oynar o rolü. Ben sadece yerini tutuyorum. Bora hocaya da söylediğim o, ağabey ben sadece senin yerini tutuyorum. Selahattin Pınar’ı da öyle. Acaip iyi oynardı dediğim adama selam çakmaya çalışıyorum, onu taklit etmeye değil. Kerem ağabey vefat ettiğinde ben çoğu insanla öyle tanıştım. Beni onun yerine verdiler. Ben bire bir Kerem ağabey gibi oynadım. O yüzden oyunculukta böyle çok da kibirlenmenin bir anlamı yok, herkesin zaafı belli, avantajı da belli. Mükemmel aktörlük vardır mutlaka ama onlar hocalardır, ustalardır; onlara selam çakacaksın. Münir hocayı seyretmek isterdim Cyrano’da. O alaycı haliyle ne yapacak acaba diye, Ya da Mücap Ofluoğlu’ndan seyretmek isterdim. Bülent Emin’den seyrettim, şahane bir şeydi. Gelip izleyecek tahminen, kuliste fotograf çekeceğiz yani. Shakespeare’de de öyle. Veya bizde Haldun Taner gibi bir adam varsa, Melih Cevdet gibi, Memet Baydur gibi bir adam varsa, bin tane isim vardır böyle, sayabiliriz yani; allahtan sayabiliriz. Adamlar varsa sen de bir kendine gel, Çehov gibi bir herif var yani. Onun gibi olmak değil mesela. Hayır abi ben yazdım ve bu çok iyi. Babacım adam senden 400 yıl önce yazdı ve emin ol senden çok daha iyi yazdı diyebilmek için bazen, okumak gerekiyor. Öyle bir egoyla karşılaştığım zaman bana çok çirkin geliyor. Sahnede gizlenen, gizlenmeye çalışan adam çok ilginç geliyor bana. Bir ensemble’da kendini ekstra göstermeye çalışan ? Ensemble ulan yani. Benim sana dönüp bakmamam lazım. Sana dönüp bakmamamı sağlaman bir başarı.
S- Çok güzel bir şey söylüyorsun.
Y- Bunu Ayşegül Devrim söylemişti biliyor musun bana. Hakimiyet-i Milliye Aşevi oyununda ben terziydim ve bütün oyun boyunca kenardaydım; işte giydiriyorum falan…Geçişlerde beni kullanıyor öyle düşün. Ayşegül abla bana gelip böyle rahmetli; o da öyle bir kadındı…Sen sahnede kendini yok etmeyi başarıyorsun, sende bir şey var dedi. Biliyorsun Ayşegül ablayı…Bence o çok önemli bir şey. Sahnede yok olmayı becermek çok önemli bir şey. Tomi öyle bir oyuncudur işte, hiçbir şey yapmaz ama hep ona bakarsın. Gerçek Hayat’ta partneriyim ve unutuyorum arada onu seyrediyorum. Bak işte keyif al. Beraber zaman geçiriyorsun. Beraber belki sohbet edip, oturup içmekten çok daha kıymetli bir şey yapıyorsun çünkü o sırada seni sınırlayan bazı laflar var. O laflara rağmen gözlerinin bebeğinde şeyi görüyorsun; şu an çok yoruldum Yiğit…Biliyorum benim de sesim çıkmıyor Tomi haydi devam. Bir diğeri de Bora Seçkin’dir benim için, iki kişilik bir oyun oynadık birbirimizi hiç görmediğimiz bir oyun ama biliyorduk birbirimizi. O yüzden ekip olmakta çok diretip bu olmadığı zaman beni agresif zannediyorlar. Ben halbuki bu olamayınca çok agresifleşiyorum. O yüzden başucu insanları da var işte. Kitap dediğin de insan işte, yazan adamı düşünüyorsun. Boris Vian diyorsun, Bohert diyorsun; bunların hepsi erken ölen adamlar, bunların hepsi çocuk. 24-25 yaşında ölmüş adamlar. Bak benim yaptığım oyunlara, yazarların hepsi erken ölmüştür. Uzun süre bunu anlamaya çalıştım. Ben 24 yaşında oyun yazıyorum, adam aynı yaşta dünyayı değiştirmiş. Ve sen onun üstüne çıkmak için çabalıyorsun. Referans olarak onu gösteriyorsun. Sen hiçbir zaman referans olarak gösterilmeyeceksin, ne acı ve ne güzel değil mi ? Benim de akranlarım var, küçüklerim var. Ben deli gibi heyecanlanıyorum böyle iyi bir oyun okuyunca. Atölyede de iyi bir şey yazıldığı zaman…Şimdi Müzikholde de…Gözüm doluyor. Rahat olun diyorum bir yazar arkadaş var o toparlayacak diyorum ama toparlamnın çok ötesine geçiyorlar ve bu olağanüstü bir şey. Bir duygu yani.
S- Beraber oynamak istediğin oyuncular kimler ?
Y- Ben çok kişiyle oynamadım doğru düzgün. Ben ilk girdiğimde (ŞT) HasırIMG_6785 - Kopya Şapka’da Suna ablayla oynuyordum, hep böyle kulisten seyrederdim. Suç ve Ceza’da da. Öğrenmeye çalışırdım. İyi bir partnerle ilgiliyse, Tomi ile 30 sene daha sahneye çıkmak isterim. Macit ağabeyle, benim çok beğendiğim bir aktör; oynamak isterdim, çalışmak; kulisinde olmak isterdim. Çetin Tekindor’la oynamak isterdim, Bülent Emin’le oynamak isterdim kesinlikle. Çok iyi aktörler var. Ben sahnede rolümü unutup seyretmek istediğim aktörlerle oynamak isterdim.
S- Tomi gibi.
Y- Tomi bir de şimdi duygusal. Tomi benim, annem, sevgilim, öğrencim, öğretmenim, hocam, Tomi her şey, Tomi çok özel bir örnek de…Bir de seviyorsun işte, gel beraber sahnede olalım diyorsun, seni o yüzden aradık :)))
(İyi ki ! Ne mutlu oldum ben o yokuşta bilemezsin. Umarım hissettirebilmişimdir birazcık da olsa, umarım )
Altıdan Sonra’yla ölene kadar sahneye çıkmak isterim. Epeydir oynamadığım adamlar var. Ömer’le mesela. Ne bileyim benimle oynamak isteyen herkesle oynamak, öğrenmek isterim.
S- Son soru.
Y- Şaka yapıyorsun, zaman su gibi aktı.
S- Dönüp de oynamak istediğin bir rolün var mı ?
Y- Yok. Yooo. Niye olsun ki ? Şey var tabii,o rolü hiç beceremedim dediğim oyunlar var. Söz Veriyorum’u çok az oynadık biz, iyi bir oyundu. Onu biraz daha oynamak isterdim. Kaldı yani, kaldı o yüzden. yok canım, önümüzebakalım. Ama tabii işin keyfi orada ya. Şimdi klasikler için özellikle öyle olur ya ? Sıkça oynanan oyunlar listesi vardır ya ? Sen oynarsın sonra başka biri oynar; bambaşka bir yorumla. Biz aslında ortak kapları taşıyan ruhlar gibiyiz ya ? İçine girip kendimiz gösteriyoruz. Aslında kendimizi göstermek için sırayla görev almışız gibi bir durum var. Oynadığım bir oyunu bir daha oynamak değil de oynadığım bir rolü başka birinden seyretmek isterdim. Oldu da bu ama ben kendimi çok oyuncu gibi hissetmediğim için çok öyle bakmıyorum. Gerçek Hayat olsa merak edebilirim. Çok özel bir oyun ya o. Çok teatral bir şey görsem çıkarım herdalde. 🙂
S- Ben mesela bir daha Kapıların Dışında’yı oynamanı isterim.
Y- Kapıların Dışında için yaşlıyım artık, 25 yaşında bir çocuk o. Ama 25 yaşında bir çocuktan seyretmek isterim bak. Yönetmek isteyebilirim. Kapıların Dışında sevdiğimiz bir oyundu çünkü. Berkay’dan olur tabii. O da yaşlandı :))))Bunlar hep oyuncu sorusu, sen beni bayağı bir oyuncu görmüşsün. Yanlış sorular. 🙂
Ben hikaye anlatmayı seviyorum. Yazar olarak da yönetmen olarak da. Hep tepki gösteriyorlar ya, aynı anda iki yerde aynı oyun nasıl yapılıyor diye ? Bana çok salakça geliyor mesela. Neden çekiniyoruz ki biz ? Bu ne kadar yüce bir yazar olduğunu gösteriyor birilerinin, ne kadar önemli bir şey. İki ödenekli tiyatro olsa az çok anlayabilirim, teknik olarak çok benzer koşullarla geliyorlar. Halbuki, eğer mesela; Kumbaracı’da Cyrano’yu yapmak isterdim, Cyrano gibi bir oyun Kumbaracı’da nasıl olur mesela ? Gibi. Alternatif mekanda niye olmasın mesela. Öyle bir yerde seyretmek isterim doğrusu. Cyrano çok özlenilen bir şeyden bahsediyor, aşktan bahsediyor; onurlu olmaktan, kendini değil başkalarını düşünmekten bahsediyor, erdemden bahsediyor. O yüzden bu oyunu biraz da oradan tale etmek lazım. O yüzden diyorum masal kahramanı gibi bir adam, gerçek olamayacak kadar ideal. Don Kişot bile daha gerçek bir adam Cyrano’dan. Tabii ki Cyrano ile özdeşleştiğin yerler vardır, belki gururun, belki aşkı yaşama biçimin özdeşleşiyordur. Belki silahşörlüğün, kahramanlığın, bu silahşörlüğün kılıç ustası olmanı gerektirmiyor. Ama hepsinin aynı bünyede bulunması nadir, belki de hiç yoktur. O yüzden Tomi diyorum, özel üretimler bunlar. Az’lar. Keşke Lear de yapılsaydı. Mesela klasik bir Lear yapacağımı biliyorum. Bir gün, olursa. İşte onlar bana çok komik geliyor. Ben öyle düşünemiyor olabilir miyim ? Klasik bakamayacak biri ? Yapabilirdim yani. Beğenmeyeceksen onu da beğenmeyebilirdin yani. Ama başka bir dille tekrar yönetmek isteyebilirim elbette. Böyle de yapılabiliyor. Hani ben zeki bir adamımdır, bu az çok bilinir. Gerçek Hayat’a bayılmak ve Dertsiz’den nefret etmek. E onu da ben yaptım, babama mı yaptırdım ? Demek ki bir şey deniyorum, bir de oradan baksan mı acaba ? Katılmayabilirsin. Ama ben şunu söyleyebiliyorum mesela, sen söyleyebiliyor musun ? Ben yaptığım her şeyi bilinçli yaptım. Bunu çok rahatça söyleyebilirim, bayağı ne olacağını bilerek yaptım. Başarıyla ulaşıp ulaşmama dışında bir şey olarak söylüyorum, ne yapmak istiyorsam onu yaptım ve hepsini bilinçli yaptım. O yüzden ben hiçbir eleştirmene yazı yazmam. Bana ne yani ? Sen de öyle görmüşsün. Çok beğenilen oyunlarımız vardır. OBEB gibi, Gerçek Hayat gibi. Ama oldu beğenmeyen. Ve biliyorum bizim Alternatif tayfa genelde beğenmedi. ” Bana bir şey anlatmadı ” dediler mesela, o zaman da endişeye düşüyorum; çok mu yüzeysel acaba hayata bakılıyor diye. Benim hayatıma temas etmedi cümlesi çok tehlikeli, 67419_460425972360_7582892_n (1)umut kırıcı bir cümle. Oyunun niteliği dışında bir şeyden söz ediyorum. İmkanı olmaması gerekiyor tiyatroyla uğraşan birinin böyli bir metinde hayatına değecek bir nokta bulamaması. Yine bak oyunculuk kalitesi, Tomi’yi tenzih ederek yani ben çok kötü oynuyorum, çok kötü yazmışım diyelim ama bu metnin üzerine inşa olduğu meselelerin senin hayatına değmemiş olması senin bir dönemi boş geçirmiş olman anlamına geliyor bana göre. Tekrar ediyorum beğeniden bağımsız bir şey söylüyorum. Seni ilgilendirmiyor olması başka bir şey. İlgilendiriyor ama ben katılmıyorum bu anlatım biçimine, haa o benim kabulüm. Lear için de öyle. Oyunu okumadığımı iddia eden eleştirmen de gördüm. Biraz ahlaklı olmak lazım bu işte. Ben ne yapıyorsam çok bilinçli yapıyorum, beğenilmeyebilir, o demek ki beceremediğim anlamına gelir yani ben de katılıyorsam buna. Ama ne yapıyorsam ahlakımla yaptım. Meslek ahlakımı kimseye yedirmem yani. Meslek ahlakımdan asla vazgeçmem, ekipteki ışıkçısından, kostümcüsüne kadar korudum, her nerede ne iş yapıyorsam hepsini koruyacak bir iş çıkarmaya çalıştım ve en başta yazara herkesten daha çok saygı duydum. Tartışma yaratması herhangi bir şeyin çok iyi bir şey. Demek ki Shakespeare onlara göre böyle olmaması gereken bir şey. Güzel. Nasıl olmaması gerektiğini artık anladığınıza göre nasıl olması gerektiğini talep edebilirsiniz. Gibi. Ben kendime karşı herkesten çok daha acımasız olabilirim. Ama hep kendime de çirkinleşmeden yaklaştım, o başka bir ahlak. Tomi o yüzden çok özeldir, benim ŞT’da oynadığım bir oyunun kulisine ne kadar kötü oynuyorsun diye girdi. Herkesin önünde, ben böyle kaldım falan, çok doğru bir şey yaptı; haklıydı çünkü kötü oynuyordum. Ama öyle girdiği için ben bir hafta sonra iyi oynamaya başladım. Meslek ahlakı budur. O yüzden ben şeyi çok algılayamıyorum, o mu yönetecek ? O nasıl becerir ? Peki sen kimsin ? Niye beceremesin ? Dur bakalım. Sen niye bir insanın sürekli iyi yapmasını bekliyorsun ki ? O zaman ben sürekli 44 yaparım, biliyorum o çok iyi oldu. Picasso ilk yaptığı resmi her gün yapsaydı çok beğenildiği için, mümkün mü ? Hiç kimsenin beğenilmeme lüksünü alamazsın elinden. Ama çirkinlik başka bir şey. Ben bunu ne meslekte, ne insan ilişkisinde, ne aşkta….
Ne bileyim, bana öyle geliyor.
Bitti mi ? Emin misin ya ?
S- Evet, kaç saatte çözeceğim ben bunu biliyor musun ?
Y- 12.
Seni çok seviyorum Yiğit Sertdemir. Bu röportajı çözmek 3 gece sürdü ama hiç yorulmadım. Yazdığım her şeyi bilinçle yazdım. Cyrano’ların dünyadaki varlığına inanarak. O özel üretimlerin hepsine saygıyla…
Had bilerek. Onlar o kadar az ki !

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı