Ayın KonuğuAyın Konuğu

Sevinç Erbulak sordu; Erdal Beşikçioğlu cevapladı

Bir perşembe öğlen, saat 15.00’te gidiyorum Tatbikat Sahnesi‘ne.
Erdal Beşikçioğlu ile saat 18.00’de buluşacağız ama erken biten dersimin ardından, kendimi saatler öncesinden Tatbikat’ta buluyorum. Pasajın içinden heyecanlı adımlarla tiyatroya varıyorum. Kapıdaki park görevlisi sahneyi şıp diye tarif ettiği için, acayip keyiflenmişim duruma… Ardından mis gibi bir karşılama… “Merhaba, ben fuayede kitap ve oyun okuyabilir miyim?” diyorum, “Şu saatlerde temizlik vardır, isterseniz burada oturun rahat rahat” diyorlar ama ben, “yok” diyorum, “fuayeye inebilir miyim?”
Aşağıya kıvrılıp, sanki daha önce defalarca gelmişim gibi ezber ettiğim gri koltuğa yayılıyor, sağımda kitabım, üzerinde yeni yeni alışmaya başladığım gözlüğümün kabı, solumda bir tiyatro metni… O kadar mutluyum ki; etraf, sonradan gelen Iraz’ın tahmin ettiği gibi (arı gibi çalışkan olmakta ilgili) sarı – siyah ve tahta. Tertemiz. Bu fuaye, kulis kokuyor, tiyatro kokuyor, prova kokuyor. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama hissim tam olarak bu. Afişler, kolonlardaki oyun çizimleri, uff bakılacak amma çok şey var. Çayımı içerken oyun metnini bitiriyorum. Bardağım hiç boş kalmıyor. Buluşma saatimizden biraz daha evvel geliyor Erdal Beşikçioğlu, öyle bir hoş geldin diyor ki bana, içimden biz bin yıldır tanışıyoruz demek diye geçiriyorum. Öyle zaten. Sonra aynı içtenlikle Iraz ve Güney‘e de selam veriyor onlar geldiklerinde. Onlar gelene kadar biz kuliste kayıtsız bir röportaj yapıyoruz aslında. Ağzım bin karış açık. Bir gece önce anneme, bana biraz sorular konusunda yardım etsene dediğimde, “Kızım ne sorarsan sor, o her şeyi anlatacak zaten” dediği anı çıkaramıyorum aklımdan. Neler neler anlatıyor? Soru hazırlamasaydım yahu ben, sadece kayıt cihazına bassaydım diyorum içimden ve dışımdan. Tatbikat kelimesini, sevdiklerini ve sevmediklerini, genellikle kısacık ve hep çok özenli anlatıyor bize. Sorumu soruyorum, bir an duruyor ve çat. Hemen cevap, hemen. Savaş Hoca’nın adının geçtiği cevapta kalbimin içinden bir rüzgar esiyor, hem serinleten hem de kavuran bir rüzgar. İçimi. Demiyorum ama kimseye bir şey. Kayıt cihazını durdurunca şunu diliyorum o an içtenlikle, ‘Tiyatro Tanrıları bu şahane adam ne dilerse, gerçekleştirsinler lütfen’. Öyle bir şahane insan tanıyorum işte Müstehak sayesinde… Bir Delinin Hatıra Defteri‘ni o gece izleyebilen şanslı seyircilerin arasında olduğumu yazsam mı yazmasam mı bilemiyorum buraya…
O geceki oyun, hâlâ sanki az evvel o güzel fuayeye çıkmışız gibi aklımda…
Sanatın yetinmediğini hiç yetinmeden söyleyen Erdal Beşikçioğlu şimdi sizin karşınızda, haydi okuyun bakalım…
Ben, Antabus, Blink ve Woyzeck Masalı‘na bilet bakıyorum…
IMG_2891
Sevinç Erbulak: Dün akşam soruları hazırlıyorum, ‘ne kadar saçma bir soru’ diyorum. Anneme diyorum ki “Anne, birkaç tane soru sorar mısın?” Annem de bana diyor ki “Saçmalama kızım, sen soru soramıyor musun? Sen ne sorarsan sor, o her şeyi anlatacak” dedi.
Erdal Beşikçioğlu:

    Evet, çok doğru demiş.

Müstehak ve Tiyatro(Hâl) vasıtasıyla buradayız, ilk sorum alternatif sahnelerle ilgili. Alternatif sahnelerle aranız nasıl bir oyuncu, bir yönetmen olarak; bir tiyatro adamı olarak?

  • Yani adamın kendi sıradan olanlan ilgilenmediği için, ister istemez yaptığı işi de bir alternatif olarak değerlendirmiyor. O kendi bildiği, görmek istediği işi yapıyor. Bir takım adamlar de alternatif tiyatro olduğunu söylüyor ama ben bunun böyle olduğunu düşünmüyorum. Zaman ve durumda insan ister istemez biraz daha ekstrem kalıyor tabi ki. Yani yönetimle ilgili bir sıkıntıdan kaynaklı sanırım biraz bizi alternatif olarak algılamaları. Yoksa biz alternatif tiyatroyla ilgilenmiyoruz; kendi bildiğimiz tiyatromuzu yapıyoruz.

Alternatif değil yani?

  • Benim için değil yani.


Benim için de değil… Peki efendim, sevdiğiniz, döne döne okuduğunuz yazarlarınız kimlerdir? Sonra oyun yazarlarınızı da merak ediyoruz Müstehak olarak ama sizin baş ucu kitaplarınız nelerdir?

  • Stephen Zweig’i çok seviyorum mesela, George Orwell’ı da çok seviyorum. Şimdi bir eseri sanırım yeni Türkçe’ye kazandırılmış, “Boğulmamak İçin” onu okuyorum. Paul Auster’ı seviyorum. Ama yerli olarak Tuğba Doğan’ın “Musa’nın Uykusu”nu yeni bitirdim… Klasiklerin hepsini okul yıllarında okumuştuk, tabi ki çok güzeller; şimdi sahne için onları yeniden kanlandırmak, canlandırmak için gözden geçiriyoruz, zevkli olabilir. Aslında Tatbikat’ın amaçlarından bir tanesi de o klasikleri bugünün algısıyla okumak.

Tatbikat sorum var. Hâlâ oynayamadığınıza inanamadığınız bir rol kaldı mı?
IMG_2894

  • Don Kişot! Onu oynayacağım ama zamana takıldım onda, biraz daha vaktimiz var; yapacağız onu da inşallah.

Peki, röportajımız bitince sihirli bir değneğim olduğunu söylesem, bu bir sürpriz olsa ve onu size versem; yaşadığımız ülkede neyi veya neleri değiştirirdiniz?

  • Her şeyi diyeceğim ama saçma olacak…

Yo, hayır, çok güzel bir cevap olacak. Hakikaten dokunmayacağınız hiçbir şey olmayacak mı?

    – Yok, her şeyi… Bir şeye dokunursam zaten ister istemez hepsi değişecektir. Bir estetik algısına dokunsanız yaşam biçimi bile değişecek. Ben beyaz ışıkta yaşamaktan hiç hoşlanmıyorum, sarfiyatsız ampullerin o tuhaf karanlığında yaşamaktan hiç hoşlanmıyorum. Bunların hepsini estetik algıyla ilgili bir durum olarak görüyorum. Bu ülkedeki bu estetik algıyı komple değiştirmek istiyorum. Tabi ki de bu algı değişince, sanırım her şeyi değiştirmek gerekiyor.

Tatbikat Sahnesi adıyla yaşasın her şeyden önce…

  • Eyvallah…

Neden ‘Tatbikat’? Kelime olarak çok ilgimi çektiği için soruyorum, çok sevdiğim bir kelime olduğu için… Ne zamandır aklınızdaydı ve şu an Tatbikat Sahnesi’nde neler olmakta?

  • Konservatuvarlı çocukların kurduğu okullu ilk tiyatro olduğu için, bir de ‘Turneye çıkıyoruz’ söylemi bana hep ticari gelmiştir. Benim pek hoşuma gitmiyordu açıkçası. ‘Tatbikata gidiyoruz’ daha hoşuma gidiyor, karşılığını buluyor gibi… Eskiden beri, Devlet Tiyatroları kurulmadan önce de bir uygulama sahnesi olarak kurulmuş… Uygulama sahnesi denince “Biz tiyatroyu biliyoruz, tiyatroyu çok iyi bildiğimiz için de bunu yapıyoruz” demek yerine uygulama sahnesinde “Biz tiyatroyu arıyoruz” dediği için aslında Tatbikat. Bir metni yeni baştan yorumlamak, yeni baştan okumak, yeni baştan estetize etmek; o yüzden Tatbikat… O dünyanın tatbikatini yaptığımız için tatbikat… Bir metni yeniden kurgulamak, yeniden uygulamak, tatbik etmek, bunun arayışını devam ettirmek ve bunu da daha önceden sahne tecrübesi olmayan genç çocuklarla sahne üzerindeki enerjisini daha sağaltmamış, taze bedenlerle yapmayı daha uygun bulduğumuz için Tatbikat…

Kaç oyun var?
IMG_2953

  • Var bir şeyler işte… ‘Mezarsız Ölüler’ (Jean-Paul SATRE) var, şimdi ‘Hizmetçiler’ (Jean GENET) Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde oynayacak bir oyun olarak Ankara Tatbikat’te hazırlanıyor. İstanbul Tatbikat’te Cem Emüler ve Tansel Öngel’in hazırladığı yine bir KAFKA var, ‘Ceza kolonisi’; Nihal Yalçın’ın oynadığı ‘Antabus’ var – Seray Şahiner’in oyunu. Yine çağdaş İngiliz yazarlardan Phil PORTER ‘Blink – An’ var; GOGOL’ün ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ amiral gemisi olarak devam ediyor, diğer işleri finanse edebilelim diye. Ondan sonra, özel tiyatro için bir delilik olan, kadrosunda 25 kişinin var olduğu benim yeniden uyarladığım, Onur Yüce’nin müziklerini ve Binnaz Dorkip’in koreografisini yaptığı ‘Woyzeck Masalı’ rock müzikalimiz var… Var yani…

Var bir şeyler (: Bir akşam yemeği vermenizi istesem, bu akşam oyundan sonra, kaybettiğimiz insanlar da olabilir sofrada; sayı sınırlaması da vermesem, yemeği de siz hazırlıyor olsanız, kimlere yemek pişirmek ve kimlerle sohbet etmek istersiniz bir masada?

  • Valla Savaş Ağabey’e (Savaş Dinçel) yetişemedim ben, onu çok isterdim açıkçası. Onu yakalayamadım, o hep ukde kalmıştır… şimdi oğlu Barış’la (Dinçel) Kafka’da çalışıyoruz, ama onu isterdim çok…

Ne güzel, iki kişilik bir sofra mı oluyor yani?

  • E, güzel olurdu yani… Fazla olmak iyi değildir çok…

Sanatın herhangi bir dalıyla uğraşmak isteyen gençlere neyi önermezsiniz?

  • Televizyonda olmayı (kahkahalar)… İlk etapta olmayı önermiyorum tabi ki. Şöyle bir şey; antremanı yapmadan sahayı çıktığınızda ne kadar galip gelebilirsiniz ki? En iyi skor beraberliktir. O da hiçbir zaman sizi ilk sırada yapmaz, orta sıralarda kalırsınız. Sanat her zaman başa koşmak için mücadele etmek demektir. Sanat hiçbir zaman yetinmez! İşe televizyonda başladığınızda popülerlik sizi doyuruyor, siz de yetinmiş oluyorsunuz; doğru değil. Önce sahne…

IMG_288xx9 “Ben bunu nasıl yaptım, hâlâ hiçbir fikrim yok!” dediğiniz bir şey var mı? Mesleki olmayabilir.

  • Var tabi, ben bu tiyatroyu nasıl açtım, bilmiyorum (kahkahalar (: ) Vallahi bilmiyorum. Çünkü çok acayip bir tempo vardı, Ankara’daki Tatbikat Sahnesi’ni açarken bir taraftan da Mezarsız Ölüler’in provası ve Marquis de Sade – Quills’in provası devam ediyordu, bir taraftan da inşaat devam ediyordu. Onları bitirdik, seyirciyle buluşturduk, Woyzeck’in provaları başlarken biz İstanbul’u yapmaya başladık ve bunların hepsi 1 yıllık bir zaman dilimi içinde gerçekleşti. Enteresandı, nasıl yaptım bilmiyorum.

Çok güzel (: Beraber oyun oynamak, ama aslında oyun çıkışı birlikte içmeye gitmek istediğiniz ve hâlâ oynamadığınız oyuncular var mı?

  • Var tabi ama onların hepsi çok meşgul. Çünkü kendi kafalarında, kendi arzu ettikleri işi yapıyorlar ve onlardan da memnunlar. Keşke hiçbirimizin bir yaşam gailesi ya da sorumluluğunu hissettiğimiz başka şeyler olmasa da, hakikaten kendi içimizde arzu ettiğimiz insanlarla sahne üzerinde sevişebilsek… Bu çok zor ama; çünkü iyi oyuncunun üzerine yüklenen çok fazla misyon ve görev var. Bu Şehir Tiyatroları’nda de böyle, Devlet Tiyatroları’nda de böyle… O yüzden hiçbir zaman böyle bir boşluğu bulup da bir araya gelmemiz mümkün değil. Ama çok tatlı adamları yakaladım tabi, Bülent’i (Emin Yarar) yakaladım mesela, Celal Kadri Kınoğlu’nu yakaladım mesela. Onların hepsini Diyarbakır’da yakaladım ben.

Yakalamak ne güzel bir kelime… Onlar da sizi yakaladı…
IMG_2991

  • Yok, onlar beni değil, ben onları yakaladım… Benden yaşça büyük oldukları için (müstesna bir tebessüm ve kahkahalar var bu cümlede (: ) ben onları yakaladım… Keyifli oyuncular ama oynamak nasip olmadı tabi ikisiyle de…

2 Kasım’da nasıl bir sabaha uyanmak istediniz, nasıl bir sabaha uyandınız?

  • Yağmurlu bir havada bulutların arasından bazen çok tatlı ışıklar sızar ya, o tatlı sızan ışıkları görmek isterdim. Umarım o yağmurlu, kapalı hava, o süzülen ışıklarla güneşli günlere doğru döner inşallah… Zor soru… Bir vatandaş olarak tabi ki cevap vermek isterim, ama benim vatandaşlık görevim sahne üzerinde. Şu ana kadar da sahne üzerine yapılan eylemlerin, müdahalelerin hiçbirimizin hoşuna gitmediğini düşünüyorum. Yıkılan heykeller, akabinde şehirleri süsleyen plastik-fiber-heykeller, ödenekli tiyatroların başına eli kolu bağlı kukla idarecilerle yaratılmaya çalışılan bir estetik anlayışı var. Haliyle bizim için hava kapalı… İster istemez…

Zor soru ama çok güzel cevap…

  • Belki ülke için çok aydınlık, ama bizim için hava kapalı.

Benim için de… Genç kuşak oyuncularla ilgili ne düşünüyorsunuz? Ki burada pek çoğu galiba gönüllü de çalışıyor…

  • Aktör olmak isteyen arkadaşlar da var, popüler kültürün bir aracı olmak için sahneyi basamak olarak kullanıp arka planlarında, kendilerine ‘güzel’ bir gelecek hazırlama idealiyle hareket edip artist olmak isteyen arkadaşlar da var. Tatbikat Sahnesi’nde de de böyle arkadaşlar vardı. Ama o elene elene, 20 kişilik grup içinden 6 kişiye düştük. Tatbikat Sahnesi de bu 6 kişiye maaş vermeye başladı, mükafat olarak, sahne üzerinde dirayetle hâlâ tiyatro yapacak inancı gösterdikleri için… Yani o gençler içerisinde bu inancı araya araya ömrümüzü tüketeceğiz gibi geliyor bana. Biz arıyoruz, onlar geliyor, bizi terk ediyorlar, biz onları terk ediyoruz, böyle tatlı bir sürecimiz var … Gençler çok çabuk her şeye ulaşmak istiyorlar. Böyle bir gerçek yok! Ben 18 yaşında başladım, 45 yaşından sonra hâlâ ulaşmak istediğim noktaya ulaşamadım. Savaş Ağabey öldü gitti; sorsaydınız ölmeden önce “Ulaştınız mı siz?” , “Hâlâ arıyorum” derdi. Erol Ağabey (Günaydın) keza öyle, “Hâlâ öğrenciyim ben” diye gitti… Bu iş böyle, ben oldum moldum kafası mümkün değil! Olamazsın ki zaten, derdin kendinle! Bunu anlatmakta biraz güçlük çekiyoruz tabi ki ama sebatlıyız biz…

IMG_2951Sokakla ilgili merak ettiğim bir şey var. Hiç sokakta bir oyunculuk deneyiminiz oldu mu? Ben bilmiyorum, olmuşsa özür dilerim. Sokakta bir şey yapmayı düşünüyor musunuz? Mesela Don Kişot’u sokak tiyatrosu olarak yapar mıydınız?

  • Zaten salonda biz seyirciyi oyun seyretme konusunda henüz bir kalıba sokamamışken, sokakta nasıl bir şeyle karşılaşacağım konusunda endişe ediyorum açıkçası. Avrupa gibi değil maalesef Türkiye. Yani Avrupa’daki insanlar sokakta bir eylemi seyredebilecek kültüre sahipler; çünkü onun altyapısını bizim gibi seyrederek değil, okuyarak edinmişler. Ama Türkiye’de öyle bir okuma altyapısı olmadığı için, nasıl bir şeyle karşılaşacağımı bilmiyorum ve bu da her daim beni korkutuyor. Ama mekan tiyatrosu yaptık biz; bir gece kulübünde, durumu ‘seyretmek’ değil de, hikayeye ‘tanıklık etmek’ üzerine bir denememiz var. Bizi de çok heyecanlandırdı, seyirciyi de çok heyecanlandırdı ama seyirci gece kulübüne gelmeye biraz çekindi açıkçası. Sokakta tabi olabilir, neden olmasın ki. Nasıl olur onu bilmiyorum ama…

Ben çok isterdim sizi yürüye yürüye izlemeyi…

  • Keşke öyle bir şey olsa, ama teknik altyapıyı nasıl oluşturacaksın? Binlerce değişken var… Aslında ben de Bir Delinin Hatıra Defteri’ni bir yat limanında oynamak istiyorum açıkçası…

Duysunlar o zaman (: Şimdi ,bu soruyu özellikle Güney (Zeki Göker) çok seviyor, onun için soruyorum: 20 yaşındaki Erdal Beşikçioğlu Tatbikat Sahnesi’nin pasajının önünde dursa, ona söylemek istediğiniz bir şey olur mu? Yoksa geçip gitmesini mi seyretmek istersiniz?

  • 20 yaşındayken de ben hep inandığım hikayenin – hatalı da olsa – ardından gittim. Gide gide buraya geldik. Söyleyeceğim bir şey olmazdı, en fazla “İnandığın değerin arkasından yürü” derdim.


Mesela reenkarnasyon gerçekmiş; yeniden doğacaksınız ve bu sefer her şey sizin istediğiniz IMG_3007 gibi şekillenecek. Kimsiniz, ne yapıyorsunuz?

  • Çok zor soru… Yalan söylemeyi sevmiyorum… Yine gelsem yine böyle bir şey olurdu; yine mücadele etmek üzerine kurulu bir hayatım olurdu herhalde. Ama iyi bir tiyatro salonu isterdim, mesela Sydney Opera binası gibi… Onun sınırları da güzel, Avusturalya yani… Dünyadan insanlar orada iş seyretmeye gidiyorlar, çok acayip… Tatbikat mı yazardı bilemiyorum ama öyle bir salona sahip olabilsek keşke. Çünkü ülkemizde tiyatro salonları yapılmıyor, konferans salonları yapılıyor. Sonra deniyor ki, “Bunlar tiyatro salonları”. Böyle bir gerçek yok! 5000 kişilik bir tiyatro salonu yok. Konferans salonları var. Bu salonları yapmayı bırakalım. Yine çok kişinin seyretmesini istiyorsan 600 kişilik 10 tane tiyatro salonu yap! Ama onları da dört dörtlük yap.

Hangi süper gücü isterdiniz?

  • Duyulmayanı duyabilen, görülmeyeni de görebilen bir süper güç isterdim. Aynı zamanda onlara etki de edebilmek isterdim.


Benim sorularım bitti.

  • Yapma yahu, bu kadar mıydı? Çok çabuk bitti ama (:

O zaman bir soru daha sorayım. En kıyak ve en gıcık özellikleriniz nelerdir?

  • En kıyak özelliğim, sahneyi paylaşmayı seviyorum. En gıcık özelliğim, herkesle paylaşmayı sevmiyorum (vee kahkahalar (: )

Bu da Güney’in sorusu: Şu sıralar gündeminizde neler var?

  • ‘Suç ve Ceza’yı yapmak istiyoruz. Onun için uğraşıyoruz, yeniden. Sadece vicdan üzerine 3 kadınla Raskolnikov’u ele almak istiyoruz. Vicdan azabı, suç nedir/ne değildir, suç kime karşı işlenince suç sayılır ya da kim işlerse suç sayılmaz… Adaletin şu an herkes tarafından sorgulandığı bir dönemde aslında suçun ne olduğunun sorgulanması gerektiği inancıyla buna başlamak istedik. O yüzden de Raskolnikov’un peşine düştük…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı