Ayın KonuğuAyın Konuğu

Sevinç Erbulak, Ayın Konuğu; Şevket Çoruh “Bizim hayallerimiz cebimizdeki para kadardır!”

Baba gibi bir adamın açmak üzere olduğu sahnedeyim bu ay. Tam ortasında sahnenin, aylar sonra. Localardan gözümü alamıyorum ilk gördüğüm andan beri. Aklımda Ses Tiyatrosu şahanesi… Orada geçirdiğim zamanların güzelliği… Şimdi tam burada, bu sahnenin orta yerinde gözlerimi kapayıp ne kadar güzel anılar biriktireceğimizi hayal etmek ve bunu o sırada kimseye söylememek ;))) Hissettiğim şey, tam da böyle.
İnşaat sesleri bizim için kesildi az evvel. Günay (Karacaoğlu) ve Barış (Dinçel) balkonda, locaların hemen bitişiğindeki balkonda sohbet ediyorlar. Çok ışıklı değil balkon ama çok iyi görebiliyorum onları. Sanki bizim okulun bahçesindeler. Sanki zaman durmuş, hiç geçmemiş gibi. Tuhaf. Tuhaf ve çok güzel. A a kırmızı koltukların üzerindeki repost-sakrak77-with-repostapp-%e2%80%a8%e3%83%bb%e3%83%bb%e3%83%bb%e2%80%a8bekle-kadikoy-babasahneşeffaf naylon kalkmış! Acaba bugün mü kalktı? Geçen geldiğimde duruyordu çünkü, demek artık bitmek üzere sahne.
Hangi sahne? Baba Sahne.
Baba Sahne; Moda Sahne’ye sırtınızı verince sinemalar sokağını görürsünüz, adını bilmiyorum ben şimdi, hah işte, o sokağa girince sağdaki ilk pasajın girişinde; afişin üzerinde “inşaat devam ediyor” diye yazıyor zaten. Logosu siyah-sarı. Logosu çok güzel, Şevket’in cep telefonunun kapağında da bu logo var. Yok hayır, hikayesini ben anlatamam, Şevket öyle bir anlattı ki ondan dinleyeceğiz. Birazdan. Şevket her şeyi çok güzel anlattı. Uzun zamandır olmuyor güzel bir şeyler derken oluyormuş meğerse. Adını bilmediğim sinemalar sokağında.
Bu arada pasajın arka girişinde de (yan sokağa bakan) Baba Cafe inşaatı sürüyor. Bir tiyatro cafemiz de olacak. Evet gerçekten 😉 Oyun çıkışı yangından maş kaçırır gibi evimize gitmeyeceğiz yani, Baba Café’de oturup bir şeyler içeceğiz, birbirimizi görüp sohbet edeceğiz. Sohbete en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde. İnşaatta, 18 aydır durmadan çalışan, uyumayan; yorulan ama çalışmaya devam eden tüm işçilere de selam olsun. Parkelerin üzerindeki koruma da kalkmıştı bugün, insan yürürken ‘Umarım kirletmiyorumdur’ diye geçiriyor içinden… Duvarlara boydan boya banklar mı yapacaklar acaba? Fuayelerin duvarlarına? İki fuaye mi var? Kalabalık olacak oyunlardan önce çünkü; neyse, bunları da az sonra sorarım.
Bir de kafasında baret, elinde eldiven; içeriden dışarıya, aşağıdan yukarıya molozları taşıyan meslektaşlarıma selam olsun. Aylardır hem de.
Dünya, bunca kötülüğe rağmen hâlâ nasıl dönüyor diye merak edenlere, bir sebep daha işte. Hem de Baba gibi bir sebep. Neden “Baba” diye düşünenlere baba gibi bir cevap ile.
İnsanın içi taşıyor bazen. Mutlulukla. Okul bahçesindeki mutluluk gibi. Yaşanırken anlaşılmayan, ancak hatırlandığında mutluluk olduğu anlaşılan… Röportajdan önce tiyatroyu görmeye gittiğimde bana olan şey gibi… Anlatamam.
Mesela biri var, şimdi meslektaş olmuşsunuz tamam; ama onu ilk tanıdığınız güne, zamana döndüğünüzde, bir de döndüğünüz o zaman dilimi aklınıza hayatınızın çok güzel günlerini getiriyorsa, o günlerde olan her şeyi dün olmuş gibi hatırlıyorsanız, o zaman siz kara dünyanın şanslılarındansınız. Şevket’le aynı okuldan mezun olmak, okulun bahçesinde “Bugün çaylar kimden?” diye sorduğum okul abimin, bugün bana “Çaylar senden, tiyatro benden Sevinç” demesi gibi şeyler… Dünya hâlâ bu yüzden dönmekte… Bence. Başlıyor “fıtbıs” röportajımız….

  • Sevinç Erbulak: Hani bana geçen gün anlattın ya, iki dakikada böyle, müdüriyette?

Şevket Çoruh: Hah.

  • Buranın senin olana kadar, bu hâle gelene kadarki yolculuğu… Bu mekân neymiş, nelere dönüşerek böyle olmuş? Şevket’e kadar gelmiş?

img_6821– Burası 1967 tarihinde, Mustafa Kemal Ekşioğlu adlı bir müteahhit tarafından yapılmış bir bina. Burayı Yıldırım Önal için yaptığı söyleniyor. Yıldırım Önal’ı çok seviyormuş. Yıldırım Önal burada üç sene oynamış. Ankara’dan İstanbul’a gelince bu tiyatroda çalışmış. İsmi ‘Özel Kadıköy Tiyatrosu’ymuş. Bunlar benim Zihni Göktay’dan aldığım bilgiler… Zihni Ağabey, “Hatırladığım kadarıyla Şevket, ben burada provalara giderdim” dedi, “burası böyle istiridye gibi bir salondu” dedi. Tabii biz buraya geldiğimizde, satın aldığımızda öyle olmayan bir yerdi… Ama geçmişte böyle bir yer olduğunu söyledi. Yıldırım Önal bazı rahatsızlıkları ve alkol sorunu yüzünden buradaki tiyatrodan, Mustafa Kemal Ekşioğlu’nun silahla kovalaması suretiyle atılıyor, uzaklaştırılıyor ki onun için açılmış bir salon bu. Ama bir oyuna içkiyi fazla kaçırdığı için gelemiyor ve bunun üzerine seyirciler durumu müteahhite, mal sahibine yani şikayet ediyor; Kadıköy’de bir silahlı kovalamaca yaşanıyor.

  • Ne diyorsun?

– Evet evet. Yıldırım Önal’dan sonra Abdurrahman Palay alıyor burayı. O çalışıyor. Arkasından Ani İpekkaya-Çetin İpekkaya Tiyatrosu oluyor. Arkasından Nezih Tuncay ‘İl Tiyatrosu’ diye bir tiyatro yapıyor ve burada oynuyor, hattâ Audrey Hepburn’un oynadığı ‘Wait Until Dark’ diye bir oyunu seçiyorlar. “İlk oyun olarak çok kötü bir oyun seçmiştik, o yüzden devam edemedik galiba” filan diye anlatmıştı rahmetli. Arkasından 80’lerde burası tiyatro olmaktan çıkıyor ve sinema salonu oluyor. Bir ara Zafer Diper burada oynuyor ama tam bilgisini alamadım bak onun, 80 öncesi mi yoksa sonrası mı diye? Arkasından sinema salonu haline geliyor. Bir dönem düzgün filmler oynamaya çalışıyor ama çok gişe yapayınca tabii, seks filmleri oynamaya başlıyor. Araya parça giren filmler. Ben de gençliğimde buraya gelmiştim, o tip bir filmi izlemeye.

  • Şevket bak her şeyi yazacağım.

– Yaz!

  • :)))))

img_6788– O zamanki ismi ‘Ercan Sineması’ydı. Ercan Sineması iken, o zaman gelmiştim buraya… Çünkü yani başka yapacak bir şey yoktu, bu tip filmlerden öğreniyorduk gerçeği.  (Nilgün ve ben o kadar çok gülmüşüz ki, bir müddet Şevket, bizim kahkahaların üzerine anlatmış hep) Sinema tabii, daha kötü durumlara düşünce, atari salonu yapıyorlar, eğlence salonu yapıyorlar, depo olarak kullanıyorlar, arkasından Özen Film alıyor tekrar burayı; sahneyi yıkarak, büyük değişiklikler yaparak Özen Film çalıştırıyor. Birkaç kez el değiştiriyor ama kimse tutunamıyor. Belki Zafer Diper de o dönemde yapmıştır tiyatro. Arkasından en son işte, 2013-2014 senesinde Hüseyin Avni Danyal alıyor, burada yeniden bir tiyatro oluşturmaya çalışıyor. Derken biz buranın devredileceğini öğreniyoruz. “Acaba biz mi devralsak?” diye düşünürken, birden bire setteki makyör arkadaşım diyor ki, “Abi bir yerden bahsediyorsun ama benim abim emlakçı; orayı devralacaksın ama orası satılıkmış” diyor. “Allah Allah, olmaz öyle şey” diyorum, sonra diyorum ki “Yahu öğrenebilir miyiz peki?” Sonra buranın, işte Mustafa Kemal Ekşioğlu’nun mahdumları Can ve Hakan Ekşioğlu’na gidiyorum. Ondan sonra bir emlak ofisinde, Caddebostan’da bir emlak ofisinde; “İşte şu kapıda gördüğünüz arabam, şu kadar da param var; iki gün beklerseniz paranın tamamını kredi çekip alıp getireceğim” diyorum. Adamın eline arabamın anahtarını veriyorum, ondan sonra kalan kısmını, bir kısmını bankadan gönderiyorum. Hemen bir notere gidip arabanın satışını yapıyorum. Sonra, ertesi gün de…

  • Arabalı gidip arabasız dönüyorsun…

– Tabii, arabalı gidip arabasız döndüm. Pazartesi günü, pardon çarşamba günü tapuya gitmemiz gerekiyordu, yetiştiremediğimiz evraklar yüzünden “Cuma gününe yapacağız tapuyu” dediler. Ben de “Tamam yani cuma günü yaparız ama keşke bugün halletseydik” derken, cuma günü sabahleyin ben ve arkadaşlarım tapuya gittik. Tapuya gittiğimiz günün 27 Mart olduğunu o gün anladık çünkü tapuda, yani o günün tarihini yazmamız gerekiyordu kağıda. 27 Mart Dünya Tiyatro gününde; bizim isteğimizle olmadı ama kaderde böyle bir durum varmış. 27 Mart günü burayı resmen satın aldık.

  • Tapuda ‘Tiyatro’ yazıyor demiştin ya bana ilk geldiğim gün.

– Hah! Evet, çok enteresan. O dönem, Mustafa Kemal Ekşioğlu, tiyatroyu çok seven bir insanmış. Öyle öngörüleri varmış ki, tapuya ‘Burası bir tiyatro mekanıdır’ diye yazılmış. Tiyatro ibaresi var. Ben daha önce böyle bir ibare olan bir yer bilmiyorum ama buranın tapusu, tiyatro tapusu. Yani bir tiyatro binası olarak kurulduğunu gösteren bir şey var. Hattâ tapudaki memurlar da çok şaşırmıştı buna, biliyor musun?

  • Yani şu an, senin elindeki tapuda tarih kısmında 27 Mart yazıyor; neyse işte mesken mi ne deniyorsa, orada da tiyatro yazıyor.

– Evet, evet.

  • Sonra sen başlıyorsun işte; ben onu öğrenmek, dinlemek istiyorum.

img_6765– Evet. (Bu evet ne kadar yorgun çıkmış olsa da ağzından, her şeye değer be Şevket. Şimdi seni dinleyerek röportajı çözerken bile içim mutlulukla doluyor).  Biz tabii, 18. ayımızın içindeyiz. Hattâ 19. ay oldu. Tabii ki bize konservatuvarda tiyatro mimarisi, bir tiyatro binasının nasıl yapılacağı, bir tiyatroda olması gerekenler, tiyatronun ısıtması, soğutması, sahne yüksekliği, sahne ve salon oranı, sahnenin salona göre oranı, koltukların yüksekliği, her koltuğun, koltuklar arka arkaya sıralandığında kaç santim yüksek olması gerektiği, seyirci ile olan uzaklığı, yani havalandırması, akustiği…

  1. Zemin güçlendirmesi… (Bunu da ilk gidişimde dinlemiştim, “Neler yapmışlar?” demiştim içimden)

– Hah evet, zemin güçlendirmesi gibi birçok şeyin ne olduğunu bilmeden başladık ve hiç böyle bir hesabımız yoktu. Bu kadar uzun sürmesinin sebeplerinden bir tanesi de tabii, burayı eli yüzü düzgün bir yer hâline getirmemizdi. Biz oyuncular girdiğimiz tiyatrolara kendi evimiz gibi baktığımızdan birçok şey yaparız. Eksikleri görürüz mesela. Gördüğümüz ve içinde oynadığımız birçok tiyatronun, birkaç tanesini tenzih ederek söylüyorum, hepsi kötü inşaat ve tiyatro cumhuriyetinden uzak insanların yaptığı binalar olduğu için, onların eksikliklerini bildiğimizden ve bir tiyatrocu ancak böyle bir salon yapabileceğinden… Yani örneği Kenter Tiyatrosu’dur, örneği Ses Tiyatrosu’dur, belki Çevre Tiyatrosu’dur… Hani günümüze kalanlardan bahsediyorum. Haluk Ağabey’in yine Oyun Atölyesi’dir, Moda Sahne’dir yeni açılan ve gayet şık tiyatro olarak. Bunlara dikkat ettik, yani burası bizim evimizse ne yapmalıyız ve hani hakikaten bütün oyuncuların, yönetmenlerin hepimizin eksik bulduğu birçok şeyi ortadan kaldırabilecek, teknolojisiyle… Yani  gelen seyircinin “Yahu hatırlar mısın, çok güzel bir salonda bir oyun izlemiştik” diyebileceği… Belki evlilik yıldönümünü kutlayan, belki ilk defa sevgili olacakları ya da yan yana oturabilecekleri küçük dört tane loca yaparak, insanlara tiyatroya gelmenin yalnızca bir oyun seyretmekten ibaret olmadığını, özel bir mekânda özel günlerini, hatıralarını da paylaşabilecekleri bir yer olduğunu göstermek için  biraz işi uzattık. Uzamasının sebebi hem insana olan saygımızdan hem seyirciye olan saygımızdandı. 67’de yapılmış bir binanın elbette ki bir korozyon altında olacağını düşünerek, İTÜ’den bir hoca ile çalıştık ve bütün binayı deprem güçlendirmesi ile daha dayanıklı, önümüzdeki kuşaklara da kalacak hâle getirmeye çalıştık. Bu tabii çok meşakkatli bir iş oldu. Bizim tahminlerimizin çok ötesinde bir iş. Çünkü bizim ilk zamanlar gördüğümüz, ‘yahu şu kadar liraya’ dediğimiz şey, bunların hepsi yalan dolan oldu. O yüzden diyorum tekrar tekrar, konservatuarlara mutlaka mimari dersin konulsun. Yani çimentonun, kirecin, demirin, kablonun, kumaşın, kadifenin, tahtanın, ahşabın önemini anlatan dersler olması lazım. Çünkü görüyoruz işte dünyadakileri; tabii biz bu tiyatroyu kurarken dünyadaki birçok tiyatro salonunu inceledik. Elbette onların yanında devede kulak tüyü ama yine de kendi içinde bir özelliği olsun diye çok dikkat etmişler, özenmişler hepsi. İnanılmaz korunmuş, kollanmış; yenilenmiş, tarihi değerine uygun restore edilmiş. Bizim ülkemizdeki gibi yakıldıktan sonra kimsesizliğe terk edilmemiş salonları var insanların. Ve onlar için en önemli binalar, yapılar bunlar. Dedeleri oyun seyretmiş, belki dedelerinin babaları oyun seyretmiş, şimdi torunları oyun seyrediyor; güzel bir duygu… Yani elimizde avucumuzda kalan birkaç tiyatro gibi… Onlar da kalmalılar. Onlar yaşamalılar. Tekrar tekrar yenilenmeli, tekrar tekrar güzelleştirilmeli ve gelecek kuşakların izleyebileceği yerler hâline gelmeli. Hemen araya bir şey sıkıştırıyorum röportaj için bir not almıştım. (Şevket, tam burada ‘Tiyatro Benim Hayatım’ adlı kitabı açıyor. Sayfası belli. Bu kitap Dikmen Gürün yazdığı bir kitap. Yıldız Kenter’in hayatını okuyoruz, izliyoruz, dinliyoruz… Geçen sene bir solukta okumuş ve her yerini çizmiştim, çok iyi hatırlıyorum. Çok değerli bir kitabımdır. Merak ediyorum şimdi Şevket bize neresinden alıntı yapacak acaba? Tiyatro kurmak, açmak, binaları tiyatroya dönüştürmek, dünyanın neresinde kolay oluyor acaba? Yani öyle bir dönem olmuş mu? Güle oynaya tiyatroların açıldığı, borçsuz harçsız kurulduğu? Bilmem, belki masallarda…) Aziz Nesin’in Kenter Tiyatrosu’nun onuncu yılında söylediği bir röportaj cümlesini okumak istiyorum: “Göksel din kitapları, ‘Önce söz var idi’ der. Bilim, ‘Önce eylem var idi’ der. Eylem, bir mekânda olur. Öyleyse her şeyden önce mekân var idi. Atalarımız da dünyada mekân, ahirette iman demişler. Ama önce mekân. Tiyatrocular için dünyadaki mekân, tuluatçıların ağzıyla dükkan, yani tiyatro binasıdır.” E önemli, yani tiyatro binalarının olması önemli. Bundan 40-45 sene önce, Aziz Nesin’in Kenter Tiyatrosu için söyledikleri… Ama devam etmemiş, devam edememiş, koşullar ve yokluk nedeniyle; birçok insan tiyatro salonu açamamış ya da sahibi olamamış. Biz yapmalıydık, bizler yapmalıydık çünkü biz; iki tane vakfın sekmesinden doğan çocuklarız. Birincisi Aziz Nesin Vakfı, ikincisi de Müjdat Gezen Vakfı.  Biz de ne yapabilirdik yani? Evet, bunu yapabilirdik. Elimizden bu kadarı geldi.

  • Böyle bir hayalin var mıydı Şevket? Aynı okulda okuduk, çok merak ediyorum, bu hayal ettiğin bir şey miydi o günlerimizde?

– Yani, hayal etmek… Hayal… Şimdi biz müspet insanlarız. Bizim hayallerimiz cebimizdeki para kadardır.  Büyük hayallerin olabilir ama bunu paylaşamazsın, yani nasıl paylaşacaksın? Çok büyük hayalim var, AKM’yi almak istiyorum, olamaz; yani bizim gerçekliğimiz çok müspettir.

  • Cebimizdeki para kadar…

cwfhsmxxeaa6gy1– Elbette hayal kurmayı çok seven insanlarız ama hiçbir zaman bu hayallerin, gerçek olmayacak hayallerin de bizi acıtmasına, örselemesine izin vermedik. O yüzden de çok müspet hayallerimiz var. Yapabilir miydik? Evet kalkıştık. Yaptık mı? Evet bitirmek üzereyiz. Ocak’ta perdeyi açacak mıyız? Evet açacağız. Evet çok müspet şeyler. O zaman daha ayakları yer basan bir hâl alıyor açıkçası. Şu güne kadar geldiğimiz trafik bu. Haricinde, tabii buraya bir isim düşündük. İsim düşündüğümüzde de demin anlattığım iki tane vakfın sekmesiyle olan, iki tane baba var. Aziz Nesin ve Müjdat Gezen. Ancak bunu maskülen bir şey olarak düşünmeyin. Yıldız Kenter de babadır. Macide Tanır da babadır. Türkçe lugatta ‘baba’nın anlamıyla ilgili bir şey okudum. Okuyunca zaten kesin kararımı verdim.  ‘Baba’: Kızan, karışan, kışkırtan, koruyan, kollayan, sarılan, manası olmadığında daha çok anlaşılan kişi. Baba, hiçbir lehçeden türetilmemiştir. Çocuk sesinden türetilmiştir.  Evet, yani bu; en büyük ve bana anlamlı gelen cümleydi. O yüzden “Baba Sahne”.  Yani onun haricinde öyle maskülen bir yanı olsun diye değil. Çünkü en önemli şey de şu; kendi ülkemizde çok kolay yetim kalan insanlarız biz. Yani, en hızlı yetim kalan şey sanat, sanatçılar, tiyatrocular, oyuncular… ‘Yetim hissetmeyelim’in altını çizmek için söylenmiş bir şey.

  • Peki baba Tiyatroda kim kimdir? Yani Şevket kimdir, Nilgün kimdir, Günay kimdir? Böyle bir şeyiniz var mı yai?…

– Burası bir isim tiyatrosu değil, bilmem ne tiyatrosu gibi bir isme açılmış bir tiyatro değil. Buranın derdi şu: Ocak ayından sonra, tiyatro mekânlarında olan her şey burada da olacak. Tiyatro, söyleşi, gösteri, dinleti, konser; yani burada ne yapılabiliyorsa onlar… Kimin ne hayali varsa burada yapabileceği, o yapılacak burada. Yapmak isteyip de yapamadığımız şeyler olacak. Hayalleri olan insanların sahnesi olacak yani.

  • Hangi oyunla açmayı hayal ediyorsun? Sen de oynayacak mısın tiyatronun açılış oyununda?

– Bu kadar koşturmanın arasında, hangi oyun olsun diye üzerinde çok kafa patlatamadık; hem vaktimizin olmamasından, hem de bir taraftan demir fiyatı, ahşap fiyatı, salon perdesi, duvar kağıdı, parke falan derken, aslında ne kadar az düşünmüşüz bu konuyu dedik. Şu anda böyle vahşi bir şekilde oyun çevirtiyoruz, birçok yazar arkadaşımız oyun gönderiyor, vesaire… Birçok şey var… Murat İpek’in yazdığı, Günay’ın (Karacaoğlu) oynayacağı bir oyun var.

  • ‘Basit Bir Ev Kazası’ mı? Biliyorum. 

– ‘Basit Bir Ev Kazası’ değil, ‘Basit Bir Aşk Kazası’. Bir devam oyunu. Aynı karakterin hayatının başka bir kesidini anlatan bir devam oyunu var. Bizim çevirttiğimiz, yine bizim okuldan Caner Güler’in yazdığı bir oyun var ama bunlar net biçimde “Açılışı bununla yapacağız, tamamdır” dediğimiz oyunlar değil. Yine çevirttiğimiz bir başka oyunumuz var. Repertuar için şu aralar son kararları vermemiz gereken bir aşamadayız.

  • Demir, ahşap ve diğer şeylerden sonra…

– Aynen, daha yeni toparlandığımız için… Bunlar da bitince hemen hemen iki, hattâ üç tane oyunla açmayı düşünüyoruz. Umuyorum. Onun haricinde Can Şengün, bizim Baba Sahne’nin müzik direktörlüğünü yapıyor. O da Ocak ayı içinde konser, dinleti gibi organizasyonlar hazırlayacak. Nilgün Hanım (Nilgün Kurt), tiyatro yapmada; demek istediğim, bir tiyatroyu sıfırdan yapmada öylesine tecrübeli ki, neredeyse bu konuda bir kitap yazabilir, tiyatromuzun yöneticisi ve o da bize Ocak ayı içinde bir program yapacak.

  • Konuk gruplarla yapılacak bir programı kastediyorsun sanırım?

– Yani evet, dışarıdan gelen konuk gruplar… Biz de tam bilmiyoruz, daha yeni olduğumuz için sektörde, biliyorsun… (gülüşmeler)
Nilgün Kurt: Baba Sahne’nin oyunları dışında, kalan günlerde elbette konuk gruplarımız da olacak.

  • Sorularıma, yanlarına aldığım notlara bakıyorum da, her şeyi iç içe cevaplamışsın, bu ne hız? Bu sayfamda sadece Müjdat Hoca ile ilgili bir sorum kalmış. Hepimizin hocası. Hocaların hocası. Sendeki yerini ve senin ondaki yerini bildiğim için soruyorum.

N. K.: Savaş Dinçel’in logosunu da unutmayalım Şevket.

  • Aa, evet onu da istiyorsan anlat, Savaş Hoca’nın…

img_6776– Zaten salonumuzun ismi Savaş Dinçel salonu… Şimdi biz bir logo arıyorduk. Logo, logo, logo… Ne olsun, nasıl bir şey olsun? Grafiker arkadaşlarımız birçok örnek gönderdiler ama sonra Savaş Dinçel’in Gençlik Günleri için yaptığı bu logoyu gördük. Fikir Müjdat Gezen’den, çizim Savaş Dinçel’denmiş. Tam bilmiyoruz tabii ama Müjdat Hoca öyle söylediği için ona inanıyoruz. Çok esprili geldi bize.

  • Hem tiyatronun apliklerinde kullanıyorsun, geçen gün geldiğimde gördüm, telefonunun kabında da kullanmışsın… Siyah, beyaz ve sarı. Tiyatronun simgesi olmuş yani…

– Evet. Biraz kendimizle dalga geçen bir hâli de var, biraz özgürlükçü bir durumu da var. Ben çok sevdim. Bütün arkadaşlarımız da çok sevdi, bunu seçtik.

  • Sosyal medyaya, instagrama, inşaata başladığında buradan çıkan ilk molozların fotoğrafını, taşları taşıdığınız fotoğrafları filan koyduğun o zamanlardan, o andan itibaren şimdi nerelere geldiğini bildiğim için soruyorum, şu an tiyatroya baktığında ne hissediyorsun?

– Bunu, bir tiyatro kurmayı birçok kişiyle paylaştım ve hepsi de bana “Saçmalama Şevket!” dedi. Bir tek Müjdat Hoca  “Yap yavrum, sen yapacaksın tabii” dedi. Enteresandır bak, ilk “Evet, yapmalısın” diyen o.
Sonra sen ona anahtar yolladığında ne demişti Şevket? Tiyatronun anahtarını yani. (Bunu Baba Sahne’yi ilk defa ağzımı kapatamadan gezerken Şevket’ten dinledim pasajdaki müdüriyette; Şevket kahve ısmarlamıştı bana, sohbet ediyorduk. Sonsuza kadar saklayacağım bir hikayem oldu. Müjdat Hocamız 29 Ekim doğumludur, Şevket o gün hocamıza Baba Sahne’nin anahtarını yollamış.)
– Anahtar? Ha evet, anahtarı yolladım hocaya, çok konuşmadı. “Yavrum sen ne yaptın?” dedi, kapattı telefonu.
N. K.: Savaş Dinçel konusunda… İlker Ayrık ve Aykut Taştan, ‘Uçurtmanın Kuyruğu’ oyununu oynayacak burada, onu da…

  • Onlar, ikisinden biri ölene kadar (tövbe tövbe), demek istediğim sonsuza kadar oynanacak olan oyun değil mi o? 

– Evet.

  • Yönetmek istediğin bir oyun veya oyuncular var mı peki?

– Yönetmek çok iddialı. Şundan dolayı iddialı: Yani buranın hazırlığını bitirmek ve borçlarını ödemek için sürekli setteyim. Sette olmam gerekiyor. Bu nedenle çok oyun yöneteceğim diyemem. Öyle bir zamanım yok çünkü. Olmasını isterdim ama. Bir gün olacaktır herhalde…

  • Belki burası açılıp, tıkır tıkır işlemeye başladıktan sonra…

– Tabii…

  • Böyle bir tane hayali sofra düşünmeni istiyorum şimdi, senin sofran olacak. Yemeği sen pişiriyorsun, menüyü sen belirliyorsun yani. Muhtemelen rakı içeceksinizdir diye düşünüyorum.

– Evet.

  • Konukların kimler olurdu peki? Kaybettiğimiz, artık bizimle olmayan ustalarımız da olabilir, hayatımızda olan insanlar da. Sayı sınırlaman da yok desem? Yani bir kişi de olabilir masanda, yüz kişilik bir masa da… Sen, kimlerle bir akşam oturup bir şeyler içmek, konuşmak, sohbet etmek istersin? Bir akşam üzeri. Konuklarının kimler olmasını istersin?

– Çok zor soru… Vallahi zor soru. O kadar çok farklı isim geliyor ki insanın aklına… Tanıdıklarım, tanımadıklarım, birçok cevabı olabilir. Bana çok zor geldi. O kadar çok insan var ki, ondan mı acaba?

  • Bilmem, olabilir 😉

– Şuna benziyor: “En sevdiğiniz kitap” gibi ya da “En sevdiğiniz şarkı” gibi… Hazırlanmış, üçkağıtçı gibi cevaplar verebilirim.

  • Vermezsin biliyorum. 

– Bir taraftan da senin kızın, Barış’ın oğlu, Serdar’ın kızı, Ahmet’in kızı, benim kızım; onlar olsun isterim belki de masamda… Bizim çocuklarımız olsun masada, onları dinlemek isterim.

  • O zaman şimdilik sadece meyve suyu içebilirsin ama… (gülüyor) Çok güzel yahu, bu soruyu genellikle soruyorum ve ilk defa, geçmişten de birini çağırmıyorsun; hayatta, hayatında olan yetişkin birini de… İlk defa bir çocuk masası olurdu cevabını aldım Şevket. Biz bir de birbirimizin çocuklarını bir başka sahipleniyoruz ya? Ay çok güzel söyledin be.

– Bana öyle bir duygu geldi, öyle bir düşünce….
img_6792
Peki yaptığına çok şaşırdığın ve hâlâ yapamadığına çok şaşırdığın şeyler var mı? Ya da tek bir şey? “Oha, ben bunu nasıl yaptım?” dediğin bir şey ile, “Ben onu hâlâ nasıl yapamadığımı hiç çözemedim” dediğin bir şey? (Büyük bir soru işaretiyle suratıma bakan Şevket, şaşkınlık içinde cevap veriyor bana işte.)
– Ben iki saattir ne anlatıyorum yahu? (Kahkahalar) Böyle soru mu olur? Ne güzel konuşuyorduk… (Hakikaten ne güzel anlatıyordu, soruya bak şimdi ;)) İki saattir onu anlatıyorum, şaşkınlık bu işte. Yaptığıma şaşırdığım şeyin içindeyiz işte…

  • Bunu yaptığına şaşırıyorsun yani… Tiyatroyu. 

– Evet.

  • Kötü yaptığını bildiğin bir şey var mı peki? “Bunu keşke daha iyi yapabilsem” dediğin bir şey var mı? 

– Bu sorunun da “Kıymalı makarnayı kötü yapıyorum” gibi cevapları vardır mutlaka. Bin tane şey var tabii Sevinç. Mesela hâlâ bu yaşımda Türkçe dışında başka bir dil bilmiyorum. İngilizce konusunda çok yeteneksizim. Mesela Lazca’ya, Gürcüce’ye, Kürtçe’ye, Arapça’ya daha yatkınım ama İngilizce iki cümle bilmez mi bir adam yahu?

  • Bilmiyor musun gerçekten?

– Tabii bilmiyorum; yes ne demek, yes evet demek, okey demek tamam demek, bu. Bu kadar. Kapalıçarşı, Sirkeci İngilizcem bile yok anlayacağın. Yemin ediyorum. (O kadar çok gülüyorum ki biraz duruyorum burada)

  • Sirkeci İngilizcesi nasıl bir İngilizce? 

– “What can I do”lar bile yok bende.  Dilim dönmüyor. Korkuncum Sevinç.

  • MSM’nin açıldığı sene, hani ilk sene o sınava girmiş olan 19 yaşındaki Şevket var ya? İşte o Şevket’i şu an Baba Sahne’nin pasajının önünden geçerken yolda görsen, omzuna dokunup bir şey söyler misin? Mesele içeriye çağırır mısın? Bir şey söylersen bu ne olur?

– “Aşağıda iki film birden var, gir bir izle” derim. 🙂 “Bak buralardan dükkan al oğlum, ileride çok değerlenecek. İleride orayı kültür merkezine dönüştürürsün” derim. (Sözünde de durmuş olursun)
Kendinde sevdiklerini ve sevmediklerini anlatır mısın?
– ……… (“Ne güzel konuşuyorduk, ne oldu şimdi?” bakışıyla)
Tamam peki, Baba Sahne işlemeye başladıktan ve her şey senin istediğin gibi, tıkır tıkır gitmeye başladıktan sonra eğitim vermeyi düşünüyor musunuz burada?
– Düşünmüyorum. Burası profesyonel oyuncuların oyunlar oynayacağı bir yer. Zaten benim içimde de bir eğitimci yok. Eğitimci olacak kadar kibar, sabırlı, anlayışlı bir adam değilim ben Sevinç. Çocukları çok seviyor olmama rağmen kendi çocuğuma bile bu kadar sabredemiyorum. Eğitim işi çok başka bir şey. Ben beceremem. Başkaları da gelip yapmasın. Bunun nedeni de, burası bir tiyatro. Zaten bizim eğitim kururumuz var. MSM var ya. Ayrıca bir tiyatro ister istemez bir eğitim kurumudur da. Konservatuardan gelen genç arkadaşlarla çalışırken birbirimizden bir şeyler öğreneceğiz ve bu şekilde de bir eğitim kurumu görevi görecek aslında. Bu nedenle, burada bir özel bir kurs fikrine, hayır.
N. K.: Bir konu üzerine seminer, söyleşi olabilir.
– Evet elbette canım. Can Şengün, Türkiye’den ve dünyadan gitar, bas gitar gibi enstrüman klinikleri yapacak burada. Yani mesela, bir gitar firmasının yeni çıkardığı akustik, elektronik veya bas gitarların klinikleri yapılacak. Onları bütün Türkiye’deki müzisyenlere, gitaristlere tanıtacak, uygulamalı olarak sahnede anlatacak gibi.

  • Bu yepyeni bir şey. Hiç bilmiyordum böyle şeyler olduğunu… Klinik?

– Aslında çok yaygın, çok yapılan bir şey. Dünyada çok yaygın ama çok lokal yapılıyor. Mesela Gibson firması Can’a sponsor. Can dünyanın bir çok yerine gidip gitarların özelliklerini anlatan klinikler yapıyor. Araba tanıtım fuarı gibi yani.

  • Baba Sahne’nin perdesi Ocak ayında mı açılacak ?

– Evet, Ocak’ta açıyoruz.
Gerçekten heyecanla bekliyorum çünkü yaşadığım şehirdeki en güzel tiyatroyu açıyorsun. Sevmediğin özelliklerini söylemedin ama olsun, canın sağolsun Şevket 😉 Çünkü burası benim dünyamın en güzel tiyatrosu………

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı