Ayın KonuğuAyın Konuğu

Sevinç Erbulak – Serdar Orçin; “Haksızlığa uğruyorsa onun da yanında olacağım.”

Kısa bir zaman sonra öyle her istediğimizde buluşamayacağız Serdar Orçin’le… Kısa bir zaman sonra yeni bir çağ başlıyor onun için. Bu, şahane bahaneden sebep bizim okulun bahçesinde onun anlattıklarını dinlerken aklımdan geçenler sırasızca şöyle oldu ;
Ne güzel bir adam bu benim çok yakın arkadaşım Serdar !
Ne güzel bir baba olacak çok yakında.
Birlikte büyüdük resmen ve ne zaman bir araya gelsek tıpkı onun da dediği gibi hiç zaman geçmemiş bir yerden devam edebilmek ya da dönüp dolaşıp hep aynı yere gelmek amma güzel bir duygu.
Mesela sadece bir avuç insanın anlayabileceği bir dilimiz var galiba.
Dönüp dolaştığımız o yer bir okulun arka bahçesi ve biz büyük sınıf olarak merdivenlerden koşarak inip Serdar’a ”kimsede parça yok, hoca geliyormuş, Serdar sen yapsana bir şeyler lütfen” diyoruz milyonuncu kez.
Ve hala aynı anıyı iki farklı kişiden dinlediğimizde ikisine de inanıyor, ikisine de gülebiliyoruz.
Çünkü biz birlikte en çok gülmeyi öğrendik sanıyorum.
Biz büyüdük Serdar, bahar ve Bahar geliyor canım arkadaşım benim, haydi başlayalım bakalım…
S- Seni internetten araştırdım Serdar, yaptım bunu ! 🙂
SR- O zaman 8. soru ile başlayalım Sevinç.
S- Nasıl oluyor da bu kadar çok sinema filmin oluyor Serdar ? Dün gece baktım da, cidden ne kadar çok filmin var.
SR- Çünkü, galiba şöyle bir şey, ben ilk defa 98 yılında bir filmde oynadım ve talihli bir oyuncuyum ben, arka arkaya güzel filmlerde rol aldım. Sonra bir de 99 yılında Zeki ağabeyin bir filminde oynadım, 2001 yılında yine onunla bir filmde çalışınca; kaderim o filmlerle açılmış oldu. 17-18 tane galiba sinema filmim var.
S- Bununla bağlantılı bir sorum var onu sormak istiyorum sen söylemeden, Yazgı filmi mesela, o kadar çok şey yazılmış ki hakkında…
SR- Evet işte onu diyorum zaten ben de, Yazgı benim yazgım oldu.:))O çok acaipyazgı bir film oldu. Döneminde eşi benzeri olmayan bir filmdi o. Hani ”Masumiyet” bizde nasıl bir şey yaratmıştı, hatırla Sevinç, ”Ne? Böyle Türk filmi mi olur” demiştik ya ? Yazgı, olacak şey değildi yani Sevinç. Böyle kadere hiçbir şekilde müdahele etmeyen bir admaın hikayesi, böyle bir şey yoktu yani. Zaten bir şey söyleyeyim mi sana 3-4 sene sonra o film bilinmeye başlandı. Çıktığında, haberi olan insan sayısı 3000’i geçmezdi. Ama zamanlar, vardır ya öyle hani, değeri böyle giderek artar; öyle bir şey oldu. Yazgı, mesela o güne kadar Cannes’da gösterilen ikinci film oldu. Yarışmada olmasa bile seçkide, Yazgı ve İtiraf; ikisi aynı anda Cannes’da gösterildi mesela. O sırada ben de Ümraniye’de oyun oynuyordum. Haberi gazeteden okudum sevinç.
S- Bu cümleni başlık yapacağım Serdar, ”O sırada ben de Ümraniye’de oyun oynuyordum ve haberi gazeteden okudum ”. Kim oynamış acaba demişsindir bir de :))) Bana bir numara söyle o zaman…
SR- O zamannnn, 13 ile devam edelim.
S- Alternatif mekanlarda sahneye çıkacak mısın ? Seni izleyebilecek miyiz ? Daha doğrusu böyle bir hayalin var mı ?
SR- Var var, olmaz olur mu ? Çok istiyorum. Ben Kadir Has üniversitesinde, Çetin Sarıkartal ile aslında bununla ilgili bayağı bir çalışma yaptım. Bu mekanlarda oyunculuk yapmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimlemek adına, zaten hocayla da çalışmamız hep o yönde gidiyordu. Ara diye bir tekst’te oynamıştım, sonra katarsis üzerine bir çalışma yaptım, ondan sonra da işte bu Martı’yı çalıştık. Şimdi bir oyuncunun okulda, pek çok şeyi deneyimlemek adına farklı biçimleri çalışması gerekir ya ?, Stanislavski de çalışacaksın, Brecht de çalışacaksın, varsa onu çalıştırabilecek biri Grotovski de çalışacaksın. Mesela bizim seninle, farklı hocalardan farklı şeyler deneyimleme şansımız vardı.
S- Doğru vardı.
SR- Bir oyuncunun yeni bilgilerle, yeni algılama biçimlerini deneyimlemesi ve bunu seyirciye ulaştırması gerekiyor, bu bir şart ve artık bu, buna dönüştü. Bunu deneyimlemek zorundayız ve bu çok hoş bir şey. Artık tırnak içinde ”oynamak” fiilini neredeyse literatürde raflara kaldıracağız. Çünkü mekan, artık oyunculuk biçimini belirliyor, belirledi.
S- Hala kiminle beraber oynayamadığın için şaşkınsın Serdar ?
SR- Aslında, mmmm; Bülent Emin’le oynamayı çok isterim.
S- Bülent Emin bu sorunun….
SR- Tek cevabı gibi değil mi ?
S- Neredeyse :)))
SR- Öyle ama. Bir de Esra Bezen’le aslında…
S- O da… o da….
serdar-orcin-erhan-yuksel-yuz-kumbarasi-projesiSR- Öyle mi ? :)))) Hay Allah ya ! Ama öyle ne yapayım ? Çünkü şaşırtan oyuncular da o yüzden. İlham veren oyuncular. İlham veren oyuncu görünce insanın canı onlarla oynamak istiyor. Daha var elbette aklıma gelmez şu an ama var…Yeni arkadaşlardan da bir sürü var Sevinç, böyle seyredip hayret ettiğim; şaşırdığım bir sürü genç arkadaş var. Yeni jenerasyonun neredeyse hepsi beni çok şaşırtıyor. Biraz öyle bir durum var. Eskilerin deneyimleriyle buluşmak da apayrı ama bu arkadaşların yaklaşımları ve dünyayı algılamaları biraz da şey oldu galiba, bizden hızlılar ve çok yetenekliler. Zeki olmalarına da bağlıyorum biraz. Çünkü bizim işin aslında göbeğinde bu yatar, yetenek tamam eyvallah dediğimiz bir şeydir ama, yetenek bir yere kadar. Zeka ve çalışkanlık konusunda ben çok beğeniyorum yeni jenerasyonu. Onlarla nerede buluşabilirim diye merak ediyorum yani.
S- Cevabını bildiğim bir soru soracağım şimdi, birlikte çok eğlendiklerin kimler ?
SR- Ya işte biliyorsun. :))) MSM tayfası benim şeyim yani ne derler ? Her şey olup bitiyor, sonra dönüp orada paylaşılıyor. En son orada mavrası yapılıyor, eğleniliyor, tebrikler ne yapmışsın’lar hep en son orada deniyor biliyorsun. Orada konuşulunca daha bir aileden birileriyle paylaşmış gibi oluyorsun. Güzel bir aile onlar.
S- Çok katılıyorum bu söylediklerine, biz güzel bir aileyiz Serdar.
Pekiii,en kıyak özelliğin ne Serdar ?
SR- Eee, ha ben, ben mesela kimseyi kasıp germem. Şeydir yani, benim yanımda insanlar rahat eder. Olduğu gibi durabilir. Ve kimseyle de şey yapmam, böyle hesaplaşmaları,kaldığım yerden devam edebilirim yani….
S- Biliyorum ben Serdar :))) Pekii, sen seç.
SR- 18.
S- Sevdiğin yazarlar ?
SR- Hımmm, o zaman şeylerden gideyim ben. Yerlilerden gideyim. Benim bir numaram Nazım Hikmet, ikincisi de galiba, son zamanlarda en çok; İhsan Oktay Anar..Yani iyi ki var dediğim… Yaşar Kemal’leri filan artık bir şeye koyamıyorum, onlar zaten var da; son dönemler biraz beni yakından ilgilendiriyor. Mesela şey de öyle, Hakan Günday mesela, son dönemlerin iyi ki var dediklerimden. Murat Uyurkulak iyi ki var dediğim insanlardan…Barış Bıçakçı, Emrah (Serbes) keza. Bunlar benim son zamanlarda yerli yazarlardan geldiklerine çok sevindiklerim…Yeni jenerasyon işte bunları takip ederek çıkacak ve çok güçlü bir jenerasyon çıkacak. Bu ”Gezi”nin diyelim, yani bizi uyandıran tayfanın, edebi diyelim ya da sinemasal, tiyatral…. Sanata yansıması yakında ortaya çıkacak. Ben o jenerasyonun öncülü gibi görüyorum onları.
S- Çok güzel adamları saydın arka arkaya.. Peki sevdiğin oyun yazarları ?
SR- Valla ben tabii bir Shakespeare ve Çehov hayranıyım. Ya Çehov hayranıyım diyeyim, şöyle; bu geçen seneki çalışmadan sonra; vardır ya böyle hani yeniden keşfetme durumu ?
S- 20’li yaşlarımızda keşfedemediğimizi düşünüyor musun sen de ?serdar-orcin_512217
SR- Kesinlikle. Yani aslına bakarsan hiçbir şeyi keşfedememişiz.
S- Bence de.
SR- Şu anlamda… Okuduk tabii, bunların hepsini okuduk da hani zamanla çeviri denen şeyi de araştırmaya başlıyorsun ya, ne diyor tam olarak diye… Başka çevirilerle karşılaştırıyorsun. Aynı şeyleri aradan 10 sene geçtikten sonra okuyup yeniden algılamak…O yüzden Çehov beni fazlasıyla enterese ediyor, beni çok dövüyor; çok yaralıyor, hırpalıyor, güldürüyor. Yani ağlatıp güldürüyor. Her bir karakteri yeniden keşfetmek…Bu üç oyun üzerine böyle biraz da çalıştım.
S- Hangileri ?
SR- Vişne Bahçesi, Martı ve Üç Kız Kardeş. Olağanüstü ya ! Olağanüstü. Ha tabii onun dışında okul zamanından kalma bir Tenessee Williams hayranlığım vardır, bir Becckett hayranlığım vardır.
S- Sen ne güzel Tenessee Williams oynarsın Serdar.
SR- Evet çok isterim yani.
S- Peki, sen sor.
SR- 9 DEDİK Mİ ?
S- I ıh..mmmm:)))) Bahar;’dan sonra neler değişecek.?( Serdar belki de röportaj yayınladığında baba olmuş olacak ve Bahar da, Gamze ve Serdar’ın kızlarının adı )
SR- Ooooooo ne bileyim ben !
Ne bileyim ben.
S- Bu hafta baba oluyorsun.
SR- Evet, bir hafta 10 içinde olacak her şey. Nelerin değişeceğini ben de bilmiyorum ama sadece hissiyatım, çok güzel şeyler olacak. Çünkü ben zaten çok kadınlı bir ailenin içinde büyüdüm. Bir kızım olmasını zaten çok istiyordum, kız olacak. Ne bileyim ya ben, bana çok iyi geleceğini düşünüyorum. Çok merak ediyorum. Nasıl bir insan olacak, nasıl biri olacak onu çok merak ediyorum da…
S- Nasıl biri olmasını istiyorsun ?
SR-Haaa…İşte onu……..Diyorum ya bizde, böyle çok kadınlı bir evde büyümüş olmanın getirdiği bir şey var. Bizde sevgi gerçekten çok ön plandaydı. Ben, sevgi dolu bir insan olacağını düşlüyorum. Bunu hayal ediyorum. Hümanist biri olacağını…Ne bileyim, benim değer verdiğim şeylerin iki katı bir şeyle donanacağını düşünüyorum çünkü muhtemelen öyle bir ortamda büyüyecek. Yani, kendini arama konusunda rahat ve serbest ve işte tuttuğunun peşinden gidebilen ve alabilen ama bunun insani boyutlarını da bilen biri olmasını istiyorum. Böyle mücadeleci biri olmasını istiyorum ama şey de değil parçalayan biri olmasını da istemiyorum. İstemem yani. İstemem. Ama bakacağız. Bilmiyorum. Bilmiyorum. Merak ediyorum.
S- Ben sormak istiyorum çünkü bununla çok ilgili, sen geçen yaz Londra’ya gittin, sonra bir telefon aldın ve ertesi gün İstanbul’a döndün. Noldu ki ? :))))
serdarorcinSR- Ya işte, birdenbire hayatımızda hiç olmayan bir şey oldu ve Gamze, hamileyim dedi; haaa iyi güzel dedim, ertesi gün İstanbul’daydım. :))))Oysa ki iki aylık bir Londra programım vardı. Ha bu da tabii bir gösterge…Daha o gelmeden bu oldu. Bu da tabii gösteriyor hayatımda neler olacağını…Kendimle ilgili bir programdan söz etmem galiba biraz zor olacak. Ama Bahar, ama Bahar, ama Bahar…adlı cümleler… Büyük ihtimalle… Büütn düzenimiz hemen değişti, evimiz değişti. Öyle bohem hayatımız, geniş koltuklarımız, yayılmalı ortamımız gitti, insanları ağırlayabileceğimiz bir ortama dönüştü şu anda. Bir oda tamamen boşaltıldı, çalışma; kendini kapatma odası yok oldu :)))Ondan sonra, gibi gibi…O haberle birlikte heyecanlandım ama geldikten üç dört ay sonra, kız olduğunu öğrenince aslında…Asıl şey bende o zaman oldu. O zamana kadar bu haberi almış sevinçli bir insan gibi davranıyordum ama kız olduğunu öğrenince ağzım böyle kulağımın arkasına kadar uzadı. Yani öyle bir şey oldu bilmiyorum.
S- Peki, mesela MSM bahçesinde olduğunu hayal et, 20’li yaşlarındaki Serdar da orada, sınav günü filan, sen de o Serdar’ı görüyorsun. Ne yaparsın ? Yanına gider misin, konuşur musun ?
SR- Hımmm, ben, ben düşündüm de; yani bugünkü aklımla düşünüyorum, yani bir şey söylesem de onun bunu kaale alacağını çok düşünmüyorum. 🙂 Çünkü yani o herifi tanıyorum. Çok şey bir adamdı o, böyle inançları çok güçlü, ne yaptığını çok iyi bilen biriydi. O yüzden ona söyleyeceğim şeyin yansımasını da biliyorum. O yüzden ona müdahele etmemenin en doğru şey olacağını düşünüyorum. Çünkü Serdar öyle bir adamdı o zamanlar, herşeyi dinler ama kendi biliğini yapar. Onu çok iyi biliyorum.
S- Şu anki Serdar herşeyi dinleyip, dinlediklerini yapıyor mu peki ?
SR- Herkesi dinler, kendi bildiğini yapar :)))
S- 99-2000 sezonundan bu yana şehir Tiyatrolarındasın. Bu sene 100. yılımızdı.Bu fotografa birlikte denk geldik. Sen ben Sevil ve bu sezon oyuna başlayarak aynı fotogarfta olan şanslı Ahmet Saraçoğlu :)…Bizim tiyatroda çok oyunda oynadığını bilerek bu soruyu soruyorum; çok da güzel oyunlarda oynadın. Böyle sana sürpriz olan bir rolün var mı ?
SR- Hımmm… Aslında şöyle, rol şeklinde olmadı, biliyorsun oradaki ortamı, daha çok böyle yani ekibe denk gelmek, yönetmenine denk gelmek gibi durumlarda heyecanlanıyoruz. Mesela Şwayk’a çok heyecanlanmıştım. Yücel Erten yönetiyordu ve şahane bir ekiple oynuyordum, benim bugüne kadarki sıralamamda ilk üçümde durur. Orada oynadığım rol değil illa, 2-3 rol oynuyordum zaten ve o oyun evet benim şu ana kadarki ilk üçümde hep durur. Evet. Sonra Keşanlı mesela, yine aynı sebeplerden dolayı, şahane ekip; oynadığım rolü de çok seviyordum, yine Yücel Erten. Çok eğleniyordum. O. En son da şey galiba; Maskeliler. Yani 12 Öfkeli Adam’ı saymazsak, o da benim ilk beşimde diyeyim. Ama Maskeliler de böyle Şehir Tiyatrosundaki Milat’larımdan biridir çünkü özel hayatımdan dolayı da. Biliyorsun kaza geçirmiştim, 2 yıl ara vermiştim sonra bu oyunla geri döndüm ve şahane bir oyun oldu. Üç kişilik bir oyundu, üçü de şahane rollerdi.
S- En sevdiğin repliğin ? Var mı ? Onun gelmesini böyle Gamze’yi bekler gibi, Bahar’ı bekler gibi beklediğin bir replik ?
SR- Ya işte benim böyle şeylerim var, çok sevdiğim replikler oluyor ama sonra onları unutuyorum. Benim şöyle bir özelliğim var, sen de sefalarca yaşamışsındır, replikleri oyun içinde defalarca keşfetme anları vardır ya ? Bin kere duyduğun ya bşin kere söylediğin bir repliği, bir gün; o gün orada keşfettiğin anlar vardır. Ben o anları çok seviyorum. Mesela Maskeliler oyununda defalarca yaşadım ben bunu. Başkasının repliklerini de çok takip ederim ben. Evet yani mesela Mehmet ağabeyin tiradındaki bir lafa, yani o anın gelmesini sabırsılıkla beklerdim. Ah şu an hatırlamıyorum ama iki anlama da gelebilen, ama o anki şeyine göre, o anda olan şeye göre, öyle bir söylüyor ki baika bir anlama geliyor. Öyle bir söylüyor ki beni de ilgilendiriyor o an, öyle söylediği zaman, o an ona katılmak zorunda kalıyordum filan…Yani anlatmak çok uzun sürer. Mehmet ağabeye de söylemiştim. Biliyor musun senin o repliğinin hastasıyım diye :)))Bunun üzerine konuşmuştuk. Bu oyunda da mesela, on iki kişi konuşuyor; yani kopma ihtimalin yok. Maç yapıyordun, dolayısıyla topun sana geldiği an değil öbür an da çok önemli yani nereden nasıl vuracağını çok iyi takip etmen lazım. Bazen öyle anlar oluyor, biri bir lafı o akşam öyle bir söylüyor ki, top falsoyla geliyor o zaman sen ona işte kesme vurman lazım ve bu çok hoşuma gidiyor. Sıra şimdi onda, bırakayım o oynasın diye bir şey yok, hep içinde olmak durumundasın. Oyunculukta bu, anlatsan da anlatılamaz ya hani, şeydir, abc’lerden biridir. Hocan sana öğretir, repliğini doğru düzgün söyleyeceksin ama karşındakini de dinleyeceksin. Bunu okulda herhalde 150 bin kere duymuşuzdur. Ama gerçeğini yaşadığın zaman hani ne kazandın diye sorduğunda, dinlemeyi öğrenmeyi kazandım. Çok acaip bir şey yani bu. Repliğini dinle, karşındakini dinle, kulisi dinle, seyirciyi dinle. Bunlar sıralıdır, yaşamayınca anlaşılmıyor.
S- Çok oynamak istediğin bir rol var mı ?
SR- Ben galiba, bir Richard denemek isterdim şu hayatta, bütününü. Çünkü beni enterese eden… Yani sırf o rolü oynamak için değil de, mesela sırf o Lady Ann’i ikna etme sahnesini anlayabilmek için bile bunu denemek isterdim. Çünkü bence yazılmış en imkansız sahnelerden biri. Nasıl olabilir canım dersin, ama olmuş işte; yazmış adam, haydi buyur gel oyna bakalım o sahneyi dedirtiyor sana. Ben öyle şeyleri seviyorum. Böyle anladığım şeyler değil de anlamadığım şeyler olunca onlar beni çok ilgilendiriyor. Nasıl olur canım dedirten şeyler. Ya da mesela tam tersi. Adam geliyor ve gayet net bir şekilde ikna ediyor kadını. Çok basit gözüküyor. Böyle anlaşılır şeyler de, çok basit gibi görünen…Hayatımıza uydurmaya çalışıyoruz sahneyi, o zaman 29052014082710813aanlaşılır oluyor. Prova yapmayı da o yüzden seviyorum ben.
S- Provacı mısın sen ?
SR- Ben provacıyım. Ben çok provacıyım. Bayılırım prova yapmaya.
S- Eskiden mi acaba sonuçla ilgileniyorduk Serdar ?
SR- Ha ha, tabii tabii…Bende de böyle bir şey galiba zamanla oldu. Çünkü oyun bana artık şey geliyor yani çıkmışı oynamak artık beni ilgilendirmiyor. O çıkmış algısında, demin de bahsettik ya mekanlar bazı şeyleri belirliyor diye, bununla birlikte de bazı şeyler dönüştü Sevinç. Yani ne o mekanda bizi değiştiren şey, yarım metreden bizi seyreden birine numara yapamayız. Dolayısıyla orada ve o an’da metaforu artık gerçek olmaya başladı. Şimdi ben bunun provasını böyle yapmıştım, orada böyle bakıyordum falan’lar filan’lar yalan oldu. Ama o gün, o saatte, o saniye içinde öyle olmadıysa ne yapacağız ? O zaman işte bizim o rafa kaldırdığımız aktörler gibi davranıp ”ben oyunumu oynarım abi” gibi davranmak zorundayız ama öyle bir şey kalmadı artık, öyle bir şey yok. Dolayısıyla ben provamı donanımlı bir şekilde yapmazsam o an geldiğinde bir başka koşul oluşuyorsa oradan gidemem çünkü ben ona donanımlı değilim. Karakteri çzödüm ben oynuyorum mantığıyla oynadığında kalıp gibi oluyor ve gelen herhangi bir öneriye, o an olan bir öneriye ya da yeni bir algıya tamamen kapalı hale dönüşüyorsun. Ama öyle olmaması gerekiyor. Tabii ki ana eksenleri değiştirmemek koşuluyla da… Şimdi bunu da yok sayamayız. Orada, o an’da olmak üzerine çalışıyor insanlar. Ve bu çok hoşumuza gidiyor. Benmesela böyle bir oyun seyrettiğimde, orada olmak istiyorum, acaba bunu yapabilir miyim diyorum. Ya da orada o an’da olsaydım ne yapardım sorusu hemen aklıma geliyor. Bu anı hissetmek nasıl bir şey olurdu acaba ? Biri bana böyle bir şey yaşattığı an, tüylerimi diken diken ettiğinde hemen merak ediyorum o anın içinde ne olduğunu. O anın içinde gerçeklik var, anlama var ama daha çok anlamama var.
S- Bence tam da bu dediğin şey yüzünden her akşam aynı oyunu oynayabiliyoruz.
SR- Evet ama bunu algılamak lazım yoksa her akşam çıkıp aynı şeyi yaparız :)O cepte. Ama onu çok sevmiyoruz :)))Ama bunu yapıyoruz. Bizim oynadığımız biçimin içinde bu da var. Biz çünkü her akşam işte 500 kişilik bir salonda oynuyoruz ve bazı tekninkleri de uygulamak mecburiyetindeyiz.
S- Bir senaryoyu okuduğun zaman sırasıyla tav olduğun şeyler ne ? Sana oyna bunu Serdar dedirtenler ?
SR- Tabii ki hemen senaryo. Ne diyor ? Ne anlatıyor ? Niye anlatıyor ve kime anlatıyor falan ? Ve kim anlatıyor ikinci sorum ve kimlerle anlatıyor ? Üçüncü sorum. Mesela geçenlerde seninle bir yazardan bahsettik ya, çok şahane bir yazar diye hani…
S- Adını da şahane bir şekilde söyleyebilirsin bence.
SR- Deniz Madanoğlu bir oyun gönderdi bana, okudum. Bayıldım falan. Ama hemen sorum şu oldu, kimlerle yapmayı düşünüyorsun bu oyunu ? Bayıldım, şahane, ben bunu oynamayı çok isterim ama nasıl olacak ?Tam da beğendiğim tarzda bir şey. Çatışması olan bir metin. Ama bunu kim yapacak ve kimlerle yapacak sorusu doğal olarak akla geliyor. Çünkü, hele senaryoda, oyunda prova yaparken bazı şeylere müdahil olabiliyorsun oyuncu olarak ama senaryo, sinema hiç öyle bir şey değil. Senin okuduğun senaryo ile oynadığın senaryo bambaşka, çıkan ürün bambaşka :)))Senin hayalini gördüğün şeyle alakası yok. Dolayısıyla ilk bir kaç deneyimden sonra ben bunu bıraktım. O yüzden bir senaryo, iki yönetmen; sinemada bunlar yani. İşin raconu böyle. Bazen de şu oluyor, anlayamayabiliyor insan. Biri bir senaryo yazmış ama onu şöyle çekeceğim dediği zaman, mesela sen bu ne abi ? demişsin senaryoya ama yönetmen diyor ki ben onu şöyle çekeceğim diye bir anlatıyor. Onu sen öyle okuyamazsın çünkü o adam onu hayal ederek yazıyor. Biraz da bu senaryolar sana gelirse böyle bir şansın oluyor yoksa bu senaryolar çekiliyor da nerede bu insanlar diye sorası geliyor insanın. Bir de bizde senede bin tane film çekilmiyor ki…Yüz film çekiliyor ki rekor kırılıyor; o yüz fimden de diyelim ki 50 tanesi seni enterese eden filmler, o 50 tanesinden de hani önüne her gün bir senaryo gelmiyor ki, bunu ben bir sürü oyuncu arkadaş adına söylüyorum. Keşke herkes tavrını belirleyebilse de işte ben bu işlerde varım, şunlarda yokum diyebilse…Neyse canım bir sinema filmim olsun diye gidip de oynanılabiliyor . Hayalini kurduğun filme daha çok var yani. Ama çok iyi filmler de çekiliyor yani.
117S- Peki, en son kimi izlerken ufff be çok güzel oynuyor dedin ?
SR- İşte yine Bülent Emin’i seyrettim de en son Hamlet’te. O yüzden böyle garezim var ona:))) Görürsem bir iki cümle söyleyeceğim ona:)))
S- Ona böyle çok güzel oynadın da denmez değil mi ?
SR- Artık o da söylenmez yani evet. Kulise de gitmedim çünkü ben gittiğimde haftanın sonuydu ve suare de oynayacaktı,ben matine izlemek zorundaydım. Ama böyle çıkıp Üsküdar’dan, Tekel’den şeye kadar…Oksijen aldım, yürüdüm, sakinleyip eve gittim yani.
S- Peki, böyle her şey baştan başlayacak olsa, sen karar veriyor olsan falan, neredesin, neler yapıyorsun hiç düşündün mü ? Kimsin ?
SR- Ben, şeydeyim. Bir bilim Akademisindeyim. Çılgın bir profesörüm.
S- İnanamıyorum bu cevabına seni bu kadar tanıyan biri olarak :)))
SR- Çok çılgınım, bir şeylerin…Yani böyle keşif yapıyorum ama çok da iyi şeyden de anlıyorum, okuldan gelen bir şeyle profesyonel bir spor da yapmışım. Ve sanat tarihinden de anlıyorum. Ukalanın en önde gideniyim. Öğrencilerimle dalga geçiyorum falan.
S- Peki böyle bir şeyi keşfetmenin yolculuğunda mısın yoksa…
SR- Yok keşfetmişim. Ve peşinden koştuğum başka şeyler var. Çünkü niye böyle cevap veriyorum biliyor musun ? Dün değil evvelsi gün şeyi seyrettim, The Theory of Everything’i. Hayranlıkla izledim de ondan. Yani oyuncunun yerinde mi olmak isterdim yoksa oynadığı bilimadamının mı diye düşündüm. Ben de bilemedim. Yine de o bilimadamının, ya vardır ya böyle çok klasik, bir gün Einstein’ın, bir saatliğine onun beynini deneyimlemeyi ister ya herkes ? Yani istemez misin ? Ben çok isterdim öyle bir beyne sahip olmayı. Bir saatliğine yani bana verseydi…Bir saat öyle baksaydım, yani Hawking gbii bakabilseydim şu dünyaya. Ya da Einstein gibi.
S- Ama Eddie Reynolds’u da çok beğendin değil mi Serdar ?
SR- Onu da görürsem ona da bir çift lafım var evet :))))
S- Ona da bir garezin var yani.
SR- Var var.:)))
S- Gazete Müstehak ve Tiyatro Hal hakkındaki düşüncelerin ?
SR- Çok seviyorum ben onları. Onlar gibi bir sürü arkadaşımız var. Yani ben, elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum ve onları büyük bir keyifle izliyorum. Sürekli yeni metinler buluyorlar. Bulup çıkarıyorlar ve inanılmaz koşullarda yoktan var edip tiyatro yapıyorlar. Hayranlık duyuyorum onlara. İnsanlar haberdar olsun diye paylaşmaya çalışıyorum, bilsinler diye. Onlar yeni dönemin temsilcileri. Bundan 10 yıl sonra onlar artık mihenk taşı olacaklar. Daha şimdiden bu sene ne oynayacaklar durumu oluşmaya başladı bile. Alanlar belli olmaya başladı. Hatırla mesela, her türlü beklenti Devlet Tiyatrosu üzerindendi, ama kurum tiyatrolarının da yapabileceği ve yapamayacağı şeyler vardı. Doğal olarak. Orada oynayacak metinler var, burada oynayacak metinler var. Oraya gelene seyirci kitlesi var, buraya da gelen seyirci kitlesi var. Yani seçilebilen bir alan olabilmesi hem seyirciyi rahatlattı hem de tiyatroları.
S- Hem de oyuncuları.
SR- Zaten böyle de olması gerekiyor. Hani mesela tv’da izlediğimiz şeyler de dönüştü ya ? Yani sinemada da öyle dönüştü ya. Sanat filmleri, piyasa filmleri, komedi filmi falan filan diye. E ne oldu bir komedi filmi çıktı 7 milyon yaptı. Şimdi biz bunlara şey mi diyeceğiz onlar da ne yapıyor mu diyeceğiz ? Böyle bir şey var mı ? Hayır. O bir alan. Birileri o alanı doldurmaya çalışıyor. Bunu iyi yapan var kötü yapan var. Sen seçimini yap. Seyret veya seyretme. Oyna ya da oynama. Biri festival filmi yapıyor, biri abi ben kendime film yapıyorum diyor. Tiyatroda da böyle. Şehir Tiyatrosunun bir alanı var. DT’nin bir alanı var ama özel tiyatro da var. Var. Ben burada oynayacağım diyen bir adam var ve yapıyor. Yapıyorlar. Onlara saygı duyuyoruz, çok hem de.
S- Off çok az kaldı, Beş Kardeş yepyeni. Yeni başladı. Nasıl gidiyor ?
SR- Çok iyi başladı. Başlangıcı şu anlamda bizim için çok iyiydi. Hani, Onur Ünlü’yü seviyoruz. Ekibi seviyoruz. Harika bir ekip. Tv’da kırk yılda bir denk gelebşlecek bir ekip. Gerçekten. Artık Ay Yapım gibi güçlü bir yapımın elinde. Dolayısıyla başlangıçta her şey şahaneydi. Yayın tarihi biraz gecikti. Şimdi girdik, bence çok iyi gidiyor. Giderek seyircisini oluşturma potansiyeli taşıyor. Şu anda olduğum yerden çok mutluyum. Karşılığını bulursa ben bunda 5 sene de oynarım hiç de sıkılmam. olmazsa, yani bu da olmazsa daha doğrusu, tv’na bir şey yapma koşulumuz gittikçe daralıyor. Bundan sonra tv’da eğer böyle giderse sistem….
S- Tv’nun da Alternatifi oluşmaya başladı aslında, internet.serdr orci
SR- Evet.
S- Umarım Ulan İstanbul ekibi bunu başarır.
SR- Aynen, evet. Oradan gidebiliriz.
S- Maalesef son soru. Dünya şirazesinden çıktı Serdar. Biz de öyle. Sence bir gün her şey yerine oturacak mı ?
”Ne zaman umudunu çalmayacak kimse kimsenin ?”
SR- Evet. Şimdi mecburuz yani, umutlu olmak mecburiyetindeyiz. Dolayısıyla umudumuzu kaybetmek diye bir şey yok. Bizim yapacağımız tek şey alanımızı korumak. Herkes kendi alanını koruyacak. Herkes yapması gereken şeyleri yapacak, o da ne ? Ben kendi alanımdaki haksızlıklara, gördüğüm yanlışlıklara hep karşı çıkacağım, hep karşı duracağım. Ve bundan yılmayacağım, yenilmekten de korkmayacağım. Sonuna kadar bunun peşinden gideceğim. Benim gibi olan herkes de böyle yapacak. Ve biz de çoğalacağız. Bu düşünceyi herkese yayacağız. Kimsenin düşüncesini,inanışını, yaşam biçimini söylemekten, yaşamaktan imtina etmediği bir dünya kurmak için mücadele edeceğiz. Başka yapacak hiçbir şeyimiz yok. Benim gibi düşünmeyen biri haksızlığa uğradığı an onun da yanında olacağım. Onun yaşama hakkını devam ettirebilmesi için ama kimseye dayatma olmaması koşuluyla, düşündüğü gibi yaşamak konusunda haksızlığa uğruyorsa onun da yanında olacağım. O yüzden zaten biz hiçbir iktidarın yanında olamayız. Benim oy verdiğim iktidar geldiğinde de aynı yerde duracağız. Mecburuz.
Böyle bitti bizim sohbet. Daha güzel, daha yaşanılası bir yeni dünyanın hayaliyle…Serdar bir sürü güzel adama iyi ki’ler dedi hep. Ben de çözümlememin bittiği şu saniyelerde iyi ki dedim, Serdar’ı hayranlıkla izlemenin dışında, çok çocukluğumuzun içinden de tanımışım.
Ve, Müstehak’ın bu sayısından itibaren bizi size ulaştıran Can Berkmen’e, bir twite verdiği cevaptan ötürü teşekkürü borç bildim, çok teşekkür ederiz Can bey.

Makale Altı Reklamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı