Ayın KonuğuAyın Konuğu

Sevinç Erbulak / Mert Fırat; "İyiliğin Mesafesi Yoktur!"

IMG_3989O, çok güzel bir adam. Ona hayran olan güzel adamlar ve kadınlar da, onun doğum gününde “İhtiyaç Haritası”nı açmışlar; bir okulun ihtiyaçlarını karşılayarak güzelliklerini paylaşmışlar. Bu ‘paylaşma’ kelimesini çok duyacağız az sonra.
Onun dilinde de, lügatında da olmayanlar da sırasızca şöyle: ayrımcılık, ötekileştirme becerisi, savaş, bencillik, böbürlenmek ve ben olmak, tek olmak… Onun lügatı her sayfada yazan aynı cümleden ibaret, her sayfada yazıyor, “Takım olmak”
Karşınızda, bu röportaj sayesinde daha da iyi tanıdığım Mert Fırat.
Sevinç Erbulak: Karışık karışık soracağım…
Mert Fırat: Tamam canım.
Dün gece seni araştırdım; insan elbette tanıdığını zannediyor ama nelerle karşılaştım bir bilsen… Bence sen, tam bir ekip insanısın. Bir şeyin bir parçası olmaktan çok büyük keyif alan birisin. Bence tabii bütün bunlar…
Ben bunu çok önemsiyorum biliyor musun? Ve seninle aynı dünyadayız… Ne güzel bir şey bu. Şimdi benim ilk sorum hem İhtiyaç Haritası, hem Sanat Mahal, hem Moda Sahne hem de Kutu Film; yani bir parçası olduğun bu dört kocaman şeyle ilgili… Hayranların doğum gününde, bir okulun ihtiyaçlarını karşılayarak sana armağan veriyorlar. Şimdi biz Müstehak okurları olarak bütün bu oluşumları senin ağzından dinlemek istiyoruz.

  • Dediğin gibi ben işte 13 yaşımda kürek çekmeye başladım. Kürek de aslında bir takım sporu. Her ne kadar bireysel olsa da. Tek başına çekersin ama aldığın derece takımın puanına eklenir. Sen tek başına bir şey yaparsın ama aslında bir puandır o. Takım halinde birinci olmak önemlidir yani. Tek kişinin oradan birinci çıkması, sıyrılması neredeyse bazen utanç kaynağıdır. Suda tek başına olmana rağmen bilirsin ki arkanda 30 kişilik bir takıma çekiyorsun kürekleri. ODTÜ‘de çektim ben kürek. Bilirsin ki işte ODTÜ’yü temsil ediyorsun sen orada. Galiba biraz oradan başladı her şey benim için. Akabinde Halk Evleri ile tanıştım. Çünkü tiyatro yapmak istiyordum çok. ODTÜ’de böyle bir tiyatro topluluğu vardı, onların işlerini takip ediyordum. Hâlâ var. Çok acayip oyunlar yapıyorlardı o döneme göre, şimdi de öyle. O tiyatro topluluğundan da, kürek takımından da, o zaman ODTÜ’nün beden eğitimi bölümü vardı ve galiba Türkiye’deki tek sosyalist beden eğitimi öğretmeni oradaydı. Sonra kapandı bu arada bölüm…

Tabii. 🙂

  • İşte o beden eğitimi bölümündeki bizde kürek çeken ağabeyler, o zaman benim için ağabeylerdi; ben 13 yaşında dümene oturmuş birisiyim… 🙂 Onlar dedi ki, “Yahu madem bu kadar tiyatro ile ilgilisin, okulda her sene oyun çıkarıyorsunuz…” Ben böyle skeçler yazıyorum. Hocalar İngilizcemiz gelişsin diye yazdırıyordu. Hazırlık sınıfındayız. Benny Hill şov vardı bizim küçüklüğümüzde, Zeki-Metin, Ferhan Şensoy… Dolayısıyla bizim komedi yazma, metin yazma algımız, işte Haldun Taner… Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım ilk tanıştığım tekstlerdendir mesela… Cahit Atay, Karaların Memet’leri… Bunlar benim hazırlıkta okuduğum ve oynamaya başladığımız oyunlar… IMG_3911Sonra Halk Evleri ile tanışınca “Bir dakika yahu” dedim, “burada imece usülü bir şey var…” Hani birileri geliyor, sana bir ders veriyor; çok cüzzi bir ücret, bazen ücretsiz zaten… Dolayısıyla yine bir ekip hâli var. Karaların Memetleri’nde ben pazardan alınan bir adamı oynuyorum, küçük de bir rolüm var yani filan. Sonra Cimri, Hastalık Hastası, hep böyle küçük roller ama ben çok seviyorum içinde olmayı, prova sürecini filan… Hep de böyle yaşım küçük, lise sonlar çalışıyor ama ben giriyorum içine; nasıl yaparız, nasıl ederiz diye… Sonra o ekip ruhu biraz daha orada oluştu ve devamında da hep öyle yürüdü aslında. Öğretmenler Günü oluyor, İnsan Hakları Haftası oluyor, oturup bir şeyler yazıyoruz. Başımızda bir hoca oluyor filan. Sonra derken bu ekip çalışması İsveç’e kadar geldi. Bu arada ben lise 2’de, 17 yaşımda garsonluk yapmaya başladım. Yazdı. Orada da böyle; 52 personelli bir işletmenin içinde, böyle hep beraber… Sonra 18 yaşımın yazında yine çalışmaya başladım aynı yerde, Alanya’da. 3-4 ay falan. Sonra 18 yaşımda İsveç’e gittim okumaya. Burada Rus dilini kazanmıştım, okumak istediğim bir bölüm değildi. Sinema-tv okumak istiyordum; o da çok zordu. Bizimkiler istemiyordu. Oyunculuk, zaten istemiyorlar falan. “Ne yapayım” dedim, “bari ben İsveç’e gideyim.” 17 yaşımdan itibaren tanıştığım bir kız arkadaşım vardı tabii ki İsveç’li… O da çalıştığım barda çalışıyordu 🙂 Sonra derken o kolektif yaşam, o imece kültürü, işte “Evin mi yok? Gel birlikte kalalım kardeşim…” Hep öyle devam etti hayat. İsveç’te yine bir öğrenci evi; bir Sırp, bir Yunan, bir ben. Kız arkadaşım başka bir ilde çalışıyordu çünkü… Sonra orada sinema-tv okudum. Girdiğin ilk günden itibaren, orada işte şöyle oluyor; kablo sarmaya, arşiv düzenlemeye, bir şey yapmaya başlıyorsun. Kültürü anlamak, meseleyi anlamak var ya, o İsveç’te çok devam eden bir şey aslında. Her şeyi görüyorsun, anlıyorsun bir anda, pratik teoriden daha ön planda, teoriyle birlikte de gelişiyorsun. Orada da yine kolektif çalışmalar… Hiçbir zaman Mert’in yazdığı senaryo ile insanlar ilgilenmiyor, ekibin içindeki Mert’in yazdığı senaryo… Tek başına bir şey değil Mert onlar için, birlikte olunca bir şey. Yani aynı bizim roller gibi… Tiyatroda da öyle ya; tek başına Kral Lear’in çok iyi bir Kral Lear olmasının kimseye bir faydası yok ya… Hepsi birlikte çok iyi olacak, her şey çok iyi olacak ki bir şey olmuş olacak… Aynı, kürekte tek başına birinci olmanın hiçbir anlamı olmadığı gibi… Orada da öyle oldu. Bir şey yapılacaksa hep beraber olduk. (İsveç) Ve başarsızlığa da hep beraber karar veriyorsun

Harika.

  • Beni en çok eğiten şey oydu; sürecin önemli olduğu… Dolayısıyla o sürecin içinde ‘başarısızlığa imza atmak istiyor musun?’ sorusunun olduğu bir şeydi. Mesela ortak bir karar almışız ve bunun diyelim başarısız olduğu çok aşikar; içim içimi yiyordu; yani “Nasıl olur abi? Görmüyor musunuz kötü gidiyor…” falan derken diyorlardı ki “Yahu sakin ol, birlikte aldık bu kararı” :)))Her şeyi birlikte yaşayacağız…

Bizim büyük başarısızlığımız yani :))

  • Aynen, aynen. Yani ben aralarında bir Türkiye’li olarak, başarısızlığı hazmetmem zaman aldı 🙂 O başarısızlığı sahiplenmek, arkanı dönüp gitmemek de çok şey öğretti. Ondan sonra, sonrasında işte buraya gelince zaten, bu arada Devlet Tiyatrosu’nun sınavları vardı ve ben ÖSS’yi kaçırmıştım… Sonra gittim DT’nin sözleşmeli sınavlarına girdim. Sonra Suç ve Ceza’da oynamaya başladım; yine kolektif yani… 2002’de sınavlara girip Dil Tarih’i (Ankara Ünv. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi) kazandım. Bu arada il il gezdim; Sinop, Eskişehir, Konya, Bilkent, Hacettepe… Bir tek İstanbul ve İzmir’e gitmedim çünkü çok zordu benim için oralarda kira ödemek, bir hayat kurmak… İsveç’e de kendi paramı kazanarak gittim. Okulda okurken, 21 yaşımdaydım okula girdiğimde… Bu arada İsveç’te bir tiyatroda Hastalık Hastası’nda bu sefer Mösyö Argan vardır ya, onun çantasını taşıyordum. Çantacıydım yani 🙂 Sonra rolüm bitince aşağıdaki kafede kahve veriyordum, oyunun başında vestiyerde palto asıyordum, millet diyordu ki “Yahu bu çocuk o çocuk mu acaba?” Ama hepsinden paramı kazanıyordum, vestiyerden ayrı oyunda ayrı para; tabii :))) Ankara’ya geldiğimde tekst bedava, dekor bedava, ışık bedava falan…:) Her şey bedava… Ve dedim ki, çalışabildiğim kadar oyun çalışmalıyım ben… Volkan’la orada tanıştık. Sınavda kaptı beni 🙂 Dil-Tarih’e girmeme imkan yok falan diyorum. Volkan dedi ki “Kazanırsın, niye kazanamayasın?” Sonra işte Halk Ev’ciymiş o da; “A; sen de mi?” filan derken Volkan beni orada örgütledi 🙂 Bir de o Mersin’li ben de Antakya’lıyım, ikimiz de böyle Arap :))) Sonra derken ben Dil-Tarih’e girdim. Delicesine oyun çalıştık. Her sene 3-4 tane. Sonra buraya geldim. Bu kolektif yaşam, Halk Evi Sanat Atölyemiz vardı 2002’de Ankara’da kurduğumuz… Volkan, ben, Onur Uysal, başka arkadaşlar falan… Alta katta prova, ortada oyun oynuyorduk; üst katta bağlama, gitar ve resim dersleri falan….

Muhtemelen şu an, ucu Sanat Mahal’e giden….

  • IMG_3979Aynen, ucu Sanat Mahal‘e giden yolculuk da öyle bir yolculuk. Böyle mahalle ile birlikte hareket eden… Oranın ihtiyacını ne olduğu… Yani siyasi görüşü, tavrı, her şeyi bir kenara bırakarak; insanlarla entegre bir şey yapabilmenin peşinde olan… Daha çok birleştiren; ayrıştırmayan… ‘Sen bizden değilsin, aynı görüşte değiliz; git, buraya giremezsin’ gibi bir şey değil; tamamen orayı bir yaşam alanı olarak tesis edip, onun sürdürülebilirliğine temas eden bir yapı kurmaya çalıştık. Tam karşımızda pazarcılar vardı mesela. Bağlama çalıyorduk onlarla, dinliyorduk falan… Pazarı sabahtan kuruyorlar, geceden geliyorlar, sonra biz onlarla türküler bağlamalar falan… Böyle muhabbetimiz oluyordu. Biz yavaş yavaş bilmeden o hayatın içine yerleşmiş oluyorduk. Aslında Boğaziçi’nin de ODTÜ’nün de yaptığı çalışmalar buna benzer şeyler… Alman ekolü zaten keza öyle… Kadir Çevik mesela bizim hocamızdı, Berliner Ensemble‘da çalışmış, çocuk- gençlik faaliyetleri yürütmüş birisiydi, onun da bize çok katkısı oldu. İsveç’teki kolektif çalışma düzeninin büyük katkısı oldu. Orası sosyal bir devlet olduğu için yapı öyle zaten. Yani dolayısıyla dedik ki kendi dünyamız, kendi çevremiz içinde bunu nasıl tesis ederiz? Nasıl yaşarız aslında. Sanat Mahal biraz oradan çıktı. E Moda Sahnesi zaten benzer bir şey… Moda Sahnesi’nden önce ben 2006’da İstanbul’a geldim. Oyun Atölyesi’nde Hırçın Kız seçmeleri vardı. O sınavı geçtim, Kemal Ağabey (Aydoğan) ile tanıştım. Sonra başladı süreç. 7-8 yıl orada tiyatro yaptıktan sonra Moda Sahnesi’ne geçtik artık. Hep beraber, 12 kişi, Moda Sahnesi süreci, inşaatı başladı; 10 ay sürdü. Sonra açıldı. Zaten oluşmuş bir seyirci kitlesi vardı ama onları beklentiyi kırmadan oraya getirmek çok zordu. Aslında 12 kişiden çok daha fazlası, belki böyle 50-60 kişilik bir çevre… Orada çuval da taşıdı, o pembe boyaları da söktü, çok kolektif bir çalışma oldu yani. Akabinde bazıları başka yerlere gitti. Başka çalışma alanlarında hayatlarını devam ettirdiler. Şu anda işte, 12 kişi bir şekilde; oyunlar devam ediyor. İşletme devam ediyor. Sonrasında da aslında Bursa’da benim bir arkadaşım vardı Mehmet diye, daha önce bizim Atlıkrarınca filmini yaptığımız… Ondan önce şunu söyleyeyim, 2006’da ben buraya gedim, 2008’de İlksen’le tanıştım. 2009’da biz artık senaryoyu yazmıştık, Başka Dilde Aşk‘ı. Kutu Film de o zaman kuruldu zaten. Gülhan vardı, Murat Şenoy vardı. İlksen, ben, böyle dördümüz yine ortak bir şey yapıp; her zamanki gibi çok’lu 🙂 Galiba yönetmek değil de içinde var olmak beni tetikliyor. O ortak kararı alabilmek. Birimizin dediği olsun değil de, daha iyi bir fikir varsa biri bir başkasını ikna etsin üzerine kurulu bir şey. Başka Dilde Aşk da öyle çıktı. Bizim Ercan Mehmet Erdem, o öyle çok senaryoyu okudu konuştuk üstüne… Birol Tezcan, o yine mesela fikirler verdi bize falan… Yine kolektif bir iş… Adına da çete dedik hatta 🙂 Çektik filmi. Sonra İlksen’le Atlıkarınca’yı yazdık birlikte. Bursa Kumyaka köyünde çektik. İşte Mehmet’le tanışmamız orada başladı aslında. Mehmet dedi ki “Bak burada böyle bir mekan var. 2 tane sineması olan bir kültür merkezi aslında burası.” Bir sahne alanı ve sinemaları vardı. İçinde bir kitabevi var. Akustik falan her şey yeniden yapıldı. Yine bizim Halükar Mimarlık, Moda Sahnesi’ni yapan ekip yaptı. Bilge ve Gamze. Orada da gittik, 4 aylık bir süreç yaşadık. Yine kolektif, 10 ortaklı bir yapı var orada da. Kafede üretim yapan kadınlar, oranın kadınları zaten. Gişede duran da öyle…

İsmi nereden çıktı ?

  • Mahalleden… Tabii tabii, ithal bir şeyle oraya gitmekIMG_4012 değil de; orada  ne var,  neye ihtiyaç var? O zaman orası bir yaşam alanına da dönüşüyor. Yani herkes sahneye çıkmak zorunda değil. Çocuk atölyeleri var, doğaçlama atölyesi var, yaratıcı drama, Ümit Ünal Yazma Atölyesi var. Bizimle birlikte olmak isteyen, destek vermek isteyenler… Birlikte bir şey yapmış oluyoruz, ne kazanırsak ona da ortak oluyoruz falan. Bizim için 10 yıllık bir yatırım Sanat Mahal… Çünkü kendini çıkartması böyle hani hemencecik çıkartması, şimdi orası Bahariye’deki Moda Sahnesi gibi değil… Başka bir habitat orası, öğrencinin ağırlıkta olduğu… Zamanla büyümesiyle merkeze yerleşecek bir yer. Biz ondan önce amatör tiyatrolara açtık orayı. Uludağ Üniversitesi’nde fazlaca fırsat bulamayan; çünkü sahneleri kapalı falan… Şu anda tadilatta. Biz o arkadaşlarla konuştuk; sahne vardı ama atölye yoktu. Biz o alanı daralttık, bir de oraya atölye yaptık. Şimdi çalışmalar o atölyede yapılıyor. Bu arkadaşlarımız atölyede çalışmalarını yapıyorlar, pazartesi günleri de sahneye çıkıyorlar. Bazen ayda bir, bazen ayda 2. Bunu da işte kitap karşılığı oynuyorlar. Bilet değil de kitap getiriyorlar. Geçen oyunda 350 kitap toplandı mesela. Onları da kendileri organize ettiler. Biz de prodüksiyon anlamında onlara destek olmaya çalışıyoruz. Kadın çalışmaları yapıyoruz bir yandan. Şimdi Feryal Güney’in yapacağı bir türkü atölyesi var. Aslında biliyorsun Bursa’dan çıkmış çok değerli yazarlar, şairler var. Hâli hazırda orada yaşayan edebiyatçılar, tiyatrocular… Nilüfer Belediyesi, Devlet Tiyatrosu ekibi… Oluşmuş bir ekip var ve onlar da sağ olsunlar çok destekler bir şekilde…

İhtiyaç Haritası da mı böyle bir şey? Onu nereden akıl ettin?

  • Hah, İhtiyaç Haritası… Şimdi orada da tek başıma ben değilim…

Eminim :)))

  • Aynen:))) Onda da şöyle bir şey var aslında. Fikir iki yıl önce çıktı. Yine böyle kolektif çalışmalar yaparken, kimin neye ihtiyacı olduğunu çok da iyi bilemeyebiliyorsun. Bursa’dakilerin neye ihtiyacı var? Antakya’dakilerin neye ihtiyacı var? Mesela Antakya’da Ahmet Atakan Kütüphanesi kuruldu Halk Evi‘nin katkısıyla… Ne kadar kitap ihtiyacı olduğunu bilemiyorsun. Dolayısıyla koordinasyonu doğru kurmak için ben hep şey demiştim, nasıl yaparız? Nasıl birbirimizden haberimiz olur ?

Vermek isteyenle, ihtiyacı olanı buluşturmak gibi?

  • Evet, böyle bir buluşturan mecra olsa keşke diye düşündüğümüz bir şeydi. Benim Elif diye bir arkadaşım var; Elif Kalan. Habitat Derneği’nde çok uzun süre faaliyet yürüttü. TEGEV‘de çalıştı. UNICEF‘in çocuk projesini yeni bitirdi. Çok tecrübesi olan birisiydi. Ben onunla 5 yıl önce İstanbul’da tanışmıştım. Benim yaptığım bazı çalışmalar vardı ve ben onları bir çerçevede toplamanın peşindeydim. Zamanı doğru kullanmak, gücü doğru kullanmak… İnsanların hevesini doğru biçimde yönlendirmek, bu çok önemliydi benim için. Bunları düşünürken Elif’in de aracılığıyla Ali Ercan‘la tanıştım. İdema şirketinin sahibi. Güler Altınsoy da ortağı. Onlar da Elif ile Habitat’tan tanışıyorlar, yıllardır birlikteler. Sivil toplum kuruluşlarında çok fazla çalışma yürüten insanlar. Onlar da harita bazlı bir şey üzerine düşünüyormuş. Haritadan herkesin görebileceği bir şey. Seçim haritası çalışmasını yürütmüş daha önce… Akabinde, bizim alt yapıyı yapan Serdar da öyle… Benim uzun zamandır yapmak istediğim proje ile onun projesi birleşmiş oldu. Elif de buna çok heyecanlandı. Güler de… Biz dördümüz bir araya geldik. Sonra bizim Hazal Dut var, o da bize destek vermeye başladı. İşte Ümit Bey filan darken, biz kendi aramızda bir çalışma yürütmeye başladık. Burayı bir ofis yaptık İhtiyaç Haritası için bir kısım, ondan sonra İdema’yı; Karaköy’de onların da yerleri, orayı bir çalışma ofisi yaptık. Serdar’ı alt yapı çalışmalarına başlattık ve 1,5-2 yılın sonunda da bizim ilk sunumumuzu yaptığımız UNDP, yani Birleşmiş Milletler Kalkınma Ajansı’nın sunumuna gittik. O buluşmaya gittik. Orada sivil toplumdan bir çok arkadaş olduğu için, onlarla bu fikri paylaştık. En iyi mecraydı orası bizim için, yani alandı. O alanı doğru biçimde kullandık, anlattık. Birçok insanın çok dikkatini çekti. Bizim için de bir beta versiyon bu. Beta versiyon ne demek? Aslında daha hazır olmayan, böyle hani birlikte gelişmeye açık; birinci aşama diyebiliriz yani bunun için. Beta versiyonun şöyle bir özelliği var, sürekli gelişmeye açık. Dışarıdan gelen saldırılara da açık, fikirlere de açık. Yapıcı olana da açık, yıkıcı olana da açık. İnternet oratmında bize çok saldıranların da, destek olanların da kim olduğunu görebiliyoruz. Böyle her şeyi açık, ortada bir şey. Bu 4 ay bizi çok eğiten bir süreç oldu. İşte gönüllü sayımızın nasıl arttığı… Dolayısıyla duyurulması noktasında da çok temkinli davrandık o süreçte. Şimdi şubat sonunda ikinci aşamasına geçiyoruz İhtiyaç Haritası‘nın. Daha koordine, daha hızlı çalışmanın yollarını arıyoruz. Sürekli kendini geliştiren bir versiyon olacak. Üçüncü versiyonumuz da var. Onu da haziran sonu gibi planlıyoruz, hatta mümkünse eylüle doğru… Bu kendini sürekli güncelleyen bir sistem olacak. Şu anda bizimle hâli hazırda 10 kişi filan çalışıyor. Biz tamamen kendimiz fonluyoruz bunu. Ali Ercan, ben, Güler ve Elif. Şimdilerde şeyi konuşuyoruz, bir çok kurum bizimle çalışma yürütmek istiyor. 81 ilde şubesi olan kurumlar bize çalışanlarını gönüllü yapmak istiyorlar. Komiteler kuracağız falan… İzmir’de var, Ankara’da oluşuyor.

IMG_3920Ben bunu biraz şeye benzetti, kardeşinisec.com vardı. Ben de Çağan Irmak dizi çekerken gündeme getirince öğrenmiştim. Çemberimde Gül Oya’da. Hatta sitenin ismi böyle 5 saniye kadar yazmıştı ekranda da, o gece site çökmüş fazla talepten… O da böyle tamamen gönüllülük ilkesine dayanan bir oluşumdu. Kendine bir kardeş seçiyorsun ve onun ihtiyaçlarını karşılıyorsun. Aynı İhtiyaç Haritası’ndaki gibi para alışverişi olmayan, çocukların eğitim ve giyinme gibi ihtiyaçlarının karşılandığı bir yardım sitesi… Çocuklar bir köyden okul olan diğer bir köye salla geçiyorlardı, köprüleri yıkılmış. Gerçek bir fotoğraftı. Onu görünce, benim oradan bir kardeşim var mesela, Çağan’a borçluyum bunu. 7 yaşındayken arkadaş olmuştuk, 11 sene geçti üzerinden. Hâlâ kardeşim o benim mesela.

  • Site devam ediyor mu ?

Hayır.

  • Neden? Bunu konuşalım, araştıralım. Belki İhtiyaç Haritası ile birleştirebiliriz. Sistem desteği verebiliriz onlara.

Harika olur. Çünkü anlattığın İhtiyaç Haritası aynen böyle bir şey Mert. Mesela yeniden aktif hale gelse, gelebilse; aslında bir şey almana bile gerek yok, kendi çocuğundan bir yaş küçük bir çocuk kardeşi olsa yine yapabileceğin bir şey. O kadar kolay yani.

  • Aynen. Aslında ihtiyaçlar o kadar temel ihtiyaçlar ki… Çok küçük görünse de o insanların hayatını çok kolaylaştıran şeyler bunlar.

Ben ona bir okul yılı sonunda bir bisiklet yollamıştım. Yaz ayıydı, yayladaydı ailesiyle. Aramıştım, konuşmak için. Yok şimdi burada demişlerdi. Nerede demiştim, köydeki çocukları bisiklete bindiriyor demişti annesi…

  • Zaten bizim derdimiz işte o buluşmayı sağlamak. Derdimiz çatı olmak falan değil, tamamen buluşma noktası olmak. Zaten hâli hazırda böyle faaliyetler yürüten dernekleri rekabete değil de buluşmaya, birleştirmeye çalışmak. İster istemez birçok kurumsal yapılardan dolayı, egolardan dolayı alınan kararlardan dolayı; bir mesafe oluşuyor ama iyiliğin mesafesi yoktur yani. Benim için tek bir şey var, bir başkasının gururunu incitmeden bunu yapabilmek. İhtiyaç Haritası’nın en önemli özelliği o aslında; yani yapıyı konuştuktan sonra biraz felsefesini de anlatayım… Temel mevzu şu, kişiyi her zaman ihtiyaç sahibi tutmamak. Sen bilmeden onu yapmışsın mesela, sen onu ihtiyaç sahibi olmaktan çıkarıyorsun, sen onu destekçi haline getiriyorsun. Ubeydullah diyor ki “Kardeşim, benim bir bisikletim varsa bu hepimizin bisikleti olur. Ben de bisiklete binmek istiyorum evet ama bunu sizinle de paylaşabilirim. Dolayısıyla ben artık destekçiyim” diyor. “Ben aslında mazlum, ben aslında mağdur değilim, olmayacağım da. Benim şu anda buna ihtiyacım var, iki gün sonra, olmadığında da ben de bir başkasına vereceğim zaten. Dolayısıyla ben, bana gönerilen şeyle ezilmiş olmuyorum, tam tersine onu iyi şekilde kullanabilirsem bir ikinci, bir üçüncü, bir onuncu sahibi de olacak” diyor. Düşünsene mesela, saha kültürünü, bizim için ne kadar önemlidir. Bir kitabın 54., 62. baskısının olması, onun iyi kullanılmış olması bir dünya değeridir aslında. Tüketim toplumu olmaktan bizi çıkartacak olan şey de budur aslında. İmece kültürü bizim geleneğimizde göreneğimizde de olan bir durum. Dolayısıyla derdimiz biraz da o. Veren eli alan el görmeyecek gibi bir şey değil yani. Bu şey, tamamen insani bir davranış biçimi. Sen alt kattaki teyzenin filelerini torbalarını taşırsın yani. Bu böyledir yani, o da der ki sana al bir mandalina. Demezse de sorun değildir ki…

Hiç değildir.
 

  • Helva yapar, bir şey yapar getirir sana. SonraIMG_3903 sen demezsin ki  “Yahu o teyzenin görüşü neydi, fikri neydi? Öyle miydi? Böyle miydi?” Bu ilişkidir yahu. Dolayısıyla İhtiyaç Haritası’nın bir başka noktası da ayrıştırmak değil, ortak noktada buluşturan olabilmek. Buluşma noktası olabilmek. Bir gün Twitter gibi, Facebook gibi bir mecra halina gelebilmek. Bizden çıkıp, tamamen artık insanların kendi aralarındaki, ki bunu yapabiliyorlar… Antep’te bir adam gitmiş, kitabını bağışlayacakmış, bir bakmış mahallenin hemen yanındaki okulda kitap ihtiyacı var; gitmiş vermiş, ona da yüz tanesi fazla gelmiş, o da bu sefer destek olarak koymuş; ihtiyaç sahibiyken bir gün sonra destekçiymiş zaten. Dolayısıyla bu aklı çalıştırmak. Bu akıl bizde var. Biz zaten hayatımızı böyle işletiyoruz, mahallemizde, sokağımızda, okulumuzda, vesairemizde… Ailelerde, biri diğerine küçük geleni giyer, şapkasını takar, montunu giyer, ne olacak yani. Bu sadece, onu yeniden hatırlatmanın bir yolu. Bir yandan da benzeri faaliyetler yapan derneklerle ortak akıl yürütüp, ortak aklın ürettiği projelerle globale doğru bir şeyler yapmak… Yeri gelmişken söyleyeyim. Bizim Çağan diye bir arkadaşımız var, post-prodüksiyon şirketi var, New York‘ta yaşıyor. O mesela bizim destekçimiz. “Bu altyapı çalışmasını ben kurmak istiyorum” dedi; kuruyor şimdi mesela. Serdar, ilk altyapıyı kuran onunla birlikte çalışıyor. Tabii ki maaşlı çalışanlar da var bize katılanlar arasında. Kimsenin emeğini sömürmediğimiz; vaktini harcamak isteyen varsa, 1-2 saatini bizimle paylaşmak isteyen, dahil oluyor. İhtiyaç Haritası bizim hayallerimizle sınırlı yani, öyle söyleyeyim. Birçok çalışma yürütüyoruz; 15 başlığı var. Kadın, çocuk, sağlık, eğitim, barınma… Üye olan herkes o başlıkları görebiliyor. Böyle…

“Bizim hayallerimizle sınırlı” dedin. Tam da buna uygun bir soru var sırada. ‘Parkta Güzel Bir Gün’ oyununa biraz baktım da dün gece. Sınırlar üzerine kurulu bir oyun. Senin sınırlarla aran nasıl ?

  • Parkta bir çift, sevgililer otururken, o çiftin arasından bir sınır geçiyor ve sağ taraf başka bir ülke, sol taraf başka bir ülke oluyor. Ben de kız tarafında kalan ülkenin bekçisi oluyorum 🙂 Ondan sonra, Murtaza’sı oluyorum yani. Kraldan çok kralcı ve sistemin, derinine inmeden yani, yüzeyselin mutlak muhafazası hikayesi… Yazar İskoç, her ne kadar tekstte geçmese de bir ülke, İngiltere; bir ülke, İskoçya… Benimki biraz daha aksanlı bir karakter. Kayseri, Ankara, Tokat… Benim için çok zevkli, çok güzel bir oyun. Bir de böyle ben Antakya’dayken, zamanında, böyle bayramlarda falan; bir grup insan sınıra taşınır ve birbirlerine içli köfte, katıklı ekmek filan atarlardı sınırdan…

Gerçek mi bu?

  • Tabii tabii… Telin orada böyle karşılıklı sohbet muhabbet, sarılma, öpüşme… Sonra işte savaş oldu. 2,5 milyon Suriye’li buraya geldi işte. O zaman da bir sınır yoktu ki aslına bakarsan. Ülkelerin birbirlerine karşı, stratejilerine karşı koydukları şeyin adı sınır. Oyun da biraz bunu anlatıyor. Kişiler arasındaki sınır, ilişkiler arasındaki sınır. Cinsiyetler, statüler, yetkiler arasındaki sınır. Yetkilerin yarattığı sınır. Hepsi böyle; şimdi müzakereler, arabuluculuk çok moda, siz de biliyorsunuzdur… Tam onun konusu yani aslında. Bu yapay gündemler, yaratılan bu yapay ayrılıklar, kime hizmet ettiği belli olmayan, aslında çok da belli olan durumlar. Bizi Murtaza’laştıran şeyler… Dediğim gibi, İskoç bir yazarın harika göndermeleri var, biz de elimizden geldiğince yararlanmaya çalışıyoruz. :))))


Moda Sahnesi’ni çok güzel anlattın ama ben gene de soracağım. Moda Sahnesi pek çok alternatif sahnenin buluşma noktası oldu açıldığından beri. Yeni oyun veya oyunlar var mı ?

  • ‘En Kısa Gecenin Rüyası’ bu sezonun yeni oyunu aslında. Ondan sonra bir de ‘Seviyoruz Ama Hiçbir Şey Bilmiyoruz’ var. Ondan sonra Moris Rinke… Bizim Ayazma diye bir fotbol takımımız var, haberin var mı ondan ?

Yok vallahi 🙂

  • Ben Ayazma’ya işte bu sene, yoğunluktan dolayı üç kere gidebildim. Ayazma bir yazarlar takımı aslında… Söz yazarları, senaryo yazarları, hikaye yazarları… Yani eli kalem tutan ya da buna dair bir şeyler yapan arkadaşlarımızın ortak buluşma alanı aslında… Spor yazarı da var içimizde. Ayazma’da biz top oynuyoruz. Futbol oynuyoruz. Bir ligimiz var, ismi Efendi Lig 🙂 Daha önce Gazoz Ligi’ndeydik, orada böyle yıprandık, çok sakatlandık falan… Sonra dedik ki biz efendi bir lig kuralım, ismi de böyle olsun :))) Kol bacak kırılmasın… Ben buraya nereden geçtim acaba? Hah Moris’ten geçtim… ‘Seviyoruz Ama Hiçbir Şey Bilmiyoruz’ Moris’in Alman yazar takımından… Moris Rinke geldi, Ayazma’da top oynadı; öyle tanışıldı. Serkan Öz‘ün arkadaşı Moris. Bir gün teksti paylaştı, Kemal Ağabey’e de bu tekst gelmişti, derken prömiyer olduğunda iki hafta önce Moris geldi… Öyle oturduk, sohbet muhabbet falan… Alman yazarlar takımının topçusu, topçu yani adam 🙂 Aslında bayağı top da oynuyor, yazar da aynı zamanda. Top oynarken güzel bir plase ile prömiyer yaptı yani :)))

Eğitmelik yapıyor musun herhangi bir yerde?

  • Yok yapmıyorum ama Dil-Tarih’ten, bizim okuldan böyle bir talep gelmişti. Konuşuyoruz. Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta bizim bir hocamız var, Levent Süner; orada böyle bir şey var. Bu yoğunluğun içinde, kendime bir zaman bulursam…

Yemekle a….

  • Hah, Moda Sahnesi için, aklıma geldi, baktığımız bir iki proje var; sezonda yapmayı planladığımız ama işte şu dinamiklere bakmak lazım…. 23’ünde bir oyunumuz daha çıkacak, ‘Yamuk Yemek’ diye bir çocuk oyunumuz var biliyorsun, onun yönetmeni Ceren; sahneye koyuyor. Yine bizim içimizden arkadaşlarla… Oyunun adı şu anda net olmadığı için sana söyleyemiyorum. O çıkacak. Yapacağız tabii ki, her sene yeni projelerimiz oluyor zaten…

Yemek yapıyor musun?

  • Hıhı 🙂

Güney bu soruyu çok seviyor. Bir hayali sofra düşünmeni istesem? Yemekleri sen yapacaksın; konukların kim olsun istersin? Kaybettiğimiz ustalarımızdan da olabilir. Kimlerle yemek içmek istersin kendi sofranda?

  • Philip Seymor Hofman’ı hep söylüyorum da rahmetli oldu adam. Jim Jarmusch’un gelmesini isterdim, nasıl bir adam acaba diye 🙂 Gerçi yapımcısı ile tanışma fırsatım oldu, şimdi Kürk Mantolu Madonna’da birlikte çalışıyoruz adamla falan… Başka kimi isterdim? İsmail Dümbüllü’yü çok isterdim…

Philip Seymor’la da harika olurlardı bence 🙂
IMG_3916Güney Zeki Göker: Hiç söylenmemiş adamlar geliyor Sevinç :)))

  • Ferhan Şensoy‘u çok isterdim. Zeki Ağabey, Metin Ağabey… Ki Zeki Ağabey’le çalışma şansım oldu, Metin Ağabeyi de tanırım… Münir Özkul’u çok isterdim. Zaten bizim tayfa, Moda Sahnesi, Sanat Mahal‘i, onların hepsini isterdim… Nurhan Karadağ, Ayşegül Yüksel, ODTÜ‘den şimdi göremediğim pek çok ağabeyimin gelmesini isterdim… Düğün galiba bu. Düğüne doğru gidiyor yani :))) Düğünümün listesini yapıyorum…

Bence de :))) Pekiii sadece senin için yazdıklarını düşündüğün yazarların var mı?

  • Hakan Bıçakçı‘yı seviyorum. Onun yeni bir kitabı çıkınca ‘ne yazdı?’ filan diyorum. Murat Menteş… Ondan sonra Latife Tekin; ‘Allah, ne yaptı acaba?’ falan diyerek heyecanlanıyorum. Ayfer Tunç… Emrah Serbes‘in yazdıklarını merak ediyorum. Birol Tezcan‘ın da öyle… Başar Başarır… Onun yazdıklarını da merak ediyorum. Borges’in hastasıyım; Oğuz Atay, Ahmet Hamdi… O tayfanın tamamı aslında büyük ilham kaynakları… Sabahattin Ali, yani zaten hem öykücü hem romancı… İnanılmaz birisi…

Oyun yazarların kimler?

  • Behiç Ak‘ı severim. Ferhan Ağabey’in oyunlarına bayılıyorum. Böyle izlerken ‘nereden aklına gelmiş?’ falan diyorum :))) O da inanılmaz bir ilham kaynağı ya… Ferhantoloji, hatırlar mısın? Sonra yazdığı bütün yolculuk notları falan… Güngör Dilmen’i çok severim, ne adamdı… Ne metinler yazardı… Sermet Çağan, Vasıf Öngören

Hep kürek takımındaki adamlar işte…

  • Kürekte şöyle bir şey vardır. Yüzün, uzaklaştığın yere bakar kürek çekerken; aslında arkaya bakmazsın çok. Çok nadir bakarsın, bir çizgiden böyle kendine kerteriz alırsın…

Senin daha çok yolculukla ilgilenmenin nedeni de bu olabilir mi? Sen muhtemelen prömiyer yapınca üzülen oyunculardansın, benim gibi…

  • Ben süreci daha çok seviyorum, aynen. Ama benim için prömiyerden sonra da bir süreç başlıyor. O kerteriz dediğim nokta var ya, işte o senin doğruluğunu belirler. Yani sen o noktaya bakarak kürek çekmeye devam edersin tek başınaysan. Ekipsen de zaten en öndeki hamla dediğimiz kişi, kerterize bakar. Ve hamla tempoyu belirler. Kimse de ‘vay bu hamla neden tempoyu belirliyor?’ demez; öyle bir ego durumu yoktur yani. Çünkü hamlanın kondüsyonu daha iyidir, adamın kürek boyu daha uzundur; fiziksel bir şeydir bu, o belirler hızı. Sen de o hıza Allah ne verdiyse katkıda bulunursun :))) En arkadaki de, sibirya deriz ona, o da arada dönüp bakar; ters mi gidiyoruz, düz mü gidiyoruz, bir sakatlık olmasın kimseye çarpmayalım diye… Kerteriz o yüzden çok önemli. Geldiğin yeri unutma… Ve sırtın dönük, tam bir güven çalışması; hız alıyorsun ve gidiyorsun. Hayata da güveniyorsun, arkandakilere de güveniyorsun. Hep geçmişine bakıyorsun. Ve gelecekteki bir noktaya yetişmeye çalışıyorsun. Ve bunu suyun üstünde yapıyorsun.

O kadar güzel bir şey anlattın ki aklım provalara, oyunlara gitti. Pekiiii, kendinde en sevdiğin ve ‘bu bende ne arıyor yahu?’ dediğin şey ne?

  • Kendimde sevdiğim şey heyecanım. ‘Bu bende ne arıyor?’ dediğim şey de heyecanım aslında…

Yaaaa harikaaaaa…

  • Heyecanıma bayılıyorum da, bir yandan da diyorum ki ‘bu kadarına gerek var mı?’ Ne bileyim hani, sakin olmak; hızlı olmasından yana değilim bir şeylerin ama hayat da çok hızlı akıyor ya? Yani hayatın hızına, onun böyle sana direttiklerine teslim olmadan bir şey yapmak aslında derdim. Ama bir taraftan da senede bir tane oyun yapmak insana koyuyor, bu kadar hızlı akarken… Bir noktada sahneye çıkmak değil de bir çok noktada sahnede olmak… Bir insana ulaşmak değil, bir sürü insana ulaşmak dert oluyor. Ve hep beraber bir şey yapmak dert oluyor. Ve bütün bunların içinde de bunun sürdürülebilirliğine takılmak. Bunların hepsi heyecanın getirdiği şeyler ama heyecanın götürdüğü de bir çok şey var tabii…

Pekiii 35 eskiden yolun yarısıydı, şimdiii 15 sene önceki Mert şu an Moda Sahnesi’nin önünde, sen de bu yaşındaki halinle Moda Sahnesi’inin içinden onu görüyorsun. Bakıyorsun. Ona söylemek istediğin bir şey var mı? Daha o yaşamadı yani bu 15 seneyi…

  • Sakin ol derdim. Sakin ol şampiyon:))) Herhalde… Sakin olmak önemli gerçekten. Bunu bilip, buna dair kendini tutamamak da başka bir şey. Ama dediğim gibi benim kendimde iyileştirdiğim şey, öfke kontrolü mesela. Yani heyecanın getirdiği bir öfke, bir istek vardı her daim. O biraz törpülendi, o öfkeyi doğru yönetmek… Kendini doğru yönetmek… O iyi bir şey benim adıma en azından. Mesela kürek çekerken de öyle. Sana geçilmeyi öğretirler kürek çekerken; birisi tarafından geçilmek, yenilmek yani. Mesela biz yıldız takımdaydık, genç takım vardı, bir de A takımı… Birlikte yarış çekerdik, antrenman anlamında. Bize bir dakika verilerdi; bazen 30 saniye, bazen 45 saniye. Bunu bizi geçmek için yaparlardı. Biz başlardık, belli bir hıza ulaşınca geçiyoruz zannederdik, sonra yanımızdan yavaş yavaş gelip geçip, ağır ağır giderlerdi; “Biraz daha kuvvetli çekseydik geçecektik” derdik… Çok üzülürdüm, geçebilecekken nasıl geçildik diye… İşte zamanla şuna ulaşıyorsun, “Bir dakika yahu, şu an yapmakta olduğum şeyi en iyi şekilde yapmak” dert. Başkalarının yanından geçip gidiyor olmasına, ‘ne oluyor yahu?’ demek değil de buraya fokuslanmak… Çünkü bu sefer başkalarının gündemlerinin, başkalarının hırslarının kuklası oluyorsun zaten. Şey gibi, sistem gündemi belirleyen şey ya? Sen o gündeme odaklanır, o gündemde kalırsan; patetik olursun, felç olursun, evinden çıkamazsın. Korku kültürünün mükemmel bir örneği olursun. Ama senin bu yapay gündemler dışında kendi gündemin varsa, bu şahane. Geçmişsin, geçilmişsin, ne önemi var? 20 yaşındaki çocuğa söyleyeceğim şeylerden biri de bu olurdu çünkü ben şu anda 35 yaşımdan o çocuğa sesleniyorum.

Pekiii, birlikte oynamak istediklerin ve sadece seyretmek istediklerin?

  • Gerçekten Philip Seymor Hoffman :)) Ben gidecektim kapısına adamın, İlksen’le konuşmuştuk, adam ölünce nasıl söyleyeceğimi bilemedim İlksen’e. Heath Ledger aynı şekilde. Yani o adamlar nasıl ölür?… Münir Özkul‘la çok oynamak isterdim. Ferhan Ağabey’le öyle…

Seyretmek istediklerin?

  • Valla bizim Onur‘u çok seviyorum (Ünsal). Arkadaşım diye söylemiyorum bunu. Ulaş, Volkan, Timur, Didem Balçın. Arkadaşlarım diye değil. Gerçekten seyretmeye doyamıyorum. Bakıyorum onlara, vallahi, ‘nasıl yapıyor?’ falan diye böyle… ‘Bunlar nasıl yapıyor ? Ben de yapıyor muyum?’ falan diye :))) ‘Ben de kısmen yapıyorumdur’ diye. Onun dışında Erdem Şenocak, onu çok seyrettim, seyretmeye doyamadığım bir insan…

Hep oynasın o.

  • Hep oynasın, evet. Serkan Keskin öyle, Tansu Biçer öyle, Sumru keza öyle… Zuhal Olcay mesela, başka bir şey oluyor ya o da?

Hıhı :)))

  • Esra Bezen Bilgin. Ne giyse yakışan insanlar vardır ya…

İnsan değil o bence :)))IMG_3911

  • Bartu‘yu (Küçükçağlayan) çok seviyorum. Yani şey aslında, niyeti iyi olan, derdini anlatmanın peşinde olan herkesi izlemeyi seviyorum. Amatör grupları da izlemeyi çok seviyorum çünkü inanılmaz bir iyi niyet, kolektif bir şey var onlarda. ‘Ben buradayım’ demeyi sevmeyen herkesi izlemeyi seviyorum. ‘Ben burada bir şey anlatmanın peşindeyim, bir derdin peşindeyim, bundan ötesine de niyetli değilim’ diyen herkesi çok seviyorum.

Müstehak? İşte yanımdaki deli de böyle suya yazılan şeyleri arşivlemeye çalışıyor… Bununla ilgili ne düşünüyorsun?

  • O kadar değerli bir şey ki… Sizlerle buluşması. Böyle bir derdin peşinde olması. Olmak. Çünkü aslında röportaj dediğin şey, benim için sohbet. Birçok insanla biz sohbet edemiyoruz ya… Yani istesek, Güney‘le biz 6 aydır buluşmaya çalışıyoruz, eğer burada olmasaydı da zaten bu benim söylediklerimi okuduğunda biz buluşmuş olacaktık. Onun yazdığı yazıyı ben okuyup diyorum ki “A bak, Güney de burada böyle demiş… Sevinç de şununla yapmış röportajı, o da oraya şunu eklemiş…” Bu işte sohbet zaten… Bu sohbeti aktarıyor olmak benim için çok değerli. Bizi birbirimize ulaştırıyor olmak. Aynı İhtiyaç Haritası gibi… Hele şu dönemde çok ihtiyacımız var. Bu arada çok fazla edebiyat dergisi de çıkıyor, onlar da beni çok mutlu ediyor. Müstehak da gerçekten hepimize müstehak oluyor…

Peki bir süper gücün olsaydı hangisini isterdin?

  • Nasıl bir süper gücüm olsun isterdim? Küçükken görünmez olmak isterdim ama onun çok saçma bir röntgenleme olduğunu fark ettim. Sonra düşünce okumak, o da çirkin. Başkalarının düşünceleri hakkında niye fikrim olsun değiştiremedikten sonra? Herkesi anlayıp, uzlaşabileceğim bir yetenek isterdim. Ulaştırabileceğim belki de, böyle bir yeteneğim olsun isterdim. Çünkü aslında o kadar saçma yerlerde, saçma şeylere takılıp uzlaşamıyoruz ki…Ve böyle olunca hayata tek bir gerçekten, kendi gerçekliğimizden devam ediyoruz… Herkes kendi devriminin peşinde evet, ama bu devrimlerin bizde yarattığı etkileri göstermek isterdim. Bir an. Yani zaten bunu yapıyoruz ya, empati kurduruyoruz herkese, her şeye karşı… Ama işte o yetmiyor ya… Dolayısıyla uzlaştırmak istediğim kişileri ya da kendimi, uzlaşmak istediğim kişiyi bulmak ve hızlı bir biçimde çözebilmek isterdim. Süper bir güç bence yani. Çok güç 🙂

G. Z. G: Erdal Ağabey (Beşikçioğlu), okuduğu akla müdahele etmek istemişti…

  • Onu düşünüyorum da sıkıntı oluyor bende, ya ettiğim müdahele doğru değilse? 🙂 Çünkü kişinin istediği şey, her zaman tam da o anla ilgili ya… Hani diyorsun ya ‘20 yaşındasın ve 35 yaşından ona ne söylüyorsun?’ Tam sakin ol şampiyon diyeceğim eyvallah da, sakin olmadığı için bu çocuk bir şeyler yapmaya çalıştı 🙂

Röportajın sonunda sana sihirli bir değnek verseydim, yaşadığımız ülkede hemen neyi değiştirirdin?

  • Vallahi hemen çatışmayı değiştirirdim. Savaşı ve çatışmayı. Herkesin hırsını mırsını her şeyini alıp götürüp… Çünkü hırsa, başarıya odaklı bir dünya var ya, o dünya bizi zaten birbirimize düşüren. Bu sistemi sürekli çalıştıran, bu sisteme sürekli kan ve benzin döken şey o zaten aslında. Çalışmasını sağlayan şey, o. Ülkenin korktuğu şey de o ya… Ya Yeni Zelanda gibi olursak? Yani askeri gücümüzün, harcamalarımızın en az seviyeye indirilmesi falan? İnsanların galiba en korktuğu şey barışmış yani. Ya barışır da hiçbir şey yapamaz hale gelirsek? Ya herkes birbirini çok iyi anlarsa? Bence kesinlikle dünyanın, yani sistemlerin; devletlerin en korktuğu şey, barış. O yüzden o, sihirli değnek benim için. Dünyaya barışı getirdiğinde üretim sekteye uğruyor, rekabet sekteye uğruyor; yani sistemin aklıyla söylüyorum. Hiç de sekteye uğramıyor işte! Hayvanlar arasında rekabet olmayan türler var. Onlarda niye sekteye uğramıyor? Dolayısıyla galiba bunu çok isterdim.

Son sorum. Aslında karışık sorduğum için bu soru kaldı sadece. İlksen Başarır’la hayatında çok güzel bir yoldaşlık var. Yazmak, üretmek… Böyle dostluklar hayatta çok kıymetli bence. İşinize de taşıyorsunuz ve böyle olunca iş olmaktan da çıkıyor. Nasıl denk geldiniz?

  • Biz başka bir film projesi için, Murat Şenoy’un bir projesi vardı; ilk filmi olacaktı Murat’ın, oturduk çalıştık çalıştık, derken proje rafa kalktı. Ama biz İlksen’le tanışmış olduk. “Ben sana bir hikaye anlatacağım” dedim ve Başka Dilde Aşk’ın hikayesini anlattım. Radikal’de çağrı merkezleri ile ilgili bir yazı vardı, o yazıyı okumuştum, bir yandan işitme engellilerle ilgili; çünkü benim ortaokuldan sınıf arkadaşım işitme engelliydi, bütün eğitim hayatı boyunca onunlaydım. Lisede ayrıldık sadece. O ve onun ağabeyinden çok etkilendiğim için… Çünkü, ben orta hazırlıktayken onlarla tanıştım ama benim için işitme engelli olmak bir şey değildi yani çünkü hem çok çocuktum hem de kopyayı ondan çekiyordum yani, çok da güzel bir yazısı vardı:))) Ondan çok şey öğrendiğim bir dünya vardı benim için. İşaret dili filan. Bak bununla ilgili de, ne dilemek isterdin dedin ya bana? Buraya bir parantez, mesela şunu düşün, her ülkenin farklı işaret dili var. Ve bir çok ülke işaret dilini bir dönem yasaklıyor. Ajanlık faaliyeti diye yasaklıyorlar. Ve Türk işaret dili dünyanın en eski işaret dillerinden biri. 1200 yılında filan çıkmış. Osmanlı’da yasaklanıyor bir dönem. Ve orada işte çok kan kaybediyor. Temeldeki şey şu, bir ortak işaret dili var aslında. Herkesin kullandığı. Ama işte onu da yaygınlaştırmıyorlar. Çünkü hepimizin anlaşmasından korkuyorlar, başka bir şey değil. Çünkü hepimiz anlaşırsak çok büyük problem olacak. Yani bak yöneten, yöneten; her yerde, dünyanın her tarafında, en küçük kurumda bile; yönetenin tek işine gelen şey, çatışma. Tek işine gelen şey taraf olunması. Bunun üzerinden bütün şirketi, bütün kurumu, bütün ülkeyi yönetiyor. Marksizim’in dediği şey işte, faşizm kendi karşıtını yaratır. O karşıtı yaratıyor, onu besliyor, onu şişmanlatıyor sonra da diyor ki ‘bu hepimizin motivasyon kaynağı olsun’ haydi bakalım! Buraya doğru, buna karşı bir varoluş sürdürelim… İlksen’e dönecek olursak, onunla da işte; hikayeyi anlattım ben ona, işitme engelli bir çocuk, erkek; çağrı merkezinde çalışan bir kız, bunların birleşmelerine imkan yok ya aslında. Çağrı merkezini hiçbir zaman bir işitme engelli arayamaz ya… Nerede karşılaşırlar? Bir barda karşılaşırlar. Kız yüksek müzikten dolayı çocuğun konuşmadığını anlamaz, içerde öpüşürler falan… Birbirlerinden etkilenirler, sokağa çıkarlar.

Harika bir filmdi.

  • Tam o sırada kız, çocuğun arkasında seslenir ve onun işitme engelli olduğunu anlar ve aşkları başlar; ama tabii ki hayat o kadar kolay değildir diye devam eden bir hikaye. Bir yanda da işte bunu kurgulayıp yazmaya başladık, birçok arkadaşımızın katkıları oldu. O süreç galiba bizim birbirimize olan ilişkimizi tesis etti.

Sonra hiç kopmadınız.

  • Evet sonra hiç kopmadık. Birbirimizin alanlarına müdahele etmedik hiçbir zaman. Etmemenin peşinde durduk her zaman. Birbirimizi değiştirmenin değil de öyle tutabilmenin peşinde koştuk, orada kalmaya çalıştık. Yani ‘bu kadar dağınık olma!’ değil de, ‘bu kadar dağınık ol da işe konsantre ol!’ Bu kadar gergin ya da stresli ol da bir yandan da bu stresi buraya aktaralım. Bu kadar öfkeli ol tamam da, o öfkeyi buraya aktaralım o zaman. O transferleri doğru biçimde, istekleri, heyecanları doğru biçimde yönetmenin yollarını aradık. Ve birbirimizle kavga etmekten, tartışmaktan hiç geri durmadık. Birbirimizi incitmekten, üzmekten hiç geri durmadık. Bu bizde yaralar da açtı, o yaraların tedavisi de birbirimizin elindeydi aslında. Yani yoldaş olduk. Birlikte yazmayı başardık. İkimiz de oğlak burcuyuz bu arada. Ama o benden daha disiplinli biri. Ben 10 Ocak, o 11 Ocak doğumlu. Ve şey, yazarken de o kız tarafını yazıyor ben erkek tarafını. Sonra ben erkek tarafını o kız tarafını. Böyle bayağı dönüştüre dönüştüre yazıyoruz. Bu da bize çok katkı sağlıyor. Hayatta da öyle, ben İlksen’e her ne kadar bir konuda “Yahu şöyle yapma böyle yap, yapmayalım” desem de o yine kendi bildiğini yapıyor, ben kendi bildiğimi yapıyorum. Dolayısıyla bu da bizi geliştiren, ilişkiyi doğru tutan şey bence. Kavga edebilmek, tartışabilmek önemli.

IMG_3913Yaaaa sorularım bitti benim, var mı söylemek istediğin bir şey?

  • Yooo… Var mı Güney? :))) Yok.

Kapatıyorum kayıt cihazını…

  • Kapat, en kötü söylemek istersem açarız bir daha :)))

Bunu yazarak bitireceğim o zaman:) (Hemen açtık kaydı, aklına bir şey geldi Mert’in )

  • Yeni oyun çıkıyor Sanat Mahal‘de. 7 Şubat’ta BKM‘de, sonra da Sanat Mahal’de. Burada da oynayacak yani. Cem Uslu koyuyor sahneye. Emel Çölgeçen, Kerem Atabeyoğlu, Erkan Bektaş ve Şenol Önsel oynuyor.

Oyunun adı ne?

  • Şempanzeler.

Aaaa ben gördüm onu, paylaştılar provalar sırasında, tabii ya…

  • Emel zaten çok tiyatro yapmak istiyordu. Kerem Ağabey… Bak Kerem Ağabey’i de çok beğeniyorum.

Kerem’in oğlunun adı da Altan, biliyor musunuz? İsim babalarından biri babam. Hâlâ göremedim, gidemedim; kesecek beni 🙂

  • Eyvah :))) Hah bir de şey var, 13 Şubat’ta, Zorlu’da Jülide Özçelik ile birlikte, İstanbul Senfoni Orkestrası ve ben birlikte bir konser yapacağız. Jülide’ye bu benim bir sözümdü zaten. Böyle bir proje için onlar gelmişti, konuşmuştuk. Şimdi Zorlu’ya taşınmış oldu o proje.

Sen şarkı söylediğin zaman, en son TEGEV gecesinde şöyle şeyler okumuştum ben, “Mert Fırat hep şarkı söylesin lütfen” diye 

  • Okuldayken şarkı söylerdim ben. TRT’nin bir Hikmet Şimşek korosu vardı. Ama tabii bu benim profesyonel bir iş değil ben bunun peşine düşeyim gibi 🙂 Ama yani işte Jülide Özçelik kaçırılmayacak bir fırsat. Hani kiminle şarkı söylemek isterdin dense, Jülide Özçelik hepimizin aklından geçen bir isim olurdu. Böyle bir yerden gelince de Allah filan diye böyle 🙂 Sonra o da bu bizim ortak konserimiz olsun, sen sadece buraya konuk sanatçı olarak girme deyince…

13 Şubat’tı, değil mi?

  • Evet, 13 Şubat.

Duyun Müstehak’çılar…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı