Ayın KonuğuGenelKöşe Yazarları

Sevinç Erbulak ile ayın konuğu Fırat Tanış; "Parmak sallayarak anlatmanın hiçbir yerde karşılığı yok!"

Kendine, sadece kendine baktığı bir beş yıl var hayatında. Oyunculuğu çok ciddiye aldığını, hayat memat meselesi hâline getirdiğini gördüğü bir beş yıl. Bu gerilim içerisinde bir şey yapmanın ve o şeyi yaparken sahici olmanın mümkün olmadığını anladığı bir mola belki, kendi içini duyma hâli.
 
O sırada ben tiyatrodan atılıyorum. Şaka değil, oluyor böyle saçma bir şey saçmalıklar ülkesinde. Bunun olmasına değil de bu olduktan sonra olanlara şaşırıyorum ben. Kayıp üstüne kayıp; hem dostluklarım güçleniyor, sımsıkı bağlanıyorum en sevdiklerime hem de sımsıkı bağlı olduğum bazı insanlarla kopuyor ipler, sonsuza dek. Bayağı kötüyüm yani. İşte o günlerden birinde telefonum çalıyor. Arayan, Fırat. Bana “Haydi oyun oynayalım” diyor. Sesi çok güzel. Yaşadıklarımla ilgili hiç konuşmuyor, “Balıklıova’da yaparız provaları. Semih Ağabey’in (Çelenk) evi burada çünkü, burası çok bak güzel” diyor.
 
Tam anlamıyorum ne dediğini ama içimi duyuyorum onun kendi içini duyduğu gibi. “Oynayalım” diyorum; “zaten niye daha önce oynamadık ki biz?” diyorum. “Ne oynayacağız?” diyorum. “Ben sana şimdi yolluyorum teksti” diyor. Hava ısınıyor birden, ılık bir rüzgar esip sahildeki bütün yosunları açıklara atıyor; çocuklar denize koşuyor. Sebebi bizim oynayacağımız oyun, ama kimseye söylemiyorum bunu…
 
Sonrası mı? Yolculuğumuz başlıyor. Her şeyimizi konuştuğumuz, sustuğumuz (ki susmalarla arası çok ama çok iyi, okuyacaksınız ) kendimizden bile sakladıklarımızı birbirimize itiraf ettiğimiz, birlikte gülüp, dışarıdaki soğuğa rağmen paltolarımızla ezber geçtiğimiz saatlerimizin ardı arkası kesilmiyor. Oyunu iyice avucumuza almak için kalabalık kafelerde konuşa konuşa ezberliyoruz repliklerimizi… O sırada kendimden çıkıp o masadaki hâlimizi görmeyi çok istiyorum ama mümkün değil tabii bu. Etrafımızda olan biten her şeyi duyarak ve etrafımızda olup biten her şeyden sıyırarak kendimizi…
 
Sonrası mı? Tam bir yıldır oynuyoruz birlikte. Dolaşıyoruz ülkeyi karış karış. Onsuz uçağa bindiğimde kendimi gerçekten çok yalnız hissediyorum artık. Onsuz bindiğimde yine korkuyorum uçaktan, o varken kalkış öncesi uyumuş oluyorum. Öyle bir şey partner olmak. Bir trambolin olduğunu düşünüyorum onun, üzerinde gökyüzüne zıpladığım. Bunu söylediğimde dalga geçiyor benimle. Ya da tam tersi, bir şey söylüyor röportajda, artık nasıl bakıyorsam; “Öyle hüzünlü hüzünlü bakma, bir şey yok bunda” diyor. Ben biraz içliyim galiba, o fazla komik. Ben biraz aceleciyim, o sakin. Her gece sahnede, birine güvenmenin ne kadar özel bir şey olduğunu düşünüyorum fındıkları kemirdiğim o çok komik anda. Beni dinliyor, ne söylersem bir cevabı var onda. Ama yine de bazı şakalarımla gülümsetebiliyorum yüzünü.
 
“Gelin Tanış Olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim” diyor. Büyük büyük büyük büyük dedesi Yunus’un sözü bu. Bundan tam 700 yıl evvel söylemiş. O günlerde nasıl bir kutuplaşma varsa böyle bir söz çıkmış ağzından; bugünlerde de Fırat dedesinin sözünü tekrarlıyor, ısrarla. Öğretmeden; “çünkü öğreterek, parmak sallayarak anlatmanın hiçbir yerde karşılığı yok” diyor.  
O, uzun saplı kaşıkların ucundan tutup, kaşıkları yemeğe çalan; sonra da karşısındakine uzatarak kardeşlerini doyuranların torunu, hem de sofraya tek bir kırıntı dökmeden…
 
Yüzlerce yıldır anlatılan mesellerin, hikâyelerin üzerindeki tozu üfleyerek alan, sonra da o sözleri dinleyene fısıldayan bir ‘mecnun’ bence. 
 
Küçük aptallıklara biraz kızıyor ama on dakika, en fazla on dakika; sonra hemen geçiyor kızgınlığı. Biliyorum. Trenleri, kalemleri, garları, binaları, tek katlı geniş evleri, geyikleri, matematiği, lavanta kolonyası ve ters taktığı güzel şapkalarını çok seviyor. Şapkalarını ben de çok seviyorum. 
 
Nihayet onunla, yine kuliste; ama bu kez Müstehak’ım için söyleşiyoruz ve ben başlık olarak ne yazacağım şimdi; çok güzel olmalı çünkü o Fırat yani, benim oyun arkadaşım diye tırnaklarımı kemirirken; parmaklarımdan bunlar dökülüyor.
 
Çocukluk kahramanı mı? Saçmalamayın, yok öyle bir kahramanı. O, eve gel çantayı at ve sokağa fırla çocuğu. Sokağa fırlamadan önce masanın üzerindeki nota uzanıyor; annesinin el yazısı: “Tostunu yap ve ye oğlum.”
 
Bir gün, o çok oynamak istediği adamın hikâyesinde sette çalışacağım için şu önerdiği kitabı okumaya gidiyorum şimdi. Umarım anlattığı kadar güzel çözümlemişimdir dediklerini yoksa turnede keser vallahi beni.
 
Sevinç Erbulak: 32. röportajımı yapıyorum şu an, canımın içiyle, nihayet.
Şimdi senin kuliste bana ara sıra sorduğun bir soru var ya işte onunla başlıyorum… Başlıyoruz bak…
 
Fırat Tanış: Neden tiyatro?
 
Ahahaha evet. Eyvah her şeyi böyle önceden bilecek şimdi 😉 
 
Bilmiyorum.
 
Ya! Saçmalama… Ne demek bilmiyorum? Tamam şöyle anlatmaya başla o zaman, ailende tiyatrocu olmadığından başla, sen neden…
 
Ailede tiyatrocu olmadığı için değil, ailede tiyatrocu var; babam tiyatrocudur, öykücüdür. Öykü anlatır, muhabbetli adamdır; ağabeyim de öyledir. Her ailede vardır böyle hikâye anlatıcıları. Her mağarada vardır hayattan hikâyeler anlatan, birilerini taklit eden-şarkı söyleyen; mağaranın bir hafifi vardır.
 
Mağaranın hafifi baba mı sizde?
 
Babadır evet. Bizde de o anlatıcı babamdır, bana da ondan geçmiş olabilir bu oyunSUculuk. Ama benim başka bir tahminim de var. Bendeki bu oyuncu olma isteğinin ilk çıkışının başka bir şey olduğunu düşünüyorum. Çalışan bir anne babanın çocuğuydum ben, kreş ve anaokulunun benim hayatımda önemli bir yeri var. Oradaki oyunlar, grup oyunları, koro çalışmaları o çalışan anne babanın yerini tutmuş olmalılar ki, yani bunlarla uğraşıyor olmak onların yokluğunu hafifletmiş olabilir. Bu tabii işin çekirdek kısmı, ondan sonra oyunculuğun ne işe yaradığını ve ne işe yaramadığını görüyorsun hayatında.
 
Ne işe yaramıyor oyunculuk? 
 
Bir ayrıcalık sahibi olmama yaramıyor mesela. Oradan başlayabiliriz. Ne bileyim ben; daha çok şeyi sıraya dizebilir de insan, şimdi böyle fırt deyince aklıma gelmedi. Başka bir anlamda görmeye başlıyorsun meseleyi ama galiba içindeki bu ikame yanı hiç bitmiyor. Buna ne denebilir? Birileri tarafından alkışlanmak-ödüllendirilmek elbette güzel ve böyle bir itki, sahnede olmayı, böyle bir riski almayı-ki bu bir risk biliyorsun, bu da herkesin seçmediği bir şey – bunu yapmayı göze almana sebep oluyor olabilir belki… Hatta o seni alkışlayan, sana ödül veren seyirci de annen baban yerine geçiyor olabilir… Öyle hüzünlü hüzünlü bakma bana, bunda trajik bir durum yok, öyle; bu son derece böyle bir tespit bence.
 
Hüzünlü bakmıyorum ya, çok güzel bir şey söyledin, Allah allah…
 
Yani ben öyle olduğunu düşünüyorum. 
 
Peki hani şu lisedeki öğretmenin nasıl bir etkisi oldu oyuncu olmanda? Mesela o olmasa, tanışmasaydınız rotan değişir miydi hayatta sence? 
 
Lisedeki öğretmenimden önce ortaokulda Yaşar Kurt’la tanışmamış olsaydım belki böyle bir şey olmayabilirdi; çünkü o bizim okulumuzda bir tiyatro çalışması yapmıştı, orta son sınıftaydım ben de. İsli Sisli Pis Puslu diye bir oyun.
 
Aa, ben oynamıştım o oyunda. Sen hangi rolü oynamıştın?
 
Yazar amca 🙂
 
Aa Serdar Orçin’in rolü :))
 
Tam orta sona denk gelmişti oyun…
 
Nasıl bir öğrenciydin orta sonda?
 
Çok başarılı bir öğrenciydim.
 
Başarısız olduğun bir dönemin var mı?  
 
Vardı tabii canım, lisede dersler konusunda başarısız bir öğrenciydim ama ben her zaman başarılı bir öğrenciydim bunların dışında. Dersler konusunda başarısız olabilirsin ama başka konular var başarılı olabileceğin… Ortaokulda şeye gidiyordum işte, Beykoz su ürünleri gemi makinelerine gidiyordum ki, ani bir u dönüş yapıp Mehmet Beyazıt Devlet Lisesi’ne gittim çünkü Yaşar Kurt da Mehmet Beyazıt lisesine gelmişti, Fikirtepe’de bir devlet okuluydu. Enteresan bir yerdi, neden? Bir kere bir rotasyon lisesiydi; yani hem sağdan hem soldan darbe yemiş bütün eğitmenlerin, 1980’den sonra; “Haydi siz de oraya gidin, Mandıra Caddesi’nin orada damların üstündeki eşekleri izlersiniz” diye sürüldükleri bir devlet okuluydu, göç alan bir okuldu. Gerçekten bu damların üstündeki eşek muhabbeti kulakları çınlasın müdürümüz Ali Yazıcı’nın anlattığı bir şeydir: “Ben buraya geldiğim zaman damların üzerinde eşekler vardı evladım” derdi. E adı üstünde Mandıra Caddesi çünkü orası, Mandıra’lı sütçülerin olduğu, insanların bununla geçindiği, çok göç alan bir yer. Okulun tam bulunduğu yer de Göztepe Hastanesi’nin arkası, minibüs yolundan, orta sınıftan, orta alt sınıftan hatta Bağdat Caddesi’nden gelen çocukların da olduğu, sanayi mahallesinden, oradan gelen, göç almış mahallelerden gelen insanların oluşturduğu bir okuldu.
Çok renkli ve çeşitli insanlar vardı ve aynı zamanda bu kadar renkli insanların birbirine tahammül gösterdiği bir okuldu.Bu anlamda da değerliydi ve bütün bunların içinde tiyatro olur mu? Mis gibi oluyordu işte.
 
Okul müsameresi gibi bir şeyde mi oynamıştın ilk olarak?
 
Başta evet ama lisede oynadıklarımız artık müsamerenin ötesine geçmiş iddialardı :))).  Orada şöyle bir sistem vardı; liseden mezun olan abi ablaların diyelim, tekrardan tiyatro odasına, biz oraya oda diyorduk, oraya geri dönüp, orada yeni gelen öğrenci kardeşlerine diyelim, bildiklerini anlatması üzerine bir sistem düşün. Her mezun öğrenci eğitmenlik yapıyordu diyelim, çok iddialıydı. O zaman liseler arası tiyatro organizasyonları vardı, yarışmalar yapılır; bu yarışmalardan ya birincilik ya ikincilik ya da diskalifiye diyebileceğimiz ;))) başarılarla ayrılırdık. Hatta bazen yarışmada ödül almaya yönelik olmayan, tamamen kendi kişisel gelişimimizle ilgili çalışmalar da yaptık. Mesela sadece kendi rüyalarımızdan oluşan bir oyun yaptık. Sadece o dönem için değil bugün için bile avangart bir olay. Daha doğrusu 15-18 yaş arasındaki şehirli ergen genç insanların, erkek ve kızların kendi rüyaları çok değerlidir ya, bu rüyalardan hareketle yaptığımız bir oyundu. Adı da “Mor Rüyalar”. Kendi içinde bir dili olan bir şeydi. Ama oyun ne anlatıyordu desen oturup sana anlatamam, her rüya neyi anlatıyorsa işte, oyun da öyle gizli ya da açık bir şeyi anlatıyordu. Ama ilginç bölümler vardı. Mesela “Nefret ediyorum benden” diye bir bölüm vardı. Şimdi böyle aklıma geliyor… Burada önemli olan şey şuydu, metni kendimizin oluşturmasıydı; hatta daha sonra şöyle bir şey yaptık, tiyatro odasının içindeki herkes diyelim, bir bölümü yönetti; bir oyunun dokuz episodu varsa, her oyuncunun hem yönetmen hem dekoratör hem müzisyen olarak çalıştığı…
 
Dokuz yönetmeni oldu mu bir oyunun?
 
Oldu, evet.
 
Hâlâ devam ediyor mu bu ‘tiyatro odası’? Mezun olduktan sonra sen abilik yaptın mı oradaki kardeşlerine? Bu nasıl, sürdülürüyor mu? 
 
Nasıl sürdürülüyor? Mezun oluyorsun ve bu bir yaşam alışkanlığına dönüşüyor sende, yani bu yapıdaki bir oyunla -lise tiyatrosuyla- amaç tiyatroda devrim yapmak değil, oranın amacı daha çok kişinin kendi farkındalığını geliştirmesiyle alakalı. 15-18 yaş çok önemli, insanın kendi içinde yarattığı bir “devrim” olabilmesi önemli.
 
Keşif zamanlarında çok güzel bir yerdeymişsin diyebilir miyiz? 
 
Büyük şans. Bu seçeneklerin olması ya da olmaması benim tercih ettiğim şeyler değildi. Ben önüme gelen seçeneklerden bir şeyleri tercih ettim, büyük şans.
 
O günlerden ve oradan bugüne kalan bir tek Serdar mı şimdi (Orçin)?
 
Hayır, Mehmet Beyazıt Lisesi tiyatro odasından bugün hâlâ ülkede bir piyasa insan var diyebilirim. Daha çok sinema sektöründe çalışan -uygulayıcı yapımcı, ışık grubu, sanat grubu, yönetmen, oyuncu… İlk anda aklıma gelenleri sayabilirim: Serdar Orçin, ben, Murat Düzgünoğlu, Bülent Düzgünoğlu, Güzide Balcı, Mustafa Turan, Feridun Koç. Devlet Tiyatrosun’da Tolga Evren, Hakan Şahin; çok çok çok insan var yani… Cüneyt Uzunlar, Arif Pişkin… Ondan sonra Konservatuvar’a girdim.
 
Cüneyt Ağabey ile Arif Ağabey de mi oradan?
 
Evet tabii. Söylemedim mi hiç?
 
Konservatuarda nasıl bir öğrenciydin? O günlerinle ilgili neler kaldı aklında?
 
– Nasıl bir öğrenciydim? Ne bileyim ben? İyi bir öğrenciydim, o günlerden çok güzel dostluklar kaldı, yaşanmış birkaç yaramazlık kaldı işte; “Oğlum biz herkes gittikten sonra sahneye arkadan girerdik” gibi şeyler ;))) Oyunculuk sanatıyla ilgili okkalı bir şey kaldı ama bak, Yıldız Hoca’nın (Kenter) öğrettiği bir şey… Shylock çalışıyordum ben, dünyanın en kötü adamını oynamak için elime bir baston almış sesimi de böyle değiştirmiş “Ööööö ben kötüyüm, ben kötü adamı oynuyorum” diye ortalıkta dolaşırken, Yıldız Hoca bana; “Evladım şeytan bu kadar kötü olsa insanlar günah işlemeye niye can atsın, değil mi yahu?” dediği an…
 
Anladın mı hemen?
 
Yahu anlamaz olur muyum? Bu sadece role karşı değil, bu; bu benim için; iyi-kötü-doğru-yanlış, bunların gerçekte ne olduğunu düşünmem de, çok güzel kafa açıcı bir şey oldu. Başka güzel anılar da oldu ama mesela şimdi olsa okur muydum acaba? Okumazdım.
 
Peki şimdi olsa ne yapardın liseden mezun olunca? 
 
Fizik okumak isterdim ya da mühendislik. Fizik yasaları kutsaldır ya, ya da matematik… Kutsaldır derken gerçektir yani, kainatın bilgisidir bunlar. Bunların sana gösterdiği yol belki bakkalda işine yaramaz ama Mars’ta çok işine yarar yani 😉 Ya da sosyoloji okumak isterdim ama sıralama ne diye sorarsan: matematik-fizik-sosyoloji.
 
Şu an okuyor musun bunlarla ilgili bir şey? (Bilmiyormuş gibi soruyorum ya bunları ben de)
 
Matematiğe ilgi duyuyorum, bu da üniversiteden sonra başlayan bir şey. Bu değeri de üniversiteden sonra gördüm, matematiğin ne kadar değerli bir şey olduğunu…
 
Mesela mühendislik okusaydın böyle binalar – evler yapar mıydın?
 
Mutlaka yapardım.
 
E sen şu an da yapıyorsun minik minik evler, ben biliyorum. Geçen gece oyuna gelen mimarları şoka soktun ya? Onların terimlerini de kullanıyorsun. 
 
Şimdi okuyan da beni inşaatçı sanacak 😉
 
E öylesin bir yanınla, sanki bilmiyorum ben. Peki oynadığın oyunları konuşmak istiyorum biraz. Şu an oynadığın oyunları… Fırat? Neden “Ayrılık”? ;))))) Ve biz bu oyuna kadar niye daha önce buluşamamışız sahne üzerinde hiç, bu konuda senin bir fikrin varsa söyleyebilirsin.
 
Sen çok havalıydın çünkü, kimse yanına yaklaşamıyordu o zamanlar.
 
Hiç de havalı değildim, okuyan da gerçek sanacak şimdi. Bir kere biz aynı tiyatroda da çalıştık ama denk gelmedik bir türlü. Ben seni hep izlerdim bu arada. Havalıymışım bir de! Nasıl oynamaya başladık “Ayrılık”ımızı, hani sen beni aradın ya, onu anlatsana 😉
 
Senin tiyatrodan uzaklaştırıldığın dönem ben de dedim ki fırsat bu fırsat; Semih Ağabey’le Balıklıova’da denize karşı oturuyorduk, ben çok sevinmiştim seni uzaklaştırdıkları zaman 😉 “Hemen Sevinç’i arayalım, hazır dışarıdayken bir oyun oynayalım” dedik 😉
 
Sen “Ayrılık tan önce en son ne oynamıştın tiyatroda?
 
Gelin Tanış Olalım devam ediyordu o sırada, ondan önce Testosteron.
 
Sen de uzun zamandır sahneye…
 
Evet, bir beş yıl var sahneye çıkmadığım…
 
Ne yaptın o beş yılda?
 
Kendime baktım. 5 yıl böyle, çok iyi geldi, bakarken çok ciddiye aldığımı gördüm oyunculuğu. Hayat memat meselesi hâline getirmişim ve bu doğru bir yaklaşım değil. Bu gerilim içerisinde bir şey yapmak mümkün değil, sahici olmak da mümkün değil.
 
Haa anladım, sonra sen başka kim ciddiye almıyordur oyunculuğu dedin, o sırada da beni atmışlardı zaten, sen de beni aradın 😉
 
Hahahah evet aynen öyle, seni hemen aradık.
 
Beni iyi ki aradın, iyi ki. (Bunu sonsuza kadar tekrar edebilirim) Peki, Gelin Tanış Olalım’ın hikâyesini anlatır mısın?
 
Gelin Tanış Olalım, Semih Ağabey’le tanışıklığımızdan önce başladı.
 
Sende mi?
 
Evet, bende başladı. Tam dönem olarak, 2011-2012. Şehir Tiyatrosu yok edilemez eylemi filan, hatırla. Yani toplumsal gerilimin yavaş yavaş arttığı bir dönemde, sadece Şehir Tiyatrosu eylemi değildi, öncesi var; hafızayla hatırlatmak gerekirse, ilk başta şeyden çıkmıştı bu mevzu hatırlarsınız, internet yasakları; ondan sonra kürtaj yasası, ev hayvanlarının itlafı… Bizimle ilgili de bizim sırça köşklerimizde oturup hiçbir yere inmediğimiz, bizim anarşist olduğumuz gibi benim de zaman zaman eleştirdiğim şeyleri, bilmiyorum ben mi çok üstüme alındım ne bileyim, bir de biz anlatalım bakalım kendimizde ne olduğunu diyerek; bunun için ne yapabiliriz, nasıl bir şey ortaya koymak lazım diye düşünürken aklıma, hayal meyal  o Eskişehir tren garının içerisindeki “Gelin tanış olalım işi kolay kılalım, sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz” yazısı geldi. Sen hatırlar mısın onu? Benim annem babam demiryolcular. Eskişehir garında çok güzel zamanlar geçirdik biz. Kubbesi var böyle ve o kubbenin alınlıklarında yazıyor böyle. Oradan böyle bir aklıma geldi, bu müthiş bir çağrı dedim yani insanın aklına bir şey hızla ve tamamen gelir ya bir an böyle, öyle bir durum oldu tekstle ilgili. Daha sonra yazarlar dolaştı tekst. Sonra, Semih Çelenk ile daha önceden zaten mesaimiz vardı, biz çok danışmıştık ona Nazım’daki akademi zamanı; ona ve Süreyya Karacabey’e, bize çok destek olmuşlardı, ondan sonracığıma Semih Ağabey’e bu fikri götürdüm. Açıkçası benim hayal ettiğim şimdi olmakta olandan başka bir şeydi. Semih Ağabey’in getirdiği bambaşka bir şeydi ama onun getirdiği o kadar güzel ve hoştu ki böyle de olabileceğini düşündük, düşündüm ve o bir oyun yazdı, “Gelin Tanış Olalım” diye… Bir abdalın hayali bir çocukla sohbetleri üzerine… Yol arkadaşlığı, yol, amaç, arama, dayanışma, mülkiyet, iş birliği, ondan sonra tevazu, kibir, iktidar, aşk vs. Bütün bu konularla ilgili aslında Amerika’yı yeniden keşfetmeyen, çok bildiğimiz hikâyeleri söyleyen bir oyun. Sadece onların üzerinden ezber ve kanıksanmışlık tozunu biraz üfleyince böyle hikâyeler, meseller pırıl pırıl parladılar. Sadece tozunu almak lazımmış, Semih Ağabey de müthiş bir iş çıkardı bu konuda. 
 
Nelerden bahsediyorsunuz?
 
Mesela nelerden bahsediyoruz? Valla hırsızlardan bile bahsediyoruz, diyoruz ki “Çalmana gerek yok, sende daha güzeli var.” Hırsızı bile incitmek istemiyoruz 😉
Ya da “İsteseydin paylaşırdık, niye çalıyorsun?” diyoruz. Mesela bir iktidar var Gelin Tanış Olalım’da ama bizim iktidarımız “Sultan” oluyor oyunda; Keloğlan’a kızını vermeyen bir Sultan. Keloğlan Sultan’dan güzeller güzeli kızını ister, tabii Sultan delirir: “Benim gibi bir Sultanın senin gibi bir keltoşa, bir tipsize; senin gibi bir fakire fukaraya kızını vermesinden daha değerli bir şey var mı bu dünyada?” diye sorar, Keloğlan da yapıştırır cevabı: “Var! Sultan sana kızını verse de almamak!” Biz burada Keloğlanız mesela. Biz kimiz? Tanış olunması gereken biri varsa biz buradaki bu Keloğlan’ız demeye getiriyoruz. Ya da işte yine Mısır Sultanı diyelim, tabii bizim coğrafyaların hikâyelerinde Sultan diye anlatılan şeyin bugünkü direkt karşılığı iktidardır yani… Hem de böyle demokratik aygıtlarla değil, bayağı kafa kesen; belki laf edilmesi bile daha güç, direkt kafayı kesen insanlar; afedersin diktatör yani! Çok afedersin diktatörler yani.
Bunların öykülerini anlatıyoruz. İşte Mısır Sultanı ve Kaygusuz diye bahsettiğimiz hikâyede biz Kaygusuz’uz mesela. Mısır Sultanı’nın “Haydi bakalım şimdi şurada yemek yiyin de görelim, ama uzun 2 metrelik kaşıkların sapından tutun yere de dökmeyin karnınız da doysun” diye dalga geçen aşağılayan iktidarın karşısında, uzun kaşıkların sapının ucundan tutup yemeğe çalıp karşısındakine uzatan Kaygusuz’uz biz. Kiminle tanış olunması gerekiyorsa, biz öyle bozguncu, elinde viskisiyle sırça köşklerinde halka tepeden bakan insanlar değiliz. İşte bunu anlatmanın bir yoluydu “Gelin Tanış Olalım”. Ayrıca bunu anlatmanın bir diğer yolu olarak da şöyle bir yöntem seçildi. Bu da bilerek yapıldı yani. Biraz oyunun kaportasını açıp motor aksamından bahsetmek gerekirse… Bunu yaparken de antipatik olmamak en üstünde durduğumuz şeydi. Seyirciye didaktik olmayan -çünkü bunun hiçbir yerde karşılığı yok ve böyle bir yöntemi eleştiriyoruz zaten-  öğretmeyen bir yöntemi seçtik. Siz yanlış yaptınız diyen ve bunu da böyle muhatabının gözünün gözünün içine sokan yöntemi eleştiriyoruz. İki, birleştirici olması idi ki Gelin Tanış Olalım’ın seyircisi hakikaten beş benzemez. Yani tabiri caizse her partiye oy veren insan var, gelip görüyorsun sen de; mütedeyyin insan da izliyor, beyaz yakalısı da geliyor, üniversitelisi de geliyor. Bildikleri şeyi bir kez daha dinliyorlar.
 
(Daha mı çok seviyor bu oyunu Ayrılık’tan ya?… Gözleri parlıyor anlatırken, sinir oldum, çaktırmıyorum) Peki bütün bunları bildikleri hâlde niye her meselin sonunda çıldırıyorlar sence? Alkış kıyamet…
 
Bu bir kod çünkü. Bunlar bizim ortak kodlarımız çünkü, neden çıldırdığını orada o sırada bilmiyor olabilir seyirci. Mesela bak, Arzu Film’in, Ertem Eğilmez’in yaptıklarına bakalım. Biz mesela neden Hababam Sınıfı’nı ya da Neşeli Günler’I, Süt Kardeşler’i hâlâ izleyip izleyip keyif alıyoruz? Çünkü içinde bizim geleneksel, kültürel kodlarımızın kahramanları var. Kemal Sunal’ın bir İbiş olması gibi. Münir Özkul’un orada meddahı tutuyor olması gibi… E tabii, ondan sonra Süt Kardeşler’de mesela, daha antimilitarist bir hikâyedir o baktığın zaman meseleye; akıl hastası bir paşa vardır ama bu kimseye garip gelmez, değil mi?
Öye yandan mesela Gelin Tanış Olalım ile ilgili şöyle şeyler de geldiği oluyor: “İyi de kardeşim gelin tanış olalım demek falan biraz ütopik –fantastik- değil mi?”… Oysa ben tam tersi olduğunu düşünüyorum, şu anlamda; eğer o gün, yani bu insanların yaşadığı bundan 700 yıl önceki günlerde her şey toz pembe olsaydı o insanların “gelin tanış olalım” demeye ihtiyaçları olmazdı… Eğer biri tanış olalım demeye ihtiyaç duyduysa ortada müthiş bir kutuplaşma var demektir. Öyle değil mi?
 
Çok haklısın… Pürtelaş’ın “Martı”sını da anlatır mısın biraz? 
 
Bir kere bir Çehov oynamak hangi oyuncunun aklını çelmez? Elbette çeler. Bir de bunun üzerine metnin anlamı daha çok ortaya çıkmış, oyuncularla çalışma keyfini uyandıran bir yönetmen, yani Serdar Biliş varsa, bir de orada öyle bir dekor ortaya koyan bir Gamze Kuş varsa bu hiç kaçmaz bir fırsattı. Çok da güzel devam ediyor… Martı da, hani belki işin içinden biri olarak bilmiyorum ne derece doğru olur ama olabildiğince objektif bakarak söyleyeyim, işin muhafazakarının diyelim, sempati duymayacağı bir oyun olabilirdi bak, “Bir dakika yahu, bu oyun Rusya’da geçmiyor mu? Hani atlar?” diye soracak olan insanları bile yumuşattı. Bunlar değerli şeyler. Baktığımda şunların değerli olduğunu görebiliyorum; ne olursa olsun kutuplaşmayı engelleyen, yani burada da bir fikri kutuplaşma söz konusu, nasıl sokakta insanlar kutuplaştırılıyorsa, böyle dar alanlarda da insanlar kutuplaşabiliyorlar. İşte Çehov’un böyle olmaması gerektiğini düşünenlerin kutbu ya da böyle olabilir diyenlerin kutbu; bütün bunların hepsi Martı’da bir ‘anlamda’ buluşuyor. Anlamı o kadar ortada ki oyunun, bunu reddetmek, inkar etmek mümkün değil.  Mesela Tanış Olalım da öyle, o da “Seyircimiz şudur, budur, bak seyirci sen böyle yaptığın için senin başına da bu geldi” demeyen bir oyun. Bu anlamda da kullanışsız. Burada çok hedef gösterilecek bir şey yok ama sözünü de söylüyor. Hatta yani sözünü de, biz hepimiz Yunus’ların Mevlana’ların torunlarıyız deyip, ondan sonra bir sürü sosyal adaletsizlik yapan, hukukun belini büken insanlara karşı, “yahu arkadaş madem böylesiniz, gel bak ben sana şunu hatırlatayım bak Yunus böyle demiş, sen nasıl bunun torunu olabiliyorsun? Burada bir yanlışlık olmasın?” diyen de bir oyun. Bu yüzden kullanışlı değil. 
 
Bana bak! Sen en çok Ayrılık’ı seviyorsun, değil mi? Cevap ver bana!
 
Evet tabii çünkü röportajı seninle yapıyoruz ;)))
 
Hayııırrr! Bununla hiç alakası yok, sen beni seviyorsun!
 
Evet seni seviyorum, o yüzden 😉
 
Ben de seni seviyorum. Bir şey soracağım, başka bir oyun oynayacak mıyız?
 
– Oynayacağız. Ama dur söylemeyelim onu şimdi. 
 
Tamam şimdi söylemeyelim. Ama oynayacağız.
 
Eveeeettt….
 
Söyle bakayım seni en çok ne kızdırır?
 
Küçük aptallıklar… Ama hemen geçiyor.
 
Bilmem mi… 
 
Kalıcı değil. 10 dakika sürüyor, sonra fır…
 
Nelere seviniyorsun?
 
Kızım… Kızım beni çok mutlu ediyor..
 
Hah, bu röportajında kime aşık olduğunu yazabilirim o zaman, değil mi? Zeynep Zeynep Zeynep ☺
 
Evet, çok aşığım çok.
 
Ne kadar zamandır aşıksın?
 
3,5 yıldır.
 
Peki işte bunlar var ya, bunlar benim yazarlarım, benim için yazıyorlar dediğin yazarların var mı? 
 
Var. Calvino.
 
Calvino mu?
 
Evet. Niye şaşırdın bu kadar? Çok severim Calvino’yu.
 
Bilmiyordum, ondan şaşırdım.
 
Çok iyi öykü kuruyor. O. Henry severim. Öykü seviyorum.
 
Şey galiba benim de güzel öykülerim var.
 
Biliyorum.
 
Sen onları resimleyeceksin hatta. 
 
Evet.
 
Oley! Ne kadar zamandır resim yapıyorsun? 
 
Çocukluktan beri diyelim, çiziyorum.
 
Fırat senin hiç çocukken kahramanın oldu mu? Odanın duvarlarına, dolaplara posterlerini yapıştırdığın filan? 
 
Yok olmadı.
 
Nasıl olmadı yahu? Çizgi film filan izlemedin mi sen?
 
Yok, ne çizgi filmi? Eve gel, çantayı at, dışarı fırla çocuğuyum ben. Annem tezgahın üzerine not yazmış, tostunu yap ye diye… Öyle bir hayat yani. İdeal kahramanların olduğu bir dünya değildi. 
 
Sende olmadığını bildiğin ve olmasını istediğin bir yetenek var mı?
 
Hiç yok… Hiç öyle bakmadım yani. Bende ne varsa bir başkasına da çok rahat, mesela hiç gitar çalmayı bilmeyen birine kırk dakikada… Bildiği bütün şarkılara eşlik edecek kadar gitar çalmayı öğretebilirim. Oyunculuk için de aynı şey…
 
40 dakika?
 
Yani gitar için 40 dakika, oyunculukta biraz daha kısa olabilir :))))
 
Gerçekleşmesini istediğin mesleki hayaller? 
 
Biyografi oynamak istiyorum…  
 
Ay hiç bilmiyorum, kim acaba? :)))
 
Söylemem :)) Yahu yaşım başım geçiyor. Bir gün Orhan Veli’nin hayatı çekilecek olursa… Boyu boyuma, fiziği fiziğime… Biraz yüzü, yüzüme… Çok isterim vallahi.
 
Biliyorum. (Kulis sohbetlerimizde en çok adı geçenlerden biri Orhan Veli. Fırat bazen öyle şeyler anlatıyor ki, bu anlattıklarını nereden okuyorsun diye soruyorum ona şaşkın şaşkın. O da bana kitap isimleri veriyor. Varsa yoksa Orhan Veli. Bir gün bu hayali film olduğundan asistanlık yaparım belki ona, hayali kadroyu bile biliyorum ama yazamıyorum şimdi, of. Ve bu gece bu röportajı odamda çözerken başucumda Orhan Veli’nin hayatı duruyor. Bugün kütüphane yerleştirirken tesadüf eseri bulduğum bir kitap, seni seviyorum hayat)
 
Yemek yapıyorsun değil mi? Yapabiliyorsun yani. Şimdi bir sofra hayal et. 
Bu sofrayı ellerinle hazırlıyorsun, etrafında tanıdıkların, sevdiklerin de olabilir hiç tanımadığın, hayatta hiç karşılaşmadığın çoktan kaybettiğimiz insanlar da… Kimlerle bir akşam oturup muhabbet etmek istersin hayalinde? Bir kişi de olabilir yüz kişi de.
 
Biz bize muhabbet ederiz Cüneyt Ağabey (Uzunlar) olurdu Serdar (Orçin) olurdu, Turgay olurdu.
 
Onlar hayatta muhabbet etmeyi en çok sevdiğin insanlar, değil mi?
 
En çok sevdiğim insanlar, arkadaşlarım, dostlarım… Ya da hiç muhabbet etmediğim de olabilir. Mesela biz Turgay’la üç saat hiçbir şey konuşmadan durabiliriz. Bu süper bir şey. Bu müthiş bir şey. Bunu dünyanın en büyük lafazanlıklarına değişmem. Düşünsene, biriyle üç saat konuşmadan durabiliyorsun ve yani onun orada durması önemli. Onun anlamı, oradaki varlığı. Ya da Cüneyt Ağabeyle sohbet etmek… Serdar’la sohbet etmek.
 
Şimdi bazı kelimelerin karşılığında  “sence”ler… Oyunculuk…
 
Tebdili kıyafet. Yani setr olmak diyelim biz ona. Saklanmak diyelim. Örtünmek diyelim. 
 
Hayat…
 
Ölüm.
 
Aşk…
 
Hormon.
 
Geçmiş… 
 
Yapılabilecek hiçbir şey yok artık. 
 
Saat 19:30’u geçmiş of, oyuna hazırlanacağız. Bugün bizim oyunumuzun yıldönümü. Düşünsene, bundan tam bir yıl önce bu gece başladık oynamaya…
Hiç bitmesin istiyorum ama son soru. 17 yaşındaki Fırat’ı düşün bir, bu gece Ayrılık’a geliyor, seni ve beni izlemeye. Yani sen buradasın, kulistesin, bugün 42 yaşındasın. O da, sen 17 yaşında ne yapıyorsan onu yapıyor, burada karşılaşıyorsunuz, ne yaparsın? Bir şeyler söylemek ister misin ona? 
 
Hayır; o, o kadar çok konuşuyor ki zaten, benim araya girip “Bir sus, bir şey diyeceğim” dememe vakit kalmadan, oyun bitince “Abi bizim gitmemiz lazım” diyor bana, bir halt konuşamadan gidiyor, yapacak hiçbir şey yok yani 😉 Gitsin.
 
Müzikle ilgili hiç konuşamadık. Olmaz. Bir dakika! Müzik?
 
Müzik de anaokulundan beri var galiba hayatımda, grup oyunlarından, çocuk şarkılarından bu yana…
 
Bir albümünün adının Mor Rüyalar olmasının sebebi o Mor Rüyalar mı yani? Lisedeki rüyalarınızdan meydana gelen oyun?
 
Albümün içindeki bir şarkının adının Mor Rüyalar olmasından dolayı. O “Mor Rüyalar” şarkısı lise oyununa yapılmış bir şarkıdır.
 
Ben o lise zamanındaki şarkıları çok seviyorum. Albüm olsa keşke. O şiirler… Olur mu bir gün?
 
Çok da güzel olur…  
 
Ayyy o benim en sevdiğim parça çalsa ya okurlar bu röportajını okurken mesela. Güney? Keşke olsa böyle bir şey. Hani böyle barkod okutuyorsun da dinleyebiliyor ya? Ne güzel olurdu. Kapatıyorum kaydı, kapamadan senin söylemek istediğin bir şey var mı Müstehak’a?
 
Müstehak ismi nereden çıktı ya? 
 
Güney Zeki Göker: Refik Erduran’ın yazdığı “Canavar Cafer” diye bir oyunu var; biz onu sahnede çıkarmıştık,bir gazetenin bir gece yandaşken muhaliflik arasında kalmasını, bir milletvekilinin satın almasıyla sağdan sola-soldan sağa gidebilmesini anlatır. Birincinin perdenin sonunda gazetenin sahibinin yeğeni gazeteye el koyar ve bir açık mektup yayınlar: “Amcam banka dolandırdı, devletle şöyle pislikler yaptı, gazete sürekli el değiştiriyor, sürekli köşe yazılarının biçimleri değişiyor lütfen ses çıkartın, bir eylem yapalım. Gelin gazetenin önünde saat 1’e kadar eylem yaparsanız bu gazete bizim olacak yoksa gazeteyi amcama devredeceğiz gideceğiz buradan” der. Hızlıca özet geçiyorum; biz de bunu yaparken açık mektubu yayınlayacak bir broşür yapalım ama broşür de acaba gazete gibi mi olsa bunu da seyirciye birinci bölümde versek 10 dklık arada çayını kahvesini içerken oyunun içindeki espiriler olsa onlara hatıra kalsa, aylık programı bassakİ ne bileyim bir yazar o ay köşe yazısında bizi eleştirmişse onun yazısını mı yazsak diyerek ufak bir yayın organımız olsun dedik. Derken oraya 1-2 yazar da koyalım dedik. Sonra oyun bitti ama elimizde böyle bir şey var, acaba biz bunun internet portalını yapsak hatta aslında ‘müstehak’ın doğru yazılışı ‘MÜSTAHAK’tır, biz onu özellikle E yaptık, yanlış kullanımını yani. Yani bu adamlar o kadar cahiller ki gazetede ismi bile yanlış. Müstehak olmasının nedeni hepimize müstehak. Yani Fırat Tanış bunu alıp satılabilir müzik gazetesi yapabilir, Sevinç alıp Şehir Tiyatroları’nın gazetesi yapabilir ve bu rahat rahat değişebilir… Küçücük bir hayaldi aslında… 
 
Öğrendin…
 
Evet… Buradan MüstEhak okurlarına ne diyeyim; balonun patlatılmak için şişirildiği bu günlerde çok da gaza gelmesinler, öyle söyleyeyim; biraz sakin biraz tatlı, hafif olmalarında fayda var.
 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı