Ayın KonuğuAyın Konuğu

Sevinç Erbulak / Gulriz Sururi Röportajı

Hiçbir Zaman Bir Repliği Heyecanla Bekleme Lüksüm Olmadı!” 
IMG_2768Güneşin içimizi ısıttığı bir çarşamba günü… Gezi Pastanesi’nden Gümüşsuyu‘na doğru yürüyorum. Güney de evden çıktı, o da birazdan gittiğim yerde olacak. Ustamız, hayranlık duyulası, güzel insan Gülriz Sururi‘yle Aralık ayı röportajına gidiyoruz. Müstehak’ımız bu ay yine çok şanslı… Heyecanla varıyorum eve, hocam bizi kedileriyle karşılıyor. “Kediden korkar mısın Sevinç?” diye soruyor, “Kedilerden korkanlar var” diyorum hemen 🙂 Huzur dolu, mis gibi bir evdeyim. Sorularıma nasıl başlayacağımı bilmiyorum, ‘Bir an evvel Güney gelse de heyecanım yarıya inse’ diye düşünmeden edemiyorum. Canım babamın doğumgünü… Kişisel arşivimde yüzlerce fotoğrafları var, hazinemin kıymetini biliyorum. Söylüyorum bunu Gülriz hocama, “Bana mutlaka mail at o fotoğrafları Sevinç” diyor. Gülriz hocam, şahane bir sosyal medya kullanıcısı, ders niteliğindeki yazılarını hep okuyorum. Çiçekli berjere yerleşiyorum, Güney geliyor. Elinde fotoğraf makinesi, bu güzel güneşli gün ölümsüzleşecek; o an ikimizin de çok şanslı olduğumuzu hissediyorum. Turnelerden, turne otobüslerinden, babamın onu uyandırıp koca koca uçurumlardan aşağıya “Bak Gülriz, aşağısı şahane” diyerek nasıl şakalar yaptığını anlatıyor hocam. Ben ‘Açayım artık şu kayıt aletini, bir yerden başlarız’ diyorum. Şimdi de sizin karşınızda işte, ağaçlar ölse de ormanların her daim kalacağını bilen bir tiyatro bilgesi, Gülriz Sururi
Öncelikle Müstehak ailesi adına çok teşekkür ederek başlamak istiyorum hocam, bizi kabul ettiniz, sağolun…
Sevinç Erbulak – Ben Mahir Ünsal Eriş ile Aykırı Akademi için bir röportaj yaptım, çok yeni. Sorularımdan biri de ‘Dünyanın başkenti sence neres?’i idi. Mahir, ‘Dünyanın başkenti internet Sevinç’im’ diye bir cevap verdi, o kadar sevdim ki; size de bunu sorarak başlamak istedim. Sizi uzun zamandır sosyal medyada çok aktif görüyorum. Nasıl bir ilişkiniz var bu ortamla, genellikle ne amaçla kullanıyorsunuz ? 
Gülriz Sururi – Benim bu şeylerle başlangıcım oldukça komik. Mesela biz televizyona ‘aptal kutusu’ denen bir dönemin kuşağıyız. Yani biz reddettik uzun bir süre, en son tv, en son cep telefonu alanlardanım ben; dolayısıyla da en son internete başlayanlardan biriyim. Ona başlayışım hoş ama. Şimdi ben boyuna ‘Ben çağdaş kadınım, yaşsız kadınım’ deyip deyip durdum, ömrüm böyle geçti. Yalan da söylemedim, yaşımı da söylemedim. Bu böyle devam etti; fakat bir gün dedim ki ‘Yahu Gülriz, çağdaş kadın çağdaş kadın diyorsun da internetten haberin yok, bilgisayarı bilmiyorsun.’ Biri bir telefon ediyor, soruları mailine yollayalım diye laflar ediyorlar bana, ben de mail filan hiçbir halt yok. Neyse sonunda Zeynep Miraç, gazeteci, o benim çok çok yakınımdır, çok ısrar etmişti zaten, dedim ki ‘Bana öğret’; çağdaş diye böyle ötüp durduk, rezil olmayalım, ben bunu öğrenmeliyim. Bunu söylediğim de üç –dört sene kadar filan olacak. Sonra tabii ki bir günde öğretti, bir günde öğrendim. Öğrendim dediğim, yazıyorum, cevap veriyorum, bir sürü şeyinden yararlanıyorum. Üçünde de varım.
Bilmez miyim hocam? Siz bir fotoğrafın altına bir yazı yazdığınız zaman bir grup insan 15 gün bunu konuşuyor, ‘Hoca bana yazı yazmış’ diye….

  • Aa :))) Yapma… Sana da yazdım, yazıyorum yani…

Bilmem mi hocam? Orada sizden bir şey görmek, bir yorum, bir yazı; neyse, bana çok iyi geliyor. Bana güç veriyor sosyal medyada olmanız. Buradan Zeynep Miraç Hanım’a çok teşekkür ederim bu vesileyle… Sadece bana değil, bir sürü insana güç veriyor bence. Ben de dünyanın başkentinin internet olduğu bir dünyada bunu sorarak başlamak istedim.

  • Ben bu cevabı beğendim Sevinç… Bunu söyleyen yazar doğru söylemiş bak.

Hem kendim hem Müstehak’çılar hem de merak eden herkes için soruyorum şimdi, Gülriz Sururi’nin başucundan ayırmadığı kitapları hangileri? Yazarları kimler? (Rahatlamaya başlıyorum. Zaten geldiğimden beri Türk Tiyatrosu hakkında anı üzerine anılarını anlatan hocamla konuşmaya devam ediyoruz, Güney de iş başında elbette…)

  • Şöyle söyleyebilirim, unutulmayacak büyük yazarlar ve klasikler dışında; mesela bir oyuncuya deliler gibi aşık olabiliyorsun veya bir yazara deliler gibi tutulabiliyorsun bir dönem; bir dönem sonra – tabii çok büyük isimler dışında bir bakıyorsun ki ‘Aa, ne oldu o yazara?’ Bakıyorsun bir başkasını okumaya başlamışsın, şimdi de ona aşıksın… Ama bir de böyle heykel gibi her dakika karşında duran, her zaman başka bir tarafından keyif alabileceğin yazarlar da var. Onları zaten söylemeye gerek yok, hepimiz biliyoruz. Bunlar arasında böyle, tutkuyla vazgeçemediğim yazarlar eminim sizin de bildiğiniz çok ünlü 5-10 isimden fazla değildir. Tiyatro yazarlarına gelince; benim yazarım, Shakespeare kadar çok sevdiğim yazarım, Dürrenmatt. Dünyada ne sağa ne sola yaranamamış tek yazar, en büyük ünü bu. Ne Ruslar’a, ne Amerikalılar’a… Çünkü hepsini rezil etmiş bir yazar. Oynamayı çok çok istediğimiz halde bir türlü de oynayamadık, biliyor musun? “Ziyaret”i de oynamayı çok istedim. IMG_2692

Belki oynarsınız hocam.

  • Yok, ben artık sahneye çıkmıyorum.

O zaman yönetirsiniz hocam…

  • 30 yıldır filan da oynandığını zannetmiyorum. Biz oynayacaktık onu; hatta Başar’dan istedim sahneye koysun diye… Engin için de, benim için de harikulade rollerdi. Kalabalık bir kadro. Kasabadaki herkes; işte muhtarlar, valiler, belediye başkanları… Pardon, küçük bir şehirde geçiyor. O şehir çok fakirleşiyor, kendini besleyemez bir hale geliyor, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Sonra orada doğmuş ama sonradan müthiş bir servet edinmiş bir kadın geliyor yanlarına, ondan yardım istiyorlar şehirleri için. Kadın, onları fakir bırakan kadın! Çok güzel bir oyundur. Herkes sıra sıra katılıyor, bir tek mücadele eden bir öğretmen kalıyor.

Çok tanıdık geldi hocam 🙂 Herkes sıra sıra katılıyor, yani satılıyor deyince siz…

  • Tabii bu 50-60 yıl önceki bir gündem, düşün. Ben oyunu anlattım, değil mi?

Evet ama ben yazacağım hocam.

  • Tamam yaz, Dürrenmatt‘ı okuyun diyeyim bitsin 🙂 Bakın biz bu oyunu “Kaldırım Serçesi”nden sonra oynayacaktık; ‘Ekibi bozmayalım ve bunu oynayalım’ dedik ama Başar hesap yaptı kitap yaptı ve karşıma “Carmen”i çıkardı, “Carmen’i oynayacaksın” dedi bana 🙂

Bilmiyorum kalmış mıdır ama, oynamadığınız bir oyun var mı diye soracaktım; böyle bir ukte yani, içinizde… Sıradaki sorum buydu. 

  • O zaman bu oyun o uktelerden biri, hatta en önemlisi diyelim Sevinç.

Yönetir misin bir gün hocam, size böyle heyecanla gelsek?

  • Vallahi ben şimdi “Fosforlu”dan başka bir şey yönetmek istemiyorum, başka bir oyun düşünemiyorum.

Soracağım hocam onu ben, hazır o sorum 🙂 İki soru sonra soracağım hocam, şimdi söylemeyin :))) Belki ondan sonra bunu yönetirsiniz.

  • Yok zannetmiyorum, daha genç bir bakışın ele alması gerektiğini düşünüyorum…

Yani sizin gibi, değil mi hocam ? (Onları usta yapan en önemli şeylerden biri de bu olsa gerek, ölçülemez mütevazılıkları ve güzellikleri…) Sahne veya kulis uğurlarınız var mıdı? Benim mesela oyun kokularım var birbirlerinden farklı olan, bir rolün çiçek, bir başkasının tarçın kokması gibi… Bunlar bir nevi totemlerim diyebilirim; minik heykellerim, resimlerim, ayna süslerim filan… Böyle şeyleriniz oldu mu sizin de?

  • Şimdi, ben ilk tiyatroya başladığım zaman, Şehir Tiyatrosu’nda çocuk tiyatrosunda; o zamanlar böyle şeylerin hiçbirimiz farkında değildik. Yani benim yaşıtlarım filan da… Sonra Dram Tiyatrosu’nda Cyrano’da ‘Satıcı Kız’ı oynamaya başladım, 15 yaşımda filan… Bir baktım ki herkes; Cahide Sonku da dahil, tahtalara vuruyorlar, bir şeyler yapıyorlar… Hüseyin Kemal Bey’in, yani ‘Cyrano’nun pek bir şey yaptığını görmedim. Ama en küçücük rollerdeki insanlar bile hep bir şeyler yapıyorlardı. Ben de bir gece böyle bir şey
    yapayım diye tahtaya vurdum ve öyle girdim sahneye… Fakat sonra unuttum :))) Yok işte; unutma sana nazar değecek, tahtaya vur mutlaka filan… Ben gene unuttum… Sonra çıkti ki ortaya, küçük yaştan bu yana hep çok gerçekçi olduğumu gördüm ben. Yani mantık benim için fevkalade önemli… Nitekim babamın sütninesi Ramazan’larda bizim evimize geliyordu, orada işte ‘Gülriz’e neler öğretsin?’ filan demişler. Cumhuriyetçi bir ortam düşün. Beni çok adam yerine koyuyorlardı daha o yaşta bak. Mesela dedem yasak koymuştu, kimse beni adımla çağıramıyordu, dört amca bir baba, bana ‘Hanım’ diyorlardı, ‘Hanım’sız çağırmıyorlardı beni. Bu esnada Gül Hanım’a dua öğreteceğim diye, babamın sütninesi, çok yaşlı bir Ayşe Hanım; bana dualar öğretmeye kalktı. Bir şeyler söylüyor, müthiş duygulanıyor filan; bana da ‘Ezberle’ diyor. Ben diyorum ki ‘Niye ben bunları ezberleyeceğim?’ Sonunda
    dayanmadım, dedim ki; ‘Ne dedin sen şimdi, neden ağlıyorsun?’ Bilmiyor. Ben dedim ki, ‘Türkçe dua öğretirsen bana, öğrenirim; yoksa bu Arapça lafları istemiyorum.’ Vallahi 5 yaşımda falandım. Bu çok meşhur oldu, herkes IMG_2699birbirine anlattı, amcalar filan… ‘Aman bu kız çok şöyle, çok böyle’ diye… Evet, ben o yaşlarımdan bu yana gerçekçiyim. Ondan sonra da hayat beni gerçekçi olmaya mecbur etti zaten. İlk gençlik yıllarım çok zor geçti ama gerçekçi olmak da benim şansımmış. Bunu gördüm.

Yönetmek istediğiniz bir oyun var mı? Cevabınızı başlık yapacağım hocam, bildiğim için biraz 🙂

  • Sevinç, benim çok severek yönettiğim bir oyun oldu; 2008 yılında Ankara‘da. AKM kapandığı için, Lemi Bilgin ‘Gel öyleyse Ankara’da koy’ dedi bana. Balıklama atladım. Hikayesi de çok hoş bak:) Ben, Suat Derviş Hanım’ın bana ithaf ettiği, benim oynamamı istediği ‘Fosforlu Cevriye’ rolünü o zaman oynayamadım, yazdıracak yazar bulamadık; bu içimde büyük bir ukte olarak kaldı. Fakat sonra aradan zaman geçti, unuttum. Bunu da çok güzel br şekilde dergide yazdım. Vereceğim sana… Ondan sonra Ankara’da çok güzel bir çalışma yaptık gerçekten. Kimseyi tanımıyorum. Kendi kuşağımı ve benden bir sonraki kuşağı tanıyorum o kadar. Orada yepyeni bir kadro ile karşılaştım ve karanlıkta bir kast yaptım. Nasıl yaptım hâlâ bilmiyorum. Süper olmuş. Muhteşem bir adeti vardı Devlet Tiyatrosu’nun, bilmiyorum bugün hâlâ yapıyorlar mı… Bir oyunu asıyorlar, boştaki bütün oyuncular gelip rollere tâlip oluyorlar. Kıyamet koptu; hepsine çok müteşekkirim. Bir rol için 10 kişi geldi; çoğu benimle çalışmak istiyordu, çoğu yeni bir şeyle karşılaşmak istiyordu. Çoğu o oyunun içinde olmak istiyordu. Bunun gibi bir sürü nedenlerle… Böyle bir şey oldu. Sonra bütün bir ekibin içinde Fosforlu’yu bulamadık ve bir yarışma yaptık. Çünkü Devlet Tiyatrosu’nun çok kötü bir sistemi var. Çok yetenekli gençler mezun oluyorlar, olur olmaz DT’ye alındıkları taktirde derhal bölgelere yollanıyorlar. Bölgelerde de amatör tiyatrolar gibi, yaşlıları da gençleri de, anaları da babaları da bu genç yetenekli çocuklar oynamaktalar… Sakallar… Makyajlar… Ben gördüm hepsini. Çok yanlış bir şey bu, çok. O sırada da Ankara’da genç yok. Genç yok darken; sesi olacak, fiziği düzgün olacak, dans da edebilecek ve çok iyi bir oyuncu olacak. 400 kişi geldi. Kitabımda da şu esnada, son bitirmekte olduğum kitabımda da yazdım. Üçüncü ve son anı kitabımı bitirmek üzereyim. Bu kış inşallah çıkacak.  Orada da detaylı yazdığım gibi, bulamadık. Mesela harikulade bir kız geliyor, operadanmış; ‘Bana bir türkü söyle’ diyorum, olmuyor işte… Sonunda şöyle oldu, ben gittim Lemi Bey’e ve dedim ki ‘Ben çok komik bir durumdayım. Tuhaf bir durum bu. Hamlet’i bulmadan Hamlet koymaya kalkmış gibi oldum’ dedim; ‘Ben bunu yapar gibi görüyorum kendimi. Biz bunu gelecek seneye bırakalım, ileriye bırakalım, ben dönüyorum’ dedim. Düşündüğüm gibi birisi olmazsa nasıl olacak bu iş? O da bana dedi ki, ‘O kadar kolay pes etmek yok. Bizim bölge tiyatrolarımızda bir sürü gençler var’ filan deyince… O gece bana kendi ekibiyle birlikte, işte internet efendimiz sayesinde herkesi seyrettirmeye başladılar. Sonunda birini bulduk. Göreyim ama hiç haberi olmayacak kızın… Oradan gelecek, Konya’dan Ankara’ya geldi ertesi gün son şansımız, yoksa ben döneceğim… Piyanist yok, o yok bu yok, her şey bitmiş… İşte ‘Bildiğin bir şarkıyı söyle’, ‘Türkü de olabilir mi?’ dedi, ‘Olur’ dedim. Bana çok güzel bir Kürt türküsü söyledi; bir oyunda söylemiş, yakası açılmadık bir türkü, çok güzel söylüyordu. İki tane sahne verdim, teksti eline o an aldı, bir göz gezdirdi, iki sahneyi de çözerek, bütün duygularını vererek okudu. Sonra birden ‘Haydi bana bir de çiftetelli oyna’ dedim. ‘Yok artık’ dedi; aynen böyle, sözcük aklımda. ‘Var, var’ dedim, ‘Haydi’; ‘Ama piyano yok’ dedi. ‘Olsun biz söyleriz sen de oyna’ dedim. Birden kafasında bir şimşek çaktı, bir düğme çevrilmiş gibi olayı anladı ve başladı birdenbire çok güzel bir şekilde oynamaya... Bir de bana bacağını göster dedim. :)))) Siyah bir elbisesi vardı, saçları da topuzlu böyle İspanyol gibi… Biraz dolgunca, benim tam istediğim gibiydi ama prömiyerde 5 kilo verdi, bunu da duysun okusun, 5 kilo verdi böyle çiroz gibi çıktı :))) Çok yoruldu, öldürdü kendini… Bacakalarını da gördükten sonra ‘Tamam, rol senin’ dedim; e çünkü çarpık bacaklı bir Cevriye olmazdı yani… Dehşet bir güzelliğin peşinde değildim ama hani kusurların peşindeydim tabii… İşte böyle başlamış bir hikaye. Bir İstanbul hikayesi. 30’lu yıllarda, İstanbul’da geçiyor. Tophane’lerde geçiyor, yangın yerlerinde, Galata’da filan. Orospular, pezevenkler, meyhaneciler arasında geçiyor. Muhteşem kahramanları olan bir oyun ve ben bunu bir buçuk ay gibi bir zamanda yazdım. 4 sene kapalı gişe oynadı. Yerlerde koridorlarda hep gençler oturuyordu. Her temsil böyleydi. Yönetim değişince oyun da… Şimdi ben bu oyunu İstanbul’da yapmak istiyorum. Mutlaka yapmak istiyorum. Yeni bir kadro ile. Bu içimde ukte, eğer yapmazsam gözüm açık gideceğim.
    Ülkemin düze çıktığını görmezsem gözüm açık gidecektim,
    ondan biraz umudu kestim…

Kesmeyin hocam…

  • Yok yok, artık Yaşar‘lardan, Aziz‘lerden sonra ben görmesem de olur. Onlar göremedi. Çok üzgünüm onlar adına… Ama şu oyun İstanbul’da oynanmadan gidersem çok üzülürüm. Öyle…

Hocam ben soruları hazırlarken çok zorlandım, ne soracağımı bilemedim. Şöyle demişim. Bir oyunu kabul etme veya reddetme nedenleriniz ne oldu bugüne kadar?

  • Böyle bir durumda pek kalmadım çünkü maaşlı olarak bir tiyatroya giriyorsunuz, diyelim ki Karaca veya Dormen… Karaca Tiyatro’da zaten ne verilirse oynamak üzere girdm. Her verileni oynadım, bütün aptal sarışınları oynadım. Sonra da Dormen Tiyatrosu’na sanat tiyatros diye Karaca’da aldığım 2500 lira maaşı bırakıp, 100 liraya girdim. Maalesef orada da aptal sarışınları oynamak zorunda kaldım :)))IMG_2710

Hocam yazacağım bunları…

  • Evet evet yaz :))) Allahtan ki bir esmer İrma’yı bulabildik, o zaman hakikaten Haldun Dormen ile kaderim değişti. Şöyle oldu; o zaman star lafı yok, bir gecede gerçekten yıldız oldum. Şöhretimi Haldum Dormen‘e borçluyum derim hep. Bu lafı söylerim. İlk oynadığım orada da, “Kabare”nin ilk yazılışı… Yani şey “Ben bir fotoğraf makinesiyim.” O rolle başladım Dormen’de… Ben kendimi pek başarılı bulmadım. Çok güzel eleştiriler aldım, ‘Harikasın şekerim’ vaziyetleri, o kulislerde muhteşemdi her şey ama ben kendi kendimle barışık değildim. Üç sene sonra oynasam daha iyi sonuçlar alabilirmişim diye düşündüm. Demin röportajdan önce bahsettik ama…Şöyle diyordu birden, bir şey konuşuyoruz filan; bir dakika diyordu, tonunu değiştir, yahu niye tonumu değiştireyim, ama diyordum böyle olması lazım falan, bana ne diyordu bana ne sen değiştir….Bana çok büyük ders olmuştu. Daha farklı oyun biçimleri araştırmama neden olmuştum ta o zamanlar…

Şöyle değil mi hocam, çünkü anlattıklarınızı yazmak istiyorum. Karaca Tiyatro’da saat 6’da ‘Biz sanat oyunları oynamak istiyoruz’ dediniz ve devrim yaptını “Sırça Hayvan Koleksiyonu” ile…

  • Yok bir dakika, biz bu saat 6’daki sanat oyunlarımıza “Anna Frank” ile başladık. Onun hayatıyla. Cüneyt Gökçer sahneye koydu. Ondan sonra biz bundan çok çok mutlu olduğumuz için, ben o zamanlar anneyi oynuyordum, çok gençtim, 28 yaşındaydım ve anneyi oynuyordum düşünün. Ama o kadar keyif aldık ki bu işten ‘Peki’ dedi Muammer Hoca da, Muzendiz’i çağırdı; ikinci olarak ertesi yıl, “Sırça Hayvan Koleksiyonu”nu oynadık. O bahsin biraz devamı da olacak pardon, yani Dormen’de pek seçme hakkım yoktu ama sonra İrma’yı oynadım ve ondan sonra da kendi tiyatromuzu kurduk. Kendi oyunlarımızı, kendi rollerimizi seçtik. Fakat kendi rollerimizi seçerken, seçme hakkına sahipken bile şeyle başlamak istedik “Tütün Yolu” ile… Orada, başkalarına verdik başrolleri. İlk defa tiyatro açıyoruz, rol bana göre değildi, şeyi çağırdık; ilk kadın Hamlet‘imiz. Nur Sabuncu‘yu… İlk kadın Hamlet‘i o oynadı, Haldun Dormen de kardeşini oynadı.

Biz bu oyunları seyredemedik, o kadar üzgünüm ki şu an… Çok geç doğmuşum ben.

  • :)))) İşte Zeynep de öyle diyor hep :))) İşte o zamanlar oyun seçmekti bizim amacımız. Tabii rollere de bakıyorduk kendimize uygun mu değil mi diye ama hâlâ bak bugün Türk Tiyatrosu’nda özel tiyatrolar arasında yerli oyun oynama rekorumuzu kırmış kimse yok.

Peki bir sevgiliyi bekler gibi, mesela Engin hocanın eve gelişini bekler gibi gelmesini beklediğiniz, hiç unutamadığınız bir repliğiniz oldu mu hocam?

  • Çok acı bir şey söyleyeceğim sana şimdi cevap olarak. Ben, oynadığım, aşık olduğum rollerim sırasında; yarın o senetler nasıl ödenecek, arka sıradan seyirci eksiliyor, yeni oyunu çok iyi düşünmemiz lazım; beynimin bir tarafında hep bunlarla oynamaktan… Sanırım ki hayatımda yaptığım en başarılı şey şu, mesleğimle ilgili; bunların hepsini birden aynı anda yapmayı başardım. Duygumu, tekniğimi ve sorunlarımı aynı anda yaşayarak oynadım ben bütün rollerimi… Benim hiçbir zaman böyle bir repliği heyecanla bekleme lüksüm olmadı.

(Güney’in sevgili annesi Gül Göker de bu cevabı vermiş bu soruya. Öyle durduk biraz, çok iyi geldi Güney’le ikimize…)
Genç kuşak oyuncular hocam? Oyunları takip ettiğinizi biliyorum, siz bir tiyatro bilgesisiniz, bunu bilerek soruyorum şimdi, ne düşünüyorsunuz genç kuşak oyunucular hakkında?

  • Şimdi, inanılmayacak kadar çok genç yeteneğimiz var. Çok iyi oyuncularımız, yönetmenlerimiz var. Tiyatro adamı dediğimiz kişiler o kadar çok değil. Yani ödenekleri tiyatrolarımızı eline alıp da yeni bir şekil verebilecek güçte kimlikler, kişilikler yok. Bu büyük bir eksik. Ama bunun dışında oyunculuk ve yönetmenlik çok iyi. Şöyle diyorum ben hep, biz çok azdık o dönemde. Beyoğlu’nda 24 tane tiyatro vardı belki… Ama seçkin oyuncu gene de 10 kişinin üstüne çıkmazdı.

Ne demiştiniz eve ilk geldiğimde hocam? Sağdan saysak 10, soldan saysak 10 mu demiştiniz?

  • Evet, soldan bak 10, sağdan bak 10. Burada ise şöyle bir şey var. Hatta biz üzülürdük; Müşfik, Engin, işte böyle bir kaç isimler falan, ben hep derdim ki ‘Ahhh 20 sene sonra çok güzel yaşlı adamlar olacak, büyük rekabet edeceksiniz ama genç olacak mı bakalım?’ Gençler olacak mı diye? O günlerde biz kapısında beklerdik konservatuvarın… İki tane konservatuvar var, biz kapıda beklerdik bir genç kız lazım, onu mutlaka bulmalıyız, bu sene mezun olanların içinden kapmasınlar etmesinler diye… Bugün böyle bir şey yok. Bugün herkes konservatuvar mezunu, herkes dizilerde rol alıyor. Ancak şöyle bir şey var. Beni en mutlu eden şey ne oldu biliyor musun? Şimdi tiyatrolara gidiyorum, çok fazla oyun var. Ben bütün gençleri görmeye çalışıyorum. Beni çılgınca sevince gark eden şey şu, bakıyorum ‘Aa ben bu çocuğu gördüm falanca dizide oynuyor, ben bu kızı gördüm filanca dizide oynuyor’… Dizilere saygı duymaya başladım sonunda, çok ciddiyim. Çünkü ben dizilerin tiyatro oyuncularına bir şey kattığına inanıyorum, para dışında. Yani çok daha ekonomik oynamak, yakın plan çekiliyormuş gibi bunu sahneye aktarabilmek… “Katil Joe”da gördüm en son. O bakımdan çok iyi bir yerde buluyorum tiyatromuzu. Hattâ onları bütün imkânsızlıklarına rağmen çok iyi buluyorum. Ödenekli tiyatrolarımızda da oyunculukları çok beğeniyorum. Çok iyiler, yönetmenler de öyle. İstanbul Devlet Tiyatrosu biraz tembellik etmekte. Ama Ankara, çok iyiydi bir iki sene öncesine kadar, yönetim değişikliğinden sonra ne oldu bilmiyorum ama. Gençlerimizden çok umutluyum. Yalnız şöyle de bir şey var; 50 kişilik, 40 kişilik, en fazla 100 kişilik yerlerde en imkânsız koşullarda tiyatro yapmaya çalışıyorlar ve bunu dizilerden kazandıkları paralarla yapmaya çalışıyorlar. Bu o kadar saygı duyulacak bir şey ki! Müthiş yani. Onun için mutlaka bilet alıyorum, hep. Ne olursa olsun konuk olmayı kabul etmiyorum. Tabii yani, o çocuklar… Olur mu?… Başı çeken bir kaç tane tiyatro var diyelim, mesela dot şimdi Kanyon’a geçiyor biliyorsun. Mesela ondan bahsetmek istedim. Bizim oyuncumuz Tuğrul Tülek, bu sene en iyi oyuncu ödülünü de aldı. Şimdi Kanyon’a geçiyorlar. Fakat 50 kişilik tiyatrolarda yazık olduğunu düşünüyorum bir yerde. Nereye varacaklar? Nereye gelecekler? Kendilerini nasıl tatmin edecekler? Büyük seyircilere ulaşmaları lazım, fazla seyirciye…

IMG_2729Nasıl olabilir bu dediğiniz?

  • Biraz daha birleşerek. Eski özel tiyatrolar gibi, biraz kurumsallaşmak, kendi aralarında. Bir şey olması gerekiyor.

Alternatif Sahnelerin birleşmesi hayali mi?

  • Bilmiyorum ama şöyle bir şey var. Ödenekli bir tiyatroda oynayan bir oyunun seyirci sayısına ulaşmaları mümkün değil. Tabii bu ekonomik nedenlerden ötürü de böyle. Bu zaten ŞT ve DT’nin görevi. 10 liraya oynayacak ki halka hitap edebilecek. Bu kapatılma konusunda benim en çok söylediğim, oyuncuları değil seyircileri düşünün, en önce seyircilere büyük bir ceza veriyorsunuz aslında. Fakat şöyle de bir şey var, burada da nereye kadar? Bir yıl içinde kaç seyirci Alternatif Sahneler’deki oyunları seyretmiş oluyor?

E tabii hocam, ben bizim tiyatroda bir gece oynadığım zaman, Tiyatro(Hâl) için kaç gecelik oynamış oluyorum?
Güney – Sezonu kapatmış oluyorsun :)))

  • Fakat şöyle de bir şey var, buralarda da nereye kadar? Bir yıl içinde kaç seyirci seyretmiş oluyor bu oyunları o 50 kişilik yerlerde? Bir sürü salon olsa mesela, bir sürü mekan olsa….

Kurum tiyatrolarının bir sürü sahnesi var, bir tanesi Alternatif Sahnelere verilse?

  • Bilmiyorum, belki de o kadar olabilecek bir şey değil bu söylediğin. Belki doğru da değil, bilmiyorum. Ama sanki bir şey olmalı yani. Daha fazla seyirciye ulaşması lazım. Bir de şöyle bir şey var, artık İstanbul içi turneler de yapılıyor, biliyorsunuz. Küçük bir yerde oyunlarını hazırlıyorlar, sonra Kadıköy Halk Eğitim’e, CKM’ye gidip oynamak imkânı bulabiliyorlar. Bu da belki fena değil hani.

Hocam şöyle bir sorum vardı, bununla ilgili: ‘Nereye gidiyoruz hocam, sizce geleceğimiz parlak mı?’ demişim…

  • Ben de ‘Geleceğimiz parlak mı, değil mi?’yi 13 yıl içinde muhalefet yapamadığımız bir duruma bağlı görüyorum. Yani ben artık, internette de söylediğim gibi, bu 13 yılın tek sorumlusu olarak muhalefet yapılamadığı olduğunu düşünüyor ve görüyorum. Muhalefet yok, yapılamadı ve bu hale geldik göz göre göre. En çok eğitim. Eğitim çok büyük tehlikede. Ve de elleri armut devşirdi bütün muhalif partilerin. Benim korktuğum bu. Bu sırada eğer, bu düşüş devam edecek olursa, eğitim tiyatroya çok yakın, onlar tiyatroya çoook uzak… Nasıl olacak bu iş? Nereye gidecek? Nereye gideceğiz? Belli değil. Bunun için çok mutlak, çok ciddi bir muhalefet olması gerekiyor. Koalisyon çok büyük umuttu. En azından Kültür Bakanı’nı bırakırlardı muhalefete. Kültürü ve eğitimi alabilseydik, çok iyi olurdu. Yalnız tabii Bahçeli‘yi hiçbir sağduyusu olan Türk bağışlamaz. Kesinlikle bağışlamaz! Çünkü elimizin avucumuzun içine ilk defa demokrasi girmişti, 50 seneden sonra… Yani üç parti birleşselerdi AKP’siz koalisyon oluyordu ve bu Bahçeli yüzünden olmadı. Ben de ona yazdım zaten onun için. Yani ‘Bravo!’ dedim, ‘Tarihe geçeceksiniz’ dedim, ‘Demokrasinin Türkiye’ye gelmemesi için gösterdiğiniz başarı, uğraş yüzünden madalya alacaksınız’ dedim. Öyle yani…

Güney – Çok da güzel bir şey yazmıştınız hocam: ‘Bu halkımızın sevgilileri, biricikleri gelseler en önde yürüseler, çok güzel olmaz mı?’ demiştiniz, çok güzeldi o.

  • Evet bir çağrıda bulundum. 5 kişiden telefon geldi, ‘Hazırız’ diye… Halbuki bakIMG_2733 2008’de Demokrasi Yürüyüşü’ne çıktığımız zaman, ben ön ayak olmuştum ona da, Türkan Saylan‘dan ötürü… Adalet, hukuk, eğitim elden gidiyor, seyirci kalmayın diye. Bakın hâlâ orada dövizim duruyor. O zaman, vallahi bir maille bütün tiyatrocular bir araya geldi, müthiş bir şey olmuştu; sanatçılar, gazeteciler… Katılım harikuladeydi. Ama bugün öyle değil. Çünkü herkes korkuyor artık. çünkü artık diktatörün ne yapacağı belli değil.

Ya da belli. O zaman Gülriz Sururi’nin elinde bir sihirli değnek olsaydı, yaşadığı ülkede neyi veya neleri değiştirirdi?

  • Rejimi.

Şahane bir yaşamınız olduğuna eminim ama ben bu soruyu da sormak istiyorum. Diyelim reenkarnasyon diye bir şey var, birden fazla geliyoruz yani bu dünyaya…

  • Genelde ölümü yakınında hissedenler buna inanmaya karar verirler, henüz sen bunun için çok gençsin. Bir ayağını çukurda hissedenler mutlaka başka bir yaşam daha olmalı derler…

Yok hocam bu bendeki biraz şey gibi, babam acaba yeniden dünyaya geldi mi, gelmiş midir bir yerde gibi?

  • Anlıyorum, çok iyi anlıyorum. Ben hattâ kitabımda yazmıştım. Anılarımda yazmıştım. Yani, ölümden sonra yaşam var mı? Dedim ki rezalet olurdu :)))

Yok hocam, biz bu halimizle yeniden gelmiyoruz. Gülriz hoca yok, Sevinç, Güney yok bir daha… Siz yeniden dünyaya geleceğinizi bilseniz ve bu sefer her şey sizin istediğiniz gibi şekillenecek olsa…

  • Aklıma ne geldi bak? Çok küçüktüm, 16-18’lerimde falan… Çocuklar bana öteki hayatında Kleopatra mıydın filan derlerdi :))) Ben böyle gözümü boyamıyordum ama benzetiyorlardı beni galiba. Velhasıl böyle şeyler olurdu. Ben de çok düşündüm tabii bunları, bir sürü şeyi düşündüğüm gibi… Bunun olmayacağına inanıyorum, ben ağaçlara inanıyorum, ormana inanıyorum, ağaçlar ölür, ormanlar kalır. Benim prensibim bu. Sudan geldik, toprağa gideceğiz. Buna da fevkalade inanıyorum. Hayatın harikulade yaşanılası bir şey olduğunu, onu limon gibi sıkmak gerektiğine inanıyorum. Ama biteceğini, yok oluş olarak düşünüyorum. Bitişinin mutlaka yok oluş olduğunu biliyorum. Ben buna inanıyorum. Ama ne güzel bonus olurdu, ben ölmüşüm beni birileri karşılıyor…

Yapamadığınıza şaşırdığınız bir şey kaldı mı hocam? Sizi böyle uykunuzdan uyandıran bir şey değil de, ‘Yahu ben bunu hâlâ nasıl yapamadım?’ dediğiniz bir şey…

  • Vallahi itiraf edeyim, çok iyi dil bilseydim; uluslararası bir üne kavuşmuş olmayı isterdim. Bunu yapamadım. Maalesef son sorum. Ben bir hayali sofra hayal ettim hocam sizin evinizde, burada bir akşam yemeği, siz düzenliyorsunuz…
  • Hımmm?

Ev sahibi sizsiniz, şu an hayatta olmayan insanları da davet etmek mümkün olsa; bu akşam yemeğinde kimlerle oturup sohbet etmek isterdiniz?

  • Düşüneceğim… Orhan Veli. Şimdi tanıştığım insanları söylüyorum. Orhan Veli’yle de tanıştım ben. Çok küçüktüm ama Ali amcamın arkadaşıydı ve bizim bir oyunumuzu, Ankara’da turnede, beni bir turneye götürmüşlerdi işte falancanın yerine… Babam… Arkada bir bahçe vardı, hep orada gelirdi bir ağacın altına otururdu, buluşurlardı; konuşurlardı… Ben de böyle onları dinlerdim… Bu çok muhteşem bir anıydı… Onu, onu mutlaka isterdim. Yaşar Kemal‘i isterdim. Aziz Nesin‘i mutlaka isterdim. Haldun Taner, mutlaka
    isterdim… Üstün Akmen‘i de isterdim aynı sofrada… Sevgi‘yi isterdim, o da çok dostumdu, Tezer Özlü‘yü isterdim, o da komşumdu, ahbabım; arkadaşımdı… Evet… Bunları mutlaka isterdim. Füsun Akatlı‘yı isterdim soframda. O da çok yakın dosttu… Özdemir Asaf‘ı isterdim, çok yakın dostumdu o da. Sen buradasın diye söylemiş gibi olacağım ama ondan değil; Altan Erbulak‘ı isterdim… Mutlaka isterdim, isterdim. Ve Adile Naşit’i isterdim.

Çok güzel bir sofra oldu…
– Bir de Özer Kabaş‘ı isterdim. Ressam, Engin‘in çocukluk arkadaşı… Aym da onun karısıydı, benim tek arkadaşım; elimde öldü. Hayattaki, 30 sene süren arkadaşlığım benim. Büyük bir hayranımdı arkadaşım olarak… Yani, tek konuşabildiğim, dertleşebildiğim; ben pek dertleşebilen biri değilim… Şimdi çok komik bir şey, sertleşmiyorum, dertleşmiyorum, kimselere bir şeyimi anlatmıyorum sonra kitap yazıp hepsini anlatıyorum. Bu farklı ama değil mi?  Çok güzel soruydu…
Güney – Bir tek şeyi sormadın.
Sevinç -Neyi sormadım?
Güney – Sahilde omuzuna dokunuyorduk ya?
Haaaaaa… Peki, o soruyu çıkarmıştım; yahu 2 buçuk saat uğraştım dün gece, yazdım yazdım sildim soruları, çok zorlandım hocam 🙂

  • Yok canım! Ciddi mi?

Evet hocam çok düşündüm ne sorabilirim diye… Zorlandım ben. Evet doğru söylüyorsun Güney, o benim çok sevdiğim bir sorudur. Nasıl soruyordum onu ben yahu? Hah tamam. Şu an buradasınız ya hocam? Aşağıda merdivenlerin orada Gülriz Sururi’nin 20 yaşındaki hali yürüyor mesela… Bütün yaşadıklarınızı yaşayacak, bunu buradan ona bakarken biliyorsunuz… Böyle onu durdurup da söylemek istediğiniz bir şey olur muydu? Omuzuna dokunup….

  • Dehşet sorular buluyorsun Sevinç :)))) Harikaymış…

Söylemek istediğiniz bir şey var mı ona hocam? Belki bazı şeyleri değiştirebilecek?

  • Buna şu kadar inansam söyleyecek tabii ki birkaç şeyim olurdu ‘Şöyle olmasın, böyle olsun’ diye. Ama ben bir oyun yazdım, adı “Kısmet”. Adana Devlet Tiyatrosu‘nda da sahneye koydum. Tek perdelik. Teğet geçmek üzerine bir oyun. İki tane yan yana oda görüyoruz sahnede. Birinde bir kız oturuyor, birinde bir çocuk oturuyor. İkisinin de apayrı hayatları var. Kız evlenmek üzere, gazeteci; oğlan da mühendis… Neyse, altı kişilik bir oyun. Herkes birinin arkadaşı, tanıdığı… Bunları tanıştırmak için, ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar ama bunlar, yan yana kaldıkları zaman evde, karınları acıktığı zaman ne pişirsek diye karşılıklı diyalog haline gelen konuşmaları var. Birbirlerini görmeden, ayna karşısında dans ediyorlar, yemek yapıyorlar falan. Maç izliyorlar, ikisi birden, seyirci televizyon, ekranın karşısında kıyametleri koparıyorlar; gümbür, gümbür. Yani bir elmanın yarısı halindeler… Böyle yaşıyorlar ve komedi de aslında tam da burada… Biri girerken öbürü çıkıyor, tam ikisi de çıkacak, bir telefon çalıyor, biri içeri geri dönüyor falan… Daima böyle bir trafik var ve bunlar karşılaşamıyorlar. Oğlanın arkadaşı kızla başka bir nedenle tanıştığı zaman ikide bir bunları tanıştırmak istiyor ve olmuyor. Sonra bir gün, bitiyor her şey. İlk karşılaşmaları “son” zaten. İkisi de çantalarını almış, biri evlenmeye gidiyor yazı işleri müdürüyle, öteki de annesinin bilmem nereden bulduğu kıza; peki ne yapayım göreyim bari demiş
    vaziyette… Fakat birbirlerini gördükleri anda tanıyorlar, her şeyi biliyorlar çünkü kendilerine anlatılmış bir takım şeyler var. Böyle bakıyorlar, siz diyor, ya siz diyor falan… El sıkışıyorlar, ayrılıyorlar; ‘Gidiyor musunuz?’ diyor, ‘Evet’ diyor ‘Siz?’, ‘Ben hepten ayrılıyorum buralardan’ diyor. Bunlar böyle, kısa bir an… Sonra ikisi de kulise çıkıyorlar. Seviyorum bu oyunumu. Şimdi, teğet
    geçmeye, teğet geçilmesine çok inanıyorum hayatta… Hayat bize bir takım paketler sunuyor, önümüze. Hangisini açıp açmayacağımızı bilmiyoruz. Ama, o yüzden de sorduğun sorunun bendeki cevabı…

Durdurmuyorsunuz onu galiba?

  • Hayır. Teğet geçiyoruz. Çünkü hayat böyle… Hayatta teğet geçtiğin hiçbir şey olmadı mı?

Aldın mı cevabını Güney?
Gülüyoruz, güle güle bitiriyoruz. Güney‘le birlikte mest olmuş bir şekilde

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı