Ayın KonuğuAyın Konuğu

Sevinç Erbulak / Füsun Erbulak; “Biz ağacın üst dallarıysak, Nazım Hikmet bizim kökümüzdür…”

Füsun Erbulak; “Biz ağacın üst dallarıysak, Nazım Hikmet bizim kökümüzdür…”

Sevgili Müstehak‘çılar,
Bu ay Güney‘den ilk defa bir şey rica ettim.
Yok yok, daha önce de pek çok şey rica ettim de, bu başka türlü bir rica oldu.
Son bir kaç röportajıma (sonrasında oyun izleyeceğimiz için) benimle birlikte gelen annem, nicedir konuşmaların içine de katılmaya başlamıştı zaten. Tutamıyordu kendini, her zamanki gibi. “Ayyy bu soru çok güzelmiş” veya “Bu soru ne böyle kızım?” şeklinde :)))
Dilinin kemiği olmayan annem, benim yanıbaşımdaki sağlam kalem yani, başım sıkışsın sıkışmasın hep gölgesine sığındığım o minik ama sağlam kale ile söyleşsek çok mu güzel olurdu ?
Hımmmm… Olabilirdi.
Evet bu noktada Güney‘e bu sezonun son röportajını annemle yapmak istediğimi söyledim, “Hem de bizim evde yaparız, bak bizim evde duvarlarda böyle bir sürü güzel fotoğraf da var” dedim, Güney de bana “Seve seve” dedi.
Anneme söylediğimde de, annem eline aldı kalemini kağıdını, başladı notlarını tutmaya… Ben bu hayatta notların önemini de, hatırlamanın değerini de, unutabilmenin hafifliğini de, vicdanın sesini de, ondan yoksunsan o sesi işitemeyeceğini de, sevmeyi de, sevmemeyi de annemden öğrendim.
Bakalım, kızının röportajlarından başlayarak okuduğu Müstehak‘ımız, bu ay hem ona hem size neler hissettirecek ?
Çok keyifli bir gün oldu, Rodin‘i ve Diego‘yu akşam yemeğimize almadık, Hasan Zengin‘in kulaklarını epey çınlattık, cevahirlerimizi bir kararttık, birazcık da aydınlattık. Bence sonunda ışık ve umut kazanacak. O zaman annem benimle röportaj yapar belki…
Bakalım…
 
IMG_7086

  • Sevinç Erbulak: Çok sevdiğin bir soru ile başlıyorum anneciğim, hem sorulmasını çok seviyorsun, hem de cevabını çok seviyorsun. Nasılsın?

Füsun Erbulak: Şimdi şöyle bir şey; ben, artık hem yaşadığımız ülkede hem genel olarak dünyada bu soruya, “İyiyim” demeye utanıyorum, öfkeleniyorum. Çünkü çok önceleri, yani 30 yıl evvel filan herhalde Ahmet Arif’in nasılsın diyene anasını avradını diye  bir cevabı vardı. O, o zaman söylediğine göre bunu, bugün de iyiyim demeye utanıyorum ben . Kişisel olarak iyiyim tabi, torunum var, kızım var işte, meşgalelerim var, bol kitap okuyorum. O konuda iyiyim ama nasılsın diyenin anasını avradını diyorum biliyorsun.

  • Devamını getirmiyorsun, anladım. Peki Müstehak’ımız hakkında ne düşünüyorsun? Böyle yazılı bir arşiv, sen seversin arşivleri…

Evet…

  • Suya yazı yazdığımız bir meslekte bir Müstehak’ımız var. Ne düşünüyorsun? Yani olmasaydı ne olurdu; ama var.

Çok heyecanladırıyor beni bir kere Müstehak. Çok doyurucu geliyor. Hemen hemen her tarafını okuyorum.

  • Sen çok iyi bir okursun.

Evet, okuyorum, çok çok hoşuma gidiyor.

  • Yani sadece kızının röportajlarını okuyan anne değilsin?

Yok, hayır. Önce seninkini okuyorum, onu itiraf edeyim ama.. Altlarını filan da çiziyorum bazen. Hakikaten çocuklar, bu büyük bir eksiklikti ve bunun bedava olması da beni o kadar mutlu ediyor ki. Çünkü para pis bir şey ve para nedeniyle de dünya çok kötü bir yere doğru gidiyor. Müstehak‘ın ücretsiz oluşu da ayrıca takdire şayan bir şey.

  • Seviyorsun yani…

Evet, çok seviyorum.
 

  • Biliyorsun, Müstehak birçok oluşumun sesi olmasıyla birlikte, aslında alternatif sahnelere en çok alan açan basın organlarımızdan biri. Hattâ bir dakika yahu, ilki ve teki. Henüz teki; bekliyoruz biz de kardeşlerini. Alternatif sahnelerle aran nasıl? Alternatif kavramı hakkında, genel olarak bu kavram, bu kelime hakkında ne düşünüyorsun? sonra Çevre’ye (ÇEVRE TİYATROSU) getireceğim sorunun bir ucunu da ondan, ne düşünüyorsun alternatif sahneler hakkında ?

Şöyle bir şey; oyuncu olarak katıldım ben, iki tanesinde oynadım, ben tabi alışmışım… Kırmızı perde açılacak, en az 200 kişilik seyirci olacak, burun buruna olmayacaksın falan gibi İtalyan tiyatrosundan kalma şeylere biraz kapılmışım, yani biraz morumuşum bu konuda, o yüzden pek hoşlanmıyorum oyuncu olarak. (anne yaaaa) çünkü Tavşan Deliği’nde örneğin, kalp krizi geçiren bir seyirci içimizden geçmişti, çıkmıştı; veyahut da biz o kadar dar yerlerde giyinme, soyunma zorluğu yaşıyoruz ki, kafamız dağılıyor. Daha doğrusu benim kafam dağılıyor, yaşlı olduğum için herhalde. Ama çok takdire şayan buluyorum yine de. Çünkü Moliere zamanında da bu vardı. Ben onu çok yakından takip etmiştim. Sahne bulamadıkları için küçücük bir sandıkla, zenginlerin evine gidip, oralarda oynayıp, sadece yemek yiyip evlerine dönüyordu oyuncular. Muş yani…

  • Para da almıyorlarmış?

Para da almıyorlarmış ve de Moliere de gömülmesine izin verilmediği için, nerede olduğu da belli değildir mezarının. O günlere mi döndük, dönüyoruz diyorum ama bizde öyle zenginler de yok. Yani evini açıp da “Buyurun efendim gelin oynayın”, yahut da “kitabınızı okuyun, şiirinizi okuyun” diyecek entellektüellikte seyirci kapasitemiz de yok bizim. İnşallah sürer diyorum. Şimdilik en iyisi herhalde “Emek Sahnesi”. Çünkü en azından 100 kişiyi alabiliyor diye düşünüyorum.
 

  • Seyirci sayısından gidiyorsun biraz alternatifte?

Evet…

  • Anneciğim artık neredeyse hepsinde koltuklar var, seyirci kapasitesi arttı yani.

Ama 25 kişi diyor.

  • Artık 75-100 arası seyirci almaya başladılar.

“Ama bu gece doluyuz abla, full’uz” dedikleri zaman işte 34 kişi oluyordu bizim mesela.

  • Yapmasınlar mı anne ? :)))

Yok, tabi ki yapsınlar. daha da çok yapsınlar hattâ açık havalarda da yapsınlar. Sokak tiyatrosu da yapsınlar. Ama giderek bunlara da el atılacağını düşünüyorum. Çünkü başımızdaki hükümet istemiyor Sevinç; bale, tiyatro, müzikaller, operalar, kitaplar, böyle şeylerden hoşlanmıyor. Üstelik şimdi eğitimde de, lise sona kadar felsefe, sosyoloji, mantık kaldırıldı. Üniversitelerde varmış ama senden öğrendim. Sanırım düşünen bir kitle istemiyor hükümet. Dindar ve kindar bir nesil isteniyor. Ben de bundan çok ürküyorum, torunum adına. Ben 12 Mart, 12 Eylül’ü hem de 27 Mayıs’ı gördüm. 72 yaşındayım, 73 olacağım yakında, fakat böylesini ilk defa görüyorum ve çok şaşkınım!
 

  • Umutlu musun? 

Hayır! Hiç umutlu değilim ve bunu çok üzülerek söylüyorum. Nazım Hikmet’in iki dizelik bir şiirini yeni okudum Birgün gazetesinde, çok güzel bir şey söylemiş; “Yok öyle umutları yitiripIMG_6870
karanlıklara savrulmak
unutma 
aynı gökyüzü altında direnmektir yaşamak.”
 

  • O zaman biraz umutlusun galiba?

Yani Nazım Hikmet‘e ben tapıyorum. Dünyanın en büyük şairi. Bunu yalnız ben söylemiyorum. Hayati Asılyazıcı’dan öğrendim, Neruda ile Aragon da söylemiş. “Biz” demiş “ağacın üst dallarıysak, Nazım Hikmet bizim kökümüzdür.” Hakikaten çok büyük, çok umutlu, çok fazla umutlu bir şair. Her şey değişecek, “Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” diyor ama o mutluluk bir türlü gelemiyor. Hele bu ülkede daha da zor gelir diye düşünüyorum. Ben karamsarım aslında, Kafkaesk’im biraz.
 

  • O zaman bu ülkeyle ilgili bir soru sorayım.

Eyvah.

  • Yaşadığımız ülkede neleri sevmiyorsun diyeceğim, röportaj bitmeyecek… Sevdiklerin de mutlaka vardır, yani umuyorum ki vardır. Sevdiklerin ve sevmediklerini Müstehak okurlarına anlatır mısın ?

Sevdiklerim: Direnebilen, korkuyu alt edebilen, hüznü isyan olan insanlar… Bir de Baudelaire’in çok güzel söylediği gibi, “Hem yara, hem bıçağım” diyebilen insanlar… Yani bu üzüntüyü öfkeyle de harmanlayabilen insanlar. Güzel insanlar bence. Ama kimilerince de bu insanlar çok kötü, çok tutuklanası, çok hapsedilesi insanlar, akademisyenlerde olduğu gibi… Sevmediklerim de onlar. Yani her şeye bir sürek avı perspektifinden bakan…

  • Evet, sen sürek avı lafını çok kullanıyorsun…

Nefret ediyorum. Ahlak bekçiliği yapan, bu tip insanlardan da hakikaten çok çok nefret ediyorum ve aynı yüzyılda yaşamaktan da çok mutsuzum.
 

  • Sana röportajın bitiminde sihirli bir değnek verebilseydim ve tek bir dokunuş şansın olsaydı, ilk değiştireceğin şey ne olurdu yaşadığın ülkede?

Hükümet olurdu. Tarih bilen, kültürlü, güler yüzlü, sevecen, savaştan değil, sulhtan barıştan yana ve de zorda kalan insanların sürekli yanında olmaya teşvik eden, elinden çok fazla bir şey gelmese bile, bu uğurda hayatını ortaya koymuş bir insan isterdim cumhurbaşkanı olarak. Ama ben hayatım boyunca Karaoğlan’dan başka başkan görmedim…
 

  • Sevdiğin başkan?

Evet. Bir de Ahmet Necdet Sezer vardı, onu da çok seviyordum.
 

  • Peki, mesela dünyaya bir daha gelsen, seversin sen reenkarnasyonu…

Evet, keşke olsa, ruha inanmıyorum… Yani ben tam ateist sayılmam, çünkü çok tanrılı bir insanım ben. Kızılderililer gibi böyle çubuk tüttürüp felsefe yapmaktan hoşlanırım. Ağaçlara çaput bağlamaktan hoşlanırım. Tek tanrılı dinlerle uzak yakın hiçbir ilişkim yok. Onların çok savaşçı ve kötü olduklarını düşünüyorum.
 

  • Peki, diyelim ki yeni yaşamlar varmış ve bu ispatlandı diyelim, sana bir şans daha tanındı. Sen yeniden doğduğunda bu Füsun bitecek, tabii beden olarak ve bu sefer yeniden doğduğunda dünyada bir yer de seçebiliyorsun, coğrafi anlamda söylüyorum ve bir yaşam seçebiliyorsun. Sen neyi seçerdin? Bir daha dünyaya ne olarak geliyorsun, nerede yaşıyorsun ve neler yapıyorsun?  

Ölmüş bir insan da olabilir miyim mesela? Yani eskiden yaşamış insanlardan birini de seçebilir miyim?

  • O cevabı da ver ama bir tane de kendine yeni bir yaşam kur bakalım.

Ben Piraye Pirayende Ran olarak yaşamak isterdim. Nazım Hikmet’in ilk ve onu en çok yücelten karısı olarak. Nedensen son kitaplarda ondan pek söz edilmez, hep Münevver Andaç’tan edilir. Ben de kişisel olarak Paris’te doğmuş olmak isterdim. Paris’te, devlet tiyatrosu da olabilir, ama herhangi bir tiyatroda aktris olmak isterdim.

  • Fransızsın yani yeni yaşamında?

Evet.
IMG_6862

  • Sevdiğin sofra sorusu geldi anne bak J Yemek yapmakla aran iyi değil, biliyorum; ama dışardan getirtirsin sen de. Yaşayan, yaşamayan, tanıdığın, tanımadığın, tarihi karakter… Biliyorsun işte, senin sofranda kimler var?(Annem burada hemen orta sehpaya uzanıyor ve kağıdını gözden geçiriyor, ben not tutmayı, unutmamayı, hatırlamayı ve işleri hızlandırmayı annemden öğrendim)

Şimdi oldukça kalabalık bir sofra, hattâ ben yazdım unuturum diye… Baş köşeye Nazım Hikmet’le Piraye’yi koyardım. Hemen yanlarına intihar etmiş insanları koyardım. Neden dersen, intiharla flörtüm olmuştur hep. Çocuğum öldüğünde ya da Altan öldüğünde. Mesela Stefan Zweig gibi ya da Ahmet Oktay‘ın “Yol Üstündeki Semender”inde bahsettiği, bütün intihar etmiş şairleri isterdim. Sonra, Altan‘ı tabi çok çok çok isterdim bunca yıldan sonra. Lenin ve Marx‘ı isterdim.

  • Marx, Lenin, babam, Piraye Pirayende, Nazım, Stephan Zweig, sen…

Evet. Bir de çok komik gelecek, iki tane kahramanım var benim; Anna Karenina ve Madam Bovary. Bunlar ete kana bürünüp gelsin isterdim. Çünkü ben bu kitapları döne döne okudum genç kızlığımda, genç kadınlığımda.

  • Şevkiye Abla var galiba orada, genç kadınlığında?

Şevkiye Abla çok var. Onun da intiharına engel olamadığım için çok çok var. Cahide Sonku‘yu da çok isterdim.

  • Şarlo’yu görüyorum listede…

Şarlo’yu çok çok isterdim, hem de nasıl! Sonra, Baudelaire‘i çok isterim. Hem yara hem bıçağım dediği için…

  • Hangi dilde konuşacaksınız? Çok etnik bir grup oldu.

Halit Çelenk‘i isterdim, avukat…

  • Hasan Zengin’i neden saymadın?

Aa evet, Hasan Zengin, ah evet, doğru…
 

  • Ben biraz Hasan Zengin’den Çevre ‘den (Tiyatrosu) konuşurken bahsetmek istiyorum, çünkü bütün okurlarımızın bildiği biri olduğunu düşünmüyorum. Onu tanıtmanı çok istiyorum, anlatmanı…

Hasan Zengin müthiş bir insandı. Annesi Gürcü’ydü, çok sanatsever bir kadındı. Biz tiyatro yapmaya karar verdiğimizde bizi aradı ve dedi ki “Benim bir arsam var, gelin oraya bakalım beraber tiyatro yapabilir miyiz.”

  • Daha o zaman şu anki Semaver Kumpanya, sizin Çevre Tiyatrosu yani, arsa mı?

Daha Kocamustafapaşa’da bir arsa. Biz oraya gittik, bayıldık. Dedi ki, “Her şeyi ben yapacağım.”

  • Hasan Zengin nereden biliyor sizin tiyatro yapmak istediğinizi?

Babanın o zaman Milliyet Gazetesi’nde bir köşesi vardı; dedi ki, “Biz böyle böyle tiyatro yapmak istiyoruz, uygun yeri olan bize haber versin.”

  • Yani bir şekilde Hâl’in de (Tiyatro(Hâl))  taşınırken ‘uygun mekan arıyoruz’ demesinin 70’li yıllar versiyonu…

Aynen öyle çocuklar. “Mekanınız yoksa bir lira yollasanız şahane olur” demişti baban; tabii bunu okuyan Erol Simavi fazla fazla yollamıştı.

  • Yani mekanı olmayan insanlar da bize bir lira göndersin, gönderebiliyorsa… Peki gönderdi mi insanlar ?

Çok gönderdiler, o bir liraları deli gibi topladık.

  • Öyle bir fotoğraf var değil mi? O bir lira dağında babam ve Metin Serezli.

Evet. Ayıp bir şey değildi. Sanıyorum Kenter’ler de (Kenter Tiyatrosu) bunu koltuk satarak yaptı.

  • Niye? Şu anda bütün alternatif sahneler kişiye özel koltuk satıyor. Ben hep söylüyorum, şahane şeyler bunlar, babam haklıymış o yıllarda bile yani..

Ne yapsınlar, e tabii doğru bir şey… Ne bileyim bazı evlenenler de diyorlar ki; “Her şeyimiz var, siz bize para gönderin”, onlardan pek hoşlanmıyorum. Parayla pek işim yok yani, anlayacağın…

  • Ama zaten babamın gazeteye verdiği ilan öyle yeni evlenenlerin istediği gibi bir şey değil ki. Oluşumda gerçekten bir liralık bir katkı.

Evet.

  • Hasan Zengin de, “Benim böyle bir arsam var, gelin bakın” dedi, sonra…IMG_6898

Evet, oraya gittik ve sahnenin olacağı yere de kocaman bir nazar boncuğu gömdük. O hâlâ herhalde orada, sahnenin dibinde bir yerde duruyordur. Oradan bir gişeci kızı da aldık.
Oraya şimdi biliyorsun Serkan Keskin… Şahane ekip filan… Sence nasıl yaşatıyorlar şu anda orayı? Semaver Kumpanya’mız bizim…
Çok güzel yaşatıyorlar, çok kadirşinas insanlar. Oyunları da çok çok güzel. Gidebildiklerimi izliyorum, çok seviniyorum, çok mutlu oluyorum izlediğim zaman onları.

  • Hasan Zengin’lerimiz mi yok artık yani?

Tabii ki yok. Niye bir adam kâr etmeyeceği bir işe girsin şimdi, bugün? Çünkü ilk 3 ay “Kaç para ödeyelim?” diye sordu Altan. O da dedi ki, “Ne istiyorsanız buraya yazın.” Altan da komiklik olsun diye 1 lira yazdı. Hakikaten de ilk 3 ay bizden 1 lira aldı. Ondan sonra da makul bir şey aldı. Zaten çok iyi bir muhasebe müdürümüz vardı.

  • Sonra galiba, oyunlardan sonra sizi evinde ağırladı hep, hep, hep…

Ooo, Ramazan’da mesela, şimdi bizde oruç tutan pek yoktu. Çünkü insan oynayacağı zaman kafasının da çalışması gerekiyor. Ben hatta Ramazan’da doktorların da şoförlerin de oruç tutmasını anlamıyorum; hem kaza yapar, hem insanları öldürebilirler diye düşünüyorum. Yanlış olabilir tabii. Kimsenin dinine söyleyecek bir şeyim yok. Neyse, Hasan Ağabey oyundan sonra bizi evine çağırırdı ve derdi ki, “Çocuklar bakın iftarlıymış gibi yapın sokakta tamam mı? Her yerde bir şey yemeyin ki halk sizi sevsin, benimsesin.” Haklıydı. Biz de buna çok dikkat ettik. Lokantalara filan girmedik, hep onun evinde yedik içtik, ya da yalnız kulislerde yedik içtik. Hattâ bir keresinde bir galaya bir hevenk muz getirmişti. “Siz fakirsiniz, bu pahalı bir şeydir.” Kocaman bir muz ağacı getirmişti düşünün . Bir de Altan “Bit Yeniği”nde pirzola yiyordu sahnede; ama işte baban, ben falan oyundan daha evvel Hasan Ağabey’in evinde müthiş yemek yemiştik. Gelmiş aşağıda seyretmiş o gece oyunu, bakmış ki Altan yine aynı şekilde iştahla yiyor, “Yahu Altan, sen doymadın mı oyundan önce bizim evde, nasıl yiyorsun bunları hâlâ?” demişti de, Altan da “Mecburum, yermişim gibi yapıyorum” demişti. Çok esprili, çok tatlı bir insandı. Biliyorsun, ben cenazelere artık gitmiyorum. İçim elvermiyor pek artık ama Hasan Zengin’inkine gittim.
 

  • Halit Çelenk de demiştin ya taaa sofra zamanı, konuklarından biri olarak, neden Halit Çelenk?

Halit Çelenk, bizim Deniz Gezmiş’lerin avukatıydı. Ben onun evinde bir gece nüfus sayımında misafir kalmıştım. Kızlarına, kütüphanesine, her şeyine hayran olmuştum ve içeri giren sayım memuru bana bakıp, “Siz niye buradasınız?” demişti. Halit Ağabey de “İnsan istediği her yerde olabilir” diye onun önünü kesmişti filan… Halit Ağabey çok çok önemli bir insandı ve hemen hemen aynı günde ölmüş olması da Deniz Gezmiş’lerle, mayıs ayında, o da beni çok duygulandırıyor. Onları kutlamaya gidecekti o gün, fakat onlar artık ölmüştü…

  • Başka…

Başka bir de Van Gogh’u isterdim masamda. Frida Kahlo’yla Camille Claudel’i isterdim.

  • Neden?

Frida Kahlo hayatta en sevdiğim ressam; eserleriyle de, özel yaşantısı nedeniyle de… Camille Claudel de zaten öbür papazın (Rodin) neredeyse bütün heykellerini yapmış olan bir kadın…

  • Camille mi yapmış Rodin’in heykellerini?

Birçoğunu… Gittiğimiz bir sergide, Paris’te  öyle söylemişlerdi. Ve de lağım toprağından almış onları hep, malzemelerini yani düşünün, bunu da söylemişlerdi. Camille Claudel çok ilginç geliyor bana, tımarhanede ölmesi sonunda, Frida Kahlo’nun belinden girip çıkan o soğuk tramvay demiri ve bütün bu yaşadıklarından sonra devam etmesi, cesaretle tavana resim yapması filan, çok dirençli…

  • Diego’yu almıyorsun galiba?

Cehenneme gitsin o!

  • Neden? Frida’yı çok üzdüğü için mi?

Evet.

  • Ama Diego da sanatçı.

Öyle sanatçıları sevmiyorum. Mesela Maurice Chevalier’i hiç sevmiyorum.

  • Neden?

Nazi döneminde SS askerlerini eğlendirdiği için, neden olacak başka?

  • Öyle sanatçı olmaz diyorsun?

Olmaz diyorum,  olmaz olsun diyorum. Maurice Chevalier de öyle biriydi, şapkasını çıkarıp onları eğlendiriyordu.
 

  • Sen eğlendirebilir misin o tarz bir Hitler döneminde SS’leri?

Beni kesseler bile eğlendiremem. Bir tane canımız var kızım. Para zaten söz konusu değil de; yani böyle şeyleri para için yapmak, ekmek parası filan… Ekmek parası bu kadar aşağılık bir şey değil, bu kadar haysiyetsiz bir şey değil. Şimdi aslanın ağzında da değil, midesinde diyorlar ve bu bence de doğru ama aç öl. Ekmek yiyeme yine de yapma, mesela ben şeker hastasıyım kaç yıldır, geber git gerekirse. Ölmek bazen çok daha namuslu, çok daha düzgün bir eylemdir.
 

  • Çok sevdiğin bir oyunun var mı hatırladığın, “Ay o benim en güzel oyunumdu” dediğin, böyle Çevre zamanlarından filan…

Evet var.

  • Çevre zamanlarınızı anlatmak için önce Çevre Tiyatrosu’nu da anlat istiyorsan… Ne kadar sürdürebildiniz ve neden kapandı sonra? 

IMG_6986 Sekiz yıl sürdü. O sırada Kocamustafapaşa’nın çıkışında iki tane yurt vardı. Biri sağcı, biri solcu. Bunlar birbirlerine silahla ateş ediyorlardı. Biz aralarından geçerken de “Altan ağabeyler geçiyor, durum” diyorlardı. Bir bu etkili oldu sanıyorum. Bir de galiba bıktık. Çünkü artık 12 ay maaş vermek ortadan kalkmıştı. Ali Poyrazoğlu başlatmıştı sanırım bunu. Altan da “Ben bir emekçiyim, turnelerde de, oynamadığım zamanlarda da maaş vermezsek ben tiyatro yapmak istemem” dedi. Metin de ona uydu. O nedenle kapattık biraz. Ve artık biliyorsun, insanlar oyun başı para alıyor ya da hiç almıyor; fedakarhane oynuyor falan katkıda bulunayım diye… Bu harika bir meslek aslında ama galiba bizim ülkemizde yanlış bir meslek. dünyanın en güzel mesleği ama…

  • Zor.

Koşulları anlamında çok zor bir meslek, evet. Seçilmemesi gereken bir meslek.

  • Kavin seçse?

– Kavin seçse ona da üzülürüm. Yani çok isterim onu seyredeyim falan ama zaten o taraklarda pek bezi yok gibi geliyor bana. Sana da geliyordur.

  • Ne olacağını düşünüyorsun?

Ben onun dedesi gibi ressam olacağını düşünüyorum.

  • Oyuncu olmayıp ressam olunca hoşuna gidiyor mu?

Gidiyor evet; n’apayım, hem dışarıda da okur.

  • Bu ülkede ressam olmak kolay mı?

Değil, değil ama inşallah dediğim gibi dışarıda okur da orada bir yabancıyla evlenir.

  • Kavin kalsın orada mı diyorsun?

Evet, evet. Böyle düşünüyorum, böyle hissediyorum.

  • Özlemez miyiz onu çok?

Özlemez miyiz? Tabii özleriz. Arada bir biz gideriz, arada bir o gelir; tabi belki o zaman yurtdışına çıkış yasağımız olur, onu da bilmiyorum…
 

  • En sevdiğin oyunun demiştik ya hani? Çevre’den ya da hayatın boyunca oynadıklarından…

Ben Zorba’daki Madam Ortans rolünü çok çok severek oynamıştım.

  • Bu Çevre Tiyatrosu değil, özel tiyatro…

Çevre Tiyatrosu’nda oynadıklarımın içinde Yüzsüz Zühtü var.

  • Yüzsüz Zühtü benim sorularımdan biri; çünkü onu da bilmeyen okurlarımız olabilir. Yüzsüz Zühtü metni sizlere nasıl ulaştı mesela? Nasıl karar verdiniz onu oynamaya? 

150, 160 sayfa halinde, İstinye Tersanesi’nde çalışan biri tarafından ulaştırıldı; Kandemir Konduk. Ben onu okudum. O sırada başka oyunlar koymak üzerelerdi, düşünüyorlardı yani. Dedim ki “Aman Altan, bu metni lütfen bir okuyun.” Ondan sonra okudular, çıldırdılar, biz onu kısalttık mısaltttık ve hakikaten bomba gibi patlamıştı o zaman, çok iyi olmuştu.

  • Kandemir Konduk nereden duyarak bu metni size….

İşte gazetelerden herhalde…

  • Evinize mi postalamış?

Gazeteye postalamış. Altan onu eve getirdi; tersaneden yollanmış, “Bilmem ki, oynanmaz herhalde” dedi. Ben oyunu bir gecede okuyup bitirdim.

  • O zamandan beri mi gecede bir oyun, bir kitap bitiriyordun?

Yani öyle bir alışkanlığım vardı, evet. Dame de Sion’a borçluyum onu da… Dame de Sion’da edebiyat çok iyiydi, çok kuvvetliydi. Hem Fransız edebiyatı, hem Türk edebiyatı. Hocalarımız da çok iyiydi; Leyla Çinili, canım… Artık rahmetli oldu. Mere Solangia diye bir hocamız vardı, Jeanne Françoise Joujoutoux… Onların aracılığıyla öyle bir yatkınlaşmıştım.

  • Zorba dedin, Madam Ortans dedin, neden Zorba’yı seçtin o kadar oyun arasından?

Çünkü o rol üstüme ceket gibi giyebildiğim bir roldü. Çok yakışırmışım kendime. Oyun olarak da çok iyiydi.

  • Çok iyi. Fikret Hakan, Songül Ülkü…

Evet.
 

  • Muhsin Hoca’yı koymadın sofrana, o dikkatimi çekti. 

Muhsin Ertuğrul’u koymamak olmaz.

  • Troçki’yi söyledin mi?

Troçki, Engels, Cemal Süreya çok isterdim tabi ki…
 

  • Güney Zeki Göker: Okumakla ilgili ben bir şey sorabilir miyim?

Tabi ki.

  • G. Z. G.: Yılmaz Ağabey çıktı, Yılmaz Öğüt, “Tiyatrocular kitap okumuyorlar artık, elimizde şu kadar kategori var, şu kadarı satılıyor ama tiyatro kitapları satılmıyor, artık öğrenciler bile okumuyor” dedi.

IMG_6947 Doğru, çünkü şimdi şöyle bir şey söylüyorlar. İnternet denilen beladan özetini çıkarıyoruz, hattâ kendi sahnemizi bulup o kadarını ezberleyip sınavlara giriyoruz. Doğru, okunmuyor. Ben de tiyatro kitabı okunduğunu sanmıyorum. İzlemeyi istiyor insan. Bir de ben İngilizce öğrenirken, Melkon (?) diye bir hocam vardı. Ben sıkılmıştım, grameri filan biliyordum da pratik olarak ilerletmek istiyordum. Ders aldırıyorlardı. O bana Oscar Wilde’ın eserlerini okuturdu. Ben kadını okurdum, o erkeği okurdu. Öyle öyle de bu alışkanlığım gelişti. İngilizce olarak okuyordum.

  • Yeni genç kuşak da yani bir dolu artıya rağmen çok da okumuyor galiba, neden böyle bir tespit yapabiliyor insanlar, neden okunmuyor, bu senin deyiminle internet belası yüzünden mi? 

Buna Göksel Kortay çok güzel cevap verir. O MSM’de de, üniversitelerde tiyatro bölümlerinde de hocalık yapıyor uzun zamandır. Soru olarak demiş ki: “Muhsin Ertuğrul kimdir, bilen var mı?” Bir iki kişi parmak kaldırmış. Bir tanesine “Sen söyle” demiş. “Dekoratördü galiba” demiş çocuk. Yahu diğer insanlar bilmese olur ama siz bu bölümün öğrencisisiniz, nasıl bilmiyorsunuz? “Valla karıştırıyoruz hocam, bilmiyoruz işte” demişler. Yani, kültür tabi bir birikim işi. Üst üste koyacaksın bir şeyleri, bazı yazarları daha çok seçeceksin; bazılarından pek hoşlanmayacaksın, kapatacaksın 20. sayfada ama böyle bir alışkanlık bizde yok. Rusya’da hatırlarsın, troleybüslerde, orada, burada, metroda herkesin elinde bir kitap oluyordu.

  • Buradaki cep telefonlarının yerinde oralarda, şu an Avrupa’da da öyle, herkes kitap okumaya devam ediyor. Belki onlar da teknolojiye hayran, evet Ipad’lere geçmiş olabilirler ama okurken hâlâ kitaptan okuyorlar. İyi ki…

Kitabını okuyor, onun kokusu var, altını çizecek, notunu alacak, falan filan…

  • G. Z. G.: Hatırlıyor musun? Metroda bir fotoğraf düşmüştü, terlikleri ayağında bir tane çocuk kitap okuyor. İnşaat işçisi mi, bir şeymiş? Elinde kitapla, kitap okuyor. Sonra karşısında oturan çocuk da fotoğrafını çekiyor, twittera koyuyor: “Allahın öküzü elinde kitapla şov mu yapıyorsun?” yani bizim ülkemizde kitap okumak da şov yapmak gibi algılanıyor ya…

İşte Komünist Rusya’da, bu arada ben sosyalizmi, komünizmi, çok seviyorum bütün eksilerine rağmen, orada maaş zarflarının içinden tiyatro ve opera biletleri ve birer kitap çıkarmış her seferinde. Düşünsenize bunu bir an… Küba’da da gittiğimizde biz Sevinç’le, bir reader (okuyucu) diye bir adam vardı, tütün fabrikalarını gezerken biz onu gördük. Fabrikalarda, geliyor sabahtan işçi kızlarla birlikte, Romeo Juliet’i okuyor onlara, onlar tütün sararken. Oyunu okuyor baştan sona… Romeo Juliet diye sigara ve puro olmasının sebebi bu. O kadar sevmişler ki öyküsünü ismini sigaraya vermişler.

  • Romeo Juliet dinleyerek, Romeo Juliet sigarası, purosu sarıyorlar yani.

Evet.

  • Sen Küba’da yaşamayı seçmedin ama, Paris’i seçtin. Şaşırdım ben biliyor musun cevabına, neden?

Niye bilmiyorum. Dilini öğrenemiyorum. Torunum çok seviyor İspanyolca’yı mesela. Ben de öğrensem, tabii Küba bir cennet benim için.

  • Biz bir gitmiştik ya anne kız, ama Che Guevera’yı görememiştin. Mozelesi tadilattaydı. Tek gitme nedenin veya gitmenin en önemli nedenlerinden biri olan Santa Clara’daki anıtın içini göremedin. Kişisel eşyalarını, mektuplarını okuyamadan geri döndük. Peki şimdi, tekrar gidip görmek ister misin?

E vallahi isterim, ne bileyim isterim yani ama çok yaşlandım, oralar artık uzak gelir, zor gelir bana.

  • Niye? Artık direkt uçuş var oraya… Peki yazarlardan konuştuk. Yazarlarını öğrenelim o zaman… Senin çok sevdiğin roman yazarları ve oyun yazarlarını…

Şimdi ben Rus edebiyatının devlerine hayranım, hattâ aşığım. Başta Dostoyevski olmak üzere hepsini çok seviyorum. Çehov’u çok seviyorum. Fransızların hemen hemen hepsini,  Simone de Beauvoir, Sartre, hemen hemen hepsi işte, Andre Gide’i çok seviyorum. Ondan sonra… Tarihle ilişkim biraz kısıtlıdır ama Aztekleri filan şimdi yeni yeni aldım, kütüphanede duruyor, onları da okuyacağım. İlkel, komünal toplumdan bize geçmiş olan her şeyi çok seviyorum; o yazıları, o resimleri, her şeyleri… Barış Atay’ın dediği gibi, ilkel komünal toplumda yaşamayı ben de çok isterdim.  Çok yazarım var benim, çok. Kafka’yı çok seviyorum. Normal tabi benim bünyemde bir insan için.
 

  • Kafka’yı neden çok seviyorsun?

O çünkü, nihilizmin üstadı, ustası. Yani bütün kitapları hakikaten hep bana o kadar hitap etmiştir ki, çize çize çize kitapta çizilmedik yer bırakmamıştım. Notre Dame de Sion’da  ödev vermişti öğretmenimiz, okuduğunuz bir kitabı özetleyeceksiniz. Ben kürsüye çıktım, anlatıyorum; Kafka’nın Amerika romanını. Sürekli balkonda Ils Font L’amour diyorum, yani aşk yaparlar. Meğerse o, çok amiyane tabirle bizde “s” ile başlayan şeymiş, anlam olarak. Hoca ustalıkla dinledi beni, hiç kesmedi. En son da dedi ki, bir daha öyle söyleme. “Peki ne diyecektim?” dedim. “Ils s’aiment” dersin dedi. Yani, birbirlerini severler. Yani “s” ile başlayan bizim dilimizdeki kaka kelime ils font l’amour’muş. Ben aşk yapıyorlar diye biliyorum, o yüzden öyle anlatıyorum ama yanlış söylemişim, yine de kesmeden dinledi ama bak. Çok yazarım var benim, çok. Senin sevdiğin Murakami’n var.

  • Sen onu seviyorsun.

IMG_6913 Seviyorum ama o şişkosunu (184 şahanesi demek istiyor) okuyamam, onu bitiremem sanıyorum. “Biz Eskiden Mektup Yazardık” da çok güzel bir kitap bu arada tabii. Murathan’ı (Mungan) çok çok  seviyorum, hakikaten çok seviyorum. Yaşar Kemal’e tabii tapıyorum. Türk yazarlardan da çok çok sevdiklerim var…
 

  • Kadınların… Kadın yazarların…

Kadın yazarlardan kimi seviyorum?

  • Leyla Erbil olabilir mi?

Leyla Erbil’i çok az okudum, çok ayıp. Füreya’yı seviyorum, İnci Aral’ı çok seviyorum. Tezer Özlü’yü çok seviyorum. Erendiz Atasü’yü çok seviyorum. Bir de ben insanların ilk kitaplarını çok seviyorum. Mesela kadınlar da vardır, Erendiz de, İnci Aral da: Ölü Erkek Kuşlar gibi. İlk kitaplarda bir ışıltı, bir pırıltı oluyor. Sonra döne döne hep aynı şeyler üzerinden yazarlar gidiyor gibime geliyor.
 

  • Peki kendinde en sevdiklerin ve en sevmediklerin neler bakalım?

Bende mi? En sevdiklerim? Aceleci ve telaşlı olmamı seviyorum. Fırt diye bir yere karar verip de gitmemi çok seviyorum. Sevmediklerim daha çok herhalde. Sinirimi sevmiyorum. Çok öfkeliyim. Hemen bomba gibi patlıyorum, onu hiç sevmiyorum. Bazı insanları sevmediğimi daha yumuşak dille söyleyebilecekken çok kesin söylüyorum, dilimin kemiği yok, onu sevmiyorum.

  • Bunu seviyorsun sanıyordum.

Yok, sevmiyorum vallahi. Keşke biraz daha kırmadan yapabilsem diye düşünüyorum. Ondan sonra, Latife Fegan’ı çok seviyorum… (Annemle olunca böyle oldu, konular ve sorular arası seyahat ettik birlikte, aklına geleni aklına geldiği an söyledi, ben de söylediği an yazdım)

  • Torununu çok seviyorsun….

Torunumu, e tabii. Ben çocuk sevmiyorum aslında… (Hoppala) Daha çok kedileri seviyordum. Mesela vardır ya sokakta çocuklara, ‘ay canım ciğerim’ denir ya, ben bunlarla pek ilgilenmiyordum. Fakat Kavin doğduktan sonra gör beni, artık her gördüğüm çocuğa işte ‘kaç yaşında, kız mı erkek mi?’ diye sormaya başladım.

  • Nesini seviyorsun Kavin’in?

Kavin’in mi? Bir kere sana çok benzeyişini çok seviyorum. Babandan ve benden aldığı bazı huylarını çok seviyorum. O da benim gibi dik yakalı kazak giyemiyor ya 🙂 Kişilikli bir çocuk. Bir şey olduğunda, bir karar alınacağı zaman; “Burası benim de evim, benim de dediğim olabilir” diyor. Ondan sonra taviz vermiyor, sonuna kadar aynı şekilde gidiyor. (İşte bu anneannnesi) Taviz vermemesini çok çok seviyorum.

  • Hisli mi?

Ah! Evet… O da sendeki gibi dengeli. Yani ne baban kadar çok hahahaha bir çocuk, baban limonu limonata yapardı biliyorsun; (Bilmem mi? Her zaman limonata yapardı) ne de benim gibi karamsar bir çocuk. İkisinin ortası. Vicdanlı bir çocuk. Ama bunu acıma duygusuyla yapmıyor. Doğal olarak yapıyor. Adaletli. Bu da herhalde babasından geçti. Avukat olduğu için o. (Ondan mı bilmiyorum ama babasının adalet duygusunu güzel devraldı gerçekten) IMG_6862
 

  • Anne? Bizim aile adaletsiz mi?

Yok :)) Adaletliyizdir. Hiç haram yemedik. Hiç yoksulun ekmeğine el uzatmadık. Namuslu olmak bunlardır zaten. Bu kadardır. Beynin ve yüreğin namuslu olacak. Vücutta değildir namus.
 

  • Nasıl bir gelecek hayal ediyorsun Kavin’e?

Vallahi onu artık akışına bırakıyorum. Zaten görür müyüm, görmez miyim? Göreceğimi pek düşünmüyorum çok büyüdüğünü. E normal artık, yaşım kemale erdi. 57 yıldır tip1 şeker hastasıyım. Bazı organlarım yıpranmıştır diye düşünüyorum. Alzaimer malzaimer olmadan yani… Keşke Hindistan’daki gibi yakılsak. Denize bırakılsak falan…

  • Denize bırakılmayı seviyorsun, biliyorum.

Evet, şu mezar işi pek hoşuma gitmiyor. 7 kat yerin altı.

  • Anne?! Neler yapıyorsun bu aralar?

Bu aralar pek fazla bir şey yaptığım söylenemez. Haziran’da bir film için Çeşme’ye gideceğim, 1 ay. Arada bir konuk oyunculuk yaptığım diziler oluyor. Az biraz para katkım oluyor sizlere… Asalak gibi hissetmiyorum yani. İşte emekliliğim var ama onunla da bir sürü cezalar ödüyoruz zaten. (Konu ne zaman borçlara gelecek diye bekliyordum. Annemin bu hayattaki en büyük takıntısı borçları. Taksitle hiçbir şey almayışı, borç defterini kaybederse kimliğini kaybetmiş gibi olacak olması hep bu takıntıdan. Yasalar sürekli ve şahane bir hızda değiştiğinden, geçen sene emekli olduğu hâlde çalışmaya devam ettiği için devlete para ödedi annem. Taksitle! 16 taksit bitene dek söylendi. Sonra da yasa değişti. “Geri alalım mı?” dedim; “Bu devlet adama para ödemez Sevinç, o sadece ödetmeyi bilir” dedi.) Şimdi bir de 1997’den kalma bir borç çıkardılar biliyorsun. Palavra bir şey ama onu da şimdi ayda 476 olarak ödeyeceğiz. Senin üzerinden bana gelmiş, o da çok komik. Yani ben şu sıralar borç ödüyorum, kedilerle uğraşıyorum. Kedileri çok severdim ama bıktım artık 🙂 Kedilerle uğraşıyorum, borç ödüyorum, arada bir yürüyüşe çıkıyorum; kitap okuyorum. Aram Kitabevi’nden Kürtçe kitaplar aldım, öğrenmek istiyorum. 1. ve 2. aşamayı aldım.
 

  • Niye öğrenmek istiyorsun?

Bir kere dil hoşuma gidiyor. İkincisi Kürt vatandaşlara yaptığımız haksızlıklardan ötürü, onlarla karşılaştığımda iyi kötü onların dilinden konuşmak istiyorum. Tabii kitaplarını okuyabşlecek kadar olmama imkân yok ama. Merak sardım, hem de beynim tazelenir diye düşünüyorum. İşte böyle şeyler yapıyorum. Emekliliğimden kalan paralarla kitaplar alıyorum.
 

  • Niye? Ne oluyor ki senin emekli maaşına?

İşte sen elimden alıyorsun ya hep :))) Şuraya şu lazım, buraya bu diye…
 

  • Haklısın anneciğim ya :))) (Güney de bütün aile sırlarımızı öğrenerek gülüyor bizimle birlikte) Peki, ben Muhsin Hoca’yla bitirmek istiyorum. Bugün Muhsin Ertuğrul’a bir mektup yazacak olsaydın, Hoca’ya bugünden uzansan ve böyle böyle oluyor hocam diyecek olsan, nasıl bir mektup olurdu bu?

O bunu söylemişti zaten. 12 Eylül zamanı, “Bugün bizim evlerimize girseler, hep acı görülür” demişti bize. Toplum neyse, insan onu görür. Fakat bir de Münir Özkul’a söylediği müthiş bir laf vardı çocuklar: “Başın sıkıştığında, kendini bunalımda hissettiğinde, kişisel ya da genel olarak; mezarıma gel, ben seni duymam ama sen benim sana ne söyleyeceğimi tahmin edersin” demiş. Ben de ona öyle diyorum, “Ben geliyorum Muhsin Hocam size ve hep tahmin etmeye çalışıyorum ne diyeceğinizi” diyorum. Ben Muhsin Hoca’yı çok sevdim. Çok az tanıdım, evimize bir kere geldi ama Altan’la çok hukuku vardı.
 

  • O fotoğraf, bu bahsettiğin bir kerelik ziyaretten mi anne?

Yok, o kendi evi Hoca’nın. Biz gitmiştik ona, Dragos’a… Dragos’taki evin önüdür o. Karısı Handan Uran Ankara’daydı, bir türlü bir araya gelemiyorlardı. Handan Hanım oyununu bitirip İstanbul’a geliyordu, Hoca’nın yemeklerini yapıyordu, kedilere bakıyordu, tekrar geri dönüyordu… Hattâ o gün demişti ki “Altan’cığım, şu Ankara yolu bir açılsın, çok güzel gidip geleceğiz”… O kadar önemli bir insandı ki. Biz ona Çevre Tiyatrosu’nda, şeyde; yılbaşında bir çevre göndermiştik, yani eşarp; o kadar beğenmişti ki… İlk oyunumuzu gelip seyretmişti Çevre’deki yani. Biliyor musunuz? Gelmiş, ilk oyun; Yüzsüz Zühtü. Prömiyer. Girmiş, gişeci onu tanımadığı için bilet vermiş. Sonra bize arkaya bir haber; Muhsin Hoca gelmiş diye… Biz çıldırdık tabii… O da dedi ki, “E tabi, ilk oyunu görmek istedim” dedi. “Paramı da vereceğim tabii, helal olsun” dedi, biz tabii çok üzüldük. Bize hep önerilerde bulunurdu. Ondan çok öğrendik, çok. Yani bir kültür deryasıydı. Son kitabını çok beğendim, yeni çıkan hani…
 

  • Bir de Yıldız Hoca’nın yeni kitabı…

Evet, o da çok güzel çocuklar: Tiyatro Benim Hayatım.
 

  • Var mı eklemek istediğin bir şey? Bak bakalım notlarına. (Röportajın başından beri orta sehpada durdu notları, not almadan hareket etmez annem, artık neredeyse ezbere bildiği Müstehak sorularıma not alarak hazırlanmış)

Var mı eklemek istediğim bir şey? Yok eklemek istediğim bir şey. Hepinizi çok seviyorum. Umarım daha da dibe batmadan…
 

  • Ya da belki tam batıp…

Evet, hep öyle söylüyorlar ama ben buna hiç inanmıyorum. Çünkü teçhizatlı bunlar. Cepler dolu. Kötü niyet hep doğurgandır. Kötü niyet hep beslenir.
 

  • Neden beslenir?

Çünkü doyumsuzdur.

  • Hayır, yani kötü niyetin maması nedir anlamında sordum.

Cahil kesim onun mamasıdır. Din, en büyük mamasıdır. Milliyetçilik, korkunç bir mamadır. Katı milliyetçilik yani. Ben şimdi şöyle düşünürüm, vize falan olmasın; dünya bizim evimiz diye düşünürüm ama böyle değil maalesef. Yani pek umutlu olduğumu söyleyemem her şeye rağmen.
 

  • Güney’im, var mı söylemek istediğin bir şey?

G. Z. G.: Ağzına sağlık Füsun Abla.
 

  • Anneciğim, seninle yaptığımız bu röportajla geleneksel aramız da başlıyor, biz Müstehak ailesi olarak biraz dinleneceğiz; dinleneceğiz dediğim, önümüzdeki senenin hazırlığını yapacağız. Sana şunu söyleyerek röportajı bitrimek isterim ki, o yok zannettiğin umut aslında bir yerde duruyor. Onu görebiliyoruz; biz ona doğru gideceğiz, o bize doğru gelecek ve yakın zamanda kavuşacağız. Gör bak.

 
 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı