Ayın KonuğuAyın Konuğu

Sevinç Erbulak / Dünyaya Bir de Onların Gözünden Bakın!

img_6396Bir perşembe öğleden sonra gidiyorum Hasanpaşa’daki tahta köşke, dünyaya onların gözlerinden bakmaya… Benden biraz sonra da Güney’im geliyor. “Güney ilk defa geliyor Sevinç, biliyor musun?” diyorlar, “E ben de öyle” diyorum; gülüşüyoruz.
Yeni oyunlarının bir odasında gülüyoruz hep bir ağızdan, üst katta. Bize mutfaklarını açıyorlar. Hemencecik.
Masanın üzerinde mor bahçe üzümleri, sürekli tazelenen çaylarımız; kayıt cihazını açana kadar kaç saat konuşuyoruz hakikaten bilmiyorum. “Haydi” diyorum bir ara, “başlayalım mı?”
Dünya, onların gözlerinden her zaman daha ‘gerçek’, her zaman daha ‘şeffaf’.
Her şeyin bulanık sularda yüzdüğü bugünlerde, üçünün de varlığı bana acayip umut veriyor. Onlarla tanıştığım ilk günden bu perşembeye kadar, neler olup bittiğini düşünüyorum dünyada ve dünyamda…
O kadar çok ki olanlar; yüzüm bir asılıyor, bir gülüyor ben düşünürken…
25 yaşındaki üç sınıf arkadaşının hayal ettiği bir tiyatroda, “25” isimli oyunda onları izlediğim geceden beri değişmeyen en önemli şey, üçünün varlığı ve bana kattıkları…
Oldukları gibi duruyorlar karşımda.
Ve ben bir gün bile olsa, dünyaya onların gözlerinden bakmayı denediğim için kendimi şanslı sayıyorum.
Patronsuz, bahçesinde mutlaka ama mutlaka renkli ampuller asılı olan; hep gerçeğin peşinde koşan ve bir gün gelip seyirci koltuğuna oturacak olan “O” seyircisini bekleyen, hattâ oyunlarını hayal ederken bence hep onu düşünen D22’nin Can’ı, Emir’i ve Berkay’ı sizinle şimdi…
Lütfen iyi bakın onlara, kaçırmadan gözlerinizi gözlerinden…

Sevinç Erbulak: Dün gece uzun uzun tiyatronun sitesine baktım da sorularımı hazırlarken, öteki yakaya geçmenizle başlamak istedim nedense. Ne oldu da şimdi burada, bu köşkteyiz ?

Can Kulan: Biz bunu oturup düşündük; tiyatro için, tiyatroyu devam ettirebilmemiz için hangisi daha mantıklı oluru düşündük ve bu tarafa gelmenin, D22’nin asıl mottosuna daha uygun olacağına karar verip, senin de dediğin gibi öteki yakaya geldik.
Bu arada siz hep üç kişi düşünüyorsunuz, değil mi?
Can: Evet.
Dediğim gibi, web sitenize dün gece girdim baktım ve en fazla dikkatimi çeken şeyler şunlar oldu; üç kurucusu olan bir tiyatro, her zaman ortak bir karar alma ilkesi, patronsuz bir anlayış. Doğru muyum?
img_6378 Emir Çubukçu: Evet evet. Biri bir şey düşündüğü zaman, diğeri de onu bir süredir düşünmüş ama dile getirmemiş gibi oluyor.
Can: Ayrıldığımız noktalarda da şöyle bir şeyimiz var: Eğer bir kişi ona hayır diyorsa, o işimiz yapılmıyor.
E süper!
Can: Ya da şöyle oluyor: O iki kişi onu ikna etmeye çalışıyor. İkna edemediği noktada o iş yapılmıyor.
Daha da süper! O zaman bütün kararlarınızı ortak alıyorsunuz ve…
Emir: Oy çokluğu diye bir şey yok.
Ne güzel başlık olur bu bak Güney :)) Oy çokluğu yok. Peki eğitim çalışmalarınız olduğunu da okudum. Böyle bir şey var mıydı Hamursuz’dayken de, vardı da ben mi bilmiyordum yani? Eğer öyleyse benim ayıbım olsun. Eğitim mi vermeye başlıyorsunuz artık?
Berkay Ateş: Vardı. 2013 yaz itibariyle konservatuara hazırlık diye kurmuştuk, sonra o yıl birçok öğrenci okullara girince, biz de bunu ‘kış eğitimi’, ‘yaz eğitimi’ hattâ ‘yetişkin eğitimi’ne çevirdik. Bu yıla kadar da yaptık ve tahminimizce herhalde 20-25 öğrencimiz şu an Türkiye’nin çeşitli konservatuarlarında okuyor.
Emir: %80’lerdeyiz neredeyse…
Konservatuar için eğitiyorsunuz çocukları yani?
Berkay: Evet. Bir ara yetişkin eğitimi de yaptık, ama onu bir yıl boyunca yaptık.
Yetişkin eğitimi nedir? Meslek sahipleri mi geldi eğitime?
Can: Yaşı daha büyükler, meslek sahipleri evet.
Onlar ne için geldiler? Eğitime başladıkları yerle bitirdikleri yer arasında onlar için ne gibi farklar oldu? Sizin hedefiniz neydi daha doğrusu?
Can: Emir daha iyi bilir, o ilgilendi.
Emir: Yeni çay demler misin?
Berkay: Benim de montumu getirir misin, üşüdüm ya..
Bunların hepsini yazacağım…
(Gülüşmeler…)
Emir: Aslında yetişkin, belli bir yaş veya meslek sahibi diye bir şeyimiz yoktu. Yetişkin dediğimiz, konservatuara girmek gibi bir hedefi olmayan insanlar… Tiyatro eğitimi almak isteyen, daha önce sahneye çıkmak istemiş ama bir şekilde çıkamamış ve bunu merak eden, işte bunun nasıl işlediğini, bir oyunun veya…
img_6291 Merak eden büyükler mi yani?
Emir: Büyükler olmasına da gerek yok. Konservatuara girecek yaşta olan ama konservatuara girmeyecek olanlar da vardı içlerinde. Yani mimar olan, başka bir şey olan, birçok farklı insan geldi. Biz onlarla bir sene çalıştık. Kimi diksiyon öğrenmek için geldi, kimi “Ben bir şey oynamak istiyorum” diyerek geldi. Ama şöyle bir şey oluyor, özellikle yaşı konservatuara girecek yaştaysa, genelde o yaşta olan insanlar kursa geldikten sonra konservatuara girmeye karar verdiler.
Onlara da herhalde şöyle bir şey demediniz o zaman : “A, ama sen önceden böyle dememiştin”.
Emir: Hayır demedik 😉
Demek ki eğitim alıyor ve alınca da dönüyor, yani başka bir şeye dönüşüyor.
Emir: Evet başka bir şeye dönüşüyor. Bazıları sınavlara girdiler, değişti fikirleri yani. Zaten bizim de böyle belli bir yaşın üstünde yetişkin olsun, eğitim bitince tiyatro yapmasın diye bir şeyimiz yoktu…
Burada, bu köşkte de devam edecek mi bu eğitimler?
Emir: Edecek. Yani aynı zamanda, sezon içinde oyunlar oynarken bir yandan da…
Üçünüz müsünüz eğitmen kadrosunda?
Berkay: Yok, hayır; bu mesela, hep değişti. Mesela Özgün Akakça bizim diksiyon hocalığımızı yaptı. Neslihan Arslan bizden mezundu, okuldan. Sahne eğitmenliğini yaptı. Büşra Feridun dans hocalığı yaptı. Ben, Emir ve Can da derslere girdik.
O zaman eğitimde de şöyle bir anlayışınız mı var? Çünkü ben çok sevdim de, ondan soruyorum: Kapısı her zaman, herkese açık olan bir oluşum olarak bahsediyorsunuz ya D22’den… Seyircisinden oyuncusuna, yönetmeninden müzisyenine… Kapıyı çalan herkesin, mesela bir hayalperestin içeri girebileceği bir yer ya burası? Aynı şey o zaman eğitimleriniz için de geçerli. Yani biri, “Ben de burada şunu öğretebileceğime inanıyorum” dediğinde, mesela ben de eğitmen olabiliyorum yani.
Berkay: Evet. Yalnız bizim buraya dair, buradaki mekana dair yeni bir model yaratmamız gerekiyor şimdi. Aslında tam da öyle bir dönemdeyiz. Çünkü orada başka koşullarımız vardı. Burada başka. Biz burada başka şeyler yapmayı düşünüyoruz. Buraya ilk girdiğimizden beri şöyle düşünüyoruz; çok fazla seminer yapalım, çok fazla atölye yapalım, çok fazla başka disiplinden insanlarla buluşulsun; sadece oyunculuk anlamında değil, gazetecilik anlamında, sinema yönetmenliği anlamında, tiyatro yönetmeni, tiyatro oyuncusu anlamında… Birçok seminer yapalım, bu da bir birliktelik sağlasın gibi bir fikrimiz var buradaki koşullar içerisinde… Çünkü burası biraz da bunu gerektiren bir yer.
Başka bir fiziksel koşulla karşı karşıyasınız muhtemelen… Onu birazdan konuşacağız zaten. Sahneleme söz konusu olduğunda, oyunlar burada oynandığında; bir sürü şey galiba buraya “göre”leştiriliyor. Peki burada da, yani öte yakadaki bu köşkte de, muammaralı anne ekmeği, mis gibi ev keki ve olmazsa olmazım olan renkli ampuller olacak mı bahçenizde? Bir bahçe gördüm sanki biraz önce ;))) Bahçenin bir sponsora ihtiyacı varmış gibi geldi bana. Bunu herkese anlatalım. Çünkü benim Hamursuz’daki en, en romantik bulduğum şeylerden biri o anne gücüydü, biliyor musunuz? Annelerin çocuklarıyla ‘Voltran’ı oluşturduğu gecelerle tanıştırdınız siz beni. Ama sonra o nefis muammaralı ekmekler yapılmadı ama değil mi?
Can: E tabii sonuçta annelerin de gücü bir yere kadar.
(Gülüşmeler)
Peki burada da olacak mı öyle gecelerimiz, buranın bahçesinde ya da demin gösterdiğiniz bekleme salonunda da öyle şeyler olacak mı? (Girişte hemen sağda bir gişesi var D22’nin, el yapımı nefis bir gişe. Biraz durun olur mu önünde gidince. Öyle hemen girmeyin içeriye. Sonra görmeden geçemeyeceğiniz eski, çok güzel bir dolap tam karşınızda sizi karşılıyor olacak. Yola bakan sağdaki ilk oda, bekleme odası olmuş. Bence şimdilik. Belki başka bir oyunun sahnesi olacak, kim bilir? Ya da yeni bir oyunun okuma odası. Şimdilik bekleme odası olarak düşündükleri yerde, kızımdan kek yapmayı öğrenip yollayacağım onlara; oyun öncesi seyircilerine ikram etsinler diye. O kadar ev gibi ki köşk… Gittiğinizde göreceksiniz siz de.) 

Berkay: Ampulleri getireceğiz D22’den Sevinç, söz… (Gülüşmeler)
Can: Burayı biz daha çok aslında bir ofis, bir eğitim yeri, bir yaşam alanı, D22’nin üretimlerinin çıktığı bir yer gibi düşünüyoruz.
Emir: Ve bir prova alanı olarak düşünüyoruz.
Can: Tabii böyle şeyler de yapabiliriz; mesela seyircileri davet edip burada geceler düzenleyeceğiz.
Hah, işte bu harika! Oyunsuz gecelerden bahsediyorsun galiba ya da oyun sonrası mı? 

Can: Olabilir. Şu anda geliştirdiğimiz fikirler bunlar. O aşamadalar yani. O yüzden net şeyler söyleyemiyorum ama böyle bir bahçe de varken birilerinin gelip bu bahçenin keyfini tatması güzel olabilir diye düşünüyoruz.
Ben de böyle düşünüyorum. Hele o bahçeyi gördükten sonra… Hımmm (Burada notlarıma bakıyorum) Şunu çok sevdim dedim ya: ”D22 , her türlü metne, her türlü sanatçıya ve seyirciye açıktır”. Bu fikriniz, Hamursuz’da ne kadar gerçek oldu? Yani demek istediğim, oradayken; sizce bunun ne kadarını gerçekleştirebildiniz? Ne kadar sanatçıya gerçekten açıktı D22? Seyirciye açıklık ne demek oluyor? Bunu, çok anlamadığım için soruyorum.
img_6270 Can: Bizim bir mekancılıktan çıkmamızın en büyük sebeplerinden birisi de galiba bu. Yani bunu aramızda konuştuğumuz için söylüyorum. Eğer yanlışsa düzeltin. (Röportaj boyunca birbirlerini öyle bir dinlediler ki, bir kişiyle mi söyleştim, üç kişiyle mi bilemedim hiç. Başlamadan önce demiştim ki, “Çocuklar bazı soruları üçünüz de cevaplayın, tamam; ama genellikle hani bu soruyu en güzel o cevaplar dersiniz ya içinizden, öyle yapalım mı? Bir de bunun deşifresi var çünkü” dedim. Bundan sebep, soru sormam bitince önce bir bakışıyorduk, sonra biri başlıyordu. Her defasında böyle oldu, her defasında bu kadar içten.) Bir mekan sahibi olunca ister istemez, aşağı yukarı aynı seyircilere oynuyorsunuz. Yani oyunlara gelenler, prömiyerlere gelenler, her oyunu takip edenler aynı oluyor. Ama şimdi, bu sene, biz bundan sonrası için farklı mekanlarda işler yapalım istiyoruz. Bu köşkte yaptığımız iş bunun başlangıcı oluyor şimdi. Ama işte “Yazarlar Ormanı”nı bir meyhaneye taşımak gibi bir fikrimiz var. Başka bir oyunu, tiyatro olmayan bir yeri o gecelik tiyatro hâline dönüştürüp kullanarak oynama fikrimiz var… Bunlar hep bizim bu seneki ve bundan sonraki seneler için düşündüğümüz şeyler. İşte mekancılıktan biraz da bu yüzden ayrılmak istedik. Çünkü orada bir sarmalın içine giriyoruz ister istemez.

Seyirci sarmalının da…

Can: Seyirci sarmalının da içine giriyoruz, aynen. Üretimsel olarak da bir sarmalın içine giriyoruz. Çünkü üretimler hep aynı mekan için yapılıyor. Evet, değişik oluyor tamam da, işte her oyundaki yaratıcılık da başka bir şey de; ama düşün bir, aynı mekana farklı metinlerin gelmesi, başka bir şey yaratıyor seyircinin özelinde. Biz bu dönem için buna karar verdik. Daha uygun olacağını düşündük. Daha çok sokakta olan bir…
Hah, şimdi onu soracaktım. ‘Sokak’ kelimesi ne kadar çok geçti tiyatronun sitesinde. Hattâ sanırım en çok geçen kelime… Biraz önce anlattığın, tiyatro olmayan yerleri o geceliğine tiyatroya dönüştürme fikri de böyle bir yerden çıkış alıyor sanırım. Galiba sokak üçünüz için de özel bir anlam ifade ediyor, değil mi?
Can: Tabii.
Neden sokak?
Emir: Yani aslında biz bunu ilk konuşurken 2012 yılıydı, değil mi? O zaman düşündüğümüz sokakla şimdi düşündüğümüz sokak arasında aslında epey fark var. O yüzden, galiba şu anda üzerine konuşabileceğimiz sokak, bizim sitede yazan sokak olmayabilir. Öyle düşünüyorum ben şimdi bak.
Ne güzel bir şey söylüyorsun.
Emir: Sokakta var olan, aslında çok basit anlamda; herkesin hikâyesi olabilecek şeyleri anlatmak üzere bir yola çıktık biz. Herkesin hikâyesini anlatabilecek metinleri oynamak üzere… Bizim hayatla ilgili genel tavrımız da bu olduğu için… Ama şu anda gelinen noktada, herkesin hikâyesi herkese anlatılabilir durumda değil ya da anlatılsa da bizim yaratmasını istediğimiz efekti yaratmayacak durumda olabilir. O yüzden, şu anda bizim sokak için yaptığımız iş ne kadar yerine oturur bilmiyorum. Galiba, daha çok şu anda ‘sokak’ kelimesini bu ülke için, bu ülkenin ihtiyacı olan şeyler adına ufacık bir etki yaratmak diye değiştirebiliriz. Çünkü sokak deyince gerçekten biraz, nasıl diyeyim, biraz şov gibi duruyor gibi geliyor bana… Sadece sokak dediğimiz zaman… Bizim bu sokağın ne olduğunu tanımlamamız gerekiyor artık. Özellikle 2013’ten sonra tanımlamamız gerekiyor.
img_6302Berkay: Mesela ben bu dediğine katılmıyorum, şu an düşündüğümde. Aslında sokakla bağı olan tiyatro lafını iyi ki yazmışız diyorum. 2016 yılında ben sokakla bağın, tiyatromuz anlamında daha da kuvvetlendiğine inanıyorum.
Şu anda mı ?
Berkay: Evet. Yani çünkü, oyun seçtiğimiz yıllara bakıyorum. Bütün bu seçimleri sokakta yaşananlar belirledi. Yani sokakta olanlar bizim bu seçimlerimizde etkili oldu hep; hangi oyunları tercih edeceğimize, hangi oyunları aslında daha çok tercih etmediğimize… Bunu hep sokak kelimesi belirledi. Yani, sokaktaki şiddet, sokakta yaşananlar, sokağın elimizden alınışı, sokaktan alınışımız, yalnızlığımız falan filan gibi… Bu yüzden mesela D22 benim için, daha çok sokakla bağı olan bir tiyatro oldu. Yani oradaki sokak, dediği doğru, evet bunu düşünmemiz gerekiyor, ben de şimdi cümleyi yeniden düşündüğüm zaman, eğer sokakla bağımız olmasaydı birçok başka oyunu oynayabilirdik.
Emir: Tabii tabii, bence de. Sadece onun ne olduğunu yeniden, yeniden, yeniden tanımlamak… Sokakta olmanın arkasında tabii ki ben de duruyorum. Fakat bunu yeniden tanımlamadığımız zaman bundan kopma olasılığımız her geçen gün artabilir, onu diyorum ben. Çünkü çok hızlı değişiyor. Her şeyin anlamı çok hızlı değişiyor aslında.
Can: Sokağı bizim tanımlamamız aslında çok da gerekmiyor. Sokak kendini zaten her yıl, her ay, her hafta tanımlıyor. Dolayısıyla o tanıma bizim ayak uydurup, “Sokak şu anda nedir?” diye…
Değişmemiz mi gerekiyor, onun değiştiği hızda?
Can: Evet. Bunu da bence başardık. Bir şey daha vardı: ‘Yerelden kopmadan evrensele ulaşmak’ gibi bir cümlemiz vardı. İşte, yerelden kopmadan demek, sokakla bağı olan demekle aşağı yukarı birdir. Çünkü sokak her zaman için en gerçek olandır. Yani cümlenin altı odur aslında. Biz de sokağın, yerelin gerçeğine, şimdi Hasanpaşa’nın gerçeğine, daha önce Beyoğlu’nun gerçeğine, İstanbul’un, Türkiye’nin gerçeğine hiçbir zaman uzak kalmadık. Hep bir bağımız oldu. Evet, ilk oyunumuzdan son oyunumuza, bu oyuna kadar, ‘Dünyaya Gözlerimden Bak’a kadar hiçbir zaman sokakla bağımızı kesmedik.
Berkay: Bir de şu an ki D22’nin var olduğu fikir üzerinden, yani normal bir sahneden çıkıp, var olan hâli hazırdaki mekanları tiyatral mekanlar olarak kullanma fikri aslında sokaklara yayılmak anlamına geldi. Ama mesela, ‘Kuş Öpücüğü’, rejisi bakımından bir yerde oynamak zorundaydı. O da salon İKSV oldu çünkü imkanları çok uygun, vesaire… Ama mesela bak, bu oyun burada oldu. Kilisede de bir oyun yapmak istiyoruz, anlaştık kiliseyle, vesaire… Bir kilisede oyun yapmak, sonra belki birçok kilisede oynayabilmek, bugün bize böyle bir mekanda oyun yapmayı yaratacak, yarın da başka bir mekanda… Bilmiyorum ki, bunu yaparız, yapamayız… Yol yani bu… Birlikte göreceğiz… Biz biraz sokaktan koptuk. Can’ın dediği doğru. Hep aynı insanlar falan filan… Şimdi biz burada biraz daha yayılmak, insan olarak da yayılmak, seyirci olarak da yayılmak, D22’nin tanıştığı insanlar anlamında da yayılmak istiyoruz. Bu yüzden D22’ye, bugün bana bunları düşündürttüğü için; kurduğumuz andan itibaren çok müteşekkirim yani, acaip. (Bunu söylerkenki yüzünü hep saklayacağım kendimde…) Hayatta başka bir yere getirdi bizi yani. Beni getirdi. Bunu hiç yadsıyamayız.
Can: Başka insanlara değmek… İlk soruna da cevap olacak bu şimdi. Beyoğlu’ndan çıktık buraya geldik. Prova yaptık. Prova yaparken yan taraftaki teyze: “Siz tiyatrocu musunuz? Ben çok ilgilenirim böyle şeylerle” dedi.
Evinden mi? Yani orası ev mi?

Berkay: Ev. Şu iki yanda… “Ben çok araştırmacıyım. Mahallenin en araştırmacı teyzesi benim. Ben sizi araştırdım, hoşgeldiniz” dedi. İki gün sonra da bir saksı içinde bize bir çiçek hediye etti. Balkonda duruyor şimdi.
Emir: Şimdi de kütüphanesini hediye etmek istiyor bize.
img_6328Kütüphanesini mi? Hay allahım ya… Oyuna geldi mi?
Can: Öyle mi? Bilmiyordum. Ha yok, oyuna daha gelmedi. Biz burada provalarımızı yaptık, yaptık, yaptık… Sonra tabi kurban bayramında yandaki bahçede bazı kesimler oldu. Tabii bizim payımıza düşen verildi. Öyle bir şey oldu yani. Prömiyer akşamı, biz yukarıda oyun oynuyoruz… Biz bu oyun oynarken aşağıda birini bekletiyoruz, gönüllülerimizden birini. Bir ağabey gelmiş, demiş ki: “Ben mahalledenim”, yanında da birkaç kişi toplanmış gelmiş. Tabii gönüllümüz heyecanlanmış, ne oluyor, bir şey mi diyecekler diye… Beyoğlu’ndan alışkınız böyle şeylere, böyle kapılara gelenlere… (gülüşmeler) Demiş ki: “Biz burada olmanızdan ötürü çok mutluyuz, hoş geldiniz, size bir hoş geldiniz diyelim dedik. Arabamı da buraya park edebilir miyim?” demiş.
(Gülerek) Tiyatronun önüne mi?
Can: Tiyatronun önüne. Gönüllümüz de “Tabii tabii” demiş. Adam da arabasını park etmiş. “İyi ki geldiniz demiş” filan ondan sonra da… (gülüşmeler) Böyle güzel olaylar oluyor yani burada.
Emir: Yan komşunun iki tane çok tatlı oğlu var. Fahrettin ile Salih. Salih ağaçlara tırmanıp “Ağaçlar benim en yakın dostum” diyen bir çocuk. Babasıyla geçen gün orada sohbet ettik. Babası da bize “Ben kendi arabamla eski eşyalar satıyorum, böyle çok antika olmayan eski eşyalar buluyorum, alıyorum, satıyorum. Dekora filan ihtiyacınız olursa bana bir haber verin, gelip bakarım” dedi.
Mahalleden arkadaşlarınız var artık yani.
Emir: Evet. Geçen gün konuştuk. Mahalleye bedava bir gösterim yapsak diye.
Can: Haa, bunu ben söyledim tesisatçıya, tesisatçı var da burada, mahallede… “Biz böyle bir şey düşünüyoruz” dedim. “Ben bir oyuna gelmek istiyorum” dedi. “Hiç para verme sen, biz dediğim gibi mahalleliye ücretsiz bir gösterim yapacağız. Haberin olur zaten” dedim. Çok sevindi.
Bu olacak mı?
Emir: İstiyoruz valla…
Ya çok güzel bir şey bu.
Can: Bir de Hasanpaşa mahallelisi, gerçekten mahalleli… Bozulmamış bir mahalle…
img_6314Bu, buradaki evlerden, köşkünüzden de belli. Peki, çocuk oyunu oynayacağınızı yazmışsınız, işte buna çok heyecanlandım. Oynamadınız değil mi şimdiye kadar D22’de yani?
Emir, Can: Yok.
Bu sene mi böyle bir şey olacak?
Can: İnşallah.
Berkay: Şimdi şöyle, Fatih Dönmez’in yazdığı bir çocuk oyunu var. Biz yazın birlikte tatil yaptık. Onun yazdığı ilk çocuk oyunu. Biz de Fatih Ağabey’in yönetmesini rica ettik. Eylül ayında oturduk, toplantı yaptık. Hem kuklanın olduğu, belki gölge oyununun olduğu; böyle taşınabilir bir çocuk oyunu. Çok güzel bir hikayesi var. Önce bu oyunun (Dünyaya Gözlerimden Bak) çıkmasını bekledik. 1 Ekim’de prömiyer yaptıktan sonra bir araya gelelim dedik. Şimdi yakın bir zamanda bir araya geleceğiz. O oyunda da istiyoruz ki, bizim gönüllülerimiz, okullarda okuyan arkadaşlarımız, öğrencilerimiz, yeni mezunlar, onlar oynasın…
Köşkte mi oynanacak, yoksa?
Can: Yok. Burada prova yapar, sonra başka yerde oynar. Burayı tiyatro olarak değil de…
Anladım… Burası daha çok bir prova, bir hayal etme alanı… Ama ‘Dünyaya Gözlerimden Bak’ buraya çok uygunmuş sanırım.
Berkay: Evet.
Yani fiziksel koşullarınız anlamında… Düşündüğünüz diğer yeni D22 projeleri galiba burada, bu katlarda üretilecek, sonra da sokağa çıkacak veya bildiğimiz tiyatro mekanlarında gezip dolaşacak. Peki ‘Dünyaya Gözlerimden Bak’, en son aşkınız o olduğu için soruyorum, ben bunu bayağı seyirciniz olarak soruyorum hem de daha izlemediğim halde, nasıl gelişti? Alman bir yönetmen, onunla ortaklıklar, birlikte hayal etmek? Siz, onunla bir araya gelip ürettiniz, değil mi? Bu oyunun hikayesi ne?
Emir: Aslında biraz bizim dışımızda da gelişti. Yönetmenimiz Frank, Bonn’da, eski Bonn Şehir Tiyatrosu oyuncusu ve yönetmenlerinden… Şu anda Bonn Ensemble’da, Almanya’nın en önemli tiyatrolarından birinin Genel Sanat Yönetmeni. Onun son yıllardaki en büyük hedeflerinden biri, dünyayı gezip başka ülkelerde oyunlar yapmak. Türkiye’ye geldiğinde de Ceren Ercan ve Mark Levitas’a, yanlış bilmiyorsam, “Ben burada bir şeyler yapmak istiyorum” diyor ve Ceren’le Mark onu oyunlara götürüyor.
Aaa, hikâyesi çok güzel….
Emir: Frank birçok oyuna gidiyor. Bizim “Kuş Öpücüğü”ne geliyor.
(Gülüyorum) Yani benim oyunuma…
Emir: Evet ;)) ‘Kuş Öpücüğü’nden sonra hemen kapıda kısa bir sohbet ettik. İşte neden geldiğini, birçok oyun izlediğini filan anlattı. Sonra ‘Bent’e geldi, ‘Bent’i izledi. Daha sonra bizden bir randevu istedi. Geldi ve dedi ki “Ben oyun yapmak istiyorum, iki üç tane oyun yapacağım. Bir tane de sizinle, siz de isterseniz eğer, bir oyun yapmak istiyorum; üçünüzle” dedi. Önce planı bir Alman oyuncu ve üçümüzdük. Öyle düşünüyordu. Bir Alman erkek oyuncuyla beraber dört kişilik bir oyun. Üzerine konuşmaya başladık; ne olabilir diye konuştuk, biz birkaç öneride bulunduk. İstanbul’u gezdik, nerelerde yapabiliriz filan…
img_6336 Yine sokaklardasınız yani… (gülüşmeler)
Emir: Evet. Daha sonra dedi ki “Bir metin var. Üç kişilik. Benim bir yazar arkadaşım yazıyor” dedi.
Can: O zaman tam metin daha oluşmamıştı…
Emir: Evet, metni yazıyordu.
Metni hayal ediyordu yani…
Emir: Bir tanesi, Berkay’ın oynadığı yazılmıştı; “Böyle iki tane daha yazacak” dedi.
Ayy, çok güzel.
Emir: “Monolog” dedi, “Bir de Alman oyuncu olacak” dedi. “Bunu sizinle yapabiliriz” dedi.
Alman oyuncu Almanca mı konuşacaktı?
Emir: Evet, Almanca konuşacaktı. Sonra bir daha toplandığımızda, böyle seri görüşmeler yaptık, bir hafta arayla filan… “Ben Alman oyuncudan vazgeçtim; sizinle, üçünüzle yapalım” dedi, “sonra da siz oynamaya devam edin.” İki oyun daha yapacak İstanbul’da.
Aaa?
Emir: Evet ama dur kesinleşmeden…
Tamam, anladım.
Emir: Kumbaracı ve Şermola’yla da başka iki oyun çalışacak. Bir tanesini Mirza yazıyor bildiğim kadarıyla. Bir tanesini de kendi oluşturduğu…
Can: Röportajlardan oluşturduğu bir oyun.
Emir: Bunu yapalım dedik, sonra durduk. Çünkü Bunlar martta oldu. Sonra biz mekan baktık. Emek Sahnesi’nin odalarına gittik, Emek’in üst kattaki odaları çok güzeldir. Orada yapabiliriz dedik, odalarda oyun yapmak istiyordu Frank. Az seyirciye, bir iki seans tekrar ederek… Sonra, biz burayı bulunca…
Her şey çok güzel denk gelmiş. Uf.
Can: Evet, aynen öyle, denk geldi.
Emir: Aslında biz yer ararken burayı bulunca, “Oyun için de çok iyi olur burası” dedik, Frank’ın düşündüğü şey için çok iyi… Sonra o da burayı çok beğendi, e biz de metni çok beğendik.
O sırada yazar oyunu tamamladı herhalde?
Emir: Tamamladı. Oyun Türkçe’ye çevrildi, bize attılar metni, biz okuduk.
Ayyy… Seyirci katılıyor mu oyuna? Bunu yazabiliyor muyum?
Can: Yani, katılıyor mu…? (düşünüyor)
Emir: Katılıyor aslında.
Can: Bir şekilde katılıyor. Evet.
Yani oyunun talihini veya gidişatını değiştirecek bir şey yapmıyor da, var olan bir şeyin içine tanıklık mı…?
Can: İsterse girebiliyor.
img_6329Emir: Gidişatı değiştirmek derken neyi kasttettiğinle alakalı bir durum. Yani seyirci katılmazsa oyun durmuyor. Oyun, seyirci hiçbir şey yapmasa da devam edebiliyor. Ama seyircinin katılımını talep eden bir oyun. Benim bölümümde mesela… (Yazamam, burada konuşulanları yazamam, izleyeceksiniz; olmaz. Durduruyorum kalemimi…)
Haaa, talep ettiği noktada da her seyirci biricik ve tek olduğu için, o gece başka bir oyun oynamış oluyorsunuz. Aynı oyunu oynuyorsunuz ama… (Yazamam da yazamam işte…)
Can: Onun aslında en büyük nedeni seyirciye çok çok yakın olmamız.
Şu an söylediğin şey beni çok heyecanlandırdı ve yazıp yazmama konusunda emin değilim. “Benimle birlikte…” dediğin için muhtemelen ben izlemeye geldiğimde… (kahkahalar)
Can: Çok çok yakın olduğumuz için seyirciye işte, odanın büyüklüğünü gördün, 10 kişi giriyor bu odaya, benimle birlikte 11 kişi oluyoruz. Şöyle oynuyorum seyirciye (mekanın darlığını tarif ediyor)… Dolayısıyla ister katılmak istesin, isterse katılmak istemesin, benim için her oyun başka oyun.
Normalde de aslında öyle…
Can: Öyle ama…
Burada gayet böyle galiba değil mi?
Can: Evet, aynen öyle.
Emir: Ve yüz yüze… Üçümüzde de seyirciyle direkt olarak konuşan ve seyirciye soru sorulan yerler var. Yani gerçek olarak Berkay’ın seyirciye sorduğu bir soru var. Gerçekten orada oturan birine gidip bir şey soruyor. Ben, oyuna katılmasını talep ediyorum. Bir şey söylüyorum, sonra cevap alıyorum.
Can: Oyunun rejisiyle de alakalı, ‘Dünyaya Gözlerimden Bak’ derken aslında mesele dünyaya ben olarak bak. Sen kimsin? Benim hikâyemi dinle, gibi…
Nasıl hissediyorsunuz oynarken? İnsan prova ederken bir şeyin hayalini kurar ya hani hep? O hayal ettiğiniz yerde misiniz? Oynarken her zaman, “İyi ki oynadık” diyoruz ya? Hep de böyle diyelim, inşallah. Böyle bir his var mı sizin de içinizde? Çünkü bu oyun, anladığım kadarıyla tabii, burada oynandığı için; seyircinin dolaşarak izlediği, kendini çok da atıl hissetmediği bir oyun. Alıyor musunuz bunun karşılığını sizce? İllâ ki bir replik olarak gelmek zorunda değil. Bu hissedilen bir şeydir ya, bu yakınlık yani?
Berkay: Acayip heyecanlanıyorum ben. Biz üst kattayız, çok heyecanlanıyorum her seferinde; çünkü yukarıya doğru geliyorlar, çok yakınlar ve sürekli bir göz teması var. Hani seyirci bugün iyiydi ve kötüydü denilebilecek bir şeyden çok farklı, çok bağımsız bir şey bu.
Anlıyorum. Anlıyorum yahu… Mesela ‘Kuş Öpücüğü’mde, çok çok çok seviyorum o oyunu ben, aslında çok içindeyiz ya biz olup bitenin, stüdyonun bir parçasıyız ya biz de ne olursa olsun… Ama seninle bir iletişimim yok, izlerken.
Berkay: Ama ‘Kuş Öpücüğü’nde oynarken senin enerjin, seyredenin enerjisi beni etkileyip de başka bir tarafa yol aldırmıyordu. Burada, seyirci gözlerimin içine baktığında, seyircinin nefesini aldığım, hissettiğim anda başka bir şey oluyor bana. Bu yüzden herkesin enerjisine tanık olmak oyuncu olarak bana da çok yeni, sana da (seyredene) çok yeni.
Emir: Ben mesela, “Bu ne yahu? Oyun oynayalım” kafasındayımdır. “Bunu konuşmak istiyorum” falan derim. Ama cumartesi oyun var, heyecanlanıyorum ben, oynamak istiyorum.
Can: Daha çok oynadıkça zaten mesele bizim için de daha keyifli hâle gelecektir.
Emir: Çünkü bilmiyorduk bir de bunu prova yaparken. Çok enteresan bir şey. Üçümüzün de ayrı bir odası var. Üçümüz de ayrı ayrı birbirimizi aslında çok az izleyerek… Frank giriyordu provaya benimle, sonra iki saat Can’la.
Nasıl anlaşıyordunuz? İngilizce anlaşıyordunuz herhalde?
Emir: Evet.
Nasıl anlayabiliyordu o anda nasıl oynadığınızı?
Emir: Vallahi, anlıyordu.
Can: Ezber bile tutuyordu. Almancası’ndan Türkçe ezber tutuyordu. “Sen burayı kaçırdın” diyordu ;)))
Berkay: Kaçırdığın anda sen söylemeden o söylüyordu. Ama dünyada o kadar çok yerde oyun yapmış ki… Bize gelmeden önce mesela en son, Gana’da oyun yapmış.
Çok enteresan… Bir gezgin, bir tür seyyah. Onu şu an böyle, küçük bir sırt çantasıyla hayal ediyorum. Az eşyalı ve çok insanlı bir adam gibi geliyor bana.
Berkay: O bir oyun yönetiyordu. Ve aynı anda bu oyuna göre de bir mekan kuruldu. Çok kısa bir sürede. 25 günde.
25 sayısının hayatınızdaki önemi yine… (gülüşmeler)
Berkay: Her yaptığımızı, denediğimizi çok olumlu karşılayarak, motivasyonu her zaman çok yüksek tutarak, hiç bitmesin diye çalışarak…
Emir: Alışık olmadığımız bir şey gördük biz aslında.
Ne gibi?
Emir: Biz böyle yönetilmeye alışık değiliz. Sadece Yiğit Hoca (Sertdemir) ile böyleydik. Çok fazla pozitif şeyle karşılaşarak yönetildik. Yiğit Hoca da böyleydi. Frank’tan, yaptığımız her şeyin olumlu bir şey olduğuna dair geri bildirim aldık. Bir yönetmenden ilk defa bu kadar geri bildirim aldık yani. Bizim elimizde olanla ilgilenen, bizim elimizde olmayanla ya da yapamadığımızla hiç ilgilenmeyen, sadece yaptığımızla ilgilenen, onu geliştirmek için çaba sarf eden bir yönetmen.
Bu farklı bir şey, zaten bunu kendi de söylüyor. “Benim tiyatrom oyuncu üzerindedir. Ben oyuncuyla çalışırım” diyor.
D22’nin de tiyatrosu, bence, oyuncu üzerine bir tiyatro zaten.
Emir: Bu açılardan çok keyifliydi, hiç ses yükselmedi.
Şu kurucu ‘üç kişi’ olması meselesi? Bunun biraz zor olduğu zamanlar olmuyor mu?
Can: Bizim için çok geliştirici bir şey.
Ben bunun çok iyi bir rol model olduğunu düşünüyorum. Bu gerçekten başarıldığında da, hiç pişman olunmadığını biliyorum.
Emir: Zorlanılacak bir şey de değil.
Can: Ama tabi ilişkimizle alakalı, yani bizim aynı zamanda dost olmamızla da çok alakalı.
Evet, evet, dostların tiyatro yapması. Peki, üçünüzün cevabına ihtiyacım olan bir soru geliyor şimdi. En son izleyip, izledikten sonra çok güzel bir uyku çektiğiniz bir oyun, izlediğiniz bir film, bir de dinlediğiniz bir şarkı? Kendin oynamışçasına, kendin oynayıp, o gecenin çok iyi bir oyun olduğunu düşünmüşçesine evine, sevdiklerine gittiğin bir oyun, film ve parça?
Emir: Oyun, ‘Macbeth, İki Kişilik Kabus’.
Be re ze !!!!
Emir: Bereze’nin evet. Yani çok kıskandım.
Sizin tiyatroda oynadılar, ben de izledim, çok beğendim.
Emir: Evet bizim tiyatroda oynadılar. Film? Bulurum, bulurum da şimdi aklıma gelmiyor.
Berkay: Oyun mu? (Emir konuşurken Berkay düşünüyordu ;)) Son zamanlarda mı?
Tiyatroya gitmiyor musun yoksa?
Berkay: Evet. Gidemiyoruz ama yapılacak şey değil tabii bu.
Emir: Film olarak şunu söyleyebilirim. İnanılmaz bir film olarak değil ama etkilendiğim, izledikten sonra bir şeyler düşünmeye başladığım bir filmdi. Atom Egoyan’ın filmini, ‘Remember’, Christopher Plummer’ın oynadığı, İkinci Dünya Savaşı’yla ilgili, bellekle ilgili; hatırlamayla, yaşlılıkla ilgili çok özel veya çok büyük bir film değildi ama bana üzerine düşünecek birçok şey verdi yani. Hâlâ da düşünmemi sağlıyor.
Şimdi bulduğuna göre cevabını, hâlâ senin içinde devam ediyor film.
img_6259Emir: Oyunculuk da çok iyiydi. Berkay önermişti, ben izlememiştim. Bir de Sophie Scholl’ün ‘Son Günler’ filmini çok beğendim. Berkay, Can ve bana önerdi.
Can: Ben onu (filmi) uyarlamak istiyorum.
Berkay: Benim filmim, ben en son Varşova’da ‘Tereddüt’ü (Yeşim Ustaoğlu) izledim. Üstüne çok konuştuk. Ben aslında filmden çıktıktan sonra konuşunca çok daha fazla keyif alıyorum. “Aslında öyleydi veya böyleydi” deyip… ‘Tereddüt’, bunu Yeşim Ustaoğlu’na da söyledim, sadece kadınları değil, benim özgürlüğümü de düşündürttü bana. Ve özgürlüğümü her zaman düşündüğüm açıdan değil de başka bir açıdan düşündürttüğü için etkilendim ben. Yani benim kendi gözüm dışında kadınların yaşadığı dünyanın, iki farklı sınıftan kadının gözünden bir erkek olarak özgürlüğümü düşündürtmesi bence çok değerliydi.
Oyunu? Hiç hatırlayamıyorum… Şarkı için de telefona bakmam lazım… (telefonuna bakarken ben devam ettim sormaya)
Böyle bir günlüğüne bir aktör olmak isteseniz, varsa yani böyle bir aktörünüz, kim olmak istersiniz? Kadın da olabilir. Yani bir gün onun hayatını yaşamaktan bahsediyorum. Oynamak zorunda da değilsiniz, onun bedeninde dünyayı deneyimlemek istediğiniz biri var mı?
Emir: Cate Blanchett
Çok güzel bir isim söyledin. Ben direkt o olup, hayatıma ondan sonra böyle devam etmek isterdim, kendime geri dönmek istemezdim. Niye döneyim bir daha kendime?
Emir: Cate Blanchett’ten etkileniyorum, evet.
Ben de çok etkileniyorum.
Emir: Bir günlüğüne Güney Zeki Göker olmak…
(Kahkahalar)
Berkay: İlk aklıma geleni söylüyorum. Tuncel Kurtiz olmak isterdim. Hem Peter Brook ile çalışıp hem de fabrikalarda işçi tiyatrosunu kurmak isterdim.
O zaman bir gün yetmezdi ama galiba.
Berkay: Tuncel Kurtiz’in Kaz Dağları’nda rakı içtiği gün olmak isterdim ben.
Bu benim çok sevdiğim bir soru, Güney de çok seviyor. Ben bunu Savaş Hoca’dan (Dinçel) öğrendim. Savaş Hoca’nın bitiremediği bir tabloydu, gerçek bu. Çalışmaya başladı, sonra Savaş Hoca’yı kaybettik. Bir sofra hayal etmişti hocam. Melih Cevdet vardı, Haldun Hoca (Taner) vardı, yabancılar da vardı şimdi hatırlamadığım… Müjdat Hoca’yla (Gezen) kendini de böyle ayakları sandalyenin burasına gelecek şekilde hayal ediyordu. Bunun için kağıdını hazırladı, her şeyini hazırladı, fakat ömrü yetmedi. İşte canım hocamdan esinlendiğim bir soru, üçünüz de cevaplayın tamam mı? Akşam yemeğini sen yapıyorsun, her şeyi sen hazırlıyorsun. Kaybettiğimiz insanları da çağırabiliyoruz soframıza. Bir gece, rakı içiyorsunuz, kimlerle içiyorsunuz? İstediğiniz kadar kişi konuk olabilir. Üç kişilik de olabilir, 33 kişilik de olabilir yani. Kendi evinizde, kimi ağırlıyorsunuz ve kimlerle sohbet etmek istiyorsunuz o gece?
Can: Ben kesinlikle kalabalık olmasını isterdim. Kesinlikle Nazım Hikmet olmalı o sofrada. Ama bence Edgar Allan Poe da olmalı. Bence Lawrence Olivier de olmalı o masada. Çok saçma bir masa olmalı çünkü, en sevdiğim insanlar da olmalı, sevgilim de olmalı masada.
Evet, soru tamamen bu zaten.
Can: Emir olmalı, Berkay olmalı…
Rakı mı içiyorsunuz?
Can: Kesinlikle rakı içiyoruz. Edgar Allan Poe’ya rakıyı tattırıyoruz. Şerefe… (yabancı aksanı taklit ederek) O da bize şerefe diyor. (kahkahalar) Şeyi dinlemek isterdim, Nazım’la onun arasındaki bir tartışmayı dinlemek isterdim.
Tartışırlar mıydı sence ?
Can: Tartışma değil de konuşma. Belki sanat üzerine birkaç kelam etmelerini dinlemek isterdim. Aslında o kadar çok var ki. Orada Dostoyevski de olsun isterdim.
Çok güzel masa oldu.
Can: Ben şunu merak ediyorum; gerçekten orada onları görmek için değil de, masanın bir ucunda durup öyle, onların birbirleriyle konuşmalarını dinlemek bana daha iyi gelirdi….
Bu da ilginç bir cevap; bakıyorsun yani sadece.
Can: Evet. Bakıp onlara gerçekten… Dostoyevski’yle tanışmak isterdim değil benim meselem. Bayağı, Nazım Dostoyevski’yle ne konuşur? Tabii çok şey konuşur da, ne konuşur işte, merak ettiğim bu. Ya da başka bir şair, başka bir yazar birbirleriyle ne konuşur, nasıl bir ortam olur? Muhtemelen goygoy olurdu. (gülüşmeler) Sanat, eleştiri filan değil, goygoy olurdu; ben o sohbeti dinlemek isterdim.
Geldi mi aklına birileri?
Emir: Geldi, öncelikle yaşayanlardan söyleyeyim, bir kere Hasan Ali Toptaş’la çok oturmak isterdim, zaten çok oturmak istiyorum. Son romanını okudum ve orada bir, bence babasının hikayesini anlatıyor… Orada bir Ardahan türküsü var, türküde şey diyor: Bu yol Pasin’e gider, döner tersine gider, burada bir garip ölmüş, kuşlar yasına gider. Bunun üzerine bir roman yazmış. Hasan Ali Toptaş’la da, Yaşar Kemal’le de çok oturmak isterdim. Onlara mesela çok sormak istediğim şey var. Çok. Nereden geldiklerini bildiğim için, “Nasıl oluyor bu böyle?” diye sormak isterdim. Müşfik Kenter’le oturmak isterdim. Artık olmayanlardan… Milan Kundera’yla oturmak isterdim. O masada oyuncu olsun istemezdim herhalde. Daha çok şaşırdığım adamlarla ilgili, çok şaşırdığım kadınlarla ilgili olsun isterdim o masa. Rosa Luxemburg olsun isterdim mesela. Onlara sormak istediğim şeyler var çünkü. Gerçekten merak ettiğim cevapları var bence. Joyce Carol Oates’la oturmak isterdim.
Joyce Carol Oates, kim o?
Emir: Amerikalı bir kadın, feminist bir kadın.
Yaşıyor mu?
Emir: Yaşıyor ama çok yaşlı. Yazar ama aynı zamanda çok önemli bir aktris. Çok enteresan bir yaratık yani. Bunlar benim, yani Can’ın söylediği bütün insanlarla tabii ben de oturmak isterdim ama bu insanlar ilk aklıma gelenler, sormak istediğim şeyler var yani onlara.
Sen oturuyorsun masaya yani?
Emir: Evet evet…
Can uzaktan seyrediyor ama sen oturuyorsun.
Can: Masadayım ama ben, lütfen. (kahkahalar)
Berkay?
Berkay: Evet, bir liste yaptım.
Emir: Bir de dedem olsun isterdim.
Yaşıyor mu?
Emir: Yok.
Berkay: Vallahi benim de…
Düşünmek için çok iyi zamanın oldu Berkay.
Berkay: Dedemle rakı içmeyi çok isterdim.
İçtin mi?
img_6300Berkay: İçemedim. Ama o bütün ömrü boyunca içti. (kahkahalar) Son güne kadar çay bardağıyla rakısını içti… Dedem olsun isterdim, Ali olsun isterdim, Fidel Kastro’yu isterdim, Can Yücel’le içmek isterdim ve aslında bunlarla hiç konuşmak istemezdim. Gerçekten bu insanlarla bir Neşet Ertaş türküsü dinleyip aynı masada rakı içmek isterdim.
Can: Ben bir de Savaş Dinçel’le oturmak isterdim. Savaş Dinçel benim hayatıma çok enteresan bir yerden dokunmuş bir adam. Beni izlemiş. Ben daha konservatuardayken, lisedeyken ve birkaç kere izlemiş bir adam. Çok güzel şeyler söylemişti bana. Yol gösterici, yönlendirici, aynı zamanda da komik, çok komik… Sonra vefat edene kadar bir daha görüşemedik. Fakat onun sanata bakışı, onun çizerliği, onun o sanatçılığı, yazarlığı, oyunculuğu… O adam benim için bütünüyle…
Adam.

Can: Evet, adam.
Benim sofram tek kişilik. Sadece o (Savaş Dinçel) oturuyor.
Can: Sen öyle söyleyince, bir an eskiler aklıma geldi. Sonra geçirdim içimden ismini…
Sonra, röportaj bitince, ben Savaş Hocam’la ilgili bir şey arıyorum. Onu anlatacağım. Belki sizin karşınıza çıkar, kim bilir. Şimdi bakın bu soruyu ben çok seviyorum. Bir daha dünyaya gelmek tamamen sizin elinizde olsa, yani bu sefer bütün kontrol sizin elinizde olsa, her şeyi de seçebiliyor olsanız, dünya üzerinde yaşayacağınız coğrafyayı seçebiliyor olsanız, cinsiyetinizi seçebiliyor olsanız, kim olduğunuzu, mesleğinizi, her şeyi şekillendirebiliyor olsaydınız, kimsiniz, neredesiniz ve ne yapıyor olurdunuz? İsterdiniz yani?

Can: Yaşayan birisi mi olacağız?
Hayır, hayır. Mesela Esra Bezen, atıyorum, Balıklıova’da (benim çok sevdiğim minik bir Ege köyü) yaşayan biri olmak istemesi gibi. Yani çok çocuk doğurmak istermiş Esra ve tek çocuğu var ya onun, Gece’si… Çok çocuk doğuran, toprağı eken, biçen ve uyuyup uyanan bir kadın olmak istediğini söylemişti yanlış hatırlamıyorsam. Bu anlamda kim olmak isterdiniz? Tamamen sizin elinizde olsaydı seçmek?

Emir: Ben gelmemeyi seçerdim kesin. Tamamen benim elimde olan bir şeyse, gelmek istemezdim. (Gülüşmeler)
Muhteşem cevap. Kaç tane röportaj yaptım, kaç defa sordum. (Gülüyor) Böylesini duymadım.
Emir: Kesin yani. (Gülüyor)
Ya da gelirsen bir karanfil ya da bir nilüfer, bir nergis falan olarak… 

Emir: Gerçekten gelirsem de Bizans dönemi İstanbul’unda bir kuş filan olmak isterdim. Çok merak ediyorum çünkü. Bir tercih şansım varsa ben kalayım o olduğum yerde güzel güzel, gelmeyeyim… Orası neresiyse orada kalayım. Bana sorulmadı gelirken, bir daha şansım olacaksa, yok gitmiyorum bir yere ben.
Berkay: Şu an üzerine çok düşünülecek bir soru bu.
Hiç düşünme.
Berkay: Aklıma somut olarak bir yer, bir insan gelmiyor. Sadece, bu kadar sorgulayıp, kafamın sesini duymayacağım bir insan olarak, dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir insan olarak yaşamak isterdim.
O zaman belki de çok sorgulanmayacak bir coğrafyada olmak isterdin.
Berkay: Olsa zaten o coğrafya…
Çok sorgulatmayan…
Berkay: Belki şu an ona ihtiyacım var…
Can: Ben, 50’lerde, kesinlikle, en azından 50’lerde, 40’larda olmak istemezdim çünkü İkinci Dünya Savaşı sonrası olduğu için (gülüşmeler)… O kuyruklara girmeme filan gerek yok… Bitir savaşı…
Kuş musun sen de ?
Can: Kuş değilim ama mevkii sahibi olmak istemezdim. Çünkü, galiba şehir insanının, şu anki yaşadığımız hayatın da çok fazla sorumluluğu ve çok fazla stresi var ya… Gerçi… Yok yahu tabii istemezdim mevkii sahibi olmak ya da bir sürü sorumluluk yüklenmiş bir insan olmak… Basit, sade, 50’lerde, İstanbul’da, Adalar’da yaşayan bir vatandaş olmak isterdim. İşine, vapuruna binip giden…
İşin var yani, çalışıyorsun? Dokuz, dört buçuk işe gidip gelen?
Can: Kendi işyerine gidip gelen… Hayır, neden memur yaptın beni Sevinç? Hayır lütfen böyle şey yapmayın şu an…(kahkahalar) Yani işi olduğunda vapura biniyor diyorum. Hani eskiler İstanbul’a geçiyorum derler ya, öyle…
Yeni soru, lütfen uzun düşünmeyin. Aynen böyle söyleyin. Üçünüze de soruyorum. Yaptığına çok şaşırdığın, “Oha, ben bunu yaptım ama nasıl oldu ben de bilmiyorum” dediğin bir şey var mı? Bir de hâlâ yapamadığına çok şaşırdığın bir şey. Yapamadığınız?
Can: İlk aklıma gelen şeyi söyleyeceğim. Nasıl bu tiyatroyu kurduk ve devam ettiriyoruz? ;))))
(Bahçe üzümlerini afiyetle yerken soruyorum bu arada) Bunu gerçekten yaptık mı?
Can: Gerçekten, şimdiki kafamla bunu söylemiyorum ama şimdiden geriye doğru baktığımda, yani neyin altına elimizi sokmuşuz, diyorum… Şu an, bugün diyorum. O zamanki Can nasıl bu işin altına elini sokmuş?
Yapamadığın şey ne peki? Var mı yani? Mesleki bir şey olmak zorunda değil bu.
Can: Yok yok, ilk aklıma geleni söylüyorum. (uzunca bir süre bekliyoruz burada) Arkadaşlar, bunlar zor sorular… ;)))
img_6295Emir: Evet tiyatroyu nasıl kurduğumuza şaşırıyorum ama kendi adıma “Ulan bunu nasıl yapıyorum, nasıl yaptım yahu?” diyecek kadar onayladığım bir şey yaptığımı düşünmüyorum. O yüzden “Ben bunu nasıl yaptım yahu?” falan demiyorum… Gerçekten, bu ülkeyi nasıl bu hâle getirdik? Ve hâlâ bu ülkeyi adam gibi bir yer haline getiremedik, buna çok şaşırıyorum, buna inanamıyorum mesela… İnanıyorum tabii de, biliyorum neden olduğunu, gerçek bu ama buna çok hayıflanıyorum. Nasıl böyle elimizden kaçıyor, nasıl tutamıyoruz, gözümüzün önünde?… Buna inanamıyorum. Nasıl beceremiyoruz? Bu kadar her konuda fikri olan insanlar olarak bu kadar bilen, eden… Konuşan insanlar olarak nasıl böyle ellerimizden gidiyor, buna inanamıyorum, nasıl beceremiyoruz bir yanından tutmayı? Belki de tutuyoruz, bilmiyorum; belki de 20 sene sonra “bir yerinden tutmuşuz” diyeceğiz ama şu andan baktığım zaman, gerçekten tutuyormuşuz gibi gelmiyor bana ve bunu nasıl tutamadığımızı, bu kadar emek vermemize rağmen, bu kadar düşünmemize, bu kadar konuşmamıza rağmen buna inanmıyorum yani…
Berkay: Yaptığıma şaşırdığım: Genco Hoca’ya (Erkal) yaptığım kukla. Hayatımda bir tane kukla yaptım, o da Genco Hoca’nın kuklasını yaptım, ona hediye ettim.
Hocanın kuklasını mı yaptın?
Güney Zeki Göker: Genco Ağabey’i yapmıştı evet.
Aa!
Berkay: Hiç görmedin mi?
Hayır görmedim.
Berkay: Gösteririz bir gün. Bizde, D22’de bir gün oyun oynadığında da hediye ettim ona.
Aaaa…
Berkay: Gerçekten mesela, geçen gün de fotoğraflara bakarken düşündüm bunu. Şaşırdığım şey o. Hayatımda bir kere yaptım. Bir daha yapmadım yani. Bir gün yine oturmak istiyorum başına ama buna gerçekten çok şaşırıyorum yani. Yapamadığıma şaşırdığım da, nasıl canımı sıkmamayı başaramadığıma şaşırıyorum. Bunu nasıl yapamadığımı bilmiyorum.
O kadar farklı ve o kadar güzel cevaplar veriyorsunuz ki… Peki, kötü yaptığınızı bildiğiniz bir şey var mı? Kötü yaptığınız için kendinize güldüğünüz bir şey de olabilir bu.
Emir: Oyunculuk! (Kahkaha seslerimizin patladığı an bu an, yan komşuları dayanamayıp duvara vurmuş olabilir ama duymamışızdır)
Yazacağımı biliyorsun bunu ;)))
Can: Birçok şeyi kötü yapıyoruz canım.
Tamam, bir tanesini söyle.
Can: Top oynayamıyorum mesela. Futbol oynayamıyorum. Kesinlikle. Herkes benimle dalga geçiyor.
Bunu yapamadığını biliyorsun yani…
Can: Halı saha maçı yaparlardı. Ben gidiyordum halı sahaya. Gidiyordum ama almıyorlardı beni takıma zaten. Ama gidip orada alkış tutuyordum falan böyle ezik ezik.
Sen oyunculuk yapamıyorsun. Sen de yazamıyor musun acaba? (Berkay’a)
Berkay: Aynen, yazamıyorum. (gülüyor) Şunu kötü yapıyorum diyeceğim bir şey, değil mi?
(Berkay hâlâ çok çalışkan bir şekilde cevabını arıyor)
Evet. Yani “Onu bir iyileştirsem çok iyi olacak ama…” dediğin, “Keşke çok iyi top oynayabilsem” gibi bir şey yani…
Berkay: Haa… Keşke iyi ingilizce konuşabilsem.
Bunu mu yapamıyorsun? Bu çok basit bir şey.
Berkay: Evet. Bunun üzerine eğilince öğrenirim, biliyorum da… Araba kullanmak gibi.
Yapamadığını bildiğin şey bu: İngilizce. Peki anlıyor musun?
Berkay: Anlıyorum.
Emir: Anlıyor da, konuşuyor da canım.
Çok iyisini yapmak istiyor.
Emir: Oyunculuk dışında, bir de tabii şey, ben de bu konuda kendisiyle çok dalga geçilen biriyim. Ben de biraz hakikaten teknolojiyi kullanabilmek isterdim. Çok değil, azıcık. Dokunduğumda bozmamak en azından. Normal herkes gibi, bir şeyi açıp, bir şeyi kapatıp…
Benim de Güney Zeki Göker olmak istemem gibi… Ben de Güney gibi olmak isterdim. Her konuda onu aradığım için… Yazdıklarımın nereye gittiğini bulamıyorum bilgisayarımda. Ne yazarsan yaz, insan kıymet verir ya kendinden çıkana. Bilgisayarımın neresinde olduğunu bilmiyorum, düşün bunu bir. Yani sayfalarca yazıp nerelere gittiğini bilmediğim çok önemli eserlerim var çocuklar ;)))) Benim bir tane sorum var ama onu size soramıyorum, çünkü çok gençsiniz, o yüzden bu soruyu tersten soruyorum. Şöyle soruyordum normalde. Bundan 20 sene önceki Emir, Can, Berkay buradan yürüyor. Şimdi buradan geçiyor, D22 Köşk’ünün önünden tamam mı? Ama sen, senin şu anda 45 filan olman lazım. O geçiyor böyle 20’li, 25’li yaşlardaki, tam tiyatroyu kurduğunuz zamanki sen (siz) geçiyorsunuz, ona bugünden söylemek istediğiniz bir şey var mı? Onu durduruyor musunuz? O bir şey söylüyor mu? Şimdi onu tersten sorayım ben size. O yaşlara geldiğinizde (çok yaşayın siz, aşırı uzun yaşayın lütfen bak), sizin 45 yaşınız, sizin 25 yaşınıza ne cümlesi kursun isterdiniz? Eğer bir şey söyleyebilecek olsan? 45 yaşındaki Emir, şu andaki hâline ne söylesin istersin mesela?
Can: Yani ilk aklıma gelen ve böyle olacağını da düşünüyorum. Herhalde kendine güven derdim. Kendin ol ve kendine güven…
img_6358Sevinç: İşte bu canım röportajın bundan sonrası muamma. Müthiş bir muamma… Çünkü bozulup değişen telefonum yüzünden, zaten bu cevaplara da Güney’in çektiği kayıtlardan ulaşan ben, bu noktada kafamı duvarlara vuruyorum ama nafile…
Hatırladıklarımı, bende kalanları ekliyorum beceriksizce… Özür dilerim çocuklar. Teknoloji ile aram bu kadar kötü işte…
Emir’in ısrarla konservatuarda okuyan çocuklara, “Lütfen kendiniz olun, bir başkası olmayın. Kafanız karışık biliyorum ama ne olur karışmasın, her durumda kendiniz olup, kendiniz kalın” dediğini ve bunu ısrarla söylediğini hatırlıyorum. Can’ın, ben onlara “Var mı eklemek istediğiniz başka bir şey?” diye sorduğumda “Benim var ama bir dakika…” deyip içeriye gittiğini ve dakikalarca gelmediği için, ‘Herhalde kostüm falan giyiyor, bana bir şey oynayacak’ diye düşündüğümü ve sonra o perşembe akşam üzeri hayatımın 41’ini bu şahane adamlarla geride bırakarak, masaya gelen doğumgünü pastamı üflediğimi hatırlıyorum. Pastanın kremasından emin olmadıklarını söylediklerini, benim de her koşulda onların bana aldığı pastadan bana hiçbir şey olmayacağını söylediğimi hatırlıyorum…
Ve şimdi gece, bu saatte bu son satırları yazarken onları, üçünü bir arada düşündüğümde yüzüme yayılan sersem gülme hâline bakıp, Yiğit’i (Sertdemir) kıskanıyorum. Feci hem de. Onlara öğreten, onlara gösteren olduğu için değil; öyle şeyleri kıskanmıyorum. Onlarla uzun zaman geçirdiği için, onları benden daha iyi tanıdığı için… Kıskanmanın keyfine varıyorum. Röportajın tadına doyamıyorum.
Siz, hep oynayın. Güzel top oynamasanız, kusursuz İngilizce konuşmasanız ve teknolojiden anlamasanız bile az evvel dilediğim gibi o kadar uzun yaşayın ki, ben artık; Emir’in gidince kalmak istediği yerdeyken ve üçünüz çok yaşlıyken, “Vallahi tuttu duası” deyin, koyun rakılarınızı, kadehleri kaldırın…
Çok fazla seviyorum sizi, iyi ki…


Bize Destek Olmak İster Misiniz?

Kültür sanat alanında olan bitenleri sizlere sansürsüz olarak ulaştırmak için 6 yıl önce yola çıktık! 6 yıla 37 dergi ve binlerce haber sığdırdık!

Siz de çorbada tuzum olsun diyenlerdenseniz Patreon üzerinden bize destek olabilirsiniz.

https://www.patreon.com/GazeteMustehak


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı