Ayın KonuğuAyın Konuğu

Sevinç Erbulak – (Alican Yücesoy) 'Oyunculuğa dayalı tiyatro can'dır Sevinç, ben oyuncu görmek istiyorum sahnede"

Sevgili Müstehak’çılar,
Bir iki güne -16 derece olacak olan havaların, bu soğukluğun genel provasını yaptığı bir gecede canım efendim Alican Yücesoy ile buluştuk. Saat 19:30 tatlım, saatini geri al dediğimde, yok tatlım ben yaz saatinde yaşıyorum, sevmiyorum kış saatini dedi bana….
Sermet Yeşil ve Esra Bezen Bilgin’imin kulakları röportaj boyunca çın çın etti. Biz, yine Kafka kafedeydik. Sanırım bir sonraki sayıya, aslında bu röportajların sponsoru olduklarını anlatmakta ve bir röportaj menüsü hazırlatmakta fayda var. Sanırım hep orada olacağız…
Bu gece neler mi oldu ?
Alican’ı dinledikçe ona olan hayranlığım daha da arttı…
Her zamanki gibi başlıklardan başlık beğenemedim…
Hiç beklemediğim cevaplarla dolu bir sürü soru sordum…
Onu neden aynı oyunda bir kaç defa arka arkaya seyretmek isteğiyle dopdolu olduğumu daha iyi anladım. O anlatsın, gece bitmesin istedim…
Geri kalan her şey, işte burada, huzurlarınızda….
S- 17 sorun var…
A- Ne yapacağım ? Sayı mı söyleyeceğim ?
S- Evet.
A- Gerçekten mi ? :))))
S- Evet.
A- 6.
S- A a ! Tiyatro Hal ve Müstehak hakkındaki değerli düşünceleriniz Alican bey….
A- Şaka yapıyorsun…Bence süper başlıyoruz. Tiyatro Hal ile ilgili değerli düşüncem, tabii ki oranın, özellikle şu anda tamamen Haliç Üniversitesi’nin arka bahçesi olmaktan kurtulmuş bir tiyatro oluşu…Orada hem oynamış biri olarak, hem de çok sevdiğim arkadaşlarım kardeşlerim olan bir yer olduğundan böyle iyi dileklerimle başlamayacağım yani :))), kurtulmuş bir yer olarak görüyorum; özellikle Iraz’la Güney’in böyle harıl harıl çalışma halleri…Seviyorum orayı ben.
S- Onlar için çok önemlisin…
A- Onlar da benim için çok önemli…
alicanaa
S- Müstehak okuyor musun ?
A- Okuyorum tabii ki…
S- Röportajlarıma bayılıyorsun.
A- Bayılıyorummmm…:)))Hatta geçen ay bir resim yolladım onlara, bu ay yollayamadım ama…(Bence resmin sahibini araştırın sevgili okurlar, benden söylemesi, iyi bakın yani ) 16 ?
S- Çok sevdiğin bir söz, bir cümle var mı ?
A- Var. Vardır. Gelince söyleyeceğim…
S- Peki, hala beraber oynayamadığına inanamadığın oyuncular var mı ? Vardır tabii…
A- Sevinç Erbulak.
S- Yaaaaaa…
A- E inanamadığım, evet Allah Allah…İnanamıyorum çünkü biz, tanışmamıza rağmen,iki tiyatro seven insan olarak, gayet oynayabilecek olmamıza rağmen oynamamış iki insanız. Offf kendi arkadaşlarımın çoğuyla oynamadım yahu, tabii yani, ne bileyim? Serkan’la oynamadım, Keskin’le…Serkan’la da oynamayı çok isterim. Kendi hocalarımın çoğuyla oynadım. Bu iyi bir şey…Başka, illa oynayalım dediğim çok da insan yok galiba…Oynayamadığım ? Çok var yahu, benim oynamadığım çok oyuncu var ufff…Özellikle oynamak istediklerimi soruyorsan söyledim işte iki tanesini :)))
S- Bende 3 kişilik bir oyun var. Ay pardon 4 kişilik.
A- Tamam birini daha buluruzi hallederiz onu biz…
S- Ben bir soru soracağım, en kıyak özelliğin ? ( Burada yine Sermet üzerinden örneklemeden geçemedim tabii ki )
A- Çabuk inanırım…
S- Ayyyy…
A- Kolay ikna olurum. Bir de ne derler ona ? Şey… Teslimiyetçiyimdir yani.
S- Ben bir tane daha soracağım, başucu kitapların var mı ? Dönüp dolaştığın kitaplar ?
A- Var. Cibran’a geri dönerim. Cibran’ın her şeyine geri dönerim yani. Ondan sonra, garip bir şekilde Behrengi’ye de geri dönerim. Ama Kafka’ya çok geri dönerim, adamımdır çünkü. Bak Kafka kafede oturuyoruz. Kafka, hep, hep Kafka. Ama Kafka yani.
S- En sevdiğin yazarlar ?
A- Söyledim. Kafka.
S- Yok, oyun yazarları.
A- Brecht ya ! Brecht çok severim, tiyatro Brecht’tir ya. Gerçekten tek belki de. Brecht’tir abi tiyatro. Bu kadar seviyorum, bir tane Brecht oynadım yani düşünsene. Ama oynamaktan mı keyif alıyorum bak onu bilmiyorum. Metin olarak, söylediği şey, oyun olarak; o yani ! O. Oynamak o kadar…Bizde yapıldığı şeklinden bahsediyorum. Bizde çünkü epik oyunculuk diye bir şey türemiş durumda ve ben o epik oyunculuk denen şeyin gerçekliğine inanamam yani. Arkadaşlar bakın epik oynayacağım filan, yapamam yani. Buna inanmıyorum. Eminim Brecht de inanmıyordur böyle bir şeye.
asdaS- En sevdiğin repliğin ? Var mı böyle bir şey ? Yani Küçük Prens’teki ‘sen saat 4’te geleceksen ben saat 3’te heyecanlanmaya başlarım’daki gibi, o gelmeden önce hah geliyor dediğin bir replik ?
A- Soru tam olarak buysa yok öyle bir replik. Ben repliklerimi beklemem.
S- Hayır yahu, üfff; söylemeyi çok sevdiğin bir repliğin ?
A- Hımmm, geldi işte sırası dediğim bir replik ? Bulacağım bunu da, hatırlayamadım şimdi :))) Kesin hatırlarım ama.
S- En son kendini sahneye atmak istediğin oyun ? Ben de orada olayım dediğin yani.
A- Bende bununla ilgili galiba bir sıkıntı var. Evet evet. İzlediğim çoğu şeyin içinde olmayı isteme var bende.Bende mesela iyi oyun kötü oyun diye bir şey yok. Ben izlediğim her şeyin içinde bunda ben de olsaydım falan oluyorum. Çünkü ben tiyatroda hep sevilecek bir şey buluyorum garip bir şekilde. Mesela kötü oyunlar olur ya, gerçekten kötü oyunlar ama, kötüdür yani oyun, ben gene de sevilecek bir şey buluyorum onda ve içinde olmak için sebep bulabilirim yani. Şunu söylemeyi çok isterim ama, ”şu oyunda gerçekten olmak istemezdim” demek isterim. Sana az önce bahsettiğim hani son 20 dakikasında bileklerimi kesmek istediğim oyun var ya ? Ben o oyunun da içinde olmak isterdim bir yandan da.
S- Peki…Güldüklerin ve kırıldıkların ? Nelere gülüyorsun ? Neler kalbini kırıyor ?
A- Beni gerçekçi şeyler güldürür aslında. O yüzden de zaten gülemem çok fazla. Gerçekten, gerçekçi derken; gülmenin böyle, nasıl anlatayım onu ? Gülmenin gereklilik olduğu bir durumda hissediyorum ben bu çağı. Gülmek bir gereklilik. Yani, sanki çağ öyleymiş gibi. Gülmek zorundayız. Mutlu olmak zorundayız. İlla ki mutlu olmalıyız ve gülmeliyiz. Yani mutluysak gülmeliyiz gibi. Bu da bana gerçekçi gelmiyor. O yüzden gerçeklik arayışım var yani. İsteğim….Acaba anlatabildim mi ? Yani daha açayım mı bunu ?
S- Aç. Çok güzel söyledin aslında ama aç, bu çok güzel bir konu.
A- Tamam, dediysem tamam.
S- Yok bence aç, bu çok güzel bir….
A- Mesela bir şey izlerken gülemem ben kolay kolay. Bir şey seyrederken gülemem yani, çok öyle kahkahalarla gülmem. Cem Yılmaz’a çok gülüyorum o ayrı da. Seyrederken güldüğüm tek şey herhalde o olabilir. Onun dışında bir şey güldürmüyor beni öyle kolay kolay. Ama an içinde, gerçek hayatta, kimsenin gülmeyeceği bir şeye gülerken bulabilirim kendimi. Yani ne bileyim, örneğin; küçük bir çocuğum yolda yürürken tökezleyip düşmesine ben gülebilirim, tabii nasıl düştüğüyle de alakalı. Kıç üstü bir patlak oturma vardır ya, buna gülebilirim. Gerçekten. Gerçek çünkü bu. Ya da anneannem bana şöyle bir şey söyledi. Bana değil de, yılbaşında; bak buna çok güldüm mesela, aslında şaşırdım. Şaşırttı önce, sonradan güldüm buna. Hatta ayrıldıktan bir süre sonra güldüm çünkü gerçekliği o an ayırd edemedim. Ben yılbaşında, her sene böyle anneanneme gideriz, yemek yeriz, sonra herkes dağılır falan filan. Anneannem, annem oturuyor, biz de Efe’yle, kardeşim sağında solunda oturuyoruz, yemek yiyoruz böyle, bir yandan sohbet ediyoruz….Bir ara böyle kafayı kaldırdı, ‘bunları sen mi yaptın’ dedi anneannem. Anneme. Annem de ‘evet ben yaptım’ dedi.
S- Yemekleri mi ?
A- Ben de önce öyle zannettim. Ama bunu o kadar gerçek sordu ki ! Bunu şaka yapmak için yaptı. Ve bu anneannemden beklemediğim bir perfonmanstı. Hani çok güncel bir espri anlayışı ya bu ? Bu anneannemin döneminin espri anlayışı değil yani. Hiç o şakalar değil bunlar. Beni şaşırttı. Normalde güldürür. O an güldüm. Ama içimden. Sonra öpüştük koklaştık ayrıldık ve ben buna yolda kahkahalarla güldüm, bir yandan gülüyorum bir yandan da böyle şaşkınım hala. Böyle şeyler galiba, ne bileyim…Bunlar güldürüyor. Daldan dala atladım. Serbest çağrışımlarla gidiyorum ben. :)))
S- Bayıldım, kelimesine dokunmadan yazacağım.
alican1
S-Peki kırıldıkların ?
A- Omurgasız insanlar kırıyor beni. Bak yine oradayım. ( Biz tabii önce, Alican’la 2 saate yakın konuştuğumuz için, ortak bir tanıdığımızdan bahsediyoruz burada, ”küçük” bir adamdan ) Duyarsızlık, beni kıran bir şey. Kolay sahip olunan da bir şey aslında. En kolayı. Duyarsızlık. Beni kırar. Kırıyor. Çok kırıyor. İnsana karşı, hayvana karşı, doğaya karşı, fikirlere karşı. Duyarsızlık işte. Hödüksün, duvarsın sen işte yani. Kırılganlığım da kendime aslında bir yandan da bu noktada. Gerçekten kendime. Yani öfkem kendime, kırgınlığım kendime. Bir şekilde kendime dönüyor çünkü yani işte bu duvar örneği gibi. Sen duvarsın ve ben sana duyarlı bir duvarmışsın gibi davranmaya çalışıyorum. Duyarsız ya duyarsız. Ama Sevinç neden olmasın ? Ama insani zaaflarımız var ya bizim. Hepimizin içinde bir faşist var yani. Duyarlı olmalısın diyorum ben karşımdaki duvara mesela. Niye diyeyim ? O da duyarsız olmayı tercih ediyor. Beni kırar ama ! Bana ne ya, seni kırarsa kırar ! Ben memnunum yani duyarsız olmaktan. Belki de bu yani bilmiyorum. Öfkenin kaynağı diyorum ya ? Kendime işte orada dönüyorum. Diyorum ki, hah evet, ben de kendi çapımda küçük bir faşistim. Birinin duyarlı olmasını istemek tamam çok güzel bir şey, evet erdemli; tamam. Ama benim de yani bir çok erdemli insana göre, ya da evrensel doğruların buluştuğu noktada benim de aykırı olduğum yerler vardır.
S- 15 sene önceki Alican, böyle sokakta önünde yürüyor, onu durdurma şansın olsa, ne söylüyorsun ? Bir şey söylüyor musun ?
A- Yanından geçerim, hiçbir şey söylemem. Ağzımı açmam. İlk etapta ona bir şey söylemek geçiyordu içimden. Sonra bakıyorum, her şey zamanında güzel yani. O zaman güzeldi. Onlar olmadan olmayacaktı yani. Şimdi, şunu beklerim yan,; keşke 50 yaşımdaki ben gelse de bana iki çifti laf etse…İsterim şu anda gelip bana laf etmesini ama eminim 50 yaşıma geldiğimde bana bunu sorduğunda, sana şunu derdim, Kafka kafenin önünden çaktırmadan geçerdim herhalde. Bakardım bir dışarıdan nasıl görünüyorum diye. Kendi görüntümü merak ederdim sadece. Hiç bulaşmazdım. Hatırlamak isterdim sadece kendimi. Durşumu, bakışımı, bugünümün. Falan filan gibi şeyler. Şu anda gitsem 15 sene önceki halimin yanına, böyle bakarım azıcık kendime. Sadece izlerim kendimi. Belki çaktırmadan köşeden dinlerim kendimi biraz. Asla konuşmam. Nasihat filan.
alicaaan
S- Hayvan Çiftliği’n ?
A- Evet ?
S- Hayvan Çiftliği’ni konuşalım. Konuş benimle.
A- Sana Hayvan Çiftliği’ni mi anlatayım ? Bizim yaptığımız Hayvan Çiftliği…
S- Ne yapmak istediniz ?
A- Ne yapmak istedik ? Müzikal yapmak istedik 🙂 Elimizden geldiğince de onu yaptık yani ama bana ne kaldığını soruyorsan o ayrı bir mevzu tabii. Hayvan Çiftliği benim için şöyle bir şey oldu mesela, bence ilk defa bu böyle oldu ya da ben ilk defa bunun gerçekten farkına vardım ve bundan sonraki oyunculuk hayatımda da bunu kovalayacağım aslında.
S- Çok merak ediyorum ne söyleyeceğini.
A- Kendi yaşadığımız hayatla, ben Alican olarak yaşadığım hayatla; sahne hayatı;hani biraz önce konuştuk ya, hayatında nasılsan sahnede de öylesin diye ( biz bunu buluşur buluşmaz konuşmaya başlamıştık ) tamam o cepte; dışarıdaki hayatımla sahne hayatı; paralelliği….Bahsettiğim o cepteki tarafının haricinde bir paralellik bu. Özellikle Hayvan Çiftliği’nde bunu arayıp bulmama gerek kalmadı çünkü direkt içinde yaşıyordum Hayvan Çiftliği’nin. Çok zor değildi yani. Ama oyun bana şunu gösterdi, hepimizin bildiği bir şey aslında oyuncular olarak, uzağında değil. Bütün her şey yakınında. Her şey, her rol yakınında. Her durum yakınında. Bu oyundan önce hep varsayımlarla hareket ettiğimi söyleyebilirim. Kendimce varsayımlarım vardı. Ama şu an bulmaktan, gerçekten görmekten bahsediyorum. Gerçekten görmek. Aslında Hayvan Çiftliği’nde de oldu diyemem. Bence bu bir süreç. Şimdi bir basamak aydınlandı. Burası belirgin artık. Diyorum ya ben zaten Hyavn Çiftliği’nin içindeyim. Benim içinde olduğum dünyada zaten bir tane Napolyon var. Bir tane Squealer var, Minimus var, var onlar; gerçek insanlar. Onun için Hayvan Çiftiği olmasaydı gene aynı şey olur muydu bilmiyorum bak. Bunun etkisi büyük oldu. Bu iyi denk geldi yani. Haydi lan dedim, haydi ya ! Çok gerçek her şey ! Bundan sonrası bence daha tatlı tarafı. Artık bunu formülize edebilirim. Kendim için, kendimce. Bundan önce de kendimce yaptığım şeyler vardı ama bu bana mesleki olarak çok şey kazandırdı. Özetle, Hayvan Çiftliği…Ve tabii ki farkındalıkla ilgili…

alican5S- Hayatındaki Napolyon 🙂

A- Evet hayatımdaki Napolyon’ları, Minimus’ları çok daha iyi görüyorum.
S- Süper bir gücün olmasını ister miydin ?
A- Süper bir gücüm var zaten. Ama bu bir süper güç olduğu için söylemeyeceğim sana. Sonra söylerim. Buna dönelim ama sonra. Söyleyeceğim.
S- Alternatif sahneler hakkındaki düşüncelerin ?
A- Çok fazla oyuncu var ve çok daha fazla da olacak, bu belli bir şey artık. Herkesin talepleri, herkesin beklentileri var. Tiyatro yapıyor olmak tabii ki çok güzel bir şey. Mesela ben yurtdışında var mı alternatif tiyatrolar bilmiyorum. Ben gittiğim her yerde kesin oyun izlemişimdir ama alternatif bir tiyatroya gittiğimi hatırlamıyorum yurtdışında. Nasıl yaptıklarını bilmiyorum, bir örneğim yok. Onlarda şöyle yapılıyor, bizde böyle yapılıyor diyemeyeceğim ki buna da inanmam. Yurtdışında böyle yapılıyor bizde neden böyle yapılıyor’cu da değilimdir hani. İyi örnekler varsa örnek olmalıdır zaten.
S- Ben de bunu hiç tecrübe edemedim, yer bulamıyorum çünkü.
A- İşte zaten bu bile demektir ki, başka kafa bir şeyden bahsediyoruz demektir. Bizde şöyle bir algı olması hoş bir şey değil. Alternatif tiyatrolar sanki… Alternatif mekan olabilr bence onun adı. Alternatif tiyatro diye bir şeyi benim aklım, onu da almıyor mesela. Aynı şey gibi geliyor bana, epik oyunculuk 🙂 ‘ la, Alternatif tiyatro bana aynı geliyor bunlar. O zaman ben Alternatif bir tiyatroda epik bir oyun oynamak istiyorum yani :)))
A- Yaaaa başlık yapabilir miyim ? :)))
A- Ben Alternatif bir mekanda Brecht oynamak istiyorum. Bu daha mantıklı olabilir :)))Yani, şöyle bir şey var, acınacak bir topluluk varmış da sanki ortada, ve bu acınacak topluluk bizim sadece meslektaşlarımızmış diye, valla sanki böyle bir kafa var yani; gerçekten var bak Sevinç. Bu üzücü bir şey tabii ki. Ben de destekçisiyim, başından beri, tüm alternatif mekanların yani. İlk alternatif mekan fikrinden beri destekçisiyim. Hikaye şu Sevinç, adam söylüyor, ”Biri yürür, biri bakar, tiyatro budur”. ”Biri izler, biri yürür”. Boş alan yani. Boş bir alandır tiyatro, zaten budur yani. Dünyanın en iyi prodüksiyonuna dünyanın en kötü oyunlarını ve metnini oturtabilir misin ? Böyle bir şey olabilir mi ? Ama dünyanın en kötü prodüksiyonuna gerçekten dünyanın en iyi oyuncularını ve metnini oturtabilirsin. Onu izletebilirsin. Işık ? Bir tane ampülün altında her şeyi oynayabilirsin. Bir şey izletmekse olay, bir dert anlatmaksa, tiyatro yapıyor olmaksa…Uçan halı da yapmayıverirsin. Bir de benim de kendi kısa tecrübemde gördüğüm şudur ki, gerçekten neden böyledir bilmem ama sanat dalgası, genel olarak bütün kollarıyla yani; hep yokluktan beslenen bir şey. Yokluktan var oluyor her şey. Varken olmuyor zaten bir şekilde. Tabii ki var olsun da biz onun üstüne düşünelim nasıl yapacağımızı. Eyvallah. Ama yoktan daha güzeli var oluyor diyeyim ben ya da. Bilmem anlatabildim mi ? Bu bölümü ayıklaman biraz zor olacak. Konunun dışına çıkmış olabilirim.
S- Hiç de zor olmayacak. 🙂 Aynen yazacağım.
fotoğraf (1)
S- Ayyy Prenses var burada ?
A- Kim o ?
S- Prensesin Uykusu…Tabii ki soracağım çünkü onda beraberdik. Hayvan Çiftliği’ndeki gibi bir soru, sana Prenses’in Uykusu’ndan kalanlar ?
A- İşte bak sen kaldın bana Prenses’ten 🙂
S- Yaaaa ! Çok sevdin değil mi o filmi ?
A- Çok sevdim ! Çoook. Her şeyiyle çok sevdim. Genco kaldı, Gneco Erkal kaldı bize, her şeyiyle o kaldı mesela. Biz öğrenciyken onun oyunlarına giderdik mesela. Böyle gerçekten, büyülenmiş gibi izlerdik. Çünkü, bence de öyle yani ben bu söyleyeceğim şeye çok da katılıyorum, Genco ağabeyin bir üslubu var ve onu sadece o yaptığında oluyor. Sadece o yaptığında olmaya devam edecek. Ben yapayım mesela onun yaptığının aynısını, çok fena gülersiniz bana. Keza aynı şey bence Ferhan Şensoy için de geçerli. Bence böyle özel adamlar var zaten. Genco o yani. Onunla oynadım ya ! Önemliydi yani. Onunla oynamak çok önemliydi.
S- Kamikaze’ye bindin Genco’yla:)
A- Evet ve ben korkuyordum biliyorsun Kamikaze’den. Ödüm patlar benim o lunapark aletlerinden. Çağan, okuma provasında fan makinesiyle çekeceğiz Genco ağabey sorun değil dedi, o da yok ben binmek istiyorum dedi ben zaten kalp kriziyim o an. Genco ben binmek istiyorum deyince ben orada şey diyemem ki artık yalnız ben korkuyorum falan nasıl diyeyim yani ? Diyemem. Velhasıl, gizli gizli hayran olduğum bir adamla birlikte oynadım. El ele tutuştuk, yanak yanağa verdik; çok güzeldi ya.. Seninle oynadım, Çağlar’la oynadım. Çağlar ya ! Bence bak işte mesela bir çok oyuncunun oynamak istediği oyuncularla oynadım. Buna benzer bir soru vardı ya işte, bak tiyatroda olmamış ama sinemada…
S- Evet yahu, soluna bak Genco, sağında Çağlar, yanında Ayşenil, en kötü ne olabilir yani ?
A- Aynen. Ve benim Çağan’ın en sevdiğim filmidir yani. Ben o filmi garip bir şekilde çok seviyorum. Neden garip bir şekilde diyeceksin, öyle. Seviyorum ben o filmi.
S- Ben de. Oynamasaydım da,içinde olmasaydım da böyle bu bende.
A- Ben de. O havasını seviyorum. Aynen.
S- Bir de biliyorsun genç kuşak oyuncular deniyor. Ne şaştın ? Senden genç oyuncular var artık Alican 🙂
A- Vay be ! Ben genç kuşak oyuncu değil miyim ? Yaşlı kuşak mıyım ben ?
S- Hayatını kolaylaştırmak için şöyle söyleyeyim, böyle 20-25 yaşında, yeni okul bitirmiş oyuncular mesela ?
A- On numara. Tabii ya. Bizim tiyatroda da var.
S- Sen onlara amcalık yapmıyorsun değil mi ?
A- Hiiiç. Ben hiç o adam değilim bir de. Hiç. Bende şey vardır yani. Bizde de var dedim ya, gerçekten çok iyiler. Ben böyle mesela, izliyorum. Adamlardan alınacak çok şey var. Her kuşaktan alınacak çok şey var. Bizden üstekilerden bence alabileceğimizi aldık gibi geliyor bana. Kendi arkadaşlarımızdan almaya devam ediyoruz. Asıl mesele gerçekten şimdiki genç kuşaktan, onlardan sonraki genç kuşaktan, ondan sonraki genç kuşaktan öğrenmek yani. Aslında bunun adı tam olarak öğrenmek.
S- Ben öğreniyorum mesela. Yani öğrencilerimden.
A- Bence seninki süper bir şey işte. Seninki müthiş bir şey. Hoca bize onu söylerdi hep. Biz bir de oradan geldik, o eğitim kafasından geldiğimiz için yani. Hoca hep şunu söylüyordu, biz sizinle önce meslektaşız; arkadaşız, sonra hoca- öğrenciyiz. Ben sizden öğreniyorum oyunculuğu, siz benden öğrenmiyorsunuz. Ben hocayı işte gerçekten ne zaman anladım ? İşte o zaman anladım. Dedim ki vay be ! Gerçekten öyle çünkü. Adam siz benden öğreneceksiniz deyip gitse zaten arkaya hiç bakmıyor demektir; geliyorsunuz herhalde arkamdan falan yapıyor olması lazım. Ben de arkadaşlarımdan, yeni tanıştığım insanlardan, genç kuşaktan haliyle öğrenmeye çalışıyorum oyunculuğu. Anneannemi anlatyım ya mesela, ben o gün anneannemden bir ders oyunculuk dersi aldım, bir kür aldım mesela, o bende. Ve evet yani her gelende bu var, ilişki kurulduğu sürece, ilişki kopmadığı sürece insanlar arasında, zaten dünyanın en zor işini yapmıyoruz yani. En önemli işini de yapmıyoruz. Hatta en havadaki işini yapıyoruz yani. Evet, bak ! havada. Çok önemsiyoruz ya ? Sadece ona tutuluyorum ben bazen…
S- Tutuluyorsun.
A- Tabii tabii. ”Tiyatrocuyuz biz, tiyatro önemlidir”. falan. Yok öyle bir şey. Yahu herkes kendi mesleği bütün dünyada konuşulsun ister. Gidelim bir mobilyacıya, sana neler anlatır… Aklımız almaz. Dinleyelim adamı, ulan ne kadar önemliymiş bu mobilyacılık filan deriz.
mkS- Söylediklerine kelime kelime katılan biri olarak soruyorum, bunun böyle olmadığını düşünen birine anlatamayız değil mi bir şey biz ?
A- Nasıl ? Olur mu ? Ben hep anlatıyorum. Ben bunu mesela söylüyorum. Benim tiyatroyu çok önemseyen arkadaşlarım vardır. Ben hoca’cı olduğum için, daha doğrusu hocanın özel laflarını hep ayıklamışımdır; bir tanesi de şudur bak; ‘ Çocuklar ! Tiyatro ciddi bir şakadır ” ” O kadar ciddiye almayacaksınız, yapın gitsin işte ”. Gerçekten o’dur çünkü yani. ” Didiklerseniz bir bok oynayamazsınız,  zaten oynayamıyorsunuz, aramayın, yapın ”. Hocam oradan mı gireyim buradan mı ? ” Gir işte oğlum nereden istiyorsan ”. Hocam ama işte bu lafın alt metni ? ”Ne diyor oğlum orada ? ”. Seni seviyorum diyor hocam. ”Seni seviyorum” desene oğlum o zaman. :))) O kadar önemli bir şey yapmıyoruz. Füzyonu parçalıyor olsak, tamam arayalım bir beş sene daha arayalım, çalışalım da yok öyle bir şey…
S- Aklıma hep Savaş hoca geliyor, bizi ne zaman Müşfik hocayı anlatsa bana.
A- Evet. Onlar zaten benzermiş. Ben bunu önceden de duymuştum.
S- Şu an seni dinlerken, ne söylüyorsan, aklıma Savaş hocam geliyor.
A- ‘‘İnsan gibi söylesenize abicim, niye söylemiyorsunuz ?’‘. İnsan olun. Bak Sevinç, hoca tam bir dekoderdi. Müşfik hocanın olayı, o bir dekoderdir ve onun vericisinin bir alıcısı yok. O anlattığını zanneder ama aslında anlatmaz. Çünkü aslında gerçekten anlatmaz. Hocanın dersi anektodlardan ibarettir. Yani sen utanan birini oynuyorsan, birazcık da şöyle bak demez sana. Demez yani. Sana, işte bir gün bana şöyle şöyle dedi, senin kızkardeşini becerdim dedi; diye anlatır bunu mesela, bunu Müşfik Kenter’den duyuyor olmak seni çok utandırır yani. Yüzünü görünce de ” hah işte öyle bir şey yani, tam şu andaki gibi” der mesela. Asla öğretmenlik yok. Haliyle 2,5 sene anlamakla geçti, sonra a a ! anladım dekoder çözüldü tamam oldum, sonrası da meseleyi anladığım halini unutup değiştirmek ve kendime yollar bulmakla geçti hayatım. Hala da öyle devam ediyor yani. Neydi soru ? :))))
S- Hoca’sız röportaj olmuyor. :)))
A- Asla.
S- Peki…Geri dönüp de oynamak istediğin bir rolün oldu mu ? Şimdi oynasam ya dediğin bir rol ?
A- Keşke falan diye yani… Hımmm… Düşüneyim, düşüneyim…ben, ben; hepsine geri dönmek isterim ben.
S- Yağmurcu’ya filan yani ?
A- Offf Yağmurcu’ya zaten kafadan dönerim de. Ben hepsine dönerim ya ! ”öyle” yapmamak için dönerim, daha iyi yapmak değil derdim, ”öyle” yapmamak. Yakınlardakilere değil ama. Mesela hani şu soru vardı ya, 15 sene önceki halimi izlediğim, şimdi uzaklardaki oyunlara dönsem, bu biraz da acımasız eleştirim olur yani. :)) Bu biraz öyle bir şey çünkü, hani kendime bakarım ve ” offf oğlum niye yaptın şimdi bunu ya ” derim filan. Bak o noktada kendime tahammül edemiyorum. Halbuki normal hayatın akışında kendime şey diyorum, tamam oğlum takıl yahu…Her şey zamanında, yerinde güzel ama iş o tarafa girince derim yani ”niye bunları yapıyorsun, ne yapıyorsun ?”…Oynasana abicim insan gibi derim ben de kendime, kesin. Sormuştun ya hani,şimdi söyleyeyim; ”Bilgili bir tek kişinin beğenisi, sizce bir tiyatro dolusu bilgisizin alkışından ağır basmalı”. Benim tiyatro anlamında, sevdiğim söz budur yani.
S- Duyar duymaz inandın mı bu söze ?
A- Yoook… Benim tiyatrodaki ilk zamanlarımda şöyle söylediler bana, çok komikti ya ! Ne oynuyorduk dur ? Oyunu hatırlayamadım ama komedi oynuyorduk o kesin. Oyun çıkışı birinin arabasında gidiyoruz, Faruk dedi ki ” Japon’lar vardı bu gece ” dedi. İşte biliyorsun sen de…Ben yol boyu kafada kurup sonunda dayanamayıp sordum, ”Nasıl anladılar o zaman abi oyunu ” diye… :)))) Nereden bileceğim :))) Sürecin başladığı nokta o’dur bende. İşte oradan o söze kadar gelir. Bilgili bir tek kişinin beğenisi….. Yüreğe dokunan bir şey var orada. Daha doğrusu ben buna inanmak isterim. Mesela gel bu çağdan bakalım, bir eleştirmenin oyuna gelmesi, eğer bilgili bir tek kişin o eleştirmense senin, bence ayvayı yedik. Ondan bahsetmiyorum yani. Yüreğe dokunmak. Bunun üzerine kurulabilir bence oyunculuk…Mesela Hayvan Çiftliği ile ilgili söylediğin şey memnun ediyor beni, çok ahlaklı bir yerden davranıyorsun sahnede dediğin şey yani. Bundan memnun oluyorum çünkü benim sıkıntım bunlar. Yani bilgili bir tek kişiye dokunmak. Çünkü tabii ki biliyorum o şey’i orada 7 defa daha yaparsam insanlar altına sıçacak, çok daha pis’i yapılabilir yani. Onun güldürme amaçlısı var mesela bende. Kaçıyorum ben hep oralardan. İşte burası; oyuna hizmet mi yoksa kendime hizmet mi ? E oyuna hizmet. O yüzden senden duyduğum şey hoşuma gidiyor. Sen buradan örneklediğin için yani.
S- Bu arada bence bu öyle madalyalık bir durum da değil. Sahnede ahlaklı olmak.
A- Değil, değil, aynen. Biz şu anda olması gerekenden bahsediyoruz. Kesinlikle. Ben olması gereken bir şeyin görülmesinden memnunum sadece, kesinlikle madalyalık bir durum değil. İşte benim süper gücüm de buydu :))) Açıklamış oldum bak. Daha fazlasının nelere yol açabileceğini bilmek ve yapmamak.
( Burada Hayvan Çiftliği hakkında ciddi uzun bir sohbet var ama yazmıyorum çünkü oyun daha yeni başladı ve izlemenizi istiyorum, kaydı silmeyip, oyun kalktığında bu bölümü de yazma sözü vererek devam ediyorum)
alican yücesoy3
S- O zaman nedense hep son soru oluyor bu, yaşadığın ülkede sevdiklerin ve hiç sevemeyeceklerin ?
A- Buna politik bir cevap vereceğim. Hiç sevemeyeceklerimden başlamak istiyorum. İnsiyatif almayan, merak etmeyen, soru sormayan ve en başta bahsettim zaten, duyarlı olmayan insanlar…Onlar. Asla sevemeyeceğim. Bunların tam tersini de hep çok seveceğim. Bunlara sahip olabilen insanları çok seveceğim.
S- Politik olmadı bence :)))
A- İsim isim de verebilirim.
S- Yok, ben biliyorum. Bana yeter 🙂 Geriye sadece repliğin kaldı, repliğini bul artık.
A- Benim repliğim henüz yazılmadı Sevinç :)))))
S- Bence şey ya, şu neydi ya ? Ben ne bir domuzum ?
A- ”Ben pratik bir domuzum, fazla konuşmayı sevmem, o yüzden de az konuşup çok çalışacağım”.
Her zaman yaptığın gibi canımın içi.
Fazla konuşmayı sevmezsin ama bana çok güzel şeyler anlattın. gecenin 4’ü oldu, bitirmeden yatamadım.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı