Ayın KonuğuAyın KonuğuKöşe YazarlarıYurttan Haberler

Sevinç Erbulak / Ayın Konuğu; "Nesrin Kazankaya"

O, cesaretle korkan biri. Cesaretle korkabilmek sol memenin altında öyle güçlü bir cevahir gerektiriyor ki, onda olan da tam olarak bu. Nefis bir cevahiri var. Şu an kalbi kırık, çok üzgün ama başkalarının acılarından kendine mutluluk çıkarmanın, “Neyse ki bu benim başıma gelmedi” deme’lerin ne denli fena olduğunun farkında. Bundan sebep, “Röportajımızı okulumuzda (Müjdat Gezen Sanat Merkezi – MSM) yapalım mı?” dediğimde “Lütfen, orada yapalım” dedi bana. Bu yakma girişiminin çok ciddi olduğunun farkında. Her şeyin farkında. Ancak farkında olursak bu günlerin ardımızda kalacağını biliyor. Öğrencilerine de bunu anlatıyor. Onları mezun ediyor, onlar da kendi öğrencilerine aynı şeyi anlatıyor. Yıllardır böyle sürüp gidiyor bu.
İnatçı, kararlı, romantik; hep daha fazlasını isteyen, ekip ruhunun sağaltıcı, bireyi yüceltici etkisine inanan, ekip olmaktan asla vazgeçmeyecek bir Hatşepsut o. Evet evet, bence kesinlikle bir başka yaşamında Mısır’da yaşadı. Eminim. Bence o kendi dönemimin Hatşepsut’u. Okuyunca şaşıracak belki ama sonra düşününce bana hak verecek, biliyorum.
Hatşepsut, Mısır’da hükümdar olduktan sonra ülkesinde önce huzuru sağlayıp, halkın uzun süre refah içinde yaşamasına sebep olan kadın firavun. Uzun süren hakimiyet dönemi boyunca hep barış istemiş ve sadece isyan bastırmak için sefere çıkmış. Sadece.
İşte, Nesrin Kazankaya. İşte onun kalpten, heyecanlı, inatçı, kararlı ve mesleğine sonsuz inançlı şahane cevapları… (Bu röportaj boyunca okulumuzda yer değiştirip durduk, akşama canlı yayına hazırlandı etraftaki herkes. O da ilk defa geldiği MSM’mizin her bir köşesini gezdi böylelikle. Öğrencilerimle tanıştı. Dans etti, hiç yorulmadı. Bir sonraki karşılaşmamız Tiyatro Pera’sının yeni mekanında olacak, biliyorum; beraber göreceğiz zaten.)
 
Sevinç Erbulak: Öncelikle çok teşekkür ediyorum, sohbetimizi başka bir mekanda yapacaktık ama bugün burada olmak, dayanışma duygumuzu güçlendirdiği için, benim için çok önemliydi; sana sorduğumda hemen evet dedin, çok teşekkür ediyorum. Asla unutmamamız gereken günlerden geçiyoruz.
 
Nesrin Kazankaya: Gerçekten Sevinç, iyi ki buradayız.
 

  • Buradaki varlığın da benim için çok önemli… Hemen istiyorsan, Pera’dan, Pera’dan çıkmanızdan başlayalım… Röportajdan önce dedin ya, “Aslında büyük bir nedeni yok, biz kapitalizme yenildik” diye. Birincisi, Pera’nın seyircileri her şeyin doğrusunu bilsin… Ne oldu, niye çıkıldı oradan yani?

 
Aslında orası yedi, yedi buçuk katlı bir bina. Bunun iki katındaydık biz. En alt iki katı, dönüştürdüğüm bir şey bu zaten. Eskiden altılı ganyan oynanan bir cafeden dönüştürdüğüm iki katlı bir tiyatro…  Türkiye’deki ilk tiyatro lisesi programını ben yaptım ve Pera’da açıldı bu. Müzik ve resim vardı da tiyatro yoktu… Bizim hem lisemiz, hem dört yıllık tiyatro okulumuz, müzik okulumuz vesaireyi barındıran bu beş kat için müfettişler, yıllar sonra -yirmi iki yıl sonra- olumsuz rapor verdiler, “Bu binada böyle bir okul olmaz” diye. Tabi ki bunun kökeninde yatan gerekçeyi biliyoruz… Güzel Sanatlar Lisesi’nin 10’lu yaşlardaki çocuklarda uyanacak sanat duygusunun fevkalade korkuyla karşısındalar. Yani bu zihniyet böyle. Ve bizim başımıza da bu geldi anlayacağın.
 

  • Ne kadar erken eğitilirlerse, o kadar…

 
O kadar tehlikeli olur onlar için. Neyse…
 

  • Ağaç yaşken eğilir ya hani; ondandır 😉

 
Onlar da böyle yapıyor, biz de böyle yapıyoruz. Bu kamplaşma ne zaman bitecek bilmiyorum ama bizim yaptığımız evrensel doğru, onların yaptığı da evrensel gericilik. Ortaçağ… Bu rapordan sonra, önce okul çıkmak zorunda kaldı oradan. Öyle ki koskoca, çok yönlü okulumuzun lisansı gidecekti. Lise, yani MEB’e bağlı 4 yıllık yüksek okul. Fakat işte büyük bir şans Notre Dame İlk Öğretim Okulu, Bomonti’deki, o boşalmış; biz de apar topar oraya taşındık. Ardından, Tiyatro’nun da çıkmasını istedi ev sahipleri; benim inadımla büyük mücadelelerle sezonu açtım. Fahiş bir kirayla sezonu başlattık fakat devam ettiremedik. Çünkü ev sahibi artık çok üstümüze geldi, dolayısıyla… Gene de ben mutluyum; sezonu yaşadık, yeni oyunumuzu sahneledik işte… Bak biz şubat ayındayız, şubat başına kadar oynadık. Sonra çıkmak zorunda kaldık büyük bir hengame ile; oyuncular, taşıyıcılar, arkadaşlarım sağolsun… Okul, dediğim gibi geçen yıl taşındı işte, büyük bir şans eseri çok güzel bir binaya; dediğim gibi Bomonti’de. Böyle Sevinç.
 

  • Eğitim kesintiye uğramadı sanırım.

 
Yok uğramadı, çok güzel bir yer. Orada devam ediyoruz, çok güzel dev bir bina. Geleneği olan bir bina. O açıdan mutluyuz yani. Tiyatro Pera’nın binadan çıkması, tamamıyla Taksim’de şu an görünen bir değişimin parçası aslında. Elbette görünen şeyin altında yatan çok ciddi bir politik dünya görüşü var, yani Taksim’i dönüştüren  görüş bizi orada fazla buldu; haliyle. Tiyatro Pera 16. yılında, okul ise 22 ya da 24 yıl önce; öyle bir şey… Ben başından beri yokum tabii. Zaten biz başından beri, gerek yerel yönetimden gerek valilikten ya da adı neyse ondan hiçbir destek görmedik. Tam tersine, hep bir engelleme vardı. Şu an Taksim için çok çok üzgünüm… Oktay Rıfat’ın lafıydı galiba “Pis bir koku esiyor Beyoğlu’nda”, ama geçecek bu. Gene bütün sanat dallarının başlangıcını, gelişmesini mekan teşkil etmiş bu Beyoğlu-Taksim yeniden bir gün güzel günlerine kavuşacak. Ama biz artık orada değiliz. Çok üzgünüz çünkü, yani çok üzgünüm, seyirci de çok üzgün. Tüm oyuncular, öğrencilerimiz, oraya gelen herkes gözyaşları içerisinde. Ben ağlamamayı ilke edindim ama bazen kendi başıma kalınca, 16 yılın emeği var… Bazen düşünüyorum, tuhaf bir duygu tabii; biraz lüks olacak ama sanatın, kültürün biraz değerini bilen bir ülke olsaydık. Olabilseydik… İster yerel yönetim, ister bireysel anlamda büyük bir destek görürdük. Böyle binalar ardı ardına yok edilmezdi ama öte yandan  düşün, ben Devlet Tiyatrosu’nda yıllarca çalıştım ama ayrılmak zorunda kaldım bu son  olaylar yüzünden. Müdür olarak da çalıştım 1-2 yıl, Taksim Sahnesi’ni biz onardık.
 

  • Aa evet, müdürlük de yaptın.

 
Taksim Sahnesi de elimizden gitti. Ya da bütün arkadaşlarla birlikte el birliğiyle yaptığımız Aziz Nesin Sahnesi de öyle… “AKM mi var ki o kalsın” diyeceksin, ya da Emek Sineması?
 

  • Muammer Karaca.

 
Karaca… Onu diyorum, Karaca Tiyatrosu gibi, bir büyük geleneğin en, en yoğununu yaşamış bir tiyatro yıkıma terk edilmiş yapay gerekçelerle; yok depreme dayanıklı değilmiş filan. Oysa biz Pera Güzel Sanatlar Tiyatro Bölümü’nün yıl sonu oyunlarını orası daha büyük diye hep orada yaptık. Her zaman. Genco Bey çok daha iyisini bilir, ayrıca orada bir deprem sorunu varsa bütün İstanbul’un var…
 

  • Şehri boşaltmak gerekir, değil mi? Boşaltalım o zaman…

 
Yani şunun için söyledim bütün bunları; bu kadar bina, bu kadar kültür merkezleri, gelenekler yok edilerek kapatılırken sadece kendi binamdan çıktım diye ağlamak ayıp geliyor bana biraz. Evet böyle. Bu dönem belli ki böyle geçecek. Sadece nasıl geçecek? Örneğin herkes kendi mesleğiyle, yarınıyla ilgili planında inatçı ve inançlı olursa geçecek. Ben şimdi başka bir yer bulacağım, “Şu an buldun mu?” diyeceksin, hayır henüz bulamadım ama bulacağım, göreceksin. Eylül sonunda Tiyatro Pera 17. sezonunu başka bir yerde açacak ve büyük bir olasıklıkla Şişli’de; orada yeni bir yer arıyorum…
 

  • Sanıyorum Notre Dame binası, size tahsis edilen, eğitim verdiğiniz bina tiyatro oynamaya müsait bir alan barındırmıyor içinde, değil mi?

 
Yok. Orası sadece lise ve okul olarak kullanılıyor. Müzik okulu ve lise, müzik; tiyatro ve resim bölümleri olan bir lise orası. Hepimiz de orada hocayız. Zaten Tiyatro Pera nasıl kuruldu, ne oldu onlar uzun hikâye ama özetlemek gerekirse, pek çok takdir ettiğim, izlediğim; insana yatırım yapan bir yer… Örneğin okulumuzdaki hocalar, benim yetiştirdiğim öğrencilerim ve onların öğrencileri var şimdi.
Onların öğrencileri de yine benim öğrencilerimin hocalık yaptığı üniversitelerde öğrenci; yani galiba çok bildiğimiz bir cümle ama, bunu galiba hiç unutmamamız gerekir ki en büyük yatırım insana yapılan yatırım. Altına imzamı attığım bir cümle bu. Böyle bir şey… Zor, çok zor bir dönemden geçiyoruz; bütün bu söylediklerim aşırı içi boş bir umut balonu gibi anlaşılmasın lütfen ama ne kadar zor, sıkıntılı, ürkütücü bir dönemden geçtiğimizin farkına varmazsak…
 

  • Geçemeyiz… Farkında olmazsak geçemeyiz…

 
Geçemeyiz çok doğru, durumun özeti bu.
 

  • Mesela bugün burada röportaj yapıyoruz.

 
Ne kadar mutluyum..
 

  • Ben de çok mutluyum. Buraya, okuluma geldiğine de çok sevindim. Burası benim yuvam, evim.

 
Evet… Benim öğrencilerim buraya çok gelir, biliyor musun?
 

  • Çünkü burası aşağı yukarı… Söylediğin gibi, senin Pera’n 22 yıllık. Sen 16 yıldır oradasın. Burası da 1991’den beri var, ben de 94 girişliyim. Ben de okulumdan mezun olduğum günden beri hocalarıma asistanlıkla başladım, şimdi eğitmenlik yapıyorum; benim mezun öğrencilerim de eğitmenlik yapmaya başladılar ve biz aynı dili konuşuyoruz, bu yüzden bugün buradasın. Aslında çok kötü bir nedenden ötürü buradayız; yani burada daha önce bir oyun seyretmeye gelmeden okulumuzun kundaklanma teşebbüsünden sonra buradasın. Ne hissettin duyduğunda? Bu haberi okuduğun anda?

 
O gün bütün derslerde öğrencileri topladım ve her birine “Bugün ne oldu?” diye soru sordum.
 
Biliyorlar mıydı?
 
Yüzde doksanı ne olduğunu söyledi, bu çok hoşuma gitti. Olay değil elbette, ne olduğunu bilmeleri; ardından da her birine buraya gelmelerini ve ne yapabiliyorlarsa yapmalarını söyledim, yani mesele sadece dayanışma değil. Mesele, buraya yapılan şey; bu o kadar korkunç bir olay ki; yani yangın. Biz yangınlarla büyüdük. Yaşlanacağım yangınlarla diyorum… Yani akıl almaz bir durum bu. Kronolojik benden çok daha iyi bilenler vardır, şimdi bu heyecanla ben sıralayamam ama bir düşün yaşadığımız yangınları, Ferhan’ın tiyatrosu, Sivas, Kahramanmaraş… Kapılara çizilen çarpılarla yakılması planlanan Alevi evleri, yani kafam allak bullak Sevinç. Şu an, yani okulun yakıldığını ilk duyduğum zaman, aklımda Arturo Ui’ler… İşte Nazizmin yükselişi… Kaotik düşünceler fırtınasına tutuldum Sevinç, hakikaten çok büyük bir şey; hiç küçümsenecek bir şey değil bu. Hani bir adamın delice yaptığı, eline benzin bidonu alıp bir kapıyı yaktığı bir şey değil bu. Ben bunu çok önemsiyorum ve bundan cesaretle korkuyorum. Korkuyorum elbette, bundan korkulmaz mı? Bunu başıma gelmiş bir şey olarak kabul ediyorum ve dayanışma sadece “Biz de yanınızdayız” demek değil. Bunu uzun ve inatçı bir plan içinde, bir dayanışmaya çevirmek için küçücük de olsa kendi alanımda elimden geleni yapıyorum ve yapacağım. Burada, okulunuzda olduğuma da; sayende çok sevinçliyim…
 

  • Yani aklıma o sırada geldi. Sabah haberi alınca birden…

 
İyi ki öyle düşündün.
 

  • Pera’nın o sizin terkettiğiniz, arkanızdan sizsiz kalan görüntüsüne bakacaktık. Siz olmadan ruhu olmayan bir bina sadece. O kadar. Buz gibi. Çok merak ediyorum, ne olacak şimdi o mekandan Tiyatro Pera çıktığı zaman… Kişisel olarak merak ediyorum bunu.

 
Çok iyi bir banka olur. Düşünsene bir banka ne yakışır oraya yani… Yanında şey var, emlakçılar var; sonra belki yeni bir bina yapılabilir. Veya baklavacı, şekerci olup Suudi krallara hizmet eder. Taksim buna dönüştü. Kurtarılmış küçücük bizim aşağıda bir bölüm var. O da şimdilik…
 

  • Orada yapacağımız röportaj burada olmaya, dayanışmaya dönüştü ve çocuklar bugün bir günlük bir festival, bir şenlik başlattılar. Şimdi onlar bir alt kuşağımız… Senin umutların ve umutsuzlukların, bunlarla ilgili hislerin daha fazla ise, işte benimkiler de benim çocuklardan daha fazla hâliyle… Mesela sayılarını az buluyorlardı, bir an evvel dünyayı değiştirmeye çalışıyorlardı; biz de dedik ki “Çocuklar, dünyayı değiştirmek var ya; hah işte o kocaman bir plan ve epey de uzun vadeli bir şey. O, hani illâ hepinizin sonucunu görmek zorunda olduğu bir şey değil, şimdi siz kendi küçük planlarınızı yapın çünkü bu sabahlamalar bir müddet sonra bitiyor” dedik. Böyle başlayan ve biten çok şeyimiz oldu bizim. Alazı sönen ışıklar… O ısısı azalan, zaman geçince soğuyan şeyler oldu, biz de onlara böyle daha küçük çaplı  eylemler önerdik, onları sokağa çıkaracak, sokakla buluşturacak… Bak bugün buradasın, akşama okulumuzda canlı yayın yapılacak; aslında kişisel olarak kalbini derinden etkileyen bir boşluk yaşamana rağmen, Pera’nın binasından çıkarılışına diyorsun ki: “Şu hâle bak, şehir yanıyor; yani tamam ben üzgünüm evet, ama ben küçük bir  kum tanesiyim” diyorsun. Biliyor musun, o kadar inanıyorum ki bulacağına o yeni mekanı… Bulacaksın ve göreceğim 😉 Peki şu anda bu mekan arayışı sürerken Tiyatro Pera’nın oyunlarını oynamakla ilgili bir takvim…

 
Şu an oynayamıyoruz. Güzel bir depo yaptık. Çok büyük bir depo tutuldu, bir apartman dairesi; kostüm ve aksesuar deposu oldu orası. Onlarla çok uğraştım çünkü bizim tiyatronun alt katını gene kendi emeğimizle kendi mimarlarımızla çok kullanışlı bir hâle getirmiştik biz. Bütün altı kulis depomuzdu, şimdi aynı şeyi bu depoda… Depo çok önemli bilirsin tiyatroda.
 

  • Yeni öğreniyorum ben de, özel tiyatro yapmaya başladığımdan beri.

 
Kurumda da her işe bulaştığım için… İyi bir deposu olmayan tiyatro uzun ömürlü olamıyor. Dediğim gibi, şimdi onlarla çok uğraştım, oyunları sağda solda oynamak veya bir yer tutmak gibi bir amacım yok. Çünkü şu ara çok zor bir dönem benim için, yani bir düzen sağlamak çok zor. Ama gene de oynayabiliriz; bir iki turne önerisi var, onları yapacağız nisan ayında. Üç oyunumuzu da bir turneyle döndüreceğiz ama benim asıl bütün gücümle biriktirdiğim güç yeni sezona, yeni mekanımıza.
 

  • Yeni bulacağın… Senin bulacağın ve göreceğimiz o güzel mekana…

 
Kendim de gülüyorum böyle dediğimde… Aslında bir iki depo gibi yer buldum, bütün bir yaz onlarla uğraşıp dönüştürebilirim de; daha karar vermedim, vereceğim.
 
Peki, ben biraz da yazarlık yönünü konuşmak istiyorum. Çünkü araştırdığım zaman oynadıkların, yönettiklerin, yaptıklarını… Yetiştirdiğin öğrencilerin yanında yazarlık serüvenin de var. Nasıl bir şey yazmak? Yazabilmek?
 
Tiyatro Pera’yla ortaya çıktı. Ben oldum olası, 17-18 yaşımdan beri çeviriyi çok severdim. Çeviri yapardım. Tiyatro Pera’yı kurana kadar hiçbir şey yazmadım. Çevirilerim vardı, o kadar. Fakat Tiyatro Pera’nın repertuvar politikası, oyuncuları, söyleyecek sözün peşine düşmek derken, derdini anlatabilmek; bütün bunlar beni yazarlığa yöneltti, inanır mısın? Şimdi kaç tane oyunum var bilmiyorum. On küsur olması lazım, 14-15 oyuna kadar geldi. Her sezon bir oyun yazmaya başladım, sonra sezonda iki oyuna çıktı. Mitos Boyut da basıyor ya onları, çok gülüyorum; adam diyor ki “Yene mi yazdın?” ;))) Yalnız ben bağımsız bir yazar olarak görmüyorum kendimi, ben Pera’nın yazarıyım. Orada yazıyorum, yazdıklarım orada oynanıyor. Böyle bir macera işte, çok keyifli. Bazen sırf oyuncuyu düşünerek  yazıyorum, biliyor musun?
 

  • Değil mi? Bunu soracaktım sana. Çünkü mesela ben sevdiğim yazarlara bakıyorum ve diyorum ki “Acaba sevdikleri oyuncuların hayaliyle mi yazıyorlar?” En azından bazen. Böyle olduğuna inanmak istiyorum. “Bu rolü o ne kadar güzel oynar ki, uf” diye diye ;)) Oyuncu olmak, yönetmen olmak, yazar olmak, oyuncuyu düşünerek yazmak… Uf yani.

 
Evet. Bazı oyunlarda çok ciddi yazarken bakıyorum “Yok öyle yapmaz, o zaman dur bu cümle şöyle olmalı” diye o oyuncuyu düşünüyorum. Hepsi öyle değil ama. 
 

  • Müthiş bir şey bu! Tahmin etmişim 😉

 
Keyifli. Bir de benim insana yatırım hikâyemin başında… Ben hiçbir işi tek başıma yapmadım. Yani hayatım inisiyatif çalışmalarla geçti. Devlet Tiyatrosu oyuncusu olarak yaşamıma başladım…
 

  • Ankara Sanat Tiyatrosu var…

 
Ankara Sanat Tiyatrosu, Devlet Tiyatrosu’ndan atıldığımız yıl…
 

  • Atıldın mı sen oradan?

 
Biz boyuna kötü dönemler yaşadık. 12 Eylül’ü yaşadık. 
 
Oradan atıldın, sonra?
 
Sonra yine girdik ama, geri aldılar bizi. 12 Eylül’de barındırılacak insanlar mıyız biz? Sadece ben değil ama; genç, herhalde bir 10-15 kişi atıldık. Neyse, Devlet Tiyatrosu, kısa bir süre Ankara Sanat… Ben aslında inisiyatiflerden söz etmek istiyorum. Ben Devlet Tiyatrosu’nda oynarken, o sırada boşta olan arkadaşlarla da mutlaka bir iş yapıyordum. Ya müzenin olduğu yeri kiralayarak, cebimden para verip; ya Alman Kültür’ün sahnesini bedava alıp… Bir sürü iş yaptık. Dolayısıyla inisiyatif işlerde de, Tiyatro Pera’yı kurduğum 2000 yılında da hiç tek başıma olmadım. En az üç yürütücü ile çalıştım. Hep paylaşarak. 
 

  • Buna inanıyorsun değil mi? Paylaşmaya?

 
Evet. Şimdi, Tiyatro Pera’da da yazarlığımı sordun ya; Şafak Eruyar’la çalışıyoruz. Dramaturg, Devlet Tiyatrosu’ndan can dostum. Şafak Eruyar’la kurduk bu tiyatroyu. Daha sonra ilk, ilk değil ama ilk’e en yakın mezunlardan Zeynep Özden yönetim kuruluna girdi. 3 kişiyiz. Şafak, Nesrin ve Zeynep. Mesela, yazdığım oyunlar her zaman Şafak’ın elinden geçer. Üstü çizilir… ;)))
 

  • İki tane süzgeçten geçiyor galiba.

 
Çok sevdiği zaman o, oyun oluyor. Beğenmiyorsa, şu ana kadar rafta bekleyen en az 7-8 oyun taslağı var. Bir iki sayfa yazılıp bırakılmış. Çünkü, Şafak… Ayy duymasın. (Gülüyor)
 

  • Duysun duysun…

 
Dur düzelteyim. Şafak, dünyanın en iyi iş paylaşan, iş birliği içinde çalışan dramaturgudur. Herhalde, dünyada tiyatro tarihinde yazan en iyilerden biridir. Tiyatrocu olarak söylüyorum; kimseye nasip değil. Kimsede göremiyorum. Onun için… Çok güzel iş paylaşıyoruz biz onunla. Her şeyi sırtlanıyor.
 
Güney Zeki Göker: Keyfinizi yerine getireyim. Dengin Ceyhan tahliye olmuş.
 
Ohh!
 
Bugün okulda şenlik var, bir tane şenlik haberi daha geldi yani. Harika! Bak, senin 12 Eylül’de yaşadığın gibi. 
 
Ben içeri girmedim ama birçok arkadaşım içeri girdi, işkence gördü, sakat kaldı. Çok zor günlerdi.
 

  • Biliyorum, annemlerden biraz biliyorum. Ama tabii bilmekle, dinlemekle; tecrübe etmek arasındaki fark çok büyük…

 
20’li yaşlardaydım, çok büyük tokat yedik. Üreteceğin, heyecanla yaşayacağın zamanlar. Hoş, heyecanımı hiç yitirmedim.
 

  • Ben hep öyle gözlemliyorum seni. Bütün bu yumruklara… Dışarıdan gelen bütün bu etkenlere… Röportaja da öyle başladın: “Benim inadım sayesinde Şubat’a kadar oynadık.” Aynı inatla sahne bulmak… Demek ki hiç yetinmeyen ve ilk duyduğunu kabul etmeyen bir yüreğin var. “Buradan çıkın Nesrin Hanım, çünkü burası…” “Hayır” diyen bir tarafın var. Şu sıralar “Hayır” kelimesini sıklıkla kullanmamız buradan kaynaklanıyor olabilir belki.

 
Aynen. Hayır !
 

  • Peki senin yazarların kimler? Sadece mesleğimiz ile ilgili sormuyorum. Bazen bir kitap okursun ve o yazar için şey dersin ya; “Canım benim, biliyorum; benim için yazıyorsun sen”…

 
Yeni yazarları çok takip ediyorum.
 

  • Hangilerini? 

 
Çağdaş Alman yazarlarını… Şimdi böyle isim sorarsan çat diye çıkaramam. Dünyanın yüzölçümü çok büyük. Yeni yayınları takip ediyorum. 
 

  • Çağdaş edebiyat… Yerli yazarların var mı peki? Öykücülerin?

 
Orhan Pamuk’u çok severim. Eskilerden var: Selim Burak tiyatrocu, çok severim. Galiba ben geniş palette çok insan seviyorum.
 

  • Çağdaş yazarlarla ben de çok ilgiliyim; okuyorum, dostluk kuruyorum, deli gibi… Kızıma, yazdıkları karakterlerin isimlerini verecek kadar… Senin başucu kitaplarını merak ediyorum yani…

 
Başucu kitaplarım… Bir oyun ya da bir projeyle ilgili her zaman bir kütüphane oluşturuyoruz biz Şafak ile birlikte. Proje için kitaplar yığılıyor, fotoğraflar çekiyorum çalışma odamda. Her yeni oyunun hazırlığında… Aslında yeni bir şey değil, tek mekan çok dönem; bununla çok ilgileniyorum. Tek mekanda çok dönem olmasıyla, bilirsin. Aynı zamanda sosyolojik bir fotoğraf çekmektir o. Komünist ve dönem ve blok oluşması vs… Yeni bir kitap bitirdim bu ara, akıl almaz bir şeydi. Ben İzmir’liyim. Ailem tabii Balkanlar’dan. Selanik, Adalar… Çok köklü, eski bir İzmir’liyim. Yüz yıllık.
 
Neden İstanbul’da yaşıyorsun peki ? 
 
Liseyi bitirdim ve “Ben burada durmam” dedim. Önce Ankara, sonra yurt dışı, sonra İstanbul… Balkanlar beni çok ilgilendiriyordu. Dobrinja’da Düğün oyunum da Saraybosna ile ilgili bir oyun. Bir Makedon genç, 35-40 arası genç bir yazarın 19. yüzyıldan günümüze, Makedonya’da geçen bir öykü anlatışı var, aynı ev. Her şey orada oluyor. 
 

  • Geliyorlar, gidiyorlar…

 
O, onun hizmetçisiyken, ileride onun yoldaşı oluyor. O evin bütün yaşayanları, bütün eserleri gibi. Zaten benim Türkiye üçlemem var. Şimdi bütün Türkiye ile ilgili analizleri topluyorum bu ara. Bir yandan da tiyatroyu taşıyorum. Dolayısıyla benim başucu kitabım yok galiba da, proje kitaplarım var. Tabii bana söylenenleri de değer verip okuyorum. Genç öykü yazarları çok güzel. İşte; Melisa Kesmez, sonra bizim öğrencilerin aşık olduğu delikanlılar, öykü yazarları… Öğrencilerim bir yandan okuyorlar bu yazarları, bir yandan da hayran oluyorlar fiziki olarak. Pop yıldızları yerine öykü yazarlarına aşık oluyorlar. 
 

  • Harika bir şey!

 
Onları da severek okuyorum. Çok güzel genç öykü yazarları var. Rus edebiyatını çok severim. Bize çok yakın bulurum.
 

  • Ben de seni çok öyle görürüm her zaman sahnede. Bir Rus kadını gibi. Hep öyle görürüm. Bu bir his tabii. Herhalde kendini yakın hissetmekle ilgili. Çok hemhal olmakla da ilgili bir şey… Benim bazı ortak sorularım var herkese sorduğum ve cevaplarını çok merak ettiğim. Mesela, Nesrin’in 20 yaşı, şimdi şuradaki, çocukların şu oyun oynadığı parkın oradan geçse, ona bakarken bugüne kadar yaşayacaklarını da bilsen; ona söylemek istediğin bir şey olur muydu; bu yaşından, bu gününden, bu tecrübenden? Ama sen ne dersen de talihi, yaşayacakları hiç değişmeyecek bunu biliyorsun. O nehir aynen öyle akacak….

 
“Ne iyi ediyorsun da delilik ediyorsun” derdim.
 

  • “Delilik etmeye devam et” derdin yani?

 
Evet! ;)))
 

  • Durdurmuyorsun kendi genç ve her şeyin başındaki Nesrin’ini?

 
Kesinlikle! Benim bir oğlum var, şimdi o bayrağı çoktan devraldı. Yurt dışında ama orada insanları örgütleyip konsolosa götürüyor “Hayır” oyu için. Konsolosa gitmezsen oy atamıyorsun çünkü. Tembeller ilgilenmiyormuş, onları toplayıp konsolosa götürüyormuş. İyi ki öyle yapıyor, ben de iyi ki öyle yapmışım.
 

  • Peki oynamak isteyip, dişlerinin kaşındığı oyuncular kaldı mı?

 
Çok. Ben herkesle oynamak isterim. Seninle de, herkesle oynamak isterim. Biliyor musun, Tiyatro Pera ne çok insanı kulağından kolundan tutup getirmiştir. Selçuk (Yöntem) başında… Selçuk’u getirebilir misin öyle kolay kolay? ;)))
 

  • Beceriksizce yaptığını bildiğin ve gülümsediğin şeyler var mı? Onu yapamıyorsun ve bunların en belirgin olanları hangileri? 

 
Ben piyano çalarım. Bazı oyunlarda da piyano çalıyorum. Üç-dört oyunda çaldım. Bazen de haddimi aşıp çok büyük partisyonlar… Çok şey bir insanım, ama herkes için öyleyim… Sen de benimle çalışsan, seni seninle yarışmaya sokarım. Ne yapıyorsun? Dans mı ediyorsun? Haydi onu da öğren, bunu da öğren, şan söyle, hadi bu parçayı da söyle. Kendime de öyle yaptım. Bazen sahnede çuvallamışımdır, ama küçük şeylerde. Çok büyük şeylerde de çuvallamışımdır. 
 

  • Ve bunu nefis bulduğunu düşünüyorum… Bununla çok barışık olduğunu…

 
Çok canım sıkılmıştır ama tabii.
 

  • Yaşadığında, o an elbette öyle olmuştur ama şu an, sorduğumda “Ohooo çoookk” diye bir cevap görebildiğine göre çok barışıksın.

 
Tabii öyle Sevinç, başka türlü olabilir mi? Başarılarımızı, iyi yanımızı başkaları söylesin. Sen aynaya bakıp da “Yahu bu kötü olmuş” dememiş olabilir misin? Ben dememiş olabilir miyim?
 

  • Olamazsın. Olamam. ;)) Çooook ;)))

 
Hemen kaçıyorum o zaman… Ben çok “Ah” diye bağıran bir insanım, kimse görmesin istiyorum. Kimse de görmez.
 

  • Ama sen görüyorsun.

 
Bir gün, iki gün eve kapanıyorum. Çok canım sıkılıyor. Kimseyi istemiyorum orada.
 
Benim de. Yaptığına çok şaşırdığın, sadece mesleki olarak değil, bir şey var mı peki? Ben kızım için söyleyebiliyorum bunu mesela. Bazen ona bakıyorum; bir şey söylüyor, benim bir şeyimi düzeltiyor, farkında bile olmadan bilgece bir şey yapıyor. Çünkü çocuklar öyle oluyor bence bu yaşlarda. Bilmiyorum tabii 25’lerde nasıl oluyor? Onu da tecrübe edeceğim, heyecanla bekliyorum. Şu an benim için, benim Ulu Manitu’m, Kavin. Ben böyle bunları düşünüp düşünüp ona bakarken, “Anne, ne oldu?” diyor. Diyorum ki: “Ben seni nasıl yaptım yahu? Tamam babanla beraber yaptık tamam ama yani…” Böyle bir şeyin var mı Nesrin?
 
;)))) Ben biraz ciddi cevap vereceğim. Mesela, mimarlıkla hiçbir ilişkim yok benim. Ne eğitimini aldım ne başka bir şey… Pek çok insan yurtdışında okuduğum okulda dekor kostüm bölümünden de mezun oluyor; o oluyor, bu oluyor. Benim hiç öyle olmadı. Sadece rejisörlük ve oyunculuk eğitimim var. Mimar oldum ama ben Tiyatro Pera’yla. Şimdi birinin ismini anmalıyız: Pera Güzel Sanatlar’ın, Pera Okullarının kurucusu: Sabahattin Özbakır’ın büyük desteğiyle tabii. Yani ben sadece Sanat Yönetmeni’yim. Maddi olarak ne bir hissedarım, ne de katkım var. Sadece sanatsal yaratım, eğitim. Bölüm başkanıyım, tiyatro bölümünün. Onun da (Sabahattin Bey) çok güzel öngörüleri var ve beni çok özgür bırakan… Patron çok kötü bir laf. Patron demeyelim de yönetici, Genel Sanat Yönetmeni diyelim. Mesela sahnenin şuralarını kırıp, aşağıya merdiven yapıp, bir alt kulis daha yaratmak, sahnenin yükseltisini çoğaltmak, oraya merdiven yapıp yan kulis yapmak… Mimar oldum 16 yılda. Şöyle oluyor: Ben fikir getiriyorum “Bunu yapamaz mıyız?” Bir de mimarlık bölümü başkanı bir tanıdığım var, çok yakın dostum. Onu çağırıyorum: “Sevil bu olabilir mi?” O bana sağlamasını yapıyor. Bütün fikirler, bugüne kadarki; hepsi gerçek oldu. Ben en çok buna şaşırıyorum. Önerdiğim her şey oldu. Burayı böyle yapsak, ışık odası böyle olsa, oldu. Şu şöyle olsa, oldu.
 

  • Şimdi bankacıların güzel sığınakları olacak orada çalışırken… Arap bankacılar bayılacak oraya, değil mi?

 
Paralarını istiflerler artık bizim depomuza ;)))
 

  • Peki mesela, reenkarnasyon olsaydı, ben çok isterim; sana tamamen yeni bir yaşam veriliyor. Bu yaşamdaki Nesrin bitecek, bunu tatlı tatlı yaşayacaksın merak etme ;))) Güzel günleri göreceğiz beraber, senin de dediğin gibi. Tiyatron için yeni bir mekan bulacaksın, orada oynayacaksınız ve her şekilde düze çıkacağız ama bu yaşam bitecek. Düşün, Nesrin Kazankaya diye biri yok artık. Yeniden başladığında, dünyanın neresinde, ne olarak, tamamen sen seçebildiğin için de güç sende artık, dünyanın neresinde, ne yapmak isterdin bu yeni ikinci yaşamında?

 
Bilmiyorum ki, hiç düşünmedim ama… Mesela, ben müziği çok seviyorum, oğlum da kompozisyon bölümünde yüksek lisans yapıyor. Çok iyi bir piyanist kendisi de. İsterdim ki, sadece tiyatro değil, mesela müzisyen olmayı galiba… Joshua Bell’i izledim. Mesela, öyle bir coşkular…
 

  • Metroda çalmıştı da herkes yanından geçip gitmişti… Sadece bir tane çocuk annesini çekiştirerek kalıp dinlemek istediğini söylüyordu. 

 
Onu Berlin Filarmoni Orkestrası’nda dinledim… Tiyatroda duyduğum o olağanüstü coşkuyu müzikte de çok duyuyorum. Belki müzisyen olmak isterdim.
 

  • Dünyada yer seçiyor musun kendine?

 
Adını söylemeyeceğim; demokrat, sanatı seven herhangi bir yer isterdim. Tabii Batı medeniyetlerini özümsemiş… Bu kadar yıldır bu meslekteyim. Hep mücadele ediyorum. Eğer bu kadar gerici, reaksiyonel bir dirençle karşılaşmasaydık çok daha fazla iş yapardık. Tabii her devrim karşı devrimini doğuruyor ama bu karşı devrim hareketi benim ilk gençliğimden beri peşimi bırakmadı. Bu gericilik… Bunun olmadığı bir dönemde yaşamayı çok isterdim. Sadece bu kadar. Bu gerici zihniyetle mücadele ederek geçirdiğimiz zaman o kadar çok ki.
 

  • Sadece o her projen için biriktirdiğin kitaplarınla dolu bir odada, hayata, hayatına bakarak, sosyal medyaya girerek, Dengin’in, biraz önce sevindiğin haberi gibi bir haberinin olmadığı bir coğrafyada, dünyanın herhangi bir yerinde olmak istiyorsun.

 
Güzel bir yerinde olmak istiyorum… Demokrasi anlamında…
 

  • Şimdi bir sofra hayal etmeni istiyorum. Nesrin’in sofrası olacak. Yemek yapar mısın? 

 
Çok az.
 

  • Hahahha ben de çok az. Bu bir hayal sorusu zaten. Güney ve ben çok seviyoruz da 😉 Bu sofrada sadece senin istediğin insanlar olacak. Bu insanlar, Nesrin’in kaybettiği, veya hiç tanımadığı, hayatta hiç karşılaşmadığı, binlerce yıl önce yaşamış insanlar da olabilir; şu anda hayatında çok sevdiğin Şafak, Zeynep gibi dostların da olabilir. İki kişilik de olabilir, 250 kişilik de olabilir. Nesrin’in sofrasında kimler oturuyor

 
Çok isterdim; konuşmasını dinleyip, felsefi boyutta beni daha çok dinlemeye sevk eden insanları isterim. Brecht’i hemen koy oraya, dinleyeyim ben onu. Ne güzel konuşurmuş, ne güzel sohbetleri varmış. Sokrates’i de koyabiliriz. Bunlar çok mu uçuk oldu?
 

  • Yoo, şahane, şu anda görüyorum; ilk sandalyede Brecht, yanında Sokrates geldi, oturuyorlar. 

 
Sartre koy, Camus koy, Dostoyevski’yi koy… Ecinniler’i konuşmak isterdim onunla. Ecinniler, dünyanın ilk büyük politik romanı ve bizzat Türkiye’yi anlatıyor. Her geçen gün Türkiye daha çok Ecinniler’e benziyor. Nasıl oluyor bu? Dostoyevski gibi rahat bir adam nasıl böyle bir roman yazmış? Mesela, onunla bunları konuşmayı çok  isterdim. Çehov’u istemez miyiz? Çehov’u koy. Böyle insanları isterdim. 
 

  • Tanıdıklarından, yaşayanlardan?

 
Herkesi. Bütün sevdiklerim gelsin.
 
Çok kalabalık. Projelerin de böyle mi oluşuyor? İçin dışın o kadar bir ve o kadar yüksek bir heyecanla yaşıyorsun ki… Belli ki dokunmayı çok seven birisin, sarılmaları seviyorsun hayatta, ağlamaların da var. Daha ne olsun?
 
Sarılmayı sevmem. Böyle yaparım daha çok… (ellerimiz birleşiyor)
 
Oyunların nasıl oluşuyor? 
 
Aslında tiyatro tabii, çok demokratik bir yer değil. Olmaz ki. Çünkü sorumluluğu üstlenmek zorundasın. Biz yaptık, güzel oldu, çok başarılıyız. Aferin bize. Çok kötü yaptık, onlar yaptı, ben yapmadım, biz yapmadık olmaz. 
Böyle şey olur mu? Dolayısıyla, yaptığın her şeyin sorumluluğu… Zaten sanat yönetmeninin görevi odur; sorumluluğu almak. Olumlu ya da olumsuz… Bilmiyorum, heyecanlarla oluyor kuşkusuz.
 

  • Ama orada da Şafak’ına Zeynep’ine danışa, dönüşe, danışa dönüşe…

 
Tabii. “Her sabah bir fikirle uyanıyorum” lafı komik gelecek sana ama her sabah bir şeyle uyanıyorum. Mesela, bir turnede bir şey ilgimi çekiyor, her şey tetikliyor beni. Bir müzik, bir kitaptan iki üç cümle, bir şiir, politik bir ortam… Bak, mesela politik tiyatro değil, sevmiyorum ben o ifadeyi. Çünkü biz sahnede derdimizi estetik arayışlarla anlatıyoruz. Yoksa politik arena olur orası. Ama hep bir derdimiz oluyor insana dair, her zaman.
 

  • Çıkış noktası bazen çok büyük bir şey olmuyor yani senin için. Minicik bir şeyden de “aaa” deyip… Sonra o fikir gidiyor, yerine yeni bir yenisi geliyor. Süzgeçlerden geçiyor. 

 
İnatçıyımdır. Bir fikir geliyorsa, herkesi onun peşine sürüklüyorum. 6-7 Eylül olayları diyorsak, peki bu oyun bunu light motif olarak mı alacak? Biz artık şimdi sadece bunu düşünüyoruz. O zaman herkes bunun peşine düşüyor. Oyuncular dahil, çok uzun süre çalışıyorum ben. 4 ay, 6 ay.
 

  • O zaman sen de prova enerjisine inanan, prova bittiğinde üzülenlerden misin?

 
Yok, zaten prova 7-8 saat sürdüğü için bittiğinde üzülemiyorsun ;)))
 

  • Bir oyunun prova süreci tamamen bittiğinde “Ah be, provayı arkamızda bıraktık, bitti işte” diyenlerden misin? Yoksa “Oh be oyun sonunda başlıyor” diyenlerden mi?

 
“Yeni bir şey başlıyor” diyenlerdenim. Çünkü zaten bir prova bitince bir başkası başladı 16 yıldır. İnşallah bu da böyle olacak. 16 yıla 22 oyun sığdırmışız. İkisi çocuk oyunu. Demek ki her yıl bir oyun kesin ama bazen de iki oyun yapmışız. 
 
O kadar çok oyuncu çalıştı ki Pera’da.
 
Bir kalıcı ensemble var. Eski mezunlardan bazıları. 
 
Hep gördüğüm biri var mesela, Başak…
 
Evet, Başak.
 
Oyunlara, mesela Burak Sergen gelir, Mehmet Ali Kaptanlar gelir, Selçuk Ağabey gelir. Başak zaten hep orada ;)))
 
Bizim bir 15 kişi galiba, kalıcı bir ekibimiz var. Her oyunda mutlaka o ekip var. Bir, iki, üç konuk oyuncu var. Ya o sırada biz o rolleri oynayamayacak durumdayız ya da onlar daha iyi oynayacak durumda.
 
Ya da sen herkesle oynamak istediğin için…
 
Hayır, o şakaydı.
 

  • Bu nefis bir şey. Ben de çok istiyorum. Eskiden sınırlayabiliyordum. Şunlar  şunlar diye ustalarımı sayıyordum. Şimdi mesela, senden bir önceki röportajı Taşra Kabare ile yaptık, Nergis ve Cemal ile. İnşallah onlarla, orada oynayayım dedim. Ama önce Alican’larla, BBT’de, ilk önce Esra’yla… Arsız mıyım diyorum acaba?

 
Değilsin, değilsin, oyunculuk böyle bir şey.
 

  • İzliyorum, seviyorum, hemen oynamak istiyorum; izliyorum, oynamak istiyorum. Çok enteresan.

 
Hep böyle kalırsan zaten mesleğin çok keyifli.
 

  • Evet, galiba haklısın.

 
Güney: Müşfik Hoca derdi ya hani: “Arkada bayrağı tutan adam da olsan, o bayrağı öyle bir tutacaksın ki, her akşam o heyecanı…”
 
Bir dakika! Konservatuvarın eğitim sloganı. Palavra ;))) Bize de konservatuvarda “Arkada bayrak tut” derlerdi. Yahu arkada bayrak tutanlar ağlıyordu hep. Akılları fikirleri iki replik etmede. Ama bir ensemble’daysan, bizim Tiyatro Pera gibi, nasılsa bu oyunda bunu oynuyorsun ama öteki oyunda bu sefer rol oynarsın. Bir oyuncu oynamak ister. Adı üstünde, oyuncu. Orada durup, sessiz, sakin, dekor gibi durmak istemez kimse…
 

  • Oyun seyredebiliyor musun bu kadar yoğunluğun içinde?

 
Seyrediyorum. Bu sene neyi seyrettim, Erdal’ın (Beşikçioğlu) oyununa, Tüy Kalemler’e gittim. Marques de Sade hikâyesi, çok beğendim. Mesela sorarım ekibe, yemek yerken, hep toplanırız benim terasımda, orada böyle geceler yaparız.
 

  • Okulda mı?

 
Hayır, kendi evimde.
 

  • Ohhh.

 
Seni de davet etmek isterim.
 
Harika, seve seve. Etmeseydin, “Ben de geleyim mi bir gece?” diyecektim ;)))
 
Lütfen, istediğin zaman Sevinç. Onlara sorum hep şudur: “Ne seyretmek istersin, ne görmek istiyorsun sahnede?” Herkese, öğrencilere de sorarım, biraz yaşı büyüklere tabii… Şimdi bana döndüler geçen gün: “Sen ne seyretmek istersin?” diye sordular. Ben gerçekten çok emek verilmiş, ince ince çalışılmış, oyunculuğu dert etmiş herhangi bir şeyi seyretmek istiyorum. Bu kendi konumumdan ötürü… Tabii sıradan bir seyirci olarak şey derim: “Söyleyecek bir lafı olsun, estetik bir şeyi olsun…” Onun dışında ne seyrettim…?
 

  • Film de var sorumun içinde. Mesela ben geçen gün Satıcı’yı seyrettim, Farhadi’nin…  Seyrettin mi?

 
Yok, ama herkes anlatıyor.
 

  • Yalvarıyorum, Allah aşkına seyret.

 
Çok güzelmiş.
 

  • Sana yapmış gibi, teksin filmin karşısında sanki, tek başına; sadece film ve sen. Mesleğine, sana, röportaja başında anlattığın inadına, vazgeçmeyişlerine, ah etmelerine, bu sabah uyandığın bütün yeni fikirlere ve mesleğimize… Bir selam, bir saygı duruşu. Ben bir Farhadi aşığıyım ama bunun çok ötesinde bir şeyden bahsediyorum şimdi sana. Hayatımın filmlerinden. Ben bir süredir sanatta zaman kavramıyla çok ilgileniyorum. Sen bir oyun yapıyorsun mesela, ben izliyorum ve bir dakika, “Nesrin oyunda zamanın geçtiğini nasıl anlattı” diyorum. Saati kullanarak, mevsim geçişleriyle  anlatmak değil de başka oyuncaklarla… Böyle en basitini söylüyorum sana: Satıcı’da, benim canım Satıcı’mda yani; yeni bir eve taşınıyorlar, bir takım olaylar oluyor. Arkadan beyaz şişman bir kedi geçiyor, ama onu böyle görmek için böyle bayağı dikkatli izliyor  olman lazım filmi ve özel olarak, seni bunun için çok da dürtmüyor Farhadi. Seni sana bırakıyor filmini seyrettirirken… Sen kadarsın karşısında. Çok zarif bir insan bence. Neyse, bak senin gibi neyse demeye başladım ben de… Gördüm ben beyaz kediyi, öyle tıkı tıkı geçti arkadan. Sonra bir his geldi içime, “Ne kadar zaman geçti acaba?” dedim “bu olaylar böyle oluyor ama… Ne kadar zaman geçti peki?” Böyle eşyaların üstünü naylon örtülerle kapatmışlardı açık bir mekanda, evin terasında. Adam bir açtı o naylonu, oradan o kedinin yavrusu baktı böyle bir an, kısacık; biraz da palazlanmıştı. Ve ben de o sırada “Zaman! Zaman işte!” diye kendi kendime o kadar heyecanlandım ki. Sinemada tek başıma ;))) Buradan anlatılabilir. Demek ki yeni bir öykü yazsam, Farhadi’den; böyle bir şey olabilir. Ya da böyle bir şey yaşatmadan önce bize, film bir sahneyle başlıyor, bence muhteşem: “Bir evin, bir binanın yıkılma ihtimalinden ötürü tahliye ediyorlar, çok hızlı bir şekilde. Sonra bunu İran üzerinden anlatıyor sana, hissedersen eğer. “Şurası tamamen yıkılsa da” diyor, “aynı terastan şehire bakarken; biz de burayı tekrar inşa etsek, oyunlarla, müziklerle, aşklarla…” Mesela eski evlerinde, o mecburen tahliye ettikleri evde bir tane sineklik var, ama böyle İran tarzı. Bizim nohutlardan yapılma oluyor ya, onlara çok benzeyen bir şey işte. Onu böyle patchwork asmış mutfağına. Mutfakta evyenin bir yerinde duruyor. Sonra hızlı hızlı taşınıyorlar. Bir sürü sahne giriyor araya, unutuyoruz filan. Onu zaten görüyor muyuz, görmüyor muyuz, benim Farhadi’m, aşkım; bunu ne kadar hedefliyor, onu da bilmiyorum. Bir planda geçiyor yani. Sonra o sineklik, yeni taşındığı evin mutfağında hemen hemen aynı yerde duruyor. O kadar. Kadın yeni bir yere taşınmış ama ne olursa olsun, onu oraya koyma ihtiyacı bir kadının… Kadın dünyasını bu kadar iyi anlaması için acaba diyorum, muhteşem bir annesi mi vardı? Karısı mı şahane bir kadın acaba? Tabii bunlar işin detayları. Bunların dışında, mesleğimize yaptığı selamlar arka arkaya. Sana kaç tane selam vereceğini anlatamam filmin. Ve biliyor musun, beyazperdeyle konuşma ihtimalin var. Çünkü ben “Bana sakın bunu yapma” dedim bir an geldi, perdeye. Konuştum.

 
Sen yazmıyor musun Sevinç?
 
Yazıyorum. Mesela filmden çıktım… A a şeyi duydun mu sen? 6 derece uzak? 6 derece uzağa çok inanıyorum. Birine ulaşmak istediğinde, bu bilimsel bir şeymiş, bir araştırma galiba. Ben sana eksikli anlatacağım şimdi. Bunun oyunu var, bizim tiyatroda oynamıştı. “6 derece uzak”. Trump’a ulaşmak istiyoruz mesela,  Allah korusun da, delirmişiz herhalde ona ulaşmak istediğimize göre, veya diyeceğiz ki “Hasta mısın tatlım sen, git bir doktora görün o halde”, mesela bu 6 dereceye göre, ona ulaşmak isteyen biri ile Trump’ın arasında o kişi ve Trump dahil toplam 6 kişi var bu dünyada. Doğru kontaklarla en fazla altı kişi. Doğru bir iletişimle, ulaşmak istediğimiz insana 6 kişimiz var. Birinci biz, altıncısı Trump. Allah korusun. Trump feci kötü bir örnek. Ama mesela birinci Sevinç, 6 Farhadi, en geç. Durdum, böyle. Bunları düşündüm Bahariye Caddesi’nde, öyle yüksekti ki içim. Öyle sızlıyordu ki… Farhadi ile tanışmayı çok istiyorum çok, sarılmayı seviyorsa, öyle biriyse, ben ona sımsıkı sarılıp diyeceğim ki: “Ben sizi ve filmlerinizi anladığımı düşünüyorum, yaptığınız ve yapacağınız tüm filmler için size çok teşekkür ederim.” Bu kadar. Yeni bir film çekeceğini öğrenirsem, öğrenebilirsem; üç gün dört gün veya ne kadar kalabiliyorsam, set günlüğü tutmak istiyorum. Hiç oyunculukla ilgilenmiyorum. İşin oynama kısmıyla ilgilenmiyorum. Haa “Sevinç sen de şu sokaktan geç” derse geçerim, o ayrı. 
 
Tabii canım, oyna derse niye oynamayasın?
 

  • Dünya çok küçük. Çok sert. Çok acımasız belki ama çok da küçük. Sürprizlerle dolu. Juliette Binoche ile sarıldığımız o geceyi unutamam mesela. Kalktım oyununa gittim ben onun. Bak işte, birinci Sevinç, iki Saba (Benim can dostlarımdan) üçüncü Juliette. Oyun çıkışı dilim tutulduğu için ben konuşamamıştım da Saba bizi tanıştırmıştı. Tilbe de vardı biliyor musun? Bizim böyle şahane bir anımız var, sonra Juliette ile sohbet ettikten sonra; Tilbe’min bize Covent Garden’da şampanya ısmarladığı… Ah ne güzel zamanlardı. Keşke yeniden gitsek beraber… Haydi bu sefer sen de gel 😉 Juliette’i de çağırırım. Çok eğleniriz…

 
O gün konuştuk da konuştuk, bütün nidalarımızı, ah’larımı vah’larımızı ve ay’larımızı yazmadım buraya, ilk kez bu kadar yakınlaştığım Nesrin Kazankaya ile okulumda, sürekli odaları değiştirerek yaptığımız bu röportajda bir kez daha anladım ki, yolları kesişmesi gereken ruhlar mutlaka birbirini buluyor. Bir yerde karşılaşıyorlar, böyle bir gücü var yerkürenin. Farkında olmuyoruz, olamıyoruz her zaman ama kendini hissettiriyor. Sana yeni fikirlerle dolu sabahlar diliyorum şimdi, cesaretle korkacağım olaylar diliyorum, aşk diliyorum, oğlunun başarı ve mutlulukla dolu hayatına bakabilmenin keyfini diliyorum, bir sonraki röportajına kadar bul o tiyatro mekanını; bulacaksın, biliyorum.
 
Fotoğraflar: Pınar Erte & Hakan Dursun


Bize Destek Olmak İster Misiniz?

Kültür sanat alanında olan bitenleri sizlere sansürsüz olarak ulaştırmak için 6 yıl önce yola çıktık! 6 yıla 37 dergi ve binlerce haber sığdırdık!

Siz de çorbada tuzum olsun diyenlerdenseniz Patreon üzerinden bize destek olabilirsiniz.

https://www.patreon.com/GazeteMustehak


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı