Köşe Yazarları

Sabahattin Yakut – Ya da ne çektin be tiyatro

Tiyatro yapmak zor bir iş olsa gerek. Hele ki insanlar tarafından insanlara yapılması bakımından bayağı zor olsa gerek. Hele ki bu topraklarda. Bir siyasi düşüncenin elinde hele.

Tiyatro, siyasilere göre muhteşem bir araçtır ve halkı bununla yönlendirebilirsin. Hatta günümüz sosyal medyası ve televizyonundan da daha etkilidir her zaman tiyatro; çünkü kanlı canlıdır aynı zamanda. Dolayısıyla aynı zamanda yöneticiler için tehdit unsurudur tiyatro ve sanat ve tabii ki sanat yapanlar.

Sanatçıya yapacağınız en büyük kötülük ise ne hapis ne de sürgündür. En büyük ceza onları sahnelerinden uzaklaştırmak yahut yasaklamaktır -yol gösteriyor gibi dursak da bunu son zamanlarda çok duyduk zaten.

Peki ya duymazdan geldiklerimiz? Sustuklarımız? Gerçekten sanatla iyi anlamda iştigal edenler ve kötü anlamda sanatla uğraşan, çağdaş olduğunu iddia edenler; yani biz! Sanata da en büyük zararı yobaz olandan çok çağdaş olduğunu iddia eden ve sanatçının dünya görüşüne yakın yerde duruyormuş gibi yapanlar vermiştir hep. Yani halktan ve sanatçıdan uzak, kendi sanatını kendi özenti taklidini yaratmaya çalışanlar diyelim.

Sanat biraz zenginlik ister. Hem maddi hem manevi hem de yetişim olarak. Çok şükür bu ülkenin biz çocukları zaten hepsine uzağız. Hepimizin büyük aileleri ve tabi oldukları sülaleri var… Çoğunluğumuzun hiçbiri tek çocuk bile değil. Yani birey değiliz. Dolayısıyla düşünce alanında bir düşünceyi eylerken de birey olmadığımızdan kendi düşüncemiz ile hareket etmiş olmuyoruz.

Bu toprakların siyaseti de, sanatsal hali de, düşünce tipi de hep bireysel olandan çok toplu olan fikre itaat etmiştir. Yani kişi çağdaşlığı savunurken tiyatro kapatıyor mesela. Kişisel olarak “sanat iyidir” diyor ama “sanatçı kötüdür” diyor. Çünkü kendi fikrinin sanatını ve sanatçısını istiyor ama sanat böyle bir şey değil ki Minnoş. Bu topraklarda zaten sanat kendini var etmekte hep zorlanmış, hep taklit olarak kalmış bir de bu sağlı sollu baskıcı haller… Birey düşmanıdır yönetimler. Hele ki kendi savunduğu ideali için savaşanlar. Aman ayrıksı ses olmasın. Aman hatalar yüze vurulmasın. Aman biri de “Bu da sanki kötü bir şey ama Başkanım” demesin.

Birey olmak kötüdür çünkü. Bunun da ceremesini sanatla ilgilenmeye kalkanlar çeker. Zaten evde “sus küçüğündür” ve “Okulda ise parmak kaldırılmadan konuşulmaz”; bir de sanat yapacak.

Oyuncu olarak ele alalım. Daha kendini anlayamamış, kendin olmayı başaramamışken Hamlet olmaya, Ophelia olmaya yahut Macbeth, Lady Macbeth olmaya çalışırsın. Nasıl olacaksın? Ben olamadım mesela hiç Hamlet.

Bu topraklar BİREYLERİN vücut bulduğu topraklar olmadığından olsa gerek -ki genellikle hepimiz aile ve sülale yani bir bakıma “Kabile’lerin” çocuğuyuz- nitekim bu da birey olmanın tersi bir durum. Bu durum sanırım bütün iş ve yaşamsal alanlarda da kendini gösteriyor. Yöneticiler, yerel yönetimler hakkında kararlar alır. Sülaler, aileler hakkında kararlar alır. Aileler, çocuklar için düşünür; çocuklar uygular. Dolayısıyla bizler bir türlü bu sıralamayı doğru bir işleyiş ile gerçekleştiremiyoruz. Toplulumuzun sanatsal anlamda belki de en büyük problemi şudur: “taklit etmek” veya “peşinden gitmek”; bazen bir insanın, bazen bir düşüncenin, bazen kendimizin(?!)… Tiyatronun da içinde olduğu birçok sanat türünün en büyük özelliği bir “tez – anti tez – ve -sentez” bileşiminden oluşmasıdır. Ki bu da düşünceye tekabül eder. Yani “düşünce” ve “sanat” birbirine koşuttur. Felsefi düşüncenin ifade biçimidir sanat. Sanat, öncelikle düşüncedir. Taklit ile düşünceyi aktarabilmektir sanat. Öyleyse taklit etme işinden evvel düşünme işine girişilmelidir. İşte tiyatroda da hem oyunculuk hem yönetmenlik hem de yazarlık alanlarında taklit değil düşüncenin ön planda olması şarttır bu sebeple. Tekrar hatırlatmak gerekirse “taklit” sadece araçtır. Ama hep birileri nedense taklit olanı benimsememizi ve düşünmekten, yaratmaktan uzak durmamızı talep etmiştir. Ki bu durum sadece siyasi baskılarla değil toplum yapısından ötürü kendiliğindenmişcesine bir duruma dönüşmüştür, çoğu zaman. sanat okullarımızda da sahnelerimizde de hep taklit ve özentiden sıyrılmak büyük bela olmuştur başımıza. Çünkü geleneksel olan iyidir; çünkü tekrara dayanır ve aynı durumları tekrar eder.

Dolayısıyla yeni bir şey olmadığı için tehlikeli de değildir. Ah o geleneksel olanla çağdaş olan bir birleşse, neler oluyor görürdük. -ki bu uğurda Brecht gibi sanat insanlarının neler yaptığını biliyoruz. Özne olarak insanı alır, Brecht tam da geleneksel olandan faydalanarak. Daha evvel “Ali ekmek çalıyor” cümlesinde özne “Ali” iken, şimdi “Ali karnı aç olduğu için ekmek çalıyor” cümlesiyle özne Ali’nin “karın açlığı” olmuştur.

Elbette bu durum yönetenlerin hoşuna gitmez. Çünkü birey söz konusudur gene. Peki biz hiçbir zaman bu topraklarda birey olamadık mı?

Evet, olamadık. Bir de hep geç kaldık. Sanat yaptık ama ayna olamadık. Ayna olduk ama prizma olamadık. Prizma olduk ama dinamo olamadık. Geçmişten günümüze doğru gelecek olursak, hep geç kaldık.

Mesela; daha Orta Asya’dan gelirken tahta kuklalar ve epik bir hikaye anlatımının hep var olduğunu, hatta tıpkı “Antik Yunan” kültürünün beslendiği Dionysos törenlerinde teke görünümlü korolar ve korobaşlarının ve Dionysos rahiplerinin benzerlerinin “Şaman” kültürü içinde var olduğunu görebiliriz. Şaman rahibi kendi bedeninde birçok hayvanın sesine, bakışına ve hareket biçimine sahip olurdu. Çünkü bu durum iki farklı durumda da doğanın taklidinden başka bir şey değildi. Sonra mitler oluşturuldu ve hikayeler söze dökülmeye başladı. Bu durum düşüncenin devreye girmesini ve sonrasında dinsel ayinlerin sanata dönüşmesini sağladı.

Peki bu kadar her şey yolunda giderken bizim topraklarımızda tiyatro ve giderek de sanat neden taklitten öteye gidemiyor çok fazla? Sebebi aslında çok açık. Biz peşindeyiz düşüncenin ve fikrin; sanatın ya taklitçisi ya da özentisi olmuşuz ya da kovalayıcısı.

Sanata ve hatta dünya sanatına, edebiyatına olan katkılarımız gerçekten tartışılmaz derecededir. Öncelikle Avrupalıların karanlık “Orta Çağ”ını bitirmelerine sebep bizim atagillerimiz olmuştur mesela. “Bu sene nerede gireceksiniz Rönesans’a?” diye sormamış olsalar da İstanbul’un kapılarına dayanmışlar ve adamlar da “Bu sene burada girmezsek Rönesans’a iyi olur” diye düşünmüşler ve kaça kaça yanlarına aldıkları el yazmaları, bilimsel araştırmalar vesaireler ile birlikte Avrupa’da almışlar soluğu.

Amma ve lakin Rönesans her ne kadar bizim geçmişimiz sayesinde gerçekleşmiş olsa da biz o Rönesans’a girmek yerine bu topraklardan Rönesans’ı kovalamışız gibi bir durum çıkıyor ortaya -ki biz Rönesans’a girerken adamlar klasik akıma giriyorlardı. Hümanizm desen insandan ve bireyden bahseder öncelikle ve biz ümmet toplumuyuz o sıra, biraz fazlaca bugünün kopyası olarak -inançtan ziyade liderlerin yönetimi ile düşünmeden birlikte hareket etme biçimi yani.

Neyse, İstanbul’un fethi ile adamlar (bilgin, araştırmacı ve sanatçılar) kaçıp İstanbul’dan, Roma’da İtalya’da giriveriyorlar Rönesans’a. Avrupalıgillerin 977 yıllık karanlık çağları son buluyor Atamızgiller sayesinde. Yasaklar kalkıyor yani Avrupa’da yavaş yavaş. Sanat da yolunu buluyor, yasaksız. Yöneticiler de köstek olmayı bırakıp destek olayına giriyorlar. Çünkü sanatlı sanatlı daha güzel gözüküyorlar çevrelerine.

Bizim sanatımız da aynı tarihlerde etliye sütlüye değdirmeden hep aynı çerçevede kalıyor. Resimde minyatür, tiyatroda ise gölge ve orta oyunu tipleri. O sıralar birçok alanda -barbar addedilmemize rağmen- Avrupa’nın önünde olsak da bireysel olana, yani çeşitliliğe geçiş yapamadığımız için, üç boyutlu olan da uzağımızda kalmış yahut kalmamış da hep ileriye gitmiş.

Sonuç olarak tek boyutlu tipler elimizde kalmış çok uzun yıllar. Sonra bizimkiler duramıyor ve gidiyor bir de art-larından Viyana kapılarına dayanıyorlar davullarla, “Bizi de alın operanıza, bir şeyinize” diye ısrar ediyorlar. Avrupa ise o sıra sanatla iştigal ediyor daha çok. Çünkü sanatlılık halleri üzerinden birbirleri ile yarışmak peşindeler zenginler ve zengin sülaler ve tabii ki kilisenin baskısından kurtulmuş olan fakir halk. “Benim sarayım daha heykelli, perspektif bende daha güzel duruyor, Ortadoğu’ya doğru ufuk çizgisinde her şey daha gri ve daha silikleşir” gibi sanatsal cümleler kuruluyor.

Ve bu sırada halk da saray ve çevresindeki sanatsal aktivitelere ek olarak kendi kanlarından, canlarından blulu oyuncularını, jonglörleri ve soytarıları alkışa tutmaya başlıyor… Sonra kumpanyaları ve halk tiyatroları ve tiyatrocuları sivrilmeye başlıyor halkın. Dolayısıyla iki taraf da birbirini yadsısın yadsımasın beraber var oluyor mecburen. Gece gündüz sanat üretiliyor hem sokaklarda hem resmi alanlarda.

Kimi “Halkın eğlencesini yapacağız, dans olsun, müzik, olsun amma nükte de olsun” diyor “Comedia dell’arte”yi buluyor, kimi de “Antik Yunan oynuyoruz, kuralına uygun olsun manzum oynayalım bir de şarkı müzik koyarız” diyor. Ama bazıları “Yanlış olmasın, komediye dönmesin” deyince “Yok ya, ne alakası var? Tragedya içinde koroyu barındırır, orkestra çukuru hem ne işe yarıyor, dayayalım müziği” diyor ve yanlışlıkla operayı buluyorlar.

Sonra bazı zeki yazarlar halkı da soyluyu da aynı sahneye sokunca seyir yerinde de halk ve soylu iç içe giriyor, girmek zorunda kalıyor. Dolayısıyla sanat yeniden hayatın taklidi olmaya başlıyor. Biz tabii o sıra gene Viyana Beleş Tepe’de içeride neler oluyor diye kapıları zorluyoruz. Almıyorlar gene tabii.

Aslında elimiz de boş gelmemişiz hani; bir de gösterilerine hazırlanırken uykusuz hallerine çare olsun, daha zinde olsunlar diye çuvallarla kahveyi kapılarına bırakıp öyle dönüyoruz. Operaya da girememişiz üstüne üstlük. Tabii bizimkiler alışıklar meydanlarda neredeyse bedavaya orta oyunu, cambaz, hokkabazlar izlemeye. Ama kalabalıklar çok ve bu sayıda davetiye Viyana’da yok. E zaten biletle oyun izlemek bizim kromozomlarımızda yok. Haliyle toplu bilet satışı da daha icat olmadığından dönüvermişler çağdaş sanattan bihaber vatana.

Ama anlıyorlar ki sanat dediğin şey çağdaşlığın timsali. Bu sebeple daha sonraları bizimkiler şu Avrupalıgillerin sanatını çağdaşlığını inceden kalından öğrensinler diye elçiler, bilir bilmez ama gitse bilir kişiler yollamışlar yurdun dışına “Neymiş bu avro-payi sanat, bir öğrenin gelin hele” diye.

Kimler gitmemiş, kimler gelmemiş ki?! Ahmet Vefik Paşa’lar gitmiş, Karl Ebert’ler gelmiş, Rejisör Âli Bey’ler yetişmiş… Hasılı gene taklitten öteye gidilememiş. Çünkü özenmişler ve taklit etmişler. Yahu toplum ucundan kıyısından da olsa Evropa’daki toplum değil ki; toplumun belli bir zümresi dışında yani İstanbul Avrupa yakasından başka ülkenin hepsi taşra.

Dolayısıyla hem Tanzimat döneminde hem Cumhuriyet döneminde gene taklitler çıkıyor karşımıza. E Avrupa tiyatrosunun romantik hallerini taklit eden Güllü Agop’lar, Teador Kasap’lar, Ahmet Vefik Paşa’lar sayesinde ucundan kıyısından halkımsı oyunlar oynanıyor; Muhsin Ertuğrul’lar ve Karl Ebert’ler ise sonrasında Shakespeare’ler vesaireler oynatıyorlar ama gene bu toprağın insanın halleri değil sahnede olanlar. Üstüne üstlük bir de biri yasaklar koyuyor seyirciye, biri ise zorla getiriyor halkı tiyatroya -ki sanatta zorlama yoktur. Olmamalıdır. Hem eylerken hem izlerken.

Neyse, oyunculuğu da oyunu da sadece “taklit” ve de “öğrenilmiş” oluyor tabii. Oysa uygulamada keşfedilir yaratıcı her sanat hali. E, tabii elde olanın farkında olunmadığından kendi üretimi olmayan oyunları yahut birebir Avrupa menşeili tiyatronun taklidi oyunları yazmaya ve de oynamaya çalışıyorlar. Belli ki her şey iyi niyetli; toplum çağdaşlaştırılıyor.

Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu

Ama toplumun bundan haberi yok. Bu sırada ne ortaoyunundan ne gelenekselden yana bir eylem gerçekleşemiyor, kabul görmüyor bu san-artçı çevrelerde. Aksine aşağılanıyor. Hatta bu toprakların belki de gelmiş geçmiş en büyük tiyatro dehası Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu gibi uygulayıcı kuramcılar yok sayılıyor ve hatta halk evleri dışında bir yerlerde var bile sayılmıyorlar. Yok olmaları sağlanıyor. Birçok sanat okullarındaki eğitimlerde bile adları geçmiyor, geçemiyor. Dolayısıyla bizim sanatımız da toplumla bütünleşemiyor ve bir üst kültürün san-art’ına dönüşüyor. Çünkü yöneticiler sanatın asıl hedefini yakalayamıyorlar. Oysaki aşağı tabaka direkler arasında olsun, meydanlarda olsun, eğlenmeyi biliyor. Üst kesim ise eleştirmeyi biliyor. Dolayısıyla bağ koptukça kopuyor. Üst tabaka anlamadığına: “ilginç”; alt tabaka ise: “b.k gibiydi” diyor. Halk ve yönetenlerin tiyatrosunun bağı daha da kopuyor.

Konunun en başına dönecek olursak, daha bu topraklarda kendimiz olmayı becerememiş, hala yaşam biçiminde bile taklitten öteye gidememiş insanlar olarak kime, neyi ve ne olmayı anlatmaya, aktarmaya çalışıyoruz acaba?!

Bugün Antalya Şehir Tiyatroları’nda ve Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda çağdaş olduğunu, sanatı ve sanatçıyı savunduğunu sallayan belediyeci siyasiler, halkına, insanına sanat götürmeye çalışanları siyasi sebepler ve liyakatsiz tavırlar ile işlerinden sanatlarından ediyorlar. Sonra da bunun arkasında da başka san-artçıların olduğunu öğreniyoruz bir de. Dolayısıyla biz hep birey olamamış ümmet toplumu insanları olmamızdan sebep, bu sefer de kendi düşüncemize yakın insanları korumak için, gene birey değil ümmet toplumu olarak hareket ediyor ve susuyoruz. Oysa sanat düşüncenin yansıması, hayatın taklididir. Bir eğitim aracı yahut bir başka yönetimin, bir başka topluluğun ileti aracı, intikam aracı hiç değil.

Yüz yıllardır sanat, dünya üzerinde ne çektiyse yöneticilerden çekti. Ve yöneticiler de hangi düşüncede olduklarına aldırmaksızın sanatını var eden gerçek sanatçılardan çekti çok şükür.

Çekecektir de…


Bize Destek Olmak İster Misiniz?

Kültür sanat alanında olan bitenleri sizlere sansürsüz olarak ulaştırmak için 6 yıl önce yola çıktık! 6 yıla 37 dergi ve binlerce haber sığdırdık!

Siz de çorbada tuzum olsun diyenlerdenseniz Patreon üzerinden bize destek olabilirsiniz.

https://www.patreon.com/GazeteMustehak


İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı