Köşe Yazarları

Sabahattin Yakut / Ya da Hoşgeldin Savaş!

İlk insanın silahı eline alışı ne idi ise, bugün de tam tersi… Bugün silahı eline almış her insan, o silahı yapmış birkaç insanın tekelinde bir hayatın içine hapsolmuş durumda. Bugün sanki bir bilgisayar oyunundaymışcasına öldürüp duruyor birileri birilerini. Ne yazık ki oyunda ölenler ve öldürenler, kendileri bir şeyler yapıyor zannediyor ve devam ediyor naralarına…
Ama gelin görün ki, bizler bilgisayar oyunundaki eli silahlılar ve yoldan geçen masum insanlar olarak klavyeyi ve fareyi elinde tutmuş, kirli oyunlarını oynayan, ama bunun için sadece birkaç tuşu kullanan, maddi puanlarını arttırmak için kimsenin gözünün yaşına bakmayan oyuncular tarafından ölüme, kine ve nereden geldiği belli olmayan bir düşmanlığa doğru çekiliyoruz… Ki bunun farkında ola ola çekilmeye devam ediyoruz… Kimileri facebook sayfalarında cocukluk arkadaşlarına düşman oluyor, kimileri yolda yürürken dili döndüğünce konuşana, kimi yüzü gördüğünce giyinene, kimi fikri yetmediğince düşünene… Biz ne zaman böyle olduk acaba (faşist, kindar, öfkeli, yamyam, düşman) sorusunun cavabı kolay aslında; hep böyleydik biz… Hiç değişmedik… Zaten biz değişseydik, biraz bilseydik, okusaydık dünyayı, toplumumuzu, zamanı, geçmişi ve bilseydik geleceğe iz düşümlerini elbet değişirdi her şey…
Ama olamadı…
Yapamadık…
Çünkü okumadık, izlemedik, görmedik, duymadık, dokunmadık, hissetmedik… Bunun sebebi elbet yönetenlerdir; ama yönetilenler de bu kadar cahil ve burnu havada kalmasaydı bu kadarı olmazdı gibi geliyor… Yani işin aslı biz yönetilenler nedense hep nasıl YÖNETİLMEK istiyorsak onun peşine düşüyoruz; ki doğru yönetilelim, neticesinde birçok yöneten üretiyoruz ve bu yönetenler asıl yapmaları gerekeni unutup, bizim onlara vermediğimiz yetkilere dayanarak daha da kendileri için çalışmaya başlıyor, yollarından sapıyor ve bu yolda kendilerine daha da yönetecek birilerini arıyor… Sonunda yönetenler tartışmaya, anlaşamamaya başlıyor ve bizi de bu anlaşamadıkları maddi-manevi durumlar üzerine kaosun içine sürüklüyor… Yani diyorum ki, biz yönetilenler şu yönetilme sevdasından ayrılıp, bize asla ait olmayan bu kavga dövüşlerden sıyrılıp gereğini yapsak yaşamanın… Yaşamak gibi misal… Nazım’ca yahut Malcolm’ca… “Bizim bizimle ne derdimiz olur kardeşim, biz biziz zaten… Bu sizler kim? Siz yok ki hiç karşımızda; bu hep biziz… Siz diyen birileri var… Yoksa biz biziz…”
Madem öyle, ilk aktığından bu yana durmadı madem ki kan, bundatank20ve20e7ocuklar1rcps2gq6 söylence hikayelerin, mitolojik kavgaların, ezberletilmiş düşmanlıkların payı büyük… Bizler okumaz, hikaye dinlemeyi severiz… Toplum yapımız böyle. Çocukluğumuzdan beri anlatılır bize
her şey; savaşlarımız, kahramanlıklarımız, kavgalarımız, düşmanlıklarımız, kimi sevip kimi sevmeyeceğimiz… Artık bu topraklar
üzerinde bu hikayeleri, bu anlatımları durdurup ezber bozma zamanıdır… Tiyatro ve giderek de sanat eğitimci değildir… Ama
kimi zaman ayna, kimi zaman prizma, kimi zaman ise dinamodur… Ve bizim bu ateşleyici unsura şu zaman ve devamındaki süreçte ihtiyacımız büyük… Mevzu şudur ki, bırakın ey sanatla iştigal edenler milletin orasını burasını, kendi toplumundan uzak işleri, insanlar ölüyor irili ufaklı, çocuklu kadınlı; bunu durdurabilecek ve buna dikkat çekecek ise sadece ama sadece ulaşmaya çalıştığın, dar, senden olan kitle değil, aksine sana düşman edilen kitledir; şimdi yavaşça o her şeyi bilen, cahilleri aşağılayan burnunu yere bırak ve o seni anlamayan senin uzak kaldığın o topluma eriş, ulaş, ona yap… Ona anlat; kendine değil…
Ya da hoş geldin savaş…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı