Köşe YazarlarıYurttan Haberler

Sabahattin Yakut / Ya da aynı dili konuşan bir oyun…

Bir oyun izledim ki anlatması zor. Yaşattığı keyif ve güzellikler o kadar kıymetli ki dile getirmek biraz zorlayıcı bu sebeple. Beni bu kadar keyiflendiren oyunun, izleyen herkesi de keyiflendirmesini isterim elbet -ki bütün seyirciler için aynı durum söz konusuydu sanırım. Sonuç olarak, oyun izleyip beğenmek ya da beğenmemek, aslında, seyreden kişinin kendi özgün estetik algılarıyla alakalı bir durumdur.
Fakat duygusal bir toplum olmamızdan mı ileri gelir bilinmez ama, bir oyunu izleyip, beğenip beğenmeyeceğimiz bazı kişi veya kuruluşlar tarafından baştan bir kabullenmişliğe maruz bırakıyor insanları anladığım kadarıyla.

Oyunu beğenmenize yahut beğenmemenize şaşıran insanları sizler de görmüşsünüzdür herhalde?! Yahut bir oyuncuyu ya da bir oyun dekorunu, ışığını?! Evet, bu durum gerçekten içinden çıkılması oldukça güç bir durum… Çünkü ödüller, takdirler, övgüler almış bir oyunu nasıl olur da beğenmediğinizi söyleyebilirsiniz ki?! Yoksa kıskanç mısınız? Ya da sanattan anlamayan bir gözünüz mü var? Yoksa siz yüksek sanatın, ISTANBUL sanatının yüceliğinden şüphe mi duyuyorsunuz?!
“Yahu oyuncusunun bile ne yaptığını bilemediği, içinde olduğu durumu anlamlandıramadığı, dekoru başka konuşan, müziği ayrı telden çalan, oyuncusunun bile birbirinden farklı oynadığı, aynı dili konuşamayan bir oyunu niye beğeneyim?” diyemediği ciddi bir durum söz konusu… Çünkü yaftalanmaktan korkar insan.
Ancak kişiliğini çok sevdiğimiz insanı dahi yaptığı sanat olunca beğenmek zorunda değiliz. Kendi adıma, bu durumu hiçbir zaman dile getirmekten çekinmedim şimdiye kadar. Ancak, eleştirmen olmadığım için de beğenmediklerimi yazmaya yeltenmedim hiç. Ama beğenince de insanın kendini tutamadığı bir durum çıkıyor ortaya.
Geçtiğimiz ay (yazı yayınlanınca geçtiğimiz ay olacak çünkü) Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun daveti üzere Eskişehir Şehir Tiyatroları John BUCHAN- Patrick BARLOW ‘un 39 BASAMAK oyununu İstanbullu seyirciyle buluşturdu. İyi ki de buluşturdu. Oyunun rejisi Örümcek Kadının Öpücüğü ve Sidikli Kasabası Müzikali’nden iyi tanıdığımız Oğuz Utku GÜNEŞ’e ait. Öyle ileri bir samimiyetimiz olmasa da kendisine ve özellikle işine yansıttığı saygısı benim de kendisine saygı duymama sebep olmuştur. Ancak şu an 39 Basamak özelinde konuşmak istediğimden başka ayrıntılara girmeyeceğim. 
Beni tanıyan insanlar tarafından ciddi bir İsmayıl Hakkı BALTACIOĞLU hayranı olduğum bilinir bir şey artık sanırım. Çünkü Baltacıoğlu hem ileri düzeyde çağdaş hem de bir o kadar gelenekseldir. Çünkü her şeyden evvel oyuncuyu tiyatro eyleminin merkezine alır Baltacıoğlu. Geleneksel olan bunu ister aslında. Dolayısıyla siz, oyuncuya imkân sağlayacak her oyunda aslında biraz da gelenekselci olursunuz. Dekor kostüm makyaj olmasa da olur, bu argümanların birincil amacı oyuncuya destektir. Hatta ve hatta metin bile durumu anlatsın yeter, gerisi oyuncuya aittir sahne üzerinde. Ismayıl Hakkı, metnin bile gereksiz olduğu ve durumu anlatacak kendi cümleleri ile oyuncunun daha yaratıcı ve tiyatro eyleminin böylece seyirciye daha yakın olacağını belirtmiştir. Zaten oyuncu sahnede bir edebiyat okuyucusu değil, bir eyleyen olmak durumundadır.

Bu durum, oyuncunun ayaklarının yere daha sağlam basmasını ve seyirciyle iletişimini kolaylaştırır. Çünkü seyirci de bu niteliği ile oyunda seyreden, dinleyenden çok eğlenip birlikte var eden olur. Çünkü seyirci de oyunun anlatım diline katılmış olur. Oynama eylemi gerçekleşirken evrensel olana erişmeyi yani safi oynama eylemi içinde olmayı bir an bile göz ardı edilmemelidir. 
İşte bu bağlamda Oğuz Utku’yu daha birinci perdenin bitiminde tebrik ettim. Teşekkür edip, “Daha erken” dedi. “Benim yarim gelişinden bellidir” dedim. İkinci perde bittiğinde ise, “Kafana sağlık” deyince, çok iyi oyuncularım var dedi. Haklıydı. Gerçekten çok iyiydi oyuncular. Ne eksik ne fazla. Abartı olan bile bir matematiğe bir koreografiye sahip olduğundan abartı olmak yerine tiyatro eyleme dönüşmüştü. Evet atılmaya uygun sahneler de yok değildi ama, kıyabilirseniz eğer.
Şimdi nedir beni bu kadar cezbeden durum oraya gelelim biraz açıklayarak. Oyun seyircinin içinde başlıyor önce. Güzel çözüm diyorum (metni de iyi bildiğimden biraz hakimim konuya tabi). Sonra oyun bir başlıyor ve ne hikmetse bütün tiyatroya dair özelliklerim kayboluyor, safi bir seyirci oluyorum. Arada gıpta etmiyor değilim.
Bir İngiliz hikâyesi İskoçya istikametine değil de Türkiye’nin göbeğinden bozkırlara, Konya’lara, İç Anadolulara doğru bir yol alıyor. Hatta sanırım Doğu yahut Anadolu ekspresi ile… E, yolculuk bu istikamette olunca, karşılaşılan polisten köylüye herkes buram buram Anadolu kokuyor.
Baş karakter İngiliz olduğunu iddia ediyor ve sonuç olarak iç içe geçmiş bir kültürel çatışma çıkıyor ortaya ve bu çatışma bir çok komiğin de çıkış noktası oluyor. Bu çatışma özellikle oyun müziği olarak ciddi bir cover hâlini alıyor. Amerikan sinemasından tanıdığımız birçok melodi Anadolu ezgileriyle buluşuyor. Müziğin başarısını ayrıca takdir ettim ki, müzikler de oyunculardan Ali Eyidoğan’a aitmiş. Buradan ayrıca tebrik etmek isterim kendisini.

Direkler arasında bir gösteri ile başlayan oyun iyi bir ışık tasarımıyla sahne üzerindeki yükselti ve fondaki perdeyle iyi bir bütünlük sağlıyor ve bu renkli temaşa ciddi bir görsel şölene dönüşüyor. Çünkü perde varsa gölge de vardır. Gölge hem geleneksel hem de çağdaş bir gösteri sunuyor bize. Oyunda birçok karakter ve birçok efekt, hatta kimi zaman müzikler tam tamına dört oyuncu tarafından gerçekleştiriliyor. Evet evet dört (rakamla 4). 
İki perdelik oyun, insan üstü bir performansa dönüşüyor ve dört oyuncu hem çalıyor, hem söylüyor, hem dans ediyor, hem bedenini kullanıyor, hem de en önemlisi eğleniyor. Bir an bile bırakmadan, telaş etmeden, sıkılmadan eğleniyor. Comedia dell’Arte oyunculuğu için total oyunculuk denir. Sanırım 39 Basamak oyuncuları için de bu yakıştırmayı yapmak hiç de abartı olmaz. Mehmet Alp SUNAOĞLU – Hakkı KUŞ – Ali EYİDOĞAN ve Gonca YAKUT. Gerçekten tekrar tekrar alkışlıyorum kendilerini. Çünkü, onlar yaptıkları işin içinde bu kadar eğlenince, siz de bu duruma ortak olmaktan kendinizi alamıyorsunuz.
Hasılı, iki perde nasıl oldu da geçti gitti anlayamıyorsunuz bile. Tiyatronun en büyük işlevi eylemek ise; eyleyen insanları görmek, dahası tiyatro izlemek çok özlenen bir durum oluyor. Hem geleneksel hem de çağdaş olanı bu derece harmanlamış, böylesine iyi uyarlamış, kurgulamış bir ekibi de sadece tebrik etmek kalıyor bize. Çünkü sahnedeki bir tiyatro idi. Hem aynı dili konuşan oyuncular hem de aynı dili konuşmaya yardımcı dekor, kostüm, ışık müzikler…
Herkesin eline emeğine sağlık. Umarım yine gelirler de sizler de bu keyfe ortak olursunuz.
 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı