Köşe Yazarları

Özlem Özdemir / Samimiyet ve duyarlılık

“…Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”

Nazım Hikmet Ran
village-funeral-aquira-kusume
15 Ocak Nazım Hikmet’in yaş günüydü, bu yıl 114. doğum yılı olarak çeşitli etkinliklerle kutlandı. Bu kapsamda düzenlenen etkinlikleri takip ederken, bu vesileyle aslında ne zamandır beni rahatsız eden bir konuyu yazmak istedim.
İsim vererek bir polemik yaratmak istemediğimden, konuyu genel çerçevede ele almayı tercih edeceğim, ki bence zaten bu genel bir sorun. Anma törenleri ve biçimleri, acaba sizi de hiç rahatsız etti mi? Beni epeydir ediyor. Topluma mal olmuş insanlar için yapılan anmalarda neden hep aynı insanlar yer alıyor ve neden hep aynı içerikte programlar hazırlanıyor? Sanatçılarımız bir avuç aynı insandan mı ibaret? Bu ülkenin genç sanatçıları neredeler ya da acaba kendilerine ne zaman izin verilecek? Açıkçası ben sıkıldım senelerdir hep aynı seslerden, düşüncelerden. Sizce de yenilenmek gerekmez mi eskiyi bile anarken? Üstelik çağ değişirken…
Nazım Hikmet örneğiyle devam edersek, o dünyanın saydığı ve Türkçe’nin en güçlü şairlerinden biri. Bizde de her yaştan insan, sevmese bile biliyordur herhalde? Nasıl Shakespeare dünyada yıllardır eskimiyorsa, Nazım da bizim için öyle eskimiyor. O halde yeni nesil ondan beslenmeye, esinlenmeye niye devam edemiyor da, sanki sadece bir kuşağın şairiymiş gibi muamele görüyor? Niye her kuşağın sesi olabilecekken, genelde bir ideolojinin sesi olarak kullanılıyor? Nazım komünist bir şairdi, evet; ama güzel aşk şiirlerinin de sahibiydi. Memleketini çok sevdi, ayrı düştü, hasret dizeleriyle kendini iyileştirdi. Hapse düştü, özgürlüğe adadı sözcüklerini… Bunların hangisi eski, hangisi sadece bir ideolojinin temsili? Sahiplenen sahiplensin ama bence o herkesin şairi, herkesin hislerinin sesi… Belki de sorun sahiplenmeyen neslindir, bilmiyorum.
İkiyüzlülük sosuna bulanmış duyarlılık, kalsın!
Aslında bu anmaların tekdüzeliğine ve galiba yüzeyselliğine tepkim… Genelde her yıl birbirini tekrarlayan anma programları düzenleniyor ve bence artık bu çağı yansıtmayan beylik konuşmalar yapılıyor. Bu mudur? Oysa bu, o anılan insanların cümlelerine bile aykırı sanki? Bu, yaptıkları ve yazdıklarıyla kendi dönemiyle sınırlı kalmayıp, sonraki kuşakları etkilemeye devam eden o insanları hiç anlamamak belki… Şiirleri, yazıları ya da o kişiye dair hisleri çoğu zaman duygudan yoksun ama duygudan ölecekmiş gibi bir tonda okumak ve sonra evlere dağılmak, onları anmak ve anlamak mı oluyor? Anlamak böyle bir şey mi? İyi de, o sahneden söylenenlerin ve alkışlananların ne kadarı geçiyor hayata? Ülkenin gündemine bakınca cevap ortada sanırım…
Belki ileri gideceğim ama bence, adeta ölüleri üzerinden, vicdanını rahatlatmanın kolaycılığına kapılmış bu çağın insanı. Kendi yaptıkları ya da yapmadıklarını aklamanın sahtekârlığını saklar gibi… Keza sayıları giderek artan dergilerde de aynı kolaycılığı görmek mümkün. Ölenlerin resimlerinin yanına iliştirilen satırlar ve “duyarlılık timsali” kalemlerle doldu ortalık. Kusura bakmayın da; hani sahicilik, hani gerçeklik, hani samimiyet?
Vakti zamanında kendine düşeni yapmış insanları anmak, onların cümleleri ve resimlerini kullanmaktan ibaret olmamalı… Onları anlamadıktan, anlatmaya çalıştıklarını hayatta uygulamadıktan sonra, bu yapılanlar duyarlılık şovundan öteye geçemiyor bana göre. İkiyüzlülük sosuna bulanmış duyarlılık, kalsın! Tıpkı; Atatürk’ü heykeller, rozetlerle putlaştırıp, 29 Ekimlerde 10 Kasımlarda anmaktan başka, bütün devrimlerinin yok edilmesine karşı hiçbir eylemde bulunmayan sözde Atatürkçüler gibi…
funeral_and_bad_weather
Lafın kısası; samimiyet yoksa her yapılan eylem, her kurulan cümle boşlukta savruluyor ve asla yerine ulaşmıyor. Sadece anmalarda değil yapılan her işte, yaratılan her eserde, kurulan her ilişkide de böyle. Sanatçılar, böylesi baskıcı bir dönemde, neden halk tarafından yeterince sahip çıkılmadıklarını da düşünseler keşke… En cahil denilen insan bile samimiyeti algılar neticede. ‘Körler sağırlar birbirini ağırlar’ tavrı değişmediği sürece, durum kendini tatmin etmekten öteye geçemiyor ve bu gidişatın sonu tarihe bakılarak görülebilir. Şikayet etmek yerine, dönüp aynaya belki önce kendine bakmak gerekir? Belki yanlış, aynadaki sendedir… Çünkü sahicilik evvela insanın kendi kendiyle kurduğu ilişkidedir.
Bunlar elbette benim düşüncelerim, içimi döktüm sadece…

Makale Altı Reklamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı