Köşe Yazarları

Özlem Özdemir / 100 Yıl ve Darülbedayi

Özdemir Nutku’nun “Darülbedayi’nin Elli Yılı” kitabının girişinde şöyle yazar: “ İlkel kavimlerde sanat bir büyü aracıydı; insanın doğaya üstünlük sağlamasına, toplumsal ilişkilerin gelişmesine yarıyordu. Ancak sanatın kaynağındaki özellik yalnızca bu değildi; başlangıçta sanat, korkutucu ve ürkütücü gücüyle düşman üzerinde üstünlük sağlamaya da yarıyordu. Kısacası, sanatın görevi GÜÇ sağlamaktı; doğaya, düşmana, karşı cinse, kötü ruhlara… Yani sanat TOPLU YAŞAMA GÜCÜ’nü ortaya çıkarıyordu; böylece insanı parçalanmış bir durumdan birleşmiş bir bütüne götürüyordu.”
Geçtiğimiz günlerde Darülbedayi’nin 100. Yılı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’ndaki özel bir geceyle kutlandı. Dünyada örneği çok az olan bir tiyatronun 100. Yılına tanıklık etmek neresinden baksanız yenilir yunulur bir şey değil. Işıklar, kırmızı halı ve eski günleri andıran bir tabelada Şehir Tiyatrosu yazısı… Kimler gelmiş kimler gitmiş, sayısız yıldız,
sayısız isimsiz kahraman… Gönül daha coşkulu kutlamak isterdi. O eski Şehir Tiyatrosu tabelasına bakarken ister istemez geçmişe döndüm yüzümü ve 100 yılı devirmiş Darülbedayi nasıl süreçlerden geçmiş biraz hafıza tazeleyelim istedim.
Güzellikler Evi
Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemeye başladığı dönemlerde toplumsal çöküş kültürün çöküşüne de sebep olur. Darülbedayi, batılılaşma anlayışıyla 1914 yılında kurulur. Öncesine baktığımızda, Batılı anlamda bir tiyatro hayatının yirminci yüzyılın başlarında olduğu görülür. Çeşitli denemelere rağmen Darülbedayi’den öncesinde disiplinli bir tiyatro hayatına adım atılamaz. 1908’de Meşrutiyet ile birlikte amatör topluluklar çoğalır, çok sayıda oyun yazılır. Henüz Müslüman bir kadının değil sahneye çıkmak oyun seyrettiği bile görülmez. Ayrıca 1. Dünya Savaşı’na yakın kurulmanın sıkıntıları da yaşanır.
1913-1914 yıllarında İstanbul Belediyesi’nin başına geçen Cemil Paşa, konservatuvarın açılmasına ön ayak olur. Bunun gerçekleşmesi için de tiyatro tarihinde önemli yeri olan André Antoine İstanbul’a çağırılır. Konservatuvara Darülbedayii Osmani (Osmanlı Güzellikler Evi) adı verilir. Darülbedayi adını Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem bulduğu söylenir. Müzik ve tiyatro olarak iki bölümden oluşan konservatuvara öğrenci başvuruları için duyuru yayınlanır. 197 kişinin başvurduğu seçmelere katılanlardan biri de Muhsin Ertuğrul’dur.
1915 yılındaki ilk yönetmelikle Darülbedayi bir okul olmanın ötesine geçerek, sanatçı yetiştirmek, oyun yazarı yetişmesine yardımcı olmak ve halkın tiyatro kültürünü artırmak gayelerini üstleniyordu. On yıllık süreç bocalamayla geçer. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte tiyatro, yeni hükümetin aydınlanma adımlarından biri olur. İsmet İnönü, Darülbedayi sanatçılarıyla görüşmüş, Meclis konuşmalarında tiyatronun öneminden bahsetmiştir. 1927 yılından itibaren kurum belediye bütçesinden ödenek almaya başlar ve başarılar da bu dönemden itibaren görülür. 1930 yılında çıkan Belediyeler Kanunu ile belediyelere tiyatro binası yapmak ve tiyatro topluluğu kurmak hakkı tanınır. Böylece Darülbedayi yardım almaktan ödenek almaya geçerek üvey evlatlıktan kurtulur! 1931 yılında İstanbul Belediyesi’ne bağlanır, 1934 yılında da adı Şehir Tiyatrosu olur. 1935-36 döneminde Türkiye’de ilk kez çocuk oyunu bu kurumda sahnelenerek önemli bir adım atılır. 1959’dan sonra Muhsin Ertuğrul’un tiyatronun başına geçmesiyle en başarılı dönemini yaşar. Halkın faydalanması için 1960’ta Kadıköy, 1961’de Üsküdar ve Fatih Şehir Tiyatroları açılır. Ardından diğerleri gelir…
Darülbedayi’nin Türk tiyatrosunun gelişiminde payı gerçekten çok büyük. Bir üslup yaratamasa da seyirci yetiştirmiş, sanatçı var etmiş bir kurumdur. Oysa son birkaç yıldır Şehir Tiyatroları’nın geleceğiyle ilgili gergin bir süreç yaşanıyor. Değişen yönetmelik ile birlikte kurumun özerkliğini tümüyle kaybettiği, bağlı olduğu belediyenin ideolojisi ile şekilleneceği kaygıları üzerine eylemler düzenlendi, toplantılar yapıldı. Ardından TÜSAK yasa tasarısıyla ödenekli tüm kurumların kapanma tehlikesi belirdi ki, bu konu henüz belirsizliğini koruyor.
Başa dönersem, sanat TOPLU YAŞAMA GÜCÜ’nü ortaya çıkardığı için toplumla, siyasetle, ekonomiyle ilgili tüm sorunlarla ilişkisi var. Bu ilişki ve bu yaşama gücü de güç sahiplerinin hoşuna ezelden beri gitmiyor. Bu nedenledir ki, sanat daima baskılanmaya çalışılıyor. İşe yaramadığı milyonlarca yıldır ortada ama galiba her güç sahibi de kendi deneyimini kendi yaşamak istiyor. Oysa, sanatın gücü her gücü yener, yeter ki yaşama gücünden vazgeçmesin insan!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı