Köşe Yazarları

Iraz Yöntem sordu Sedef Erken cevapladı… / Sedef Erken: “Ben İflah Olmaz Bir Umutluyum”

Sedef Erken: “Ben İflah Olmaz Bir Umutluyum”
Bu ay sayfalarımıza Sevgili Sedef Erken’i de konuk ettik. O bir avukat, bir eğitimci; ama her şeyden önce bir otizmli annesi. Ozan adında şahane bir oğlu var. Kendi tabiriyle Ozan onun için bir milat olmuş, “Ozan’dan önce” ve “Ozan’dan sonra” diye bölmüş hayatını. Biz de Sedef’in ve Ozan’ın dünyasında sanatın nasıl bir yerde durduğunu öğrenmek istedik onun ağzından. İnanılmaz heyecanlı bir deneyim oldu bizim için ve otizmle ilgili ne kadar az şey biliyor olduğumuzun farkına vardık. Umarız siz de en az bizim kadar keyif alırsınız onların dünyasını öğrenirken. Çünkü aslında içinde yaşadığımız dünya, hepimizin dünyası…
Iraz Yöntem: Biz aslında ilk defa böyle bir şey yapacağız. Çünkü oyuncularla röportajlarımız oluyor, onları da genellikle Sevinç (Erbulak) yapıyor. Ama bizim için tek bir kural var, içinden tiyatro geçsin bütün yazılarda. Dolayısıyla bence çok ilginç bir yazı olacak, ben o anlamda çok heyecanlıyım. Çok teşekkür ederiz.
Sedef Erken: Rica ederim, ben teşekkür ederim.
Şimdi önce birazcık ‘dünya bir toz bulutuydu’ya gidelim. Kısa kısa, ufak bir bilgilenme adına. Otizm nedir ve neden olur?

    • Aslında otizmin tam olarak tarifini yapmak çok kolay bir şey değildir. Çünkü bilimsel bir tarif yapmak mümkün, tamamen bir anne gözüyle veya eğitimci gözüyle bir tarif yapmak mümkün. Ama şunu söyleyebiliriz, henüz dünya üzerinde otizmin tam olarak sebebini bilen herhangi biri yok. Dolayısıyla anne karnında tanı konamayan ya da testlerle tespit edilemeyen bir şey otizm. Artık bazı başka sendromlar ve durumlar anne karnında teşhis edilebiliyor ama ne yazık ki otizmde böyle bir durum söz konusu değil. Ayrıca otizm, çocuk doğduktan sonra da hemen fark edilebilen bir şey değil. Çünkü çocukta fiziksel bir belirtisi yok. Genellikle 1,5-2 yaşlardan başlayarak 3 yaşa kadarki dönemde çocuğun gelişim aşamalarının belli bir noktasında farklılıkları anne önce ufak ufak anlamaya başlıyor ve ondan sonra tanı sürecine geçiliyor. Bu sebeple de anne için bir şok dönemi yaşanıyor aslında, sonra da baba için ve bütün çevre için. Otizmin en temel özelliklerinden bir tanesi, otizmlilerin beyin yapılarının ve nörolojik yapılarının diğer tipik insanlardan biraz farklı olması. Örneğin sağ-sol beyin diye bakarsak; bizler daha çok beynimizin sol lobunu kullanıyoruz, onlar daha çok sağ lobu kullanıyorlar. Sağ beyin, mesela bir şiir yazarken daha çok kullanılan bir yer, ya da dua ederken…

IMG_3169
Duygusal tarafımız yani daha çok…

  • Hem duygusal, hem sezgisel; daha birlik ve huşu haliyle daha ilgili bir taraf. Sol taraf daha hesapçı aslında; daha materyalist, daha elle tutulur, somut şeylerle ilgilenilen yer. Dil gibi mesela. Dolayısıyla da otizmle iletişim sadece dilden ibaret olmuyor. Hatta zaten en temel farklılıklar dille başlıyor. Yani çocuğun konuşmasında bir sorun olduğunda yavaş yavaş otizm tanısına yaklaşmaya başlıyor çoğunlukla.

Yani o yüzden de geç teşhis koyuluyor.

  • Tabi farklı farklı otizmler var, tek bir otizmden bahsetmek mümkün değil. Herhangi bir başka şey gibi ölçülen, tartılan bir şey de değil otizm. Dolayısıyla gidip bir test yaptırıp “şu kadar otizmli” demek mümkün değil. Bu tamamen davranışlarla tanılanan bir şey. O yüzden de aslında her otizmli birey, farklı bir otizmli. Bazen ben bunu şöyle tarif etmeyi daha anlamlı buluyorum açıkçası, otizm aslında şeffaf bir elbise gibi. İçindeki insanın bütün temel özellikleri yine orada duruyor; yani fiziksel yapısı, duygusal yapısı, aileden gelen genetik yapısı… Her şey duruyor, üzerinde şeffaf bir otizm elbisesiyle beraber. O yüzden o insana özel bir otizm biçimi mutlaka oluyor. Yani hiçbir şekilde otizmlileri yan yana koyup “şu ikisi aynı” diyemiyorsunuz. Tabi ki tüm otizmlilerin ortak noktaları var ama böyle bir kendine has tarafı da var.

Peki birazcık bizim konumuzla bağlayalım. Genel olarak otizmli bir çocuğun sanatla ilişkisi, onun gelişim sürecinde nasıl bir yerde duruyor?
IMG_3231

  • Aslında bu tabi zaman zaman kimi çocuklar için kendiliğinden ortaya çıkan, ailenin zaman içinde fark ettiği bir biçimde de olabiliyor. Biraz daha imkanları olan ya da biraz daha bilinçli olan ailelerin çocuklarında yönlendirmeyle de olabiliyor. Çok fazla absolut kulak var otizmlilerin içinde. Çünkü onların duyuları bizden farklı çalışıyor. Bir otizmliyi fark edebileceğiniz en temel şeylerden biri, mesela kimi bizim rahatsız olmadığımız frekanslarda kulaklarını kapatmaları; ışıktan, sesten bizden çok farklı bir şekilde rahatsızlık duymaları… Bir markete soktuğun zaman bir otizmliyi, senin için kasanın sesi, aynı zamanda oradaki et makinesinin sesi, aynı zamanda dolabın sesi rahatsız edici değildir, onu tolere edebilrsin; ama bir otizmli bazen bu seslerin hepsini birden tolere edemiyor. Çünkü muhtemelen frekansları bizden çok farklı şekilde algılıyorlar. Bunların hepsi tabi tam keşfedilmiş şeyler değil, o yüzden tarif etmek ancak böyle benzetmelerle mümkün oluyor. Ama ülkemizde otizmli çocukların eğitimiyle ilgili ciddi sorunlar var. Ailelerden bir kısmı müzik eğitimine yönlendiriyorlar çocuklarını, böyle bir yeteneği olanları. İçlerinde gerçekten çok başarılı olmuş Cem Vardarcı, Buğra Çankır gibi birkaç örnek var. Bu çocuklar yurt dışına da zaman zaman gittiler. Şimdi genç oldular tabi artık, çocuk da değiller. Böyle gençlerimiz var artık, başarılı olabiliyorlar müzikte. Özellikle piyanoda.

Müzik çok önemli bir noktada yani…

    • Tabi yani şöyle, müzikle terapi de otizmli çocukların belli eğitimleri kazanması bakımından çok işe yarayan bir şey ama Türkiye’de müzikle terapi diye bir bölüm henüz üniversitelerde yok. Halbuki müzikle terapi, aslında Doğu’da başlamış bir şey. Osmanlı’nın çok daha öncelerinde hem de. Ruhsal sorunları da müzikle tedavi etmek çok sağlıklı bir yöntem, çünkü yan etkisi yok; antidepresan ama yan etkisiz bir antidepresan. Dolayısıyla müzikle terapi de çok önemli bence. Türkiye’deki genç müzisyenler için de büyük bir istihdam yaratılabilecek bir alan olduğunu düşünüyorum. Keşke daha fazla bu konuda çalışmalar olsa. Yurt dışında çok var mesela; ama bizim ülkemizde kendiliğinden bu konuda çalışmaya başlamış ve benim bildiğim 3-4 kişi var. Hatta onlardan bir tanesi İzmir’de sadece otizmli çocukların yer aldığı bir orkestra ve koro kurdu. Ama o da eğitimini yurt dışında almış, ülkesine geri dönünce burada yapmaya karar vermiş. Şehir şehir gezip konser veriyorlar mesela hep beraber, çok da başarılılar.

IMG_3222
Güney Zeki Göker: Bizim A4 diye bir oyunumuz vardı, oyundaki karakterlerden biri otizmliydi. Ailesi ve toplum tarafından dışlanmış olan Sefa, kendine arkadaş olarak bir tencere seçmişti, adını da Refet koymuştu. Her korkutuğunda ona vuruyordu ve bir süre sonra onu bir enstrüman gibi çalmaya başlıyordu. Oyunun ana karakteri olan Mahmut Hoca sayesinde konservatuvara giriyordu ve bir müzisyen olup mutlu mesut hayatına devam ediyordu…
Peki resimle ya da plastik sanatlarla olan ilişki nasıl?

  • Aynı şekilde… Mesela Ozan’da çok yoğun, sürekli oyun hamurlarıyla bir şeyler yapıyor. Aslına bakarsan her çocuk gibi onlar da oynamayı seviyorlar. Diğer çocukları biz okulla çok ciddi bir şekilde manipüle ediyoruz. En az vakti oyuna ayırabiliyor çocuklar. Bizim çocuklarımızın belki de avantajı o; okullara pek alınmadıkları için böyle şeylerle daha çok ilgilenme fırsatları oluyor. Kimi çocukların bu alana ilgisi var. Şöyle bir şey de var; çok fazla sanatçı var hafif otizmi olan, ya da bilim insanı, ya da yazar… Çünkü aslında bunu bir şemsiye gibi düşünürsek, bu şemsiyenin alt çizgisinde çok ağır otizmliler olduğunu düşünelim; yani çok öfke nöbetli, zaman zaman dürtüselliği çok yoğun olduğu için sosyalleşmekte zorluk çeken, kendine hiçbir şekilde dokundurmayan, hiç konuşmayan, hiçbir fonksiyonel davranışı olmayan çok ağır otizmliler de var. Ama şemsiyenin en uç noktasında, hepimizin yaptığı gibi bir şey düşünerek yürürken karolara ikişer ikişer basmaya çalışan herhangi birimiz de varız. Yani bizler de o şemsiyenin ya hemen bir adım gerisinde ya da ilerisindeyiz. O çizginin nerede başlayıp bittiğini kimse bilmiyor.

Aslında hepimizin bir tarafında var.

  • Evet, otizm hepimizde biraz var. Çünkü obsesyonla ilgili bir şey otizm, tekrar davranışlarla ilgili bir şey. Hangimiz bir şarkıyı 500 kez dinlemedik ki? O an otistik bir andır hepimizin hayatında. Yani hepimizin beyninde bir şeyler var ama kullanış biçimlerimiz ya da gelişirken hangilerinin ağırlık kazandığı farklı. Dolayısıyla hepimizde hafif otizmler olabilir. Sanatçılar ve bilim insanları sağ beyni daha çok kullanıyor dedik, o gördüğümüz o kadar soyut düşünceler nereden kaynaklanıyor? Aslında dehayla otizm ya da benzeri standarttan sapmaların aynı genlerden geldiğini bulmuş durumda bilim insanları yurt dışında. Yani beynin bir standart fonksiyonları var, bir de o standarttan zaman zaman sapabildiği davranışları var. Ama tabi ki beyin henüz tam olarak keşfedilemedi. Tesla’dan Mozart’a pek çok ünlü kişinin de otizmli olduğu söyleniyor.

Peki tiyatroyla olan ilişkileri?
IMG_3249

  • Ben Ozan’ı ilk tanı aldığı dönemlerde tiyatroya götürdüğümde, açıkçası orada kendine hakim olmakta başlarda zorlanıyordu. Ama şimdi arkadaşlarıyla birlikte okulla zaman zaman gidiyorlar ve çok seviyor tiyatroyu. Biraz ısararcı olmak gerekiyor. Los Angeles’ta ‘Actors For Autism’ diye bir küçük özel okul var. Zaten down sendromlu 3 tane çok önemli aktör var Amerika’da. Hatta onlar hep beraber Hollywood Report’a kapak olmuşlardı.

Türkiye’de var, hatta tiyatro da yapıyorlar… Mesela çocuklarda yaratıcı drama çok önemli bir tutkaldır; hem birbirleriyle kurdukları ilişkide, iletişimde, hem de hayattaki gelişimlerinde. Dolayısıyla daha hassas olan, senin dediğin gibi beynin daha yaratıcı kısmını kullanan çocukların hayatında daha da önemli bir tutkal. Galiba onların takıntı ısrarıyla aynı derecede ısrarcı olmak gerekiyor.

  • Bazen evet! Mesela gerçek bir öyküden alınmış bir filmde (Temple Grandin) yine bir öğretmenin bir çocuğa inanmasıyla oluyor her şey. Yani bir insanın diğerinin sınırsız potansiyeline inanması çok farklı kapıları açabilir.

Bu sadece standrtların dışındaki insanlar için değil, aslında hepimiz için geçerli. Hep birine inanmakla başlıyor her şey.

  • Tabi ki. Yanlış bir ön kabul var; fiziksel olarak ya da zihinsel olarak normal diye görülen, standardın içinde olduğunu düşündüğümüz insanlarda mutlaka potansiyel vardır gibi bir önkabulle ve o standardın dışında görülen insanlarda öyle bir potansiyel yokmuş gibi bir önyargıyla hareket ediyoruz. Toplumsal olarak böyle bir yalnış var. Bence bu, Batı’nın toplumsal yaklaşımıyla çok birebir ilgili; yani Doğu’nun eski kadim kültürlerine baktığın zaman insana yaklaşım böyle değil. Batı, biraz işe yarayan şeylerin peşinde oluyor hep, kapitalizmle çok ilgili bir şey. Sistem üretmek zorunda, onunla yaşamak zorunda; o üretimin içine neyi ne kadar katabilirse onu o kadar faydalı buluyor ve zihinsel engelli bir birey kapitalizmin üretiminde ve tüketiminde işe yarayan bir şey değil. Dolayısıyla yavaş yavaş önce onu işe yaramaz hale getirip, sonra sosyal hizmet adı altında bakım hizmeti vermeye başlıyor.

Yine kendini ön plana çıkarıp ‘hayır işi’ ya da ‘iyilik yapıyorum’ psikolojisiyle hareket ediyorlar.IMG_3160

  • Mesela biz çocukken bizim yaşadığımız şehirde çeşitli zihinsel durumları olan insanlar olurdu ve bu insanlar toplumun içinde yaşardı; bir yere kapatılmazdı. Belki çok iyi şartlarda yaşamazlardı ama bugünkü gibi tamamen toplumun dışına da itilmemişlerdi. Bizde hep deli-veli birdi.


Ama her köyün vardır ya bir delisi…

  • Evet, bazen delisi velisidir aynı zamanda. Onun ağzından çıkan şeyler bazen dinlenirdi mesela. Şimdi ise tamamen izole edilmeye başladılar. Bizde de artık toplumda işe yaradıkları kadar değerli hale geldiler diye düşünüyorum. Ben Türkiye’de engellilerin durumunun şimdilerde o zamanlardan daha kötü olduğunu düşünüyorum… Mesela Ozan’ı almayan okul, Nişantaşı’nın göbeğinde bir okul ve tek almama sebepleri diğer “müşterileri”nin şikayetçi olma ihtimalleri! Onlara “müşteri” muamelesi yapılıyor ve ne yazık ki bir de “Atatürkçü okul” imajıyla bu müşterilere bir ambalaj satmaya çalışıyorlar. Ama o “Atatürkçü” okulun içinde böyle bir kafatasçı zihniyet özde duruyor, bunu da kimse önemsemiyor. Bu özüyle çocuğa ne veriyor o okul, bilmiyorum. “İyi ki almamışlar benim çocuğumu” diye düşünüyorum. Zaten benim hayatımda Ozan’dan önce – Ozan’dan sonra diye bir milat var. Her şeye başka türlü bakmaya başladım ben. Her şeye ne kadar yüzeysel baktığımı fark ettim çünkü – ki kendimce bir derinlikten baktığımı zannederdim, alakası yokmuş. Biz bir şovun parçası olarak yaşıyoruz kendi mahallelerimizde, bir de başka mahallelere dair kafamızda bir takım imajlar, önyargılarla yaşıyoruz. Bütün ürettiğimiz düşünceler buralardan yürüyor ve hiçbir şey çıkmıyor buradan çünkü özleri yok ortada. Ben Türkiye’nin göbeğinde böyle bir okulda böyle bir faşist özün duruyor olmasını ve bunun hiçbirimizi rahatsız etmiyor olmasını anlayamıyorum.

Ozan şimdi kaç yaşında?

  • 9 yaşını bitirdi, 10’un içinde. Keyfi yerinde  Buradaki şartlar içinde bir eğitim vermeye çalışıyoruz Ozan’a. Tabi gerçekten hak ettiklerinin çok altında bir nicelik ve nitelikte. Hem eğitim saati olarak, hem eğitimin niteliği olarak çok gerideyiz bu konuda.

Şimdi bir de ergenlik dönemi geliyor tabi…

  • E tabi aslında ergenlik dönemi gelmeden Ozan’a kazandırmamız gereken bazı şeyleri henüz kazandırabilmiş değiliz. Zor bir dönem ergenlik de. Ama bakalım, yaşayıp göreceğiz. Umarım iyi olur. Yine ben müzikle, sporla, sanatla aşacağımızı düşünüyorum orada da her türlü sorunu.

Aslında hayatın kendisine baktığımız zaman, genel olarak sanat ve spor hepimizin tutkalı.
Güney: Her kasanın şifresi.
Aynen öyle. Hayatın anlamı varsa eğer, onun şifrelerini oradan çözeceğiz ya da bir arada yaşayabiliyorsak oradan bir arada yaşayacağız. Çünkü söylemler gelir geçer ama o bilgiler genetik olarak da aktarılır.
IMG_3207

  • Ben de çocukken beni bunlar kurtardı açıkcası, ergenliğimi de bunlar kurtardı. Ki o zaman bugünkü imkanlar yoktu. Şimdi internet diye bir şey var ve sen evinden de istediğin yerden istediğin eğitimi alabilirsin, okula da gitmeyebilirsin. Bizde öyle bir şey yoktu; kütüphane diye bir şey vardı, okulda spor yapabileceğin takımlar vardı, kitap okuma diye bir şey vardı ya da bir müzik aleti çalabiliyorsan çalardın. Ben küçük bir şehirde büyüdüm ve bunlar kurtardı beni… Bu ülkede otizmle uğraşmak insanı çok erken yoruyor; normalde çocuğun bütün hayatına yayacağın enerjinin büyük bir kısmını ilk 4-5 senede yiyor. Çocuğu kreşe sokmaya çalışmak ayrı bir dert; tanısını almak, okulla uğraşmak, eğitimci bulmak, çocuğunun o durumunu kabullenmek için tek başına mücadele etmek ayrı dert… Ailen bazen ayrışıyor, ben de eşimle ayrıldım. Sonuçta çok fazla şeyi çok kısa sürede kaldırmak durumunda kalıyorsun. Evet, bir şeyler öğreniyorsun; krizi fırsata dönüştürebilirsin, ben dönüştürdüğümü düşünüyorum mesela  Ama yoruluyorsun da. Ben bütün bunlardan, çok kendimden memnun birine dönüşerek çıktım. Hayatımda da çok şey değişti. Bunların hepsi çok olumlu değişiklikler oldu. Boşa vakit geçirdiğim insanların hepsi gitti hayatımdan mesela. Çünkü hayatında bir dert varsa, onlar patır patır dökülüyor zaten.

Peki son olarak, Türkiye’de her şeyde olduğu gibi bunda da zor – hatta daha zor – bir mücadele süreci var; umutlu musun?

  • Ben iflah olmaz bir umutluyumdur, bana bakmayın siz 🙂

Ne güzel, işte duymak istediğimiz cümle bu.

  • Çünkü dünyada insanlar hep kendi yaşadıkları zamanın dünyanın en kötü zamanı olduğunu düşünmüşler. Oysa hepimiz dünyada çok gelip geçiciyiz, çok kısa ömürler yaşıyoruz ve çok büyük bir evrendeyiz; bir noktadan bile küçüğüz. Kendimize bu kadar büyük önemler atfettiğimiz için her şey bize bu kadar ağır geliyor. Kendimizi biraz hafifletsek, olan biten şeyleri de biraz hafifleteceğiz. Tabi ki can çok kıymetli, insan çok kıymetli. O yüzden ben de çok üzgün ve kırgın olduğum anlar yaşıyorum buna dair, bu ülkede yaşayan biri olarak. Bunu yaşadığım zaman “Ben ne yapabilirim?” diye bakıyorum, “O ne yapmalı?”ya bakmıyorum artık. Bu konuda da yapabileceğim şeyler belli; ben anneyim, bir çocuğa dair sorumluluklarım var; bunların ötesinde kalan zamanı diğer çocuklar için bir şeyler yapmaya ayırmaya çalışıyorum. O yüzden de umutluyum, kendi üzerime düşen işi yaptığım sürece umutsuz olmam için bir sebep yok.

Çok teşekkür ederiz Sedef, Ozan’a bizden kucak dolusu sevgiler…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı