Ayın Konuğu

Iraz Yöntem sordu Levent Üzümcü cevapladı!

BİZLER ALNIMIZDAKİ IŞIĞI DA, KARANLIĞI DA İLK FARK EDENLERİZ!

Merhaba Sevgili Müstehak okurları,
12. sayımızda ilk kez ben de bir röportajla karşınıza çıkıyor olmaktan son derece heyecanlıyım. Yaşadığımız zor dönemlerde birbirimize ne kadar kenetlenirsek, umudumuzun o kadar büyüdüğünü hissediyoruz biz de. Birbirimizi daha çok dinlediğimiz ve dinlediklerimizi daha iyi anlamaya çalıştığımız sürece yaşanan haksızlıklara karşı daha da güçleniyor olacağız sanki…
Bu ay Sevgili ile söyleştik. ’ndan ihraç edilmesi sürecini uzun uzun konuştuk. Hep diyoruz ya, dertler de paylaştıkça hafifler diye, biz de söyleşimiz boyunca genelde can sıkıcı konular konuşmuş olmamıza rağmen güzel günlerin geleceğine dair umudumuzu hiç yitirmedik.

Kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyorlar bu tiyatroyla!

: Kabaca aslında biraz başlangıç noktasına dönmek gerekiyor. Senin İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’ndan (İBBŞT) ihracına gidenen yolda neler yaşandı, neden bu sonuçla karşı karşıya kaldın?
Levent Üzümcü: Aslında, ne kadar oldu başlayalı, 13 yıl oldu mu? (gülüşmeler) Ben hep böyleydim. Yani her zaman yanlış bildiğimi, yanlış gördüğümü söyleyen biriydim. Bu, hiyerarşiyle temel problemlerim olmasına da bir nedendir. Kabul etmiyorum hiyerarşiyi, hoşuma gitmiyor. Belli zamanlarda olması gereken insan ilişkilerinden bahsetmiyorum…Yönetmelikle başladı temel hikaye. Gezi’den önce yönetmelik değişti. Tiyatronun yönetmeliği değiştirilerek Genel Sanat Yönetmeni’nin (GSY) pozisyonu tamamen yok edildi. Şu an GSY sadece o işten anlamadıkları için orada duruyor, kağıt üzerinde duruyor. Yoksa onu da yapacaklar. Şunu anlayamadılar: “Nasıl yani?” diyor, “Parasını ben veriyorum ama ben yönetemiyorum! Yani bütün yönetimi bende değil; istediğim oyunu oynatamıyorum, istediğim aktörü alamıyorum tiyatroya! Yani bizim Ali’nin oğlu var bilmem nereden, onu alamıyor muyum kadroya?” diyor! Hiçbir şekilde sanatın işleyişi hakkında bilgi sahibi değiller çünkü onların dünyalarına en ters olan şey sanat! Çünkü sanat kalıplayıcı değil; özgür düşünceyi istiyor, vicdan istiyor; hiç kendilerinde olmayan bir takım şeylerin olduğu bir dal bu. O yüzden de bunu anlayamadıkları gibi, anladıklarını da zannediyorlar! Asıl korkunç tarafı o! Ondan sonra yönetmeliğe karşı çıktığımızda bir anda yine dezenformasyonlar, itibarsızlaştırma çabaları başladı; bize devletin en üst 646443_detay
düzeylerinden mobbing uygulanmaya başlandı. O zamanlar, nasıl ki alnımızda ışığı ilk fark edenler olduysak, alnımızdaki karanlığı da ilk fark eden biz olduk; sanatçılar, oyuncular, şarkıcılar… Hissettik neyin geliyor olduğunu… Yani küçük faşist topluluklar yaratıldığını, o toplulukların birbiriyle iletişime geçerek daha büyük faşist topluluklar yaratmak peşinde koştuklarını fark etmiştik. Anlatmaya çalışıyoruz, yırtınıyoruz; Cumhuriyet tarihinden beri bu ülkenin aydınları hep yırtındılar…
I. Y.: Bu yönetmeliğe karşı çıkılan süreçte sadece kurum içinden değil, sokaktan da çok destek geldi, değil mi? Özellikle hayatı boyunca hiçbir kurumla bağ kurmak dahi istemeyen genç oyuncu tayfası, konservatuar öğrencileri, halk büyük destek verdi bu eylemlere! Bir arada durduğumuzda ses çıkarabildiğimizin farkına vardığımız en yakın örnekti bu Gezi’den önce. Toplu halde hareket etme bilincinin oluşması ve bunun unutulmaması gibi bir durum olduğunu gördük.
L. Ü.: Evet, Beyoğlu’nda 7000 kişilik büyük bir yürüyüş yaptık! Sesimizi duyurmaya, derdimizi anlatmaya çalıştık fakat yöneticilerini böyle seçen insanlar, sistemlerini de garip bir kaypaklık üzerine kuruyorlar; garip bir çıkar ilişkisi üzerine yapılandırıyorlar. Kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyorlar bu tiyatroyla. Böyle bir sistem kurmuşlar.
I. Y.: Bu süreçte , GSY görevinden istifa etti ve yerine Hilm Zafer Şahin geldi; “rağmen” açılış o dönemde yapıldı İBBŞT’de ilk defa! Sonrasında ne oldu da susulmaya başlandı?
L. Ü.: Sonra bir duraklama dönemi başladı. Ayşenil Şamlıoğlu’ndan sonraki GSY’yle birlikte hemen bir müdür atandı bambaşka yetkilerle. Her şey iyi olsun, güzel olsun mantığıyla davranılmaya başlandı. Oyunlar asıldı; herhalde tiyatromuzun son zamanlarındaki en garip dönemi başladı o oyunlarla birlikte. Çok da iyi olmayan oyunlarla, rejilerle; hepsi değil tabi… Ben de o dönemde, böyle bir yönetmeliğin kabul edilemez olduğunu ve bu yönetmelik düzeltilene kadar hiçbir oyunda oynamayacağımı belirttim.
I. Y.: Senden başka biri daha var mı bu süreçte oyunlarda oynamayacağını açıklayan?
L. Ü.: Hayır yok, ben tek kaldım. Bunu da kimseyi suçlayarak söylemiyorum. Çünkü ben yaptığım hiçbir şeyde “Tek kalır mıyım?” diye düşünmedim; neye inanıyorsam onu yaptım, neye inanıyorsam onu söyledim. Çünkü ben böyle yaşayan biriyim… Sonra çözülmeler başladı. İş kabul etmeyeceğini söyleyip ama kabul etmezse tiyatrodan atılacağını düşünen, öyle hisseden, öyle hissettirilen arkadaşlarımız yavaş yavaş iş kabul etmeye başladı.
I. Y.: Peki sen hiçbir oyunda oynamayacağını açıkladıktan sonra nasıl bir tepkiyle karşılaştın?
L. Ü.: Bana bir oyun astılar, ben gitmedim. Zaten sonrasında da o oyun kaldırıldı programdan ama bu süreçte hakkımda bu konuyla ilgili herhangi bir tutanak da tutulmadı. Bir gün, Sosyalist Enternasyonel’de yaptığım konuşma ve BirGün Gazetesi’ne verdiğim demeçten dolayı Teftiş Kurulu’ndan çağırıldım ve ifade verdim. Bu tiyatroda durmamın amacı benim devlet büyüklerine hizmet etmek değil, bu halka hizmet etmek. Siz burada belli bir takım yetkilerle donatılmışsınız ama benden hesap sorma durumunda değilsiniz. Ben bir insanım, sırf memur olduğum için gelip size neyin hesabını vereyim? İnandığım şeyleri söyleyen bir insanım. Anayasanın 26. Maddesi var! Mesleğinle ilgili bir sıkıntı varsa; mesela çöpçüsündür ama çöpleri toplamıyorsundur, yani yapman gerekeni yapmıyorsundur, bu bir suçtur. Ama ben dışarıda en çok iş yaptığım zamanlarda bile sahneden inmedim.
I. Y.: Sonra nasıl gelişti süreç?
L. Ü.: Bir süre sonra GSY’de bir değişiklik oldu, yeni yönetimde oldu. Hepimizin desteğine çok ihtiyacı olduğunu söyledi. Ben de tek derdimin yönetmelik olduğunu, bu yönetmelik olduğu sürece hiçbir şey yapılamayacağını söyledim, yine. Bir filmler_kfl_004ekip kuracağını söyledi ve çok da iyi bir ekip kuruldu. İŞTİSAN (İstanbul Şehir Tiyatroları Sanatçılar Derneği) olarak hayırlı olsun toplantısına gittik, Erhan Ağabey o toplantıda İŞTİSAN üyesi olmak istediğini söyledi ve derneğin üyesi oldu. Müthiş bir yüce gönüllük gösterdi bunu yaparak; bizi tanıdığını ve önemsediğini gösterdi. Ve dedi ki biz bu yönetmeliğin değişmesi için elimizden geleni yapacağız. Ben de bunun üzerine “Orucumu bozarım ve 2 yıldır çıkmadığım o sahneye çıkarım” dedim, “Hem de ne asarsan kabulümdür”dedim. Şansıma Alexandar Popovski’yle “Bir Yaz Gecesi Rüyası” oldu. Ama yine de Erhan Ağabey benim bu kurumdan çıkarılabilmem için yollar arandığını söyledi. Ama hiçbir açık bulunamıyor tabi ki, sanatsal olarak da kusurlu bulamıyor beni kimse ve hiçbir şey yapamıyor. Ama kafalarına koymuşlar, illa atacaklar!
I. Y.: Ve yavaş yavaş sürecin sonuna geliniyor galiba…
L. Ü.: Erhan Ağabey’ler geldikten sonra benim dosyam kapalı bir şekilde Yönetim Kurulu’na geliyor, o da “Biz buna bakamayız, böyle bir şey olamaz!” diyor, bunun üzerine tiyatronun Disiplin Kurulu’na gidiyorlar. Bu zarfın Yüksek Disiplin Kurulu’na gitmesi gerektiğini söylüyorlar, tiyatronun Disiplin Kurulu da onaylamadıklarını söylüyor ama karar defterine de ‘şerh koyuldu’ diye yazmıyorlar. Sonra dosya Yüksek Disiplin Kurulu’na sevk ediliyor. 22 Ağustos’ta Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda oyun oynadım, 24 Ağustos Pazartesi “Zarfınız geldi” diye beni aradılar, avukatım zarfı aldı. Karar: “Memuriyetinize bir daha dönmemek üzere son verilmiştir”, Belediye Başkanı’nın imzası ile… Bunu da bir basın açıklaması ile kamuoyuna duyurdum ve tahmin ettiğimden çok daha fazla bir destek aldım. İnsanların benim için üzülmelerine çok üzüldüm ve ‘benim için üzülmeyin’ demek için çok yordum kendimi.

Demokrasi beden ağırlıklarıyla ölçülür ama en önemlisi akıl ağırlığıdır!

L. Ü.: Ben o yönetmeliğin değiştirilmesi gerektiğini söylediğimde yanıma gelip benimle konuşanlar, bana aslında o işin öyle olmadığını söyleyenler daha sonra mevki sahibi oldular. Öylesine köstebek kaynıyor ki ortalık! Arkadan işler çeviriliyor ama çok küçük işler bunlar. Hiç mi hayatta dürüst olmak gibi bir seçenek yok? Annenden babandan bile hiç mi görmedin bunu? O yüzden aile içindeki eğitimin en önemli eğitim olduğunu düşünürüm ben. Çünkü sana okulda hiç kimse çalmanın, vicdansız olmanın ayıp olduğunu öğretmez, onu annenden babandan görerek öğrenirsin; empati sahibi olmayı, vicdanlı, anlayışlı olmayı onlardan görüp öğrenirsin! Bunların çok özel durumlar olduğuna inanıyorum ve bizim hayatımızda da, maalesef iç içe geçtiğimiz bu hayatlarda empati sahibi, vicdan sahibi, özgür bir akıl-fikir sahibi olmayan insanlarla iletişime geçiyor olmaktan dolayı fena halde yıpranıyoruz. Bugün hepimizin çektiği temel problem de budur; kalabalıkların sadece sayısının fazla olması ama sayısı fazla olan kalabalıkların nitelikli olmaması ve her koşulda kendilerini haklı zannetmeleri Türkiye’nin yaşadığı temel problemlerden bir tanesidir; tiyatroda da bunu yaşıyoruz. Fakat tiyatrodaki kitlenin, teknik ekip de dahil olmak üzere, empati ve vicdan seviyesi çok yüksek. Vicdansızlar tarafından o homojen grubu bir arada tutmak çok zor; çünkü vicdansızlığa anında tepki veriyoruz fakat zamanla insanları oradan gelen maaşa muhtaç kılmışlar. Ve insanlara da demişler ki: “Sen memursun, ters bir şey söylersen bu maaş da yok sana!”; “Sen şanslısın be” diyor sana! “Neden?” diyorsun, “Oyuncusun sen, böyle bir ülkede hiçbir şey olamazdın, 5 kuruş para kazanamazdın ama biz sana para veriyoruz!” diyor! Yani bu halkın tarihine ait olan, halkın vergileriyle var olan Şehir Tiyatroları’nın sahibi olduğunu zannediyor. Nasıl ‘Devlette süreklilik devamdır’ diye bir laf vardır, adalet önemlidir; ama bu tiyatro da önemli! Bu tiyatrodaki adamların hepsinin politik, vicdani bir takım seçenekleri vardır bu hayatta, hepsinin! Bunların içinde sen olmayabilirsin ama sen bu tiyatronun kıymetini bilmelisin! Bu tiyatro senin yaptığın siyasete karşı çıkıyor olabilir, ama bu tiyatro sana gerekli, bu şehre gerekli. Böyle ülkelerde böyle tiyatrolar gerekli!
I. Y.: Ağaçlar nasıl nefes aldırıyorsa, buna mutlak surette ihtiyacımız varsa, sanat da nefes aldırır ama biz bunu kimseye anlatamıyoruz! Çünkü sanat, her ne kadar bu ülkede SADECE bir eğlence aracı olarak nitelendiriliyor olsa bile öyle değil! Bu ülkede yaşanan tüm kötü zamanlarda yapılan ilk şey hep perdeleri kapatmak, müziği susturmak, şimdi olduğu gibi film festivallerini iptal etmek/ertelemek oluyor!
L. Ü.: Aslında bunları anlatan bir şeyden bahsediyoruz; insanların vicdansızlığını anlatıyor, savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu anlatıyor sanat ama… Biz bunları tartıştığımızda aslında çok etkili oluyoruz. Mesela İBBŞT’de ‘Barış temalı oyunlarımızla perdelerimizi açıyoruz’ diye her yerde dile getirmeye başladılar. Bir görüşün az insan tarafından tutuluyor ve seviliyor olması, o görüşün aslında yanlış olduğu anlamına gelmez ki! Yani bugün dünya üzerinde birçok insanın savaşmak istiyor olması savaşı doğru bir şey yapmıyor. Kimse sebep-sonuç ilişkilerini düşünmüyor.
I. Y.: Aslına bakarsak İBBŞT, ülkedeki diğer kurumlarla kıyaslandığında çok “küçük” bir kurum (maneviyatı haricinde); hem bütçesiyle, hem çalışan sayısıyla; fakat vitrini ve etki alanı en geniş kurumlardan biri. Dolayısıyla, sadece Şehir Tiyatroları’nda değil, Devlet Tiyatroları’nda (DT), ödenekli sanat yapılan bütün kurumlarda aslında bütün vitrin camdan ve şeffaf. Hiçbir ambalaj yok, salt gerçeklerin aktarımıyla hareket eden ve duyguları dürttüğü için de etki alanı sonsuz bir şekilde genişleyen kurumlar bunlar. Çünkü sanat tam da böyle bir şey ya! Bu yüzden aslında ilk parmak basılan noktalar hep buralar oluyor. Burada küçücük kuruma bir kibrit çöpü çakıldığında daha çok ses çıkıyor olmasının sebebi tamamen temas ettiğimiz meselenin insan olmasından kaynaklanıyor. Aslında oradaki bir benzin bidonuna çakıyorsun sen o çakmağı!
L. Ü.: Aslında bir de kanalını biliyoruz. Biz iletişim kanallarını çok iyi bilen insanlarız. Bizim işimiz insanı yansıtmak olduğu için insana dair, insanın ilgisini çekecek şeyleri konuşma, ifade, algı yeteneğimizle başka bir noktaya gidiyoruz. O yüzden aslına bakarsan demokrasi beden ağırlıklarıyla ölçülür ama en önemli hikaye bence akıl ağırlığıdır. Bir adam gelir, bir ülkenin kaderini değiştirir. Bunu en iyi bilen toplumlardan biri de bizizdir; 1 kişi, 1 fikir, 1 ısrar!… Sosyal bir hayvanızdır ama sosyal hayatın içinde yalnız yaşamayı da becerebiliriz. Öyle bir hava yarattılar ki, kalabalıkları belli bir hayata mahkum kıldılar. O hayata hapsolmuş insanlara da zaten bir hayatın sevilmemesini öğrettiler. Bireysel olarak güçlü olan, kendi hayatını yaşayan, özgür düşünebilen; kısaca aklı, fikri, vicdanı hür insanları görünüşlerinden, giyinişlerinden, yaşayışlarından dolayı hedef bellettirdiler. Ve o insanlara da şunu söylediler: “Sen bu hayatı yaşa, hayat budur; onların hayatını sevme!” Senin hayatını, yaşayışını sevmiyor! Sen de onun karşısında sürekli sevmediği şeylerin toplamı olarak varsın. Sanata ve sanatçıya ihtiyaçları olmadığı için, karşısında oldukları için böyle özgür yaşayan insanları, sanat camiasını da içine katarak koca bir hedef halinde kitlelerin önüne koydular. İlk olan kötü olayda hemen bize saldırıyorlar. Hemen sanatla uğraşanlara, oyunculara, şarkıcılara; aklını, fikrini, vicdanını hür tutup bunu dile getiren insanlara saldırıyorlar.
I. Y.: Bu sene İBBŞT yine bir “rağmen” açılış yapacak. Nasıl bir durum var şu anda tiyatroda? Hem sencesini soruyorum, hem reelini soruyorum.
L. Ü.: Bundan daha iyi bir yönetim bulamayız tiyatro için. Ya ipimizi çekeceğiz,s-16d262905341ee0d28bec841901b92a069122f3d ya da gelecek güzel günlere olan inancımızı, umudumuzu yitirmeden ağır aksak, rölantide devam edeceğiz yolumuza. Benim durumum daha önce hiç karşılaşılan bir durum olmadığı için bunları yaşıyoruz biz. Çünkü insanlarda şöyle bir algı vardır: ‘Ekmek yediğin ele tükürme!’ Ben hiçbir zaman devlete karşı kötü bir laf etmedim. Ben devletçi biri değildim gençliğimde. Devlet benim için çok gerekli bir şey değildi. Fakat iyi çalışan bir devletin, Kuzey Avrupa’daki gibi, köklü, kanunları, kuralları belli bir devletin gerekli olduğuna inanmaya başladım artık.
I. Y.: Çünkü aslında devlet dediğimiz şey, bir aygıt.
L. Ü.: Evet. Hükümetler de o aygıtı yöneten bir takım ehliyetli kimseler. Fakat burada şöyle bir durum oldu; ‘Devlet benim ilerleyişimi engelliyor’ dedi hükümet. Sen nereye ilerlemek istiyorsun ki?! Bir anda başka bir noktaya gittik biz. Kendini devlet zanneden bir hükümetle yönetilmeye başladık. Umarım bu ülke bu durumdan olabildiğince az zararla çıkar. “Sen oyuncusun, siyaset yapma!” diyorlar; ama senin siyasinin yaptığı her şey beni etkiliyor. Onlar ne isterlerse yapacaklar, ben de susacağım; öyle mi?

Bizler icracıyız; asıl sanatçı olanlar işe damgasını vuranlardır.

I. Y.: Biraz İŞTİSAN’dan bahsedecek olursak, işlevsel mi?
L. Ü: İŞTİSAN bir dernek; kimseye verecek bir hesabımız yok. İnsanların dertlerinin peşinden koşuyoruz. Oyuncular Sendikası’yla beraber çalışarak çok yol katettik; yevmiyeli arkadaşlarımızın maaşları, çalışma saatleri ve çalışma koşulları konusunda çok aşama kaydettik. Bağlantısız olduğumuz için çok daha radikal ve net davranabiliyoruz. İyilikler ve güzellikler dışında bir beklentimiz de
yok, haklar ve hukuklar dışında. Oyuncuyuz, bu tiyatronun çalışanıyız, yaratıcı tayfasındayız; kendi iç tüzüğümüzde bir takım değişikliklerde bulunduk ve yürüdük gidiyoruz.
I. Y: Peki Şehir Tiyatrosu oyuncularının yüzde kaçı dernek üyesi, bir oran verebilir misin?
L. Ü.: %60’ı. Ama biz derneğin üyesi olsun olmasın kurumun bütün oyuncularını temsil ediyoruz, beni temsil etmiyorsun derse o ayrı tabi 🙂 Hala da başkanıyım derneğin ve 1 yıl daha görevime devam edeceğim.
I. Y.: Diyelim ki Şehir Tiyatroları’ndan sana konuk oyuncu olman için teklif geldi ve nasıl olduysa bu da onaylandı , atıldığın kurumda konuk oyuncu olarak sahneye çıkar mısın?
L. Ü.: Tabi ki çıkarım. Çünkü ben hala aynı şeyi söylüyorum. Benim o kurumda olma sebebim aylık aldığım maaş değil ki! Ben görevimi yerine getiriyorum, mesleğimi yapıyorum ve seyircilerimin karşısına çıkıyorum; bu kadar basit.
I. Y.: Genç oyunculara tavsiyelerin neler?
L. Ü.: Bizim işimiz zevkli bir iştir, keyfini çıkarmalarını dilerim. Mutlaka bir ideolojileri olmalı. Çünkü ideoloji demek, hayata bir bakış demektir; bir yerden hayata bakamazsan, sanata da bakamazsın. Bazen gelirler bana derler ki, “Levent Ağabey, ben tiyatro okumayı çok istiyorum, ne yapayım?” Ben de ona derim ki her zaman, “Okumak istemeye, tiyatro yapmak istemeye devam et”. Profesyonel olmuş olan, okulu bitirmiş olan bütün oyuncular için de şunu söyleyebilirim, kolay bir iş değil ki bu; bayağı bir enerji, ter, emek ister ve bu emeğin karşılığında mutluluk verir. Kötü bir işin içinde olmayı kimse istemez. Ama tiyatro güzel iştir; ekip işidir, yapmak iyidir; oyun oynamaktır. Nasıl ki biz çocukken mahallede oyun oynadığımızda mutluyduk, ben tiyatroda da öyle oluyorum, mutlu oluyorum… Sarılasın gelir seyirciye. Zaten yaptığımız da odur aslında, sarılırız seyirciye…
I. Y.: Yaptığımız şey aslında insanlara duygularla temas etmek; olan biteni hatırlamak değil, sendeki duygusunu sürekli kılmak.
L. Ü.: Bana soruyorlar mesela “İyi oyun hangi oyundur?” diye. Seyircisinin, akşam eve gidip yattıktan sonra sabah uyandığında aklına ilk gelen şey eğer oyunsa, o oyun iyi oyundur bence. Benim için tiyatronun en büyük sanatçısı da yazardır. Yazarın gücü çok şeyi belirler. Oyuncuyu da, yönetmeni de, seyirciyi de o dünyaya inandıran şey büyük oranda yazardır. Sonra yönetmen, sonra da oyuncu gelir. Çünkü bizler icracıyız; asıl sanatçı olanlar işe damgasını vuranlardır.
I. Y.: Bugün Türkiye’deki tiyatroda durumu nasıl görüyorsun?
tiliskiler_009L. Ü.: Ülkenin genel durumuna baktığımızda tiyatroyla ilgili çok fazla bir şey ummamamız lazım. Çünkü ülkenin durumu korkunç! Ama DT’nin her ilde sahnesi olmak zorunda, olmalı! Bu bir tohumdur. Mesela Van DT açıldıktan sonra çocuk tiyatrosunda işe başlayan, oradaki oyunları izleye izleye şimdi Van DT’de konservatuar bitirip oyunculuk yapan arkadaşlarımız var. Şehirlerin kaderlerini değiştiriyor Devlet Tiyatrosu. Benim bugün elimde olsa Türkiye’nin bütün illerine DT sahnesi açarım ve o sahnelerde yerleşik teknik kadrolar bulundururum ve bütün oyunlarla da turne yaparım.
I. Y.: Sevinç’in (Erbulak) röportajlarında sorduğu çok sevdiğim bir sorusu var: Sokaktan 20’li yaşların geçiyor; dönüp ona ne dersin?
L. Ü.: Herhalde, “Babaannenle daha fazla zaman geçir” derdim… Ben Ebru’yla 20’li yaşlarımda tanıştım, bugün de olsa 20’li yaşlardaki o çocuğa “Bu kızı kaçırma!” derdim. Sonra, mesleğimde profesyonelleştiğim yaşlar 20’li yaşlar; “Bu işi bırakma” derdim. Ama en çok “Babaannenle daha fazla zaman geçir” derdim. Az da zaman geçirmedim aslında, hem onunla, hem dedemle; ama onu çok severdim… Çünkü dönüp baktığımda, büyük bir pişmanlığım yok.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı