Ayın Konuğu

Iraz Yöntem sordu, Emrah Eren cevapladı; “Geçmişle Yüzleşmeden Yarına Bakamayız!”

Emrah Eren; “GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEDEN YARINA BAKAMAYIZ!”

IMG_6410Bu ay Emrah Eren’i konuk ediyoruz Müstehak’ın misafir sandalyesine. Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda bu ay seyirciyle ilk defa buluşacak olan “Kıran Resimleri”ni, BBT’nin özellikle geçen yıldan bugüne kadar yaşadıklarını konuştuk ağırlıkla.
“Kıran Resimleri”, İnci Aral’ın Maraş Katliamı’ndan bir yıl sonra bizzat Maraş’a giderek oradaki tanıklıklardan yola çıkarak yazdığı öykü kitabı. Malum, bizim toplumumuzda katliamlarla yüzleşmek gibi bir gelenek yoktur. Emrah Eren de bu hiç dokunulmamış, kendi tabiriyle ‘zehirli alan’a girmiş ve uzun bir hazırlık sürecinden sonra bütün kitabı tiyatro sahnesine taşımaya karar vermiş. Oyunun hem uyarlamasını, hem de yönetmenliğini üstlenen Emrah Eren’le acı gerçekleri konuştuğumuz bu söyleşi hem hafızalarımızı tazelemesi, hem de tarihimizle yüzleşmemiz için bir vesile olsun hepimize.
Iraz Yöntem: Yeni oyunun “Kıran Resimleri” bir öykü uyarlaması, daha doğrusu bir öykü kitabının uyarlaması. Uyarlamayı da sen yaptın. Bu süreci, neden onu yapmak istediğini biraz konuşalım.

  • Emrah Eren: Yanlış hatırlamıyorsam 2012’nin başıydı. “Kıran Resimleri”yle ilgili bir tanıtım yazısı okumuştum bir gazetenin kitap ekinde… Maraş Katliamı’yla ilgili bir kurmaca eser fikri çok ilgimi çekti, ilk defa rastlamıştım. Hemen kitabı okumak istedim ve okuyunca vuruldum. Bu kadar ağır bir katliamı tarihsel referanslardan ve tarafların perspektifinden bağımsız tutarak nasıl bu kadar ‘insan’ı odağa alan bir doz tutturduğuna gerçekten çok şaşırdım ve bu “Kıran Resimleri”nin yazılış öyküsünün peşine düştüm. İnternette birkaç röportaj okudum İnci Hanım’la gerçekleştirilen, daha da ilgimi çekti çünkü katliamdan bir yıl sonra bölgeye giderek çevre köylere sığınmış katliam mağdurlarıyla ve tanıklarıyla yaptığı röportajlardan ve mahkeme tutanaklarından oluşturmuş İnci Hanım eserini. Sonrası uykusuzluk… “Uyarlasam nasıl olur? Tiyatroda dile gelse nasıl olur?” Benim geçmişle biraz derdim var. Sinema kısmen bunu becerdi, çok olmasa da yakın geçmişle örneğin 12 Eylül’le hesaplaşmaya çalışan birkaç film yapıldı ama tiyatroda yakın geçmişi konu edinen eser neredeyse yok gibi… Geçmişle yüzleşmeden yarına bakamayacağımızı düşünüyorum. Bu da hiç yüzleşilmemiş bir olay; hiç karşı karşıya kalınmamış, hiç seyirci karşısına çıkmamış, neredeyse unutulmuş bir yara. O yaraya kimse dokunmak istememiş, görmemiş bile… Çok merak ediyorum seyircideki karşılığı ne olacak, nerelere dokunacağız, seyirci nasıl sahiplenecek…

Öyküleri topluca uyarlamak nasıl oldu?
IMG_63859 öykünün 4’ü olay anı ya da 1 saat öncesi/sonrası; diğer 5’i de katliamdan 1 yıl sonraki muhasebe. Hattâ İnci Hanım çok daha güzel bir tabir kullanıyor; 1 yıl sonra demiyor da “yıl dolandı” diyor eserinde. 7 mağdur kadının, katliam davası yargıcının ve katliam sanıklarının bileşkesi sayılabilecek bir sanığın hikayesini barındırıyor “Kıran Resimleri”. Bunları bir potada eritip seyirlik bir oyun haline getirmek fikri çok düşündürdü beni. Bir de çok bıçak sırtı bir konu. Bu acı, bu katliam bir sanat objesi hâline gelmeli mi? Ya da gelmeden sadece belgesel perspektifle mi kalmalı? Bununla ilgili çok gittim geldim. En sonunda “olmalı” dedim çünkü 2. Dünya Savaşı sonrasında, geçmişte yaşanan Yahudi Soykırımı’nın acılarını, o öyküleri anlatıp aktararak sağalttı sanatçılar. Bu öykülerin sanat yoluyla paylaşılması sayesinde belki acılarımızı yarıştırmaktan vazgeçip iyileşeceğiz, kim bilir?
 
Bu süreçte İnci Aral’la olan diyaloğunuz nasıldı?

  • İnci Aral’a başlangıçta ulaşmam çalıştığı yayınevine gönderdiğim bir e-posta yoluyla gerçekleşti. Gönderdiğim e-postada yer alan cep telefonumdan arayıp “Merhaba ben İnci Aral” dediğinde kalbim duracaktı heyecandan. Sonraki süreci çok kolaylaştırdı elbette kendisinin bu mütevazı tanışma şekli. Yazışma ve telefon görüşmeleri sonrasında uyarlamanın tamamlanmasının akabinde bir okuma provasına davet ettik tiyatromuza. Eserini oyuncuların yorumundan dinledi. Oyuncular için daha enteresan bir tecrübeydi tabii; yazarın yazma serüvenini birinci ağızdan dinlediler, oynadıkları karakterlerin belgesel karşılıkları konusunda yardım aldılar. Uyarlamayı tamamlamamda bana da çok yardımı dokundu İnci Hanım’ın. Birkaç küçük dokunuşu sayesinde iş bambaşka bir çehreye büründü. Hem uyarlayan hem yöneten adam olmak çok zor işmiş. Çünkü rejisör olarak belli bir mesafeden görmek zorunda olduğun şeyi uyarlayan olunca burnunun ucundan görüyorsun. O mesafeyi korumak, koruyabilmek çok zor. Sırf bu yüzden dramaturgumuz Ceren Ercan’ı daha uzak bir açıda tutmak zorundayım provalarda, sadece akış izliyor, notlarını alıyor ve bir üst akıl olarak yol tutuyor.

 

  • E. Eren: Seyirlik bir iş yapıyoruz. Dramatik olanı kovalamak zorundayız, çatışmayı kurmak zorundayız. Ama bu oyunda mesela çatışma yok; bir olay var ve olayın kurbanları var. Tiyatro sanatının temel taşları olan görev-istek-neden-sonuç ilişkisi üzerinden akan bir oyun değil bu. Aksiyonu farklı yerlerde aratan, bulan, buldurtan bir oyun oldu, zor oldu ama galiba oldu…

 
Bu da aslında meslek hayatımızda bizim karşılaşabileceğimiz önemli bir mücadeleye dönüyor. Yani elindeki verilerle ne yapabileceğine dair kendinle bir yarışa giriyorsun, yaratıcılığını daha farklı bir yerden kullanmayı öğreniyorsun.

  • Tabii, şimdi iki farklı disiplin var işin içinde; biri edebiyat, biri tiyatro. İkisinin alıcısına ulaşırken kullandığı yöntemler çok farklı. Uyarlamada denediğim şey aslında iki disiplini harmanlayarak birbirlerinin değerlerini katlayarak ve katmanlayarak ilerlemek. Uyarlamalarda yaşanan en büyük sorun eserin orijinal formunun uyarlama formun üstünde mıh gibi durmasıdır alıcının gözünde. Orijinal kitabı okuyan filminden bir türlü tatmin olmaz, bu gerçeği kabullenmekle başladım işe. Örneğin öykülerin barındırdığı yetkin dil oyunun da izleği oldu. Ama bir yandan da uyarlamada; hem anlatan, hem oynayan, aynı zamanda da yorumlayan bir çizgi tutturmaya çalıştım. Bir gösteri dili arıyorum. Çok zor bir maya tutturmaya çalıştık ama galiba yeni yeni maya tutmaya başladı. Parçalar birleştikçe ulaşmak istediğimiz o dile yaklaşıyoruz. Seyirci oyunu izlerken sanki kitabı okuyormuş gibi bir izlenim bıraksın istiyorum, galiba olacak o.

IMG_6358Bir kadın olarak katliamın hemen ertesinde tek başına oraya gidebilmek çok büyük bir cesaret İnci Aral’ın yaptığı şey. Bugün bile birçok insanın cesaret edemeyeceği şey aslında. Oyun ağırlıklı olarak biraz daha kadın üzerinden giden bir oyun…

  • Evet… Analar ağlıyor…

Bir kadın gözünden bu katliamın yansıtılmasını bir erkek olarak ele almak sende ne ifade ediyor?

  • Kadın-erkek diye bakmıyorum. Çok insani bir durum var orada yani. Birileri birilerini öldürdü. Ve nedeni sadece farklı olmalarıydı. İnci Aral’ın kitabında bir kere bile -bu enteresan bir şey, enteresan bir seçim; ama işleyen bir seçim- Maraş lafı geçmez. Elbette Türkiye’de geçtiğini anlarız, isimler Türkçe. Ama bir bölgeye, bir olaya adreslenmiş değildir öyküler. Maalesef böylesi katliamlar, böylesi kalkışmalar her an her yerde olabilir; yazar, eserinin bu soğukkanlı duruşu ve mesafesi sayesinde her an her yerde tutuşabilecek fitilleri önceliyor. Akademisyenlerin kapılarına çizilen çarpılar, birkaç ay önce Üsküdar’daki bazı evlerin çarpılanması ya da daha yeni oldu Sarıyer’de bir mahalleyi çarpıladılar. Bu devam ediyor. Bu çarpı evrensel de bir şey; Ali Baba ve 40 Haramiler’den beri, belki de o masalla başlayan bir sembol bu. Yahudi Soykırımı’nda da aynı şey olmadı mı?

Tam da buradan bir şey sormak istiyorum. Şimdi katliamların da küreselleştiği bir tarihin içinden geçiyoruz ve artık her hafta bombaların patladığı bir dünyada yaşıyoruz; sadece bizim coğrafyamız değil. Bu geçmişin bir anını bugüne belgelemek arzusunun içinde benzeri katliamları halen yaşıyor olmak ne hissettiriyor sana? Yaptığın işe yansıması nasıl oluyor bunun?

  • Çok mutsuzum. Keşke bunu sadece bir belgesel oyun, “Vaktiyle böyle bir şeyler olmuş, ah bir daha olmasın aman n’olur” nostaljisi içinde sahneleyebilseydim. Ama maalesef nostalji değil, bu oyun başka bir yere oturdu. Seyircideki yansıması bugünle çok paralellikler kuracaktır. Yani bir yönetmenin isteyebileceği en iyi şeylerden biridir, seyirci bugünle eser arasında paralellik kurabilsin. Ama ilk defa bu oyunda “N’olur seyirci bu paraleliği kurmasın da bu olaylar yaşanmasın” diyorum. Böyle bir vicdan yarasıyla gidiyor hep provalar. Fazla yoruyor, fazla üzüyor bizi.

Duygusal yükü çok ağır…

  • Evet…

Bu yılki repertuardan bahsedelim biraz; nasıl bir sürecin sonunda bu repertuar belirlendi?

  • Sıkı bir repertuar çalışması ya da taraması yapmaya pek fırsat bulamadık ama galiba dertlerimiz ortak olduğu için seçilen oyunlar da yan yana geldiğinde hemen bir ortak tema oluştu. Belki de bu yüzden, işleyen bir repertuar oldu. Önce temayı belirleyip o temanın altına oyunlar seçmedik, oyunlar kendini öne çıkardı ve yan yana geldiklerinde tema belirlenmiş oldu bir şekilde. Bu senenin teması için “kayıp/kayıplar” desek yanlış yapmayız sanırım.

Peki, Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda bu sene başlayan bir yeni hareket var; çok büyük bir genç enerjisi var ve herkesin bulunduğu kuruma dört elle sarıldığı bir durum söz konusu. Çalışanların birbirleriyle olan bu dayanışmasının buna nasıl yansıdığını biraz anlatır mısın bize?

  • BBT’de genç enerji sadece bu yıl başlamadı. Bu genç enerji, 1999 yılından IMG_6367bu yana okullardan mezun olan oyuncuların çeşitli periyotlarla BBT ailesine katılıp 2. kuşak BBT’li olmalarıyla başladı aslında. Karşılıklı usta-çırak ilişkileriyle yürüdü. Aynı jenerasyonu paylaşan oyuncuların yan yana gelerek oynadıkları oyunlar, kurum dışında çalıştıkları, beraber kurdukları grupların becerileri ve beraberinde getirdiği tecrübe BBT’deki o hareketi doğurdu. Yani öyle 1-2 yıllık bir geçmiş değil bu hareketin temeli. Beraber oyun oynamaktan gelen, beraber iş yapmaktan gelen bir sinerji var ve bu sinerji öyle bir günde oluşacak bir şey değil. Birbirimizi nefesinden tanıyoruz artık.

Geçen sezonun sonunda 30 kişi işten çıkarıldı. Nasıl bu duruma gelindi sence? Buna ne sebep oldu?

  • O genç enerji baştan “Biz de yönetiminize destek verelim, beraber yapalım” dedi, “desteğe gerek yok, siz işinize bakın” cevabını aldı. Sonrası etki-tepki. İşi bu noktaya vardıracaklarını öngörsem bile bu vebalin altına giremeyeceklerini düşündüm. Ekmekle oynamak… Çok üzdüler bizi. 30 kişiyi işten atarak, o listeyi yaparak ya da yapmak zorunda kalarak; bilmiyorum, herkesin kendi vicdanıdır… Ama benim vicdanım kabul etmiyor. Ara ara vicdanımın kabul etmediğini de hem sosyal medyada, hem kurum içinde, bazen üstü kapalı bazen tamamen açık, ulu orta deklare ediyorum. Öfkeliyim ve öfkem dinmiş değil… Bizdeki bu kıyımın, bu katliamın bende sağalması için biraz daha vakte ihtiyacım var galiba. Sezon başından beri yaptığımız işler var, evet iş yapılır; iş her türlü yapılır. İşimiz bu, bize bunun için para veriyorlar. Başardıklarımız var. İşin sanat sepet kısmını, repertuar çalışmalarını, rutini yürütmeyi, turneler yapmayı becerdik; Turhan Tuzcu Sahnesi’ni yeniden düzenledik… Bunlar bizim için gerçekten büyük adımlar. Ama ben biraz da yapım gereği galiba yapamadıklarımıza da odaklanıyorum. Bu tiyatronun kaybıdır bu! Şu an bir kast yapmak istediğimizde skalamız eskisi kadar geniş değil. Onların da kariyerlerinin kaybı ne yazık ki… İçlerinde 13-14 yıldır bu tiyatroya emek vermiş, başroller oynamış, müzikaller oynamış bir sürü insan var. Yani nasıl vicdanlar kurudu da üstleri bir kalemde çizildi? İnsan gerçekten hayret ediyor!…

E. Eren: Ben Hayvan Çiftliği’nin kaldırıldığını ilk duyduğumda “İnsanları atmak için oyunu kaldırıyorlar” dedim ve nitekim öyle oldu. Normalde profesyonel açıdan yaklaştığımızda oyun oyundur; repertuara geri alabilecek gücümüz de var ama ben hep karşısında durdum bunun. Çünkü o oyun o ekiple oldu. Başka bir ekiple yine yapabilirdim ama yapılan bu kıyımın bir bedeli de bizim için olmalı diye düşündüm. Arkadaşlarımızı geri kazanmamızın yolunu açmayacaksa olmasın “Hayvan Çiftliği”, ölsün Napolyon.
Bu bir kan kaybı çünkü aynı zamanda. Biz toplumca da öyleyizdir ya, “Meyve veren ağaç taşlanır” gibi deyimlerin bizden çıkması ne yazık ki tesadüf değil…
Meyvesini taşını bilmem ama benim için gerçekten bir vicdan sorunu bu… O sevgisizlik, o soğukluk, o sorumsuzluk… Artık ne diyeyim? Keşke biz görevi devralmasaydık da arkadaşlarımızla devam etseydik çalışmaya… Bu düşüncelerim bazen “ölü sevicilik” ya da “duygu sömürücülük” olarak eleştiriliyor. Eleştirenlere de hak veriyorum. Yalnız açıklığa kavuşturmak istediğim tek bir şey var: Elimize pimi çekilmiş bir el bombası bırakıldı, onu yere düşürmeden hazirandan bu yana çalışıyoruz. Yere düştüğü anda bu yapının altında herkes kalır, sadece biz kalmayız. Herkesin bu sorumlulukla davranması, çalışması gerekiyor; içeridekilerin de dışarıdakilerin de. Herkesin. Çünkü tiyatro dünyasında çok kalabalık değiliz. Hepimiz aynı gemideyiz, bu gemi batarsa hepimiz batacağız… Bu konularda fazla dertliyim…

 
Bu sene yeni yapılan bir takım hareketler de var. Mesela Eskişehir Şehir Tiyatrosu ve Moda Sahnesi’yle karşıklı oyun dönüşümleri. Bu süreç hakkında bize biraz bilgi verir misin?

  • İstanbul’da ve Türkiye’nin herhangi bir yerinde yerleşik sahnesi bulunan tiyatrolarla sahnelerimizi paylaşmak üzerine kurulu bir sistem uydurduk. Biraz zordu bunun altyapısını oluşturmak. Ama karşılık buldu. “Sahne Sizde” diyoruz; onlar kendi oyunlarını bize yolluyorlar, biz de aynı hafta gidip onlarda oynuyoruz… Bunu önümüzdeki yıl biraz daha açmayı planlıyoruz. İzmit’ten böyle bir teklif olduğunu biliyorum, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’ndan. Bursa Nilüfer Belediyesi ile böyle bir işbirliğine gitme ihtimalimiz var. Alican’la (Yücesoy) konuşurken Tatbikat Sahnesi olabilir demiştim; buradan da ilk defa duyuyorlardır, muhtemelen Erdal Beşikçioğlu’nun haberi yoktur 🙂

Bir de Almanya’yla olan ortaklık çok enteresan; Gorki Tiyatrosu’yla bildiğim kadarıyla bir işbirliği söz konusu…

  • Aynı zamanda Theatre an der Ruhr ile de var. O işlere Elif (Ürse) ve Yelda (Baskın) daha hâkim…

IMG_6347Normalde ödenekli tiyatroların yurt dışı turneleri ve festivallere katılımı olur ama bu karşılıklı durum pek sık rastlanan bir şey değil; sahnelerin karşılıklı olarak kullanılması konusunda Bakırköy’deki uygulama bir ilk galiba. Çünkü burada sadece sahneyi kiralamak değil söz konusu olan…

  • Değil tabii; bizim teknik personelimiz onlara teknik destek veriyor, biz gittiğimizde teknik destek alıyoruz. Herkes kendi nakliyesini ve masraflarını kendi karşılıyor ama bunların altyapılarını hazırlamak ve bunlarla uğraşmak başlı başına bir mesai. Zor değil ama bence bu mesaiyi harcamaktan kaçınıyor olabilir yöneticiler. Ve sorumluluk almaktan da korkuyor olabilirler. Bir de dert tabii; sen gideceksin, onlar gelecek, programı uyuşturacaksın… Biraz insan biriktirmekle de alakalı galiba. Sağolsunlar Eskişehir’de eskiden beri tanış olduğumuz arkadaşlarımız var, kurumsalın ötesine geçip kişisel kredilerimizi, dostluklarımızı kullanarak da bu koordinasyonu sağlayabiliyoruz. Bu gidiş gelişlerle Eskişehir’i komşu kapısı yaptık, başkanlarımız da bu sayede partili kimliklerinden bağımsız olarak iletişime geçtiler, telefonlaştılar.

Hep diyoruz ya sanat iyileştirir, bütünleştirir, birleştirir; bir tutkaldır diye. Aslında boşuna yırtınmıyoruz. Bunun da bir örneğini yaşayarak görüyor olmak bence yaşadığımız çağ için çok kıymetli. Olmaz olmaz çünkü… Peki, sen aynı zamanda dışarıda da iş yapan bir yönetmensin.

  • Uzun zamandır yapamıyorum ama, Tiyatro(Hâl) sahnesini kapattığından beri 🙂

Yapacağız yine inşallah 🙂 Artık bir sahnemizin olmasını beklemeyeceğiz çünkü iş yapmak için… Bir kurumda tiyatro yapmakla, özel bir tiyatroda tiyatro yapmak sana ne ifade ediyor? Senin için bir tercih mekanizması var mı ikisinin arasında?

  • Hiçbir fark yok. Aradığım tek şart özgürlük. Özgür olmayacağımı hissettiğim yerde oyun yapamam. Nitekim özgür olamayacağımı söyleyip bana oyun teklif edenler oldu, oluyor da. Kibarca reddediyorum, kızımla ilgilenmem lazım diyorum.

Kendi özel planını deşifre ediyorsun şu an 🙂

  • İnanmak zorundalar, çocuktan büyük bahane yok 🙂 Bir de kendimi öyle “yönetmen” gibi nitelendirmiyorum. Bir iş varsa kafamda, o işi gerçekleştirmek için gereken koşulları yaratmaya çalışıyorum. Bu Tiyatro(Hâl)’de olabilir, Galata Perform’da olabilir, Tatbikat Sahnesi’nde olabilir, Moda Sahnesi’nde olabilir, BBT’de olabilir, Eskişehir’de olabilir ama önce bir hayal olması lazım. Bir hayal görmen lazım ki o işi yapabilesin. O hayali de çok sık görmüyorum açıkçası. Bir sezonda 3-4 tane oyun yapmak hiç benlik bir iş değil. “Kıran Resimleri” 4 yılımı aldı mesela. 2012’de başladım; fikri gelişti, İnci Hanım’la yazıştık filan. Sonra durduk; geri çekildim, yapmayacağım dedim. Sonra yapacağım dedim, tekrar sıvadım kolları… Bu flörtler uzun sürüyor bende. Dolayısıyla oyun yapayım diye oyun yapmıyorum.

Peki oynamak mı, yönetmek mi?

  • Yönetmek tabii; oynamaktan sıkıldım artık. Açı çok farklı çünkü. Yönetmekten oynamaya geçiş mesela… Gündüz “Kıran Resimleri” provası yapıp akşam “Yanlışlıklar Komedyası” oynuyorum ve o kadar yorucu oluyor ki o açı değişimi. Hop hop hop değiş tonton… Makine değiliz, insanız. Oynamayı özlemek istiyorum, özler miyim onu da bilmiyorum açıkçası.

Bugün bu ülkede tiyatro yapmak hakkında ne düşünüyorsun?

  • Bugün bu ülkede berberlik yapmak ya da bakkallık yapmak gibi… İş yapıyoruz; fazla da büyütmenin anlamı yok. Evet, kolay iş değil ama her meslekte sıkıntı çekiliyor. Sanatçıların, gazetecilerin, bilim insanlarının çektikleri biraz daha farklı oluyor tabii ama; ne bileyim ben, bu konuda pek bir fikrim yok. Aslında var da yok…

Güney’in çok sevdiği, Sevinç’ten (Erbulak) çaldığımız 2 tane sorumuz var. İlki: Buradan 20’li yaşlarındaki Emrah geçiyor, ona ne dersin?

  • Doğru, çalışıp gelmeliydim bu soruya; güzel bir şey bulurdum ama 🙂 … “At oğlum at, fazlalıklarını at” derdim, “fazlalıklarından kurtul; hayatta da, sanatta da. Her şeyinden kurtul…” Fazla kilolar da dahil 🙂

Peki, bir sofra kursan; yaşayan-yaşamayan, burada olan-olmayan, dünyanın herhangi bir yerinden; kimlerle o sofrada oturup onlara yemek hazırlamak istersin?

  • IMG_6361Dedem olur en başta; sofranın baş köşesinde o oturur. Bir de hem hayatımı, hem mesleki geçmişimi şekillendiren insanların olmasını isterim sofrada. Hocalarım, bana el vermiş insanlar, ustalarım, Cüneyt Gökçer, Çetin Tekindor, Müşfik Kenter, Turgay Kantürk, Melih Kibar(bu sırada Güney Müstehak’ın Mart sayısının kapağını göstererek Emrah’a kopya vermeye çalışıyor 🙂 ) Aa, Sönmez Atasoy mesela benim ilk yönetmenim… O insanlarla olmak isterim, onların beni değerlendirmesini isterim: “Oluyor mu? Doğru yolda mıyım? Devam ediyor muyuz? Bırakayım mı?” filan diye sorabilirim.

Eklemek istediklerin var mı?

  • “Kıran Resimleri”ne dönersek: Müthiş bir tasarımcı kadrosuyla çalıştık bu sefer yine, Hayvan Çiftliği’nde olduğu gibi. Barış Dinçel, Sadık Kızılağaç, Cihan Yöntem ve Yakup Çartık kare asına bu sefer Ayşe Tütüncü eklendi. Uzun yıllardan sonra ilk defa tiyatroya müzik yapıyor galiba. Benim çocukluk starlarımdandır Grup Mozaik’ten beri; şarkılarını ezbere bildiğim bir müzik insanıdır kendisi. Onun bizimle olması işe çok şey kattı, öncelikle bunu paylaşmak istiyorum. Bir anda “Tamam varım, yaparız” dedi. Kendisine buradan da çok teşekkür etmek istiyorum sizin vasıtanızla. Yazarımız İnci Aral’a müteşekkirim. Eserini kesip biçme icazetini bağışladı bana. Yüreklendirmesi ve desteği çok değerli benim için. Bir de 9 oyuncumuza çok teşekkür etmek istiyorum; 18 Ocak’tan beri provadalar. Onlara sabır diliyorum, son 1 ayları (prömiyer 14 Nisan’da 🙂 ) ama bittiğinde güzel olacak; korkusuzca altına imzamızı atacağız ve biz bu işi yaptık diyeceğiz. Oyuncular oyunu çok sahiplendiler. Katliamın anısına duydukları saygıyı tüm süreç boyunca taşıdılar yüreklerinde. İlk defa bir yönetmen olarak bir ekibe “Bu kadar sahiplenmeyin, tiyatro bu, iş bu; oyun yapıyoruz, oyun oynayacağız. Biraz da böyle bakın” uyarısında bulundum. Bu başıma gelmiş en güzel şey; o ekiple çalışmak, bu oyunda başıma gelen en iyi şey. Hepsine çok minnetarım, onlar yaptılar oyunu, onlar var ettiler.

Biz de prömiyer gününü sabırsızlıkla bekliyoruz. Çok teşekkür ederiz…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı