Ayın Konuğu

Iraz Yöntem / Serkan Keskin; Umutsuzluğa Alışma!

Serkan Keskin; “Umutsuzluğa Alışma!”
 
Malum Mart ayındayız, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü de bizim bayramımız. Biz de bayram öncesi Semaver Kumpanya’yı ziyaret edelim dedik Güney’le (Zeki Göker) beraber. Önce Volkan Sarıöz’ün yönettiği ‘Kuşlar’ı, sonra da Tansu Biçer’in yönettiği ‘Cimri’yi izledik. Her iki oyunda da özellikle ayakta alkışladığımız Sevgili Serkan Keskin’le röportaj yapacağımız için de çok heyecanlıydık.
Serkan Keskin, her geçen yıl sahnede giderek daha da devleşen müthiş bir oyuncu. Onunla oynamak için sabırsızlanıyorum, ne yalan söyleyeyim; bu dileğimi kendisine de ilettim
Biz röportaj yapmaktan ziyade onunla sohbet ettik; hem Semaver Kumpanya’nın başlangıcından bugüne nasıl bir serüven yaşadığını konuştuk, hem de bugünün tiyatro yaşantısına dair fikirlerini sorduk.
Umarız sizler de en az bizim kadar keyif alırsınız bu sohbetten…
Iraz Yöntem:Öncelikle Semaver Kumpanya nasıl gidiyor?
Serkan Keskin: Semaver, bunu söylerken hem çok mutlu ve gururlu söylüyorum, hem de bir taraftan tahtalara vurmak istiyorum; çok iyi gidiyor maşallah (hep beraber tahtalara vuruyoruz tabi ki J). 14 sene oldu kurulalı. Sanıyorum  sürekliliğin getirdiği şey, şu an bazen biletlerimiz bitiyor, inanamıyoruz… Başka bir yerde mesela oyun oynuyorken bunu yaşıyor olabilme ihtimalim çok yüksek ama bunun böyle çocukluğundan başlayıp o süreci görmek çok heyecan verici. O yüzden çok iyi gidiyor diyebiliyorum yani.
I. Y. :Harika, daha da iyi gitsin inşallah.
İnşallah…
I. Y. : O süreklilik çok önemli bir şey tabi. Kısaca o sürecin nasıl başlayıp bu hale geldiğinden de bahseder misin?
Aslında Işıl Hoca (Kasapoğlu) burayı çok uzun yıllar süren bir tecrübeyle açtı. Başımızda öyle bir ustanın olmas,ı bize hazır bir sahne, daha yeni okuldan mezun olmuşuz… Işıl Kasapoğlu12. Gece’ yapıyor ve biz pat diye Shakespeare oynuyoruz, sonra Ayşenil Hoca (Şamlıoğlu) geliyor… Yıllar sonra dönüp baktığımızda o insanların  çok büyük katkıları var… Aslında gerçekten bizle beraber büyüdü burası da. Biz de hem oyuncu olarak, hem tiyatro insanı olarak ne kadar gelişmeye başladıysak, burası da aynı şekilde biz geliştikçe gelişmeye başladı. İyi ki öyle bir geçmişimiz var… Çok iyi isimlerle çalışmış olmamız, sadece bizim tiyatronun değil, kişi olarak da oyuncu/aktör olarak da gelişmemizde çok önemliydi. Evet, en önemli şey süreklilik, hiç bırakmamış olmamızın çok büyük katkısı oldu. Tabi ki dönüp baktığımızda kişi olarak da, gençlik olarak da çok büyük hatalar yaptığımızı söylüyoruz, görebiliyoruz. Ama beni en mutlu eden kısmı bunu başımızda bir ustayla yapmış olmamız. Bize öğretip, sonra birazcık yürümeye başladığımızda kendi ayaklarımızın üzerine bıraktığında, kendi kendimize öğreniyor olmamızın da çok kalıcı ve çok sağlam olduğunu düşünüyorum o anlamda. Yani şu an asla yapmayacağımız veya kesinlikle yapmamız gereken şeylerin ne olduğunu biliyoruz.
strong>IMG_5463I. Y. : Evet o çok önemli, çok doğru bir tabir ‘yürümeye başlayınca elini arkamızdan çekmesi’… Düşeceksiniz, kalkacaksınız… Bir çocuğa davranır gibi bir yerden yaklaşmak çok önemli çünkü günümüzde 14 yıldır böyle gençlerle başlayan bir tiyatronun devam etmesi şaşılan bir şey hâline geldi. Ne yazık ki kökleri çok sağlam bir toplum değiliz ya biz, hiçbir şeye karşı…
Güney Zeki Göker: Bir de burası sanki kavuk gibi geliyor bana… Yani kavuktan kastım şu; Erbulak’lardan başlayıp Nejat Ağabeylerden (Uygur), oradan size gelen bir süreç… Yani benim bir salon açıp çocuğuma o salonu devretmek gibi bir hayalim yok şu an için; çünkü ben o salonu orada ne kadar yaşatabileceğimi bilmiyorum. Ama burası için sanki o hayal hep varmış gibi; burası yaşayacak, onu biliyoruz. Ben 50 yıl sonra da sanki burada yine tiyatro izleyeceğim gibi geliyor.
S.K. : Işıl Hoca da bunu bize öğrenciyken öğretti ve biz de şu an 35-40 yaşlarımıza geldik ama şimdi bizim de birilerini yetiştirmemiz gerekiyor, ki biz birazcık yaş aldığımızda onlar bunu devam ettirsin… Bence Kocamustafapaşa’nın da etkisi çok büyük. Yani bu tiyatronun Haliç’in bu tarafında olmasının da getirdiği bir şey var; korunaklı, bir sahiplenme ve ansambl duygusu yaratıyor insanda. Çünkü 40 yıllık bir tarihi var; bir sürü aktörün, bir sürü rejisörün geçtiği bir yer burası. Bence burada ister istemez bir hissi var onların. Sanki etrafında bir koruma zırhı varmış gibi, her ne kadar burada umutsuzluğa düşüp çok kötü dönemler yaşansa da, bir şekilde bir şey oluyor ve eğer niyetiniz iyiyse ve çalışıyorsanız onun da karşılığı biraz da sabretmeyle ilgili… Mesela şu an şunu söyleyebiliyoruz, ‘bu hafta biletimiz yoktur’ yazısı, anonsları benim hep hayal ettiğim bir şeydi çünkü 300 kişilik bir salon, özel bir salonun, gençlerden kurulu bir kumpanyanın bu salonda “Biletimiz bitti diyecek miyiz acaba günün birinde?”, böyle bir şey diyebilirsek o zaman birilerine kabul ettirmiş ve becermiş olduğumuzu hep hayal ederdim. Bu oldu ve onun olduğu gün ben çok etkilendim, 14 sene sonra oldu (sıcacık kahkahalar atıyoruz tabi ki :))
I. Y. : Bugünün en büyük problemi, özellikle bizden daha genç, yeni yetişen tiyatrocular için her şeyin çok süratle “oluyor” olması ya da oluyormuş gibi görünmesi ve buna da ikna olmaları sanırım. Bizler 50 kişilik salonu doldurduğumuz zaman “Tamam ya, oldu!” diyoruz. Halbuki olan biten bir şey yok. Sürekliliği sağlamak gerekiyor. Onun için de dediğin gibi sabır gerekiyor.
Biz Semaver olarak bu manada bir araya geldik zaten, bunu bilerek… Işıl Hoca’nın veya bir ustanın peşinden gitmek demek, yaptığı bir şeyi senin de yapmak istemenle alakalı bir şey. Yani ne yaptığını biliyorsun, nerede durduğunu biliyorsun. Belki senin hayalini kurduğun şeyi yapmayacak bir tiyatro, yani bir duruşu olan ve bir şey iddia eden, klasikler oynansın iddiası bizdeki… Bu anlamda kendi repertuarını ve kendi düşüncesini, kendi politikasını da üretiyor. Amaç tabi ki sadece 200-300 kişiyi doldurmanın ötesinde… Klasiklerin her zaman olması gerektiğini iddia eden bir tiyatroyuz ve evet, bazı zamanlar Shakespeare’i 12 kişiye, Brecht’i 20 kişiye oynadığımız zamanlar oldu ama ısrarcı olduğumuz için artık ‘Cimri’yi, ‘Kuşlar’ı 200 kişiye oynayabiliyoruz. Tabi ki yaşadığımız, sıkıldığımız, üzüldüğümüz birçok şey var ama o zaman da bu kadar da umutsuzluğa alışma; çünkü gerçekten o kadar da kötü değil yani. Eğer bir şey yapmak istiyorsak ve birlikte yürümek istiyorsak, iyi niyetli bir şey yapıyorsak ve bunun için sabır gösterip çalışıyorsak, bunun karşılığını gören ve bunun peşinden giden insanlar mutlaka oluyor.
I. Y. : Karar vermek gerekiyor ne istediğine…
Evet… Yani süreklilik… Çünkü çok güzel şeyler oluyor. Bir oyun duyuyorum; sürekli oyun oynadığım için bir türlü gidemiyorum mesela, 1 sene sonra yeni bir oyun çıkıp oynamadığım bir oyun olduğunda cuma-cmt günlerim boşa çıktığında o oyunu izlemek istiyorum; “Oyun kalktı” diyorlar! Geçen senenin en çok konuşulan oyunu halbuki mesela; hangi arkadaşıma sorsam çok iyi bir oyun olduğunu söylüyorlar ve oyun bitmiş oluyor! “Nasıl bitti?” diyorum, “Bitti işte” diyorlar. O zaman orada bir sorun olduğunu gösteriyor çünkü iyi oyun oynamalı, bitmemeli hiçbir şekilde…
IMG_5173G. Z. G. : Günümüzde mesela, bir oyun sanki –sanki değil aslında, bu konuşulan da bir şey- maksimum 25, minimum 12 tane oynayabilir; 12 tane oynandıktan sonra seyirci sayısı git gide düşüyorsa artık o oyun bitmiştir. Ama hayır, önceki sezonlara baktığımızda 2-3 yıl hem turne yapıyorlardı, hem geziyorlardı oynuyorlardı.
Bu şeyle ilgili, hep o örnekler veriliyor ya, İngiltere’de böyle metinler var, şöyle oynanıyor filan… Evet ama İngiltere’de bu bir sektör; çünkü binlerce tiyatro var ve evet, orada bir oyun 20 oyun oynadıktan sonra öteki oyuna geçebilir. Ama halbuki biz daha avantajlıyız bu konuda; öyle bir şey yok bizde. Bir reyting sistemi gibi, 1000 kişilik salon 700 kişinin altına düştüğünde o oyun ne olursa olsun, kimin oyunu olursa olsun kalkıyor. Çünkü orada para dönüyor. Mesela ‘Metot’un 5. senesi bitiyor; ben burada 7 sene ‘12. Gece’ oynadım, ki eğer ekip dağılmasaydı iddia ediyorum 15 sene daha oynardı… Geçen gün mesela Bülent Ağabey’in (Emin Yarar) oyununa gittim ‘Profesyonel’e, 7. yılı ve neredeyse her gün oynuyor ve hâlâ yer bulamıyorsun! ‘Hamlet’ de keza öyle, bilet bulamıyorsun; onları izlemek için Bülent Ağabey’i araman gerekiyor…
I. Y. : Semaver Kumpanya’nın adı nereden geliyor?
Benim bildiğim, yani Işıl Hoca’nın anlattığı, Sait Faik’in ‘Semaver’ ve ‘Kumpanya’ diye iki ayrı öyküsü var onun öğrencilik yıllarında okuduğu ve ikisi de onun çok sevdiği hikayelermiş. O zamanlar “Bir gün tiyatrom olursa bu iki öykünün adlarını birleştirip Semaver Kumpanya koyacağım” dermiş. Biz bununla ilgili ‘Semaver ve Kumpanya’ diye bir oyun yaptık; iki hikayeyi yavuz pekman birleştirdi. 1950’lerde dağılmış bir kumpanyanın tekrar bir araya gelme hikayesini anlatır en kaba tabiriyle ama muhteşemdir. Biz 5. yılımızda bunu oynadık, Işıl Hoca yönetmişti, çok da güzeldi.
G. Z. G. : Bizim okula da gelmiştiniz siz o oyunla. Hatta dekor sığmadı diye sahne atmıştınız…
Evet, Haliç Üniversitesi değil mi? Hatırladım… O zamanlar Müşfik Hoca (Kenter) vardı hatta…
G. Z. G. : Evet, Müşfik Hoca’nın son zamanlarıydı…
I. Y. : Günümüzde klasikler genellikle ödenekli kurumların haricinde çok fazla karşılaştığımız eserler değiller. Bunu yapan bir elin parmaklarını geçmeyecek tiyatrolardan biri de Semaver Kumpanya. Bu karşılaşmanın seyircideki etkisini nasıl buluyorsun?
Ben öğrencilik yıllarımdayken ‘Cimri’yi tirat olarak çalışmışımdır, okumuşumdur; şansım vardı 4-5 tane izledim, Adana’da, Oyun Atölyesi’nde, İzmit ŞT’de yapılanda hatta küçük de bir rol oynamıştım. Yıllar sonra tekrar yapmak için bir araya gelip konuştuğumuzda gerçekten çok fazla bir şeye ihtiyaç olmadığını görüyoruz klasiklerin; o kadar sıkı ve iyi metinler ki… Yani onun 300-400 sene önce yazılmış olması hiç problem değil. Şu anki çevirisi, hiçbir güncelleme yapmadığınız zaman bile, hâlâ bugün bir şeyler söylüyor. Asla çağdaş tekstlere karşı olduğum anlaşılmasın, aksine çok seviyorum; ama ‘Kuşlar’ mesela… 5000 sene önce yazılmış Aristofanes’in ‘Kuşlar’ı şu an günümüzde kendi ülkesindeki hikayeden, baskıdan, her şeyden çok sıkılıp kendilerine yeni bir ülke aramaya çıkan 2 adamın hikayesi; ne kadar 5000 yıllık olabilir ki? Aslında hikayenin tamamen insan ve iktidar ve insalık zaafları üzerine… Tabi ki ufak dokunuşlar var; zaten Semaver’in her klasiği yaparken kendine ait bir uyarlaması veya bir söylemi oluyor, o anlamda bir sürü insan mesela ilk defa oyun izleyen veya çok fazla hakim olmayan insanlar bu oyunun (Kuşlar) yeni bir oyun olduğunu düşünüyor. Oyunu kimin yazdığını soruyor. O yüzden ben mesela hayatımın sonuna kadar klasik oyunlar yapabilirim hissini yaşadım. En son Tansu (Biçer) yönetti oyunu (Cimri); yıllardır aynı sahneye çıktığım arkadaşım, sonra da bir tane Shakespeare yapalım, bir Çehov yapalım… Çünkü hâlâ ve her zaman, dünyanın sonuna kadar onlar hep çok güçlüler ve o zaman metinle ilgili bir derdiniz kalmıyor. Sadece onu nasıl söyleyeceğinle ilgili bir yol bulman gerekiyor.
I. Y. : Boşuna klasik denmiyor yani.
IMG_5458 Yani evet. Müzik için de, resim için de geçerli aynı şey… Ne olursa olsun, ne kadar yeni akımlar, yeni şeyler de gelse o bir klasik yani… Dönüp dönüp ona bakıyoruz.
I. Y. : Çünkü çok evrensel. Mesela in-your-face gibi mevzular bana çok yerel de değil, artık çok lokal problemler üzerine gibi geliyor ve yazılan coğrafyaya ait. Çünkü mahallelerin problemlerini anlatıyor; halbuki evrenselin peşinden gittiğin zaman 5000 yıl önce yazılmış tekst bugün hâlâ bir şey diyorsa bundan, insanlık ölmez de kalırsa, 5000 yıl sonra da bir şeyler diyecek…
Evet, şu an bizim ülkemizde çok büyük problemler var zaten, bizim bunu bırakıp İngiltere’deki bilmem ne mahallesinin sorunuyla ilgili bir oyunu yapmamız ne kadar gerekli? Çok iyi şeyler de izliyorum reji ve oyunculuk anlamında- bu bir tercih… Klasik izlemek istemeyen insan da vardır, bunları da seven insan vardır; ama ben oyuncu olarak ve bir tiyatro ekibi olarak her zaman böyle işlerin içinde olmamız gerektiğini düşünüyorum. Ama acayip iyi modern oyunlar da okuyorum veya bir şey bulursak yapıyoruz, ‘Metot’ bu anlamda benim sevdiğim bir oyun, hâlâ hayatta olan İspanyol çağdaş bir yazarın oyunu. Ama ‘Cimri’den sonra tekrar dönüp baktığımda o kadar çok oyun var ki yapılabilecek; Shakespeare’in herhangi bir oyununu gözün kapalı seçip alsan, kesin bu döneme dair bir şey anlatıyor olacak…
G. Z. G. : Bu röportajlarda sıkça sorduğumuz sorulardan biri ‘en sevdiğiniz yazar/tiyatro yazarı kimdi?’ Hepsinin dönüp dolaşıp geldiği yer Shakespeare, Çehov, Moliere; genel olarak bu üçü. Ve hepsinin birbirinden bağımsız olarak verdiği cevap aynı. Çünkü aslında günümüzde, kötü oyunlar yazılıyor demiyorum, iyi oyunlar da yazılıyor ama onlar öyle şeyler yazmışlar ki, öyle bir şifre gizlemişler ki oyunlarının içine; o şifre günümüzde bile hâlâ çözülüyor. Ama günümüzde yazılan oyunlara baktığımızda içinde bir şifre var ama oyundan çıktıktan sonra ‘şifre buydu’ diyorsun ‘ama ben onu anlatmak istemedim aslında benim şifrem şuydu’ deniyor… Bu yüzden dönüp dolaşıp hep aynı isimlere geliyoruz, çok ilginç…
I. Y. : Yıl oldu artık 2016, seyircinin tiyatroyla olan ilişkisini nasıl değerlendiriyorsun? İlişkinin grafiğide bir değişim var mı?
Bilmiyorum, birazcık oyun da izlemeye çalışıyorum kendi oyunum olmadığı zamanlarda. Bence bu sene genel olarak izlediğim oyunların doluluk oranları yüksek; çalışıyor salonlar şu an gördüğüm kadarıyla… Herkesin seyircisinin düştüğü bir dönem oldu; evet, bazı tiyatrolar köklü, isim olarak yine bildiğimiz tiyatrolar devam etti. Ama bu aralar mesela çok tiyatro açıldı. Bir dönem Taksim’de çok tiyatro vardı. Genel olarak kesinlikle o tiyatrolar da bir şey kattı. Genel anlamda tiyatro deyince hepsi aynı sepetteydi. Şimdi sanıyorum birazcık daha ilgili seyirci tercih etmeye başladı. Şu yazarın oyununu, bu tür oyunu izlemeyi tercih ediyorlar sanki. Biraz galiba eskiye döneceğiz ve tiyatro çok daha iyiye gidecek gibi bir his var içimde. Çünkü gerçekten insanlar bir şey görmek istiyor, hep yeni bir şey olduğunu sanıyoruz bunun ama hayır. Yeni bir şeyler görmek istediğim zaman, Serkan olarak, internet açtığımda veya bir film veya bir kitap, istediğim her şeyin yenisini bulabiliyorum; ama dönüp istediğim zaman da eski bir şeyi açıp 1000 defa da izlesem o eski olan his, tat beni heyecanlandırıyor. Çünkü sanıyorum çok fazla olmasından dolayı çok birbirine karışmış, çok yalan ve sahte ve birazcık tüketimle ilgili; hemen bitsin diye yapılan şeyler var. Çok çabuk yapılan, çok çabuk tüketilen… Ben mesela eski Türk yazarların şu an tekrar çok iyi iş yapabileceğini düşünüyorum. Yani Orhan Kemal’lerin, Aziz Nesin’lerin, uyarlanırsa Sait Faik’lerin yapılması gerektiğini düşünüyorum ve iddia ediyorum. Çünkü onlarda kendiliğinden hazır, zaten alışkın olduğun, çok tanıdık gelen bir şey var ve tabi ki derdi ve sözü var. İçinde zaman geçirtmek için, eğlendirmek için, üzmek veya sarsmak için değil; hayır işte, bir dert vardı bu ülkede, bu dünyada, ben o zaman onu yazdım; edebiyat var bir taraftan onun içinde ve o hâlâ sürüyor… Biraz o tarafların çalışacağını düşünüyorum, hissediyorum; belki de istiyorum.
G. Z. G. : Fabrika ayarlarına dönmek yani J
I. Y. : Bir genetik bilgimiz var bizim, ruhumuzun bir genetiği var ya; o bilgileri istiyoruz. Yani bizim yaşadığımız toprakların samimiyetinin, sadece mutluluğun paylaşıldığı değil acıların da paylaşıldığı, bir arada olunduğu ve herkesin aynı yoğunlukta aynı duyguyu paylaştığı… Hiç konuşmadan da o durumların paylaşıldığı zamanlardan kalan bilgiler ya bunlar; o yüzden eski Türk filmlerini ya da kabareleri izlediğinde içinde bir sıcaklık hissediyorsun…
Bildiğin bir şey çünkü o.
G. Z. G. : Çok yakın mesela bir tanesi, ‘Beyoğlu Beyoğlu’… Final sahnesi çok acı çünkü bugünü söylüyor. Zeki Alasya ve Metin Akpınar turmuşlar bir bankta sohbet ediyorlar ve diyorlar ki “Şimdi baksana Beyoğlu’na, zamanında biz burada oyunlar oynuyorduk. Daha sonra Beyoğlu’ndan çıktık, başka bir yere geçtik, ‘Beyoğlu Beyoğlu’ diye bir kabare yaptık. Zeki Alasya da dönüp diyor ki “Ama bunu Beyoğlu’nda yapamazdık ki”… “Geçen gün saydım” diyor Metin Akpınar, “Beyoğlu’nda son 7 ay içinde 12 tane salon kapanmış. Evet, yenileri de açılmaya başlamış ama kapananlar meyhane olmuş, lokanta olmuş, şu olmuş, bu olmuş… Ama tek merakım acaba yıllar geçtikten sonra bir gün 2 tane oyuncu bir bankta oturup acaba bizim ismimizi de söyleyecekler mi?” diyor. Çünkü eski ustaların isimlerini sayıyor onlar da. “İşte o ustaların isminin sayıldığı yerde biz de sayılıyorsak, demek ki bence o gün bizim de bir şey yaptığımızın kanıtı” diyor.
IMG_5361 Fena oldum yahu…
I. Y. : Bizimle bizden bir önceki kuşak arasında, öğretmekten biraz vazgeçen bir kuşak var sanki. Git gide bağlar zayıflıyor… Mesela Semaver’in de bundan sonra da o tohumu arkadan gelen gençlere ekmesi gerekiyor.
O yüzden Semaver artık hep iyi olmak zorunda ki o gençlerin de konsantrasyonunu buraya doğru sağlamalı ve ona da bir şey iddia etmeli ve ‘ben de burada olmak istiyorum’ dedirtmeli. Bu aslında çok büyük bir sorumluluk; ama ne kadar güzel ki böyle bir ideali var buranın. Veya ben mesela oyuncuyum ve oynamaktan çok keyif alıyorum ama sadece bu değil. Benim derdim sadece oyun oynamak, aktör olarak film yapmak değil. Tabi ki bu benim mesleğim; ama ben tiyatro adamı olmaya çalışıyorum. 15 sene sonra da burasıyla ilgili böyle şeyler konuşulsun istiyorum, değişmesin. Yoksa çok çabuk kayboluyor her şey. Çok çabuk parlayıveriyor, bir sürü yetenekli insanın başına da aynı şey geliyor. Süreklilikle ilgili bir şey bu. Çok sevdiğim aktörler var bu ülkede; bir dönem bir şeyler oluyor, birkaç şey görüyoruz ama sonra sanki hiç onları yapmamış kadar uzaklaşıp yok olup gidiyorlar…
G. Z. G.: Çok toz bulutu günümüzde her şey…
Yani bu biraz çoğalmakla ilgili. Burası odition sistemi olan bir tiyatro değil; tiyatro yapmak isteyen herkesin gelebildiği bir yer. Ama bir yerde var olabiliyorsan, zaten varsındır! Her yıl 400-500 kişi mezun oluyor. Sonra o okullara bir o kadar daha kişi giriyor. Neredeler onlar? Sadece onlar oyun izlese tiyatro kalkınır zaten J İlgili bölümlerin öğrencileri ve mezunları oyunlar izlese zaten seyirci var demek olacak… Ama neredeyse hiçbiri oyun izlemiyor! Binlerce yıl öncesinden beri tiyatro var; tarihte sayısız savaşlar olmuş ama tiyatro da hep var olmuş, var işte!
G. Z. G. : Bir yazımda ‘nesli tükenen bir türün son hayvanları gibiyiz sanki’ demiştim. Yani bu türün gelişmesi de elimizde, yok olup gitmesi de elimizde. Tam biz o aradaymışız gibi geliyor.
Ben hiç seyirciyi ya da halkı filan suçlamıyorum burada, bunu da her zaman söylüyorum. Bir araya gelemeyen, birbirinin elini tutamayan tiyatrocu arkadaşlarım daha çok sorumlu bence. Ben mesela elimden geldiğince herkesle irtibat halinde olmaya çalışıyorum, neresi açılmış, kimin sıkıntısı var… En güzel örneği bence ‘Kulisten Şarkılar’… Bir araya gelindiği zaman kendiliğinden bir şey oluyor. Çünkü o kimsenin tek başına yapamayacağı bir şey, bir araya geldiğin zaman oraya 300-400 kişi geliyor. Hiçbir şekilde hiçbir parayla satın alamayacağın bir enerji oluyor orada ve sonra eve gidip güzel yatıyorsun. Sabah uyandığında da ‘dün bir şey yaptım’ diyorsun. İşte bu tiyatro; kimsenin değil yani. Dünyada yapmak isteyen herkesin yaptığı, ama bir araya gelindiği zaman bu kesinlikle hep görülen bir şey, çok daha iyi bir yere giden bir şey. Galiba önce birazcık daha çoğalmamız, buluşmamız gerekiyor.
I. Y. : Hep diyoruz ya “Biz seyirci olmadan yokuz”; tamam çok güzel, iki temel unsur. Ama burada es geçtiğimiz çok önemli bir şey var, kolektif olmadan da tiyatro olmaz. Yani herkes, zaman zaman hepimiz, kendimizi çok önemli ve değerli hissediyoruz; ama hep şunu unutuyoruz, bir diğerimiz kadar önemli ve değerliyiz. O yüzden bir araya geldiğimizdeki gücün ne olduğunu da ancak bir araya geldiğimizde görebiliyoruz. Ama çok büyük bir oyuncu handikapı gibi onu tutmayı unutuyoruz, gidiveriyor; hemen elini bırakıyoruz yani.
Mesela Genco Ağabey (Erkal) gidiyor yeni kurulan mekanlarda, oraya destek için oyun oynuyor. Çok acayip bir şey bence, muhteşem bir şey.
G. Z. G. : Benim orada en şaşırdığım şey, arayıp kendisi söylüyor; onları arayıp “Siz bir sahne açıyorsunuz, biliyorum paraya ihtiyacınız var. Hiçbir şeye ihtiyacı yoksa duyulmaya ihtiyacı var, ben gelip sizde oyun oynayayım” diyor.
İşte bahsettiğim şey tam da bu! Genco Ağabey bunu söylüyor ya, onun gibi,bırak 10 tane tiyatroyu, 5 tane tiyatro bir şey yapsa o tiyatro “Ben geldim İstanbul’a, Anadolu’ya veya herhangi bir yere” der. Tabi ki kimse bunu yapmak zorunda değil. O zaman kimse bunu yapmak zorunda değilmiş gibi davranalım! Bunu yapmak isteyen öyle yapsın.
G. Z. G. : Senin de içinde yer aldığın ‘Kulisten Şarkılar’ı organize eden ekipler, o tiyatrolarda en sevdiğim şey de bu. Birisinin ışık masası bozulsa hangi sahnede o gün oyun yoksa hemen bir diğerinin imdadına koşuyor mesela. Bu durum git gide büyümeye başladı. Ama yine de birbirimize destek olurken bile seyirciye ulaşmada sıkıntılar yaşıyoruz. Destek oyunlarının tamamının dolmadığı da oluyor. Seyirciye ulaşmada eksik bıraktığımız bir yer var galiba, henüz onun ne olduğunu ve o eksikliği nasıl gidereceğimizi keşfedemedik.
 
I. Y. : Biz 1 ay o salonlar boş olduğunda vazgeçiyoruz hemen. Belki de vazgeçmememiz gerekiyor. Çünkü artık hayatta her şeyden vazgeçer olduk. İnat etmek gerekiyor yani. Dönüp de orada kendimize bakmamız gerekiyor; karşı tarafta değil de hata, biz nerede hata yapıyoruz?
Karşı tarafa iyi bir şey verirsen zaten alır. Bu sadece tiyatroyla ilgili değil. Kaç tiyatro var ki şu an İstanbul’da saysak? Bir avuç tiyatroyuz yani. Hâlâ birbirini tanımayan, birbirinin tiyatrosuna gidip gelmeyen çok insan var. Arkadaş olmaya rağmen hem de. Yani birbirini hiç tanımayan insanlar da olabilir, ama tanış olduğumuz, aynı mesleği yaptığımız meslektaşlarımız da var hâlâ buradan içeri girmemiş olan. Ama bir şey olduğu zaman hep birlikte ayaklanalım isteniyor. Hep birlikte ayaklanmayalım!
G. Z. G. : Hep birlikte oturamadık ki ayaklanalım…
Aynı şeyi mi savunuyoruz acaba seninle, belki sen benim yaptığım şeyi hiç sevmeyeceksin, olabilir; ama fikrin yok. O zaman seyirci de bunu izler. Evet, kötü oyunlar da yapılıyor. Bir yerlerde birileri sırf benim meslektaşım diye kötü işler yapmalarına rağmen illâ onların yanında olmak zorunda değilim ki…
I. Y. : 27 Mart Dünya Tiyatro Günü… Sana ne ifade ediyor 27 Mart?
IMG_5226 Tabi ki sonuna kadar hep birlikte coşulacak, o hafta tiyatroyla ilgili bir sürü şey olacak, konuşulacak, oyunlar ücretsiz olacak; tiyatro canlanacak… Ama benim isteğim her günün 27 Mart gibi yaşanması…
I. Y. : Geçen sene mart sayısının kapağı “Bize her gün 27 mart” idi.
Benim de hayalim hep öyle olsa…
I. Y. : Biraz da ‘Cimri’den bahsedelim. Moliere’in ‘Cimri’ oyununu seçmenizin sebebi nedir?
Burası kurulduğundan beri ‘Cimri’ Işıl Hoca’nın hep söylediği oyunlardan biriydi. Daha önceki zamanlarda ‘Cimri’yi bir büyüğümüz oynasa ve biz etrafında genç tayfayı oynasak gibi bir isteğimiz vardı. Burada 15 sene geçti, Cimri’yi oynayacak yaşta değilim tabi ki ama zaten öyle bir yaşlılık kompozisyonu yapıp sakal bıyık takıp bir ‘Cimri’ yapmadık. Hep konuşulan ve çok yapmak istediğimiz bir şeydi. Zaman geçtikçe, biz de büyüdükçe birazcık daha hissettikçe, daha fazla anladıkça, klasikleri daha fazla sevdikçe sanıyorum konuşa konuşa “Hadi artık zamanı geldi” dediğimiz bir dönemde bir Moliere yapmak istedik aslında. Evet bütün oyunlarını çok seviyoruz ama hep en çok konuştuğumuz Cimri’ydi ve onunla başladık. Belki seneye Tartuffe de yapabiliriz ama en önemli şey, özellikle bir klasik olması. Bir de hep Cimri’nin Semaver’e çok yakışacağı düşüncesi vardı bizde ilk kurulduğumuzdan beri. Gerçekten okuduğumuz yerden, anladığımız yerden bir Cimri yaptık. Bir dönem Cimri’si değil dekoruyla, kostümüyle ya da oyunculuk biçimiyle. Cimriliğin sadece parayla ilgili olmadığını, sevginin de cimriliği olduğu fikri var oyunda aslında. Evdeki iktidar çok kötü ama evdeki herkes de çok iyi değil. ‘Param olmazsa yaşayamam’ diyen bir adamın parasını çalıp onu hizaya sokmak gibi fikirleri olan insanların da çok farklı bir şey yapmadığını görüyoruz. Parasını çaldıkları babalarına istediklerini yaptırmak için yine çaldıkları o parayı geri vererek uzlaşma sağlayan bir ortam var evde; iktidarla uzlaşıyorlar yani ve değişen bir şey olmuyor. İktidarı ona geri veriyorlar yani. Oyunun sonunda cimriyi aslında yerin dibine sokarlar, Moliere de bunu yapmış, herkes istediğini bir şekilde alır ama sonunda para ve iktidar gene Harpagon’dadır.
I. Y. : Bu aslında çok bugün, değil mi? J
Evet.
G. Z. G. : Benim iki tane Sevinç’ten (Erbulak) alıntı sorum var. Bugün buranın ilk kurulduğu güne dönsek, sen bugünkü yaşınla oturuyor olsan, şu kapıdan giren Serkan Keskin’e ne söylemek istersin?
(Uzuuun bir sessizlik J) “Çay demle” derim (ve kahkahalaaar)
G. Z. G. : Peki, bu akşam oyundan çıktıktan sonra bir yemek sofrası kursan ve o sofraya bugün yaşayan/yaşamayan ustaları da çağırma şansın olsa, kimleri ağırlamak istersin?
Ooo… Tabi bu isim isim söylenebilecek bir soru değil… Burada 40 küsur yıllık bir sahnede sahneye çıkmış herkesi ağırlamak isterdim. “İyi ki siz buradaydınız, şimdi biz buradayız” diyip teşekkür etmek için burada emeği geçen herkesi ağırlamak çok isterdim… Altan Erbulak’ı çok merak ediyorum. Çok fotoğraf bulduk burada; senin arşivden de olsun, Sevinç de çok şey getirdi. Bir tane çok sevdiğim bir fotoğraf var, burası inşaat halindeyken Metin Serezli kapıda el sıkışıyorlar. Aynı şey yaşandı çünkü burada; sonra Nejat Uygur’lar uzun süre… Sonra Işıl Hoca’yla biz geldik; burada birileri yine el sıkıştı. Bir şeyler çok hızlı gidiyormuş gibi gelirken aslında aynı şeyler oluyor dönem dönem. O yüzden burasının, Semaver olarak değil Çevre Tiyatrosu’nun, çok özel bir yer olduğunu düşünüyorum. Burayı zamanında Hasan Zengin’in tiyatro olarak yaptırması inanılmaz bir şey. Şu an hâli hazırda olanları kapatılıyorken, yıkılıyorken bir gün bir adam kendi oturduğu apartmanı yapıyor ve altına da planlayarak bir tiyatro yapıyor! Sadece bunun için bile, bu yapılan fikre saygıdan burası yaşamalı. Haliç’in öbür yakasında olmak da beni çok heyecanlandırıyor. Merkez Taksim’di, şu an Taksim’de hiçbir şey yok…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı